Bir Paradoks Olarak Demokrasi Açılımı

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        Demokrasi batı sistemi içinde gelişmiştir. Modernleşmenin ürünlerinden birisidir. Modernleşme ise batı felsefesinin skolastik zihin yapısı ve batının feodal sosyal yapısı ile mücadelenin bir sonucudur. Bu mücadelede kılavuz insan aklıdır. Akıl bu mücadelede çok özel bir yere sahiptir. Bu dönemde akılcılık bir akım haline gelmiş ve “aydınlanma felsefesi” adı verilen bir felsefe sistemini ortaya çıkarmıştır. Buradaki akıl bireyin sahip olduğu “düşünen bireyin aklı”dır. Descartes’ın “düşünüyor olma halini” bu sistemin temeli olarak görebiliriz. Bu önerme hem Descartes’ın felsefe sisteminin, hem de modernleşmenin temel varsayımıdır. Çünkü bireyin varlığı, değeri ve önemi buraya dayalı olarak gelişmeye başlamıştır.

         

        Konuya felsefeyle girmemizin sebebi, konuyu doğru anlamaya çalışmak içindir. Konu son derece ilkel ve çarpık olarak tartışılıyor. Demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan konular, demokrasinin gereği gibi sunuluyor. Bunun tarihte çok çarpıcı örneklerini yaşadık. Bunu hâlâ aynı şekilde yaşamak trajikomik manzaralar ortaya çıkarıyor.

         

        Ülkemizde 68 kuşağı olarak tanınan bir neslin temsilcisi olduğu devrimci üniversite gençliği Sosyalizm ideolojisinin anaforunda çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Fransız düşünür Raymond Aron’un Demokrasi ve Totalitarizm isimli kitabında gösterdiği gibi ideolojik Sosyalizm, tipik bir totaliter düzen ortaya çıkarmakta olmasına rağmen, özgürlük ve demokrasi sloganları ilginç bir şekilde ön planda kullanılmıştır. Aynı şekilde bu ideolojinin savunduğu ve taraftarlarına bilinçsizce ezberlettiği “bilimsel sosyalizm” aldatmacası, bu çarpıklığın bir başka boyutunu gösterir. Hâlbuki ideolojik sosyalizmin, uzaktan yakından bilimsel tavırla ve demokrasi ile ilgisi yoktur. Bunun bir kandırmaca ve çelişki olduğu, Karl R. Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları kitabından detaylı olarak anlatılır.

         

        Kavramlar yerli yerinde ve doğru anlamda kullanılmazsa ortaya çelişkili manzaralar çıkar. Burada batı dillerinde kullanılan ‘paradoks’ kavramını, durumun vahametini göstermek için kullanmak gerekli. Bu kavramın yakın anlamları olan Türkçe kelimeler olsa da bunlarla kastedilen anlamını ve vurgusunu tam olarak vermek oldukça zor görünüyor. Dolayısıyla konuyu açıklamak için paradoks kavramını kullanmamız mazur görülmeli. Çünkü Türkiye’de bu kavram ile açıklayabileceğimiz çok sayıda olay yaşanmaktadır. Demokrasi de bunlardan birisidir.

         

        Son zamanlarda demokrasi adına oynanan oyun, 70’li yıllarda Türk gençlerinin bir kısmında kesin inanç haline gelen Sosyalizmin bilimsel ve demokratik olduğu zannına benziyor. Terörist eşkıya grubu hem Sosyalist ideolojiye inanıyor, hem kapalı örgüt yapısına sahip, hem de devlete ve millete saldırılarla suç işlemekte olmasına rağmen demokrasiden ve barıştan bahsediliyor. Bu manzara açık bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Türkiye’nin sağ-sol çatışması diye adlandırılan kardeş kavgası yaşadığı dönemlerdeki Komünist militanların, demokrasiden ve bilimsel Sosyalizmden bahsetmesinin saçmalığına benzer şekilde, kanlı terör ile demokrasi yan yana getiriliyor. Ne o Sosyalist dogmalar bilimle alakalıydı, ne de bu kanlı teröristler demokrasiyle alakalı olabilir. Şu anda yaşanan ‘absürt’ manzara, hiçbir demokratik devlette görülemez. Bizde görüldüğüne göre, ortada ciddi bir zihniyet problemi var demektir.

         

        Biz batı dünyasından farklı bir tarihi serüven yaşadık. Aynı zamanda batının gelişmesinde çok önemli bir amil olduk. Sonra batı karşısındaki mücadelemizde zayıf düşmeye ve mevzi kaybetmeye başladık. Bunun sonucu biz de modernleşme çabasına giriştik. Bizim modernleşme çabamız batılılaşmayla karıştırılarak tartışıldı. Bunun batıdan kaynaklanan sebepleri de vardı. Çünkü batı, insan aklını etkili kullanmaya başladıkça diğer toplumlar üzerinde üstünlük sağladığını fark etti ve bu üstünlüğü sömürgeciliğe dönüştürdü. Bunun tahlili ayrı bahis olduğu için, biz sadece demokrasi ve bizim ilişkimizde konuyu irdelemeye devam edeceğiz. Problemlerimizin kanayan birer yara halinde bugüne gelmesinde kendi toplumsal yapımızın ve bu serüvenin etkisi büyüktür.

         

         

        Osmanlı aydınlarının 20. Yüzyılın başında “hürriyet” nidaları boşuna değildir. Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet ve sonunda bir kurtuluş savaşı mücadelesiyle Cumhuriyet, bu nidaların yansıması olmuştur. Asıl hedef Türk toplumunun medeniyet mücadelesinde kendini yenilemesidir. Geri kalmışlığını ve makûs talihini yenmesidir. Milletler mücadelesinde layık olduğu yere tekrar gelmesidir. Bunu sağlayacak yolları arayıp bulmak, bu milletin öncüsü aydınları ve siyasetçileri sayesinde olacaktır. Fakat aydınları ve siyasetçileri eğer zihinsel bir travma yaşarlarsa, sağlıklı düşünce üretemezlerse problem, çözülmek bir tarafa kangren olmaya başlar. Cumhuriyet döneminde yaşadığımız sıkıntıların bir kısmı bu minvalden kangrenleşmedir. Batıda modernleşme, ortaçağ karanlığının skolastik anlayışına karşı aklı hâkim kıldı. Toplumun bozuk toplumsal düzeni ve çürümüş değerleri ile felsefi anlamda hesaplaşma yapıldı.  Bizde ise modernleşme, kendi zemininde geliştirilemedi. İçselleşmeden uzak bir taklitçilik halinde Batılılaşma ile karıştırılarak toplumun kendi iç dinamikleri ile çatışma sürecine girdi. Toplumun problemlerini çözmek bir tarafa yeni problemler doğurmaya başladı. Bugün karşımıza paradoks olarak çıkan birçok olayda bu sürecin etkisi görülebilir.

         

        Türkiye’de sağlıklı gelişemeyen modernleşme, toplumsal hayatta önemli oranda değişmelere yol açtı. Bu değişmelerin bir kısmı olumlu gelişmelere sebep olurken, bir kısmı da toplumda farklılaşmalara ve sosyal yapıda çatlamalara sebep oldu. Bu sürecin değerlendirmesi uzun bir çalışma konusu olduğu için, sadece hatırlanmasında fayda vardır. Çünkü Cumhuriyet dönemi modern milli devlet olabilme fırsatı sunmasına rağmen iç çatışmaları ortadan kaldıramamıştır. Batı tarzı modernleşmenin gücü toplumun bütününde aynı oranda etkili olamadığı için farklı yansımalara yol açmıştır. Bu da toplumsal hayatta çok sayıda çelişkili durumlar ve tuhaf manzaralar ortaya çıkarmıştır. Ülkede batıcılık adına komünist fikirlerin revaç bulması, komünist hareketlerin bir işçi hareketi olmaktan öte devlete ve millete saldıran terör hareketine dönüşmesi, bu ideolojik terör yönteminin PKK eliyle Kürtçülüğe dönüşmesi, milliyetçiliği reddeden evrenselci bir ideolojiyle olmayan bir milliyetin milliyetçiliğinin yapılmaya çalışılması gibi çok sayıda çelişkili manzara karşımıza çıkmaktadır. En son örnek ise hepimizi şaşkına çeviren bir garabet manzarası sunmaktadır.

         

        Türkiye’nin küreselleşme sürecinde önüne çıkan tarihi fırsatlarla güçlenme şansı karşısında, önünü kesen PKK terör belası yıllardır bir kangren haline geldi. Bu kangren problemin çözümü konusunda toplumda yüksek bir beklenti oluştu. Fakat yöntemi konusunda bir türlü detaylı ve doğru bir harita çizilemedi. Toplumdaki farklı grupların ve düşünce sahiplerinin birbiriyle çatışan çok farklı önerileri ortaya çıktı. Dolayısıyla adı konusunda dahi uzlaşılamayan ve çözüm programı net olmayan veya toplumdan saklanan ‘açılım’ projesi tartışmaları alevlendirdi.

         

        Ülkede kangren bir problem ortaya çıkması doğal olarak köklü ve acil çözüm ihtiyacını doğurmaktadır. Fakat bu ihtiyaç yanlışlara sebep olmamalıdır. Son dönemlerde batının dayattığı ve hükümetin öncülük yapmaya çalıştığı sözde demokrasi önlemleri maalesef yanlışları artırmaktadır. Bir problemin çözümü öncelikle doğru teşhisten geçer. Yazımızın başında felsefi bazı değerlendirmeleri bunun için yaptık. Önce problemin temeline inmek gerekir. Temele inme yönünde hiçbir hazırlık çalışması yapılmadan atılan adımlar iyi niyetli bile olsa sahte cerrahın ameliyatına benzer. Uzuv kaybeder, yeni sancılara ve yaralara sebep olursunuz. Bunun için yönetim mevkiinde iseniz dikkatli olmak zorundasınız. Hele bu konularda birikimli olmamak yanında kendi nakisalarınız varsa problemi daha da büyütebilirsiniz. Bu konuda hükümetin beyin takımının kendilerini tekrar sigaya çekmesi gerekir.

         

        Yukarıda işaret ettiğimiz gibi demokrasi bir batı kültürüdür. Batının modernleşme çağının bireyselleşme ve akılcılılık değerlerinin doğurduğu bir yönetim biçimi olarak anlaşılmalıdır. Bu kültürün gerektirdiği birtakım öncelikler vardır. Bunlar yerine gelmeden bir ülkede demokrasi inşa etmek mümkün değildir. Türkiye’de siyaset yapan insanların bir kısmı ideolojik olarak Batıcılığa karşı oldukları için bunlara değer vermemişlerdir. Şu an iktidarda olan partinin dayandığı düşünce geleneği içinde ciddi bir demokrasi ve modernleşme eleştirisi birikimi oluşmuştur. Fakat bu geleneğin 28 Şubat darbesi ile siyasetten tasfiye edilme teşebbüsü, demokrasinin gereği ve önemini bir anlamda bu ekibe öğretmiştir. Kendileriyle çelişkiye düşme pahasına şu anda ülkeyi, Batılılaşmanın yeni boyutu olan AB’ye taşımaya ve demokraside öncü olmaya çalışmaktadırlar. Bu da son derece manidar bir durumdur.

         

        Hükümetin iyi niyetle ülkeyi Batılılaştırmaya çalıştığını ve demokrasiyle her şeyi çözebileceğine inandığını varsaysak bile uyarmak zorunda olduğumuz noktalar var. Ülke bu sürece yeni girmiyor. Batılılaşmaya başladığımız günden beri yaşadığımız problemler var. Bir taraftan modernleşmeye devam eden bir ülke, bir taraftan bu sürece direnen bir sosyal yapı. Ülkenin her tarafında aynı derecede değişime yol açamayan bir modernleşme. Bunu Türkiye’nin batısından doğusuna doğru baktığımızda bariz bir şekilde görebiliriz. Osmanlının son döneminden beri devlet eliyle alınan kararlar, toplumun kültürel yapısında birtakım değişimler meydana getirmiştir. Bunların etkisi zaman zaman tepkisel milliyetçilik hareketlerine sebep olmuştur. Çünkü bu zorunlu değişim süreci, milletin kültürel karakterini tehdit etmeye başlamıştır. Türk milliyetçiliğinin bir boyutu burada şekillenmiştir. Batının hegemon kültürü karşısında milliyetçilik, son derece doğal bir refleks halindedir. Bu noktada ülkedeki İslamcılar, milliyetçilerden daha keskin bir tepki içindedirler. İslamcılar hâlâ öyleler mi bilinmez ama şu sıralar İslamcılık gömleğini çıkarttıkları iddiasında olan iktidar önderleri, bu hassasiyeti bırakmış görünüyorlar. Bu manidarlığın da altını çizmekte fayda var.

         

        Gelelim son dönemdeki “açılım” tartışmasına. Bu noktada ülkede resmen bir demokrasi paradoksu yaşanmaktadır. Hükümetin her şeyi demokrasiyle çözebileceği zannı bir serap gibi gözlerini boyamış görünüyor. Bunun sebebi demokrasinin kendi kültürü içinde doğru algılanmış olmaması olsa gerek. Çünkü açılım tartışmasına sebep olan konu PKK terörü ve Kürt meselesi. Bu konuyu özellikle ikiye ayırarak itiraz etmemiz gerekir. Birincisi yıllardır sivil, asker binlerce insanı hunharca öldüren bir terör örgütüyle demokrasi kavramının yan yana getirilmesi, Karl Popper’ın tanımıyla tam bir paradokstur. Tamamen totaliter ve katı hiyerarşi içindeki bir örgüte, zaten sizin egemenliğinizi ve demokrasinizi tanımazken, nasıl olur da demokrasiden kapı açabilirsiniz. Bunu açıklamak ve tartışmak bile abestir. Son kongrelerinde bütün arsızlık ve saldırganlıkları yanında lütfedip Bayrağımızı asmışlar. Fakat tavır ve davranışlarıyla zerre kadar meşru demokrasi içinde kalmaları mümkün görünmemektedir. Hukuk eğer adalet ve bir toplumsal düzen sağlayacaksa mutlaka herkese eşit olarak işletilmelidir. Bir generale de, bir milletvekiline de, bir sıradan vatandaşa da suç işlediğinde dokunabilen bir hukuk ülkede adalet sağlar.

         

        İkinci konu olarak Kürt meselesi veya Doğu meselesi de demokrasi bakımından ciddi bir paradoks doğurmaktadır. Modernleşmenin etkisiyle ülkenin batısında meydana gelen sosyal değişmenin çok az görüldüğü bu bölgede, günümüzde yaşanan problemlerin çoğu mevcut sosyal yapıdan kaynaklanmaktadır. Bu sosyal yapının demokrasi ile yan yana gelmesi büyük çelişkilere yol açar. Bireysel irade ve özgürlükler üzerinde önceleri aşiret ve şeyhlik egemenliği, 1984’ten itibaren de terör örgütü baskısı demokrasiyi oralara yanaştırmaz. Demokrasi insanın hür aklına ve iradesine dayanır. Ama bölgede yıllardan beri binlerce oyu garanti olan aşiret önde gelenleri veya sandıklara hâkim olan PKK/DTP seçim kazanır. Onların bu hali sorgulanamayacağı gibi, itiraz da götürmez. Buna devlet de dokunmaz, vatandaş da. Seçim ancak aşiretler arası kavga veya mücadele şeklinde yapılır. Bu ortamda demokrasi olmaz. Tıpkı Irak’ın kuzeyinde konuşlanan iki aşiretin kendilerini devlet sanması gibi ucube yapılar ortaya çıkar. Buna bir de terör örgütünün kanlı eli karıştığı zaman demokrasi tam bir trajikomik manzaraya döner. Dolayısıyla bölgede yapılması gereken, demokrasinin yaşayabileceği, yani insanların hür iradeleri üzerinde ipoteklerin kalktığı bir ortam meydana getirmektir. Bunun için de öncelikle terörün kökünü kazımak ve sosyal yapıyı modernleştirmek gerekir.

         

        Demokrasi olması için modernleşme şarttır. Modernleşmeyi de lütfen Batı kültürünün hayat tarzına bağlı algılamayın. Batının medeniyette öne geçmesini sağlayan akılcı zihniyet yapısı ve bireyi şahsiyeti içinde güçlendiren sosyal yapısı modernleşmenin olumlu yansımalarıdır. Bunu büyük oranda ülkemizin batı ve orta kesiminde sağlamaya başladık. Sıra şiddetli direnç gösteren diğer kesimlerinde. Demokratik açılımla eğer insan şahsiyetini ve iradesini ortadan kaldıran, aşiret, cemaat, örgüt gibi kolektif yapılar çözülecekse kimsenin itirazı olamaz. Yok demokrasi maskesiyle örgüt lideri eli kanlı katiller, zavallı insanlarının sırtına basarak meclis yolunu tutacaklarsa, bunun vebali çok ağır olur. Hiçbir parti ve hiçbir hükümet bu vebali ödeyemez. Ne bugün, ne yarın, ne de tarih önünde…

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele