Türkiye Çözüme Değil Çözülmeye Gidiyor!

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        Türkiye, Osmanlı İmparatorluğunun külleri üzerinden doğmuş bir devlettir. İmparatorluğun jeopolitik mihverini muhafaza ederek bu mihver ekseninden kendisini inşa etmiştir. 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti, -bir takım marjinal söylemler bir yana- her anlamda Osmanlı devletinin mirasını devir almıştır. 

         

        Türkiye Cumhuriyeti’ne, Osmanlı Devletinden yalnız Ön Asya’daki topraklar değil aynı zamanda toprakların üzerinde yaşayan toplumlarda var olan ayrılıkçı ve bölücü akımlar da miras kalmıştır. Bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bugüne bu bölücü, ayrılıkçı ve yıkıcı akımlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bugünkü PKK terörü ayrılıkçı ve yıkıcı hareketlerin son aşaması olarak zuhur etmiştir.

         

        Türkiye Cumhuriyetinin karşılaştığı ayrılıkçı ve bölücü sorunların temelinde Sevr’in Türkiye’yi kuran irade tarafından reddedilmesi vardır. Lozan’da öngörülen mübadele ile Türkiye’deki Rum sorunu çözülmüştür. Kürtler ise İslam dininin dolaysıyla da Türk milletinin ve Türklüğün bir parçası olarak algılandığı için hiçbir zaman sorun olarak görülmemiştir. Hâlbuki daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce ayrılıkçı ve bölücü bir “Kürdistan Teali Cemiyeti” vardı. Bu cemiyetin amacı da Ermeni ve Rum ayrılıkçı cemiyetleri gibi Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Kürt Devleti kurmaktı.

         

        Bazı araştırmacalar, “Doğum günü 29 Ekim 1923 olan ve sadece Sünni-Hanefi Müslüman Türklerden oluşan bir ulus-Devlet icat edildi”[1] denilerek, “Kürt Sorunu”nu bu yapının ürettiğini işaret etmeleri doğru bir tespit değildir. Osmanlı devletine karşı bilinen ilk ayrılıkçı isyanını 1806’da gerçekleştiren “Kürt” hareketinin, İngiliz ve Fransızların hamiliği altında Bedirhan, Ubeydullah gibi de Cumhuriyet’ten önce de çeşitli liderleri olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla birlikte de Şeyh Sait’ten Koçgiri’ye ve Hoybun’dan PKK’ya kadar uzanan bir seri ayrılıkçı Kürt hareketi söz konusu olmuştur. Sorun Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet yapısıyla ilgili değil, daha çok Osmanlı İmparatorluğunun toprakları üzerinde ayrı bir Kürt milli devletinin kurulamamasıyla ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin milletleşme sürecinde yaşadığı süreci ve karşılanan sorunları ise ayrılıkçı hareketler bölücü amaçları için kullanmıştır.

         

         

         

        Ziya Gökalp’ın Görüşü!

         

        Cumhuriyeti kuran iradenin, Kürt konusuna nasıl yaklaştığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa ve imarında en etkili simalarından Ziya Gökalp’ın yazdıklarından anlamak mümkündür. Gökalp; “Bugün anavatandan uzak düşmüş bir "Kürt Irak'ı" ile bir "Türk Irak'ı" var: Bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır…/… Türkler nasıl daima dinî,  ahlaki mefkûreler için çalışmışlarsa, Kürtlerin  de  rehberi   her zaman iman ile vicdan olmuştur. Bu iki millet,   bin seneden beri aynı toprakta, aynı mefkûreler için, el ele vererek mücadele eylemişlerdir. Bu hakikati kim inkâr edebilir?.../…Türklerle Kürtlerin içleri birbirine benzediği gibi, dışları da benzer. Türk yahut Kürt milletine mensup bir adamı gördüğümüz zaman, bunun Kürt mü, yoksa Türk mü olduğunu simasından tanıyamazsınız…/...Hulasa, Türklerle Kürtler bin senelik, müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak, hem maddi, hem manevi surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin, birbirini sevmesi, her iki taraf için de hem dini hem siyasi bir farizedir: Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir”[2]. Nitekim Türk milliyetçiliğinin efsane isimlerinden Alparslan Türkeş’in "Kürt ne kadar Kürt se, ben de o kadar Kürt'üm. Ben ne kadar Türk’sem, Kürt de o kadar Türk'tür” sözü Ziya Gökalp’ın sözlerinin adeta özetler.

         

        Yıllar önce Atatürk’e Ahmet Emin Yalman tarafından sorulan bir soruya, Atatürk’ün verdiği cevap da Cumhuriyeti kuran iradenin konuyu nasıl algıladığını ortaya koyar. Ahmet Emin Yalman, Atatürk’e “Kürt sorununa değinmiştiniz” diye söze başlar ve şu soruyu sorar: “Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur”. Atatürk’ün yanıtı şöyledir: “Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öyle yerleşmişlerdir ki pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarının kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürtlük adına bir sınır çizmez istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir”.

         

         

         

        “Kürt Sorunu” Ne Kadar Gerçektir?

         

        Soğuk savaş sonrası dağılan SSCB’nin küllerinden on altı ayrı devlet doğmuştur. Yugoslavya coğrafyası üzerinden ise bugün yedi yeni devlet bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Çekoslovakya federasyonunun çözülmesi ile de Çek ve Slovakya adlı iki devlet ortaya çıkmıştır. Bu arada birisi 20. Yüzyılın son çeyreğinde, ikincisi de 21. Yüzyılın hemen başında olmak üzere rakipsiz küresel güç ABD, Kürtlerin yoğun bir biçimde yaşadığı Irak’a iki defa müdahale ederek bölgeyi işgal etmiştir. Bu müdahaleler Irak’taki statükoyu Kürtler lehine değiştirmiştir. 20. yüzyılın başında da bölgeyi işgal eden İngiltere’nin, Kürt ayrılıkçılığını örgütlediği biliniyor. İngiliz yetkililer, Kürtlerin İngiliz politikasının çocuğu olduğunu, bu yüzden hep dile getirmişlerdir.

         

        Bütün bu gelişmeler genelde bölge, özelde ise Türkiye jeopolitiğinde, Kürt ayrılıkçılığını tetikleyici bir etki yaratmıştır. Nitekim henüz soğuk savaş sona ermeden de bölge ülkeleriyle ilgili olarak “bölünme” olgusundan hep söz edile gelmiştir. 1979’da ABD’li uzman Eden Naby, Ortadoğu ülkeleriyle ilgili olarak şu görüşü dile getirmişti. “Bu ülkelerden (Suriye, Irak, Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan) bir veya bir kaçının, dışarıdan bir müdahale olsun veya olmasın bölünme ihtimali, gelecek on yıl içinde tasavvur dışında tutulamaz[3].

         

        Bugünkü “Kürt Sorunu”, bölge ülkelerinin güç olmaktan çıkarılmasına yönelik ABD müdahalesinin ürünüdür. ABD işgali, bölgede yeni küresel ve bölgesel şartlar yaratmıştır. Bu bağlamda Türkiye ile tarihi hesaplaşmasını tamamlayamayan güçler “Doğu Sorunu”nu yeni bir üslupla “Kürt Sorunu” olarak dile getirmeye başlamışlardır. Bilindiği gibi tarihi süreçte meşhur “Doğu Sorunu”nun bugüne yansıyan iki ayağı vardır. Bunlardan birisi “Kürt Sorunu”, diğeri de “Ermeni Sorunu”dur. Her iki sorun da Türkiye’yi yönetenlerin sandığı gibi Anadolu jeopolitiğinde “sönmüş volkan” misali tarihin derinliklerine iade edilmiş ölü sorunlar değildir. Aksine zaman zaman yarattığı sarsıntılar ile her an sorun yaratmaya hazır faal bir yanardağ özelliği göstermektedir. Her iki sorun da emperyal güçlerin bölge üzerinde yaptığı hesapların ürünüdür. Ermeni sorununu, Rusların bölgeyi işgale başlamaları tetiklemiştir. Türkiye’deki “Kürt Sorunu”nu da ABD işgali tetiklemiştir.

         

        Dolaysıyla “Kürt Sorunu”, günümüzde birilerinin sandığı gibi insan hakları, demokrasi, kimlik, temel hak ve özgürlükler konusunda yaşananlarla çok da ilgili değildir. Zira bu tür sorunlarla Türkiye’nin her köşesi ağzına kadar doludur. Bu sorunlar bölgeye özgü değil ülkeye özgü sorunlardır. “Kürt Sorunu” olarak tarif edilmeye çalışılan olgu ise yalnız Kürtlerle ilgili olarak ortaya atılmış bir yanılsamadır. Bu anlamda “Kürt Sorunu” olarak dillendirilen olgudan kast edilen, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı, devamında da “Bağımsız ve nihayetinde Birleşik Kürdistan”ın kurulmasıdır. Dağa çıkıp, terörist bir organizasyon kurmuş olanların bunu “Bağımsız Kürdistan” için yaptıklarını herkes bilmektedir. Kaldı ki bugünün Türkiye’sinin bir “Kürt Sorunu” varsa; bir “Çerkez”, “Arnavut”, “Gürcü”, “Laz”, “Arap” sorunu niye yoktur? Sorusunu da birilerinin kendi kendilerine sormaları gerekir.

         

        “Kürt Sorunu” bağımsız bir Kürt Devleti kurma sorunudur. Bu sorunun kaynağının tarihi eskidir. Bazılarının sandığı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlamamıştır. Türkiye’de “milli devlet” inşa etmek amacıyla yapılan uygulamaların “Kürt Sorunu”nu ürettiğini iddia etmek de çok doğru bir değerlendirme değildir. Bu tür iddia sahipleri her şeyden önce aşağıdaki sorulara doyurucu cevap vermek zorundadırlar.

         

        Türkiye’de bazı çevreler ısrarla “Kürt sorunu” dedikleri sorunun, “Kürt gerçeğini inkâr” ve “Kürtleri asimile etmek” ve “Kürtlere yönelik baskılar” ürettiğini söylüyor. Bu durumda Irak’ta, İran’da ve Suriye’deki Kürt sorununu üretenin, ne olduğunu da iyi düşünmek gerekir.

         

        ”Kürt Sorunu” Cumhuriyet rejiminin ya da tek millet yaratma projelerinin sonucu olarak ortaya çıkmışsa, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce var olan “Kürdistan Teali Cemiyeti” ve Cumhuriyet öncesi meydana gelen Kürt isyanlarının nedenleri nelerdir? Sevr anlaşmasında neden Kürtlerle ilgili hükümler olduğunu birilerinin açıklaması gerekir.

         

        12 Eylül rejiminin başta Diyarbakır Cezaevindeki zalim işkence ve baskılar ile Kürtçeye yönelik yasaklamaların sonucu bunlar dağa çıktılarsa, aynı muamele Türkiye’deki bütün etnik ve dinî guruplara da yapılmıştır, onlar neden dağda değillerdir?

         

        Osmanlı İmparatorluğu döneminde “sorun” demek toprak kaybı demekti. Osmanlı İmparatorluğu döneminde toprakların neredeyse tamamı, icat edilen sorunlar ve dayatılan çözümler sonucunda kaybedilmiştir. Üç yüz yıldır Türkiye üzerinde farklı oyuncularla bu sorun/çözüm oyunu oynanmaktadır. Osmanlı’nın çözülme ve dağılma sürecinde de malum güçler ilk önce onlarca  “sorun” icat eder, sonra da bu sorunların çözülmesini Bab-ı Âli’den talep ederlerdi. “Doğu sorunu” sorunların en genelidir. Doğu sorunu bağlamında Türkiye’nin önüne hangi sorun konulduysa, sorun olarak ifade edilen değerlerin ve toprakların kaybıyla sözde sorun çözülmüştür. Osmanlı,  “Kutsal Yerler Sorunu”ndan, Kutsal yerlerden çekilerek, “Girit sorunu”ndan Girit’in Yunanistan’a verilmesiyle kurtulmuştur. Batı Trakya ve On İki Adalar sorunundan ise toprakları terk ederek ancak kurtulmak mümkün olmuştur.

         

        Bu anlamda Türkiye’de yalnız çözümler değil sorunlar da ithal edilmektedir. “Kürt sorunu” da mevcut jargonuyla hem ithal hem de inşa edilen bir olgudur. Sonuçta küresel güçler ve yürütülen terör hem devlete hem de sade vatandaşa Türkiye’de bir “Kürt sorunu” olduğunu kabul ettirmişlerdir. Sıra bu sorunun çözülmesine gelmiştir. Bu durum açıkçası Kürt’ün Türk’le sorunu olduğunu savunanlar için büyük bir zaferdir. “Kürt sorunu” diye bir sorun kabul edildikten sonra bu sorunu kabul ettirenler, sorunu çözmek için önerdikleri projeleri de devreye sokacaklardır. Nitekim gelişmeler olayların bu çerçeve üzerinde yürüdüğünü göstermektedir. ABD Başkanı Obama’nın henüz Türkiye’yi ziyaretine başlamadan, danışmanlarını göndererek Kürt akil adamları ve kanaat önderleriyle görüştüğünü, bu bağlamda hatırlamak gerekir.

         

         

         

         “Kürt Sorunu” Gerçekte Türkiye’yi Küçültme Sorunudur!

         

        Türkiye’ye karşı kanlı terörizmi doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyen, yöneten ve savunan odakların “Kürt Sorunu”ndan neyi kast ettiklerine iyi anlamak gerekir? Bu sorunun cevabını doğru vermek, yapılmak istenilenler hususunda gerçek bir kanaat hasıl edecektir. Bunu yolu da PKK terör örgütünün kurucusu ve halen İmralı’da hükümlü bulunan Abdullah Öcalan’ın görüşlerini anlamaktan geçmektedir. 

         

        PKK’nın 31.10.1990 tarihli 4. Kongresinde -İmralı’daki başının ağzından- sunulan “Politik Rapor”daki şu cümleler dikkat çekicidir: “Bağımsız bir kimlik kazanılmamış ki o kimliğe dayalı politikalar; dolaysıyla, kaderini tayin hakkı, insan hakları, kültürel haklar, siyasi haklar söz konusu edilsin... Öncelikle halledilmesi gereken kimlik sorunudur; kimlik savaşının kazanılmasın gereği birincil derecede önem kazanmaktadır. Bugün de savaşın bir boyutu “kimlik savaşı” olmaktadır. Bireysel düzeyden tutalım, ulusal düzeye kadar, geliştirmeye çalıştığımız, biraz da kazanmaya çalıştığımız ulusal kimlik ve onun üzerinde gelişecek toplumsal özgürlük iradesidir”. Abdullah Öcalan ve yandaşları “millî kimlik”, “siyasallaşma”, “özerklik” ve “bağımsız devlet” savaşıyla aşama aşama hedeflerine gitmek istemektedir.

         

        Eli kanlı, ateist, vahşi ve Stalinist bir “terör örgütü”nün “demokratik” kelimesiyle ne ilişkisi olabilir? Bu nedenle Öcalan’ın söylediği ve yazdıklarından “Kürt Sorunu”nu, -her ne kadar “demokratik cumhuriyet”, “demokratik özerklik”, “demokratik toplum”, “demokratik yönetim”, “demokratik çözüm” vb. kavramların arkasına saklamaya çalışılmış olsa da- gerçekte Türkiye’nin bölünmesi sorunu olduğunu sonucunu çıkarmak mümkündür. Daha doğrusu “Kürt Sorunu” Türkiye’nin parçalanmasını esas alan bir zamanların “Şark Soru”nun yeni bir versiyonudur. Öcalan da Türkiye’nin bölünerek Kürtlerin yaşadığı topraklar üzerinden bağımsız bir “Kuzey Kürdistan Devleti” kurmayı esas aldığı açıktır. Bu nedenle “Kürt Sorunu” gerçekte bir Türkiye’yi küçültme sorunudur.

         

        PKK’nın İmralı’daki liderinin Kürt Sorunun çözümü için altı aşamalı bir plan düşündüğünü, yazdığı ve yaptığı konuşmalardan çıkarmak mümkündür. Bunları aşağıdaki biçimde sıralamak mümkündür:

         

        -Kürtçe Yayın ve Eğitim

         

        -Kürt Kimliğinin İnşa Edilmesi

         

        -Yerinden Yönetim (Enerji ve Suyun Kontrolü)

         

        -Özerk ya da federal Yönetim

         

        -Bağımsız Kürt Devleti

         

        -Bağımsız Birleşik Kürdistan

         

         

         

        DTP ve Diğer Bölücülerin “Kürt Sorunu”yla İlgili Görüşleri!

         

        Bu bağlamda PKK’nın siyasi uzantısı olan DTP’nin “Kürt Sorunu”ndan ne anladığını getirdikleri çözüm önerileri ve kongrelerinde yapılan konuşmalardan kolayca anlamak mümkündür. Bu partinin Diyarbakır’da yaptığı bir ön kongrede “Siyasi partiler yasasının gereği, başkent Ankara’dır ama bu ön kongreyi bizim başkentimiz Diyarbakır’da yaptık”. Yani diğer siyasi partilerin başkenti Ankara, DTP’lilerin başkenti Diyarbakır. Dahası var DTP’liler “Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın Kürt Sorununa demokratik çözüm yaklaşımını son derece belirleyici” bulduklarını da açıkça ifade etmişlerdir. Onların önerisi, “Ayrı bayrak, ayrı meclis, dış politika ve maliye dışında hizmet alanlarıyla sınırlı ortak yönetimi öngören, ayrı hükümet” anlamına gelmektedir.

         

         DTP’nin Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendisine İmralı’dan işaret edilen hedefler doğrultusunda Avrupa’da yaptığı bir konuşmada şunları söylüyor: “Bölgeler arasındaki gelişme farkını ortadan kaldırmak için merkez ile yerel arasındaki ilişkilerde radikal değişiklikler olması gerekiyor. Bu değişim Kürt sorununun çözümü için de fırsatlar yaratacaktır…/…Vali ve belediye başkanlığı görevinin seçilmiş olan tek bir kişi tarafından yürütülmesi idari etkinliği artıracaktır”. Yani Baydemir, Valinin yetkilerinin de kendisine verilmesi halinde ortada bir ekonomik sorun kalacağını onu da: “Batman’daki petrol rezervleri ve su kaynakları da yerel yönetimlere devredilerek” yani kendisine verilerek çözüleceğini söylüyor. Baydemir, sözlerinin “eyalet modeli yönetimi” istediği anlamına gelmediğini de ilave ediyor.

         

        Ala Rizgari örgütünün eski lideri olan İbrahim Güçlü ve onunla aynı doğrultuda hareket eden bazı isimler daha kestirmeden gitmişlerdir. Bu ekip, açıkça “Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmasını” savunarak, (Türkiye Cumhuriyetini) devleti işgalci” olarak nitelendirmişlerdir. Fuat Önen, “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Kürtler kendi topraklarında istilaya uğrayan bir halktır. Bu devlet, bu bayrak hepimizin bayrağı değil” diye konuşmuş, Kürd-Der Diyarbakır Sözcüsü ve HAK-PAR Kurucusu İbrahim Güçlü ise, “200 bin Kıbrıslı için devlet istiyoruz, 35 milyon Kürde devlet yok. Güney Kürdistan model olmalı” demiştir.

         

        Diğer yandan “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin DTP ve diğer bölücülerin TBMM’de dağıttıkları program ve sürdürdükleri taktiklerin AB ve ABD’deki bazı mahfillerce hazırlanarak bölücülerin ellerine tutuşturulmuş olduğunu üslubundan dahi anlamak mümkündür. Bunu yapanların, parçalanmış Türkiye haritalarını Pentagon ve NATO karargâhlarına taşıyanlar olduğu da bilinmektedir.

         

         

         

        Farklılıkları Abartmak ya da Benzerlikleri Yok Etmek

         

        “Kürt sorunu” ya da “Kürt gerçeği” vb. söylemler toplumsal yapının bütünleşme yeteneğini yok eden bir potansiyeli bünyesinden taşımaktadır. Bölünmüşlük esasına dayandırılan yaklaşımlar birleşik bir yönetimi imkânsız kılar. “Kürt sorunu”nun zorunlu sonucu muhtelif Kürtçülüklerdir. Türkiye Cumhuriyeti’ne “Kürt Sorununu kabul et ve bu sorunu çöz” diye dayatanlar gerçekte Kürde en büyük kötülüğü yapanlardır. Sürekli Kürt ile Türk’ün birbirinden farklılığını vurgulamak, ayrıntıları, farklılıkları abartmak buna karşın benzerlik ve beraberlikleri küçümsemek kardeşliğe ve barışa vurulan en büyük darbedir.

         

        Yılların Abdülmelik Fırat’ı bile senelerdir farklılık siyaseti izledikten sonra günah çıkarır gibi şu değerlendirmeyi yapmak zorunda kalmıştır: “Biz, bin senedir beraber yaşamışız. Her ne kadar bizi bir arada tutan dini inançlarımız zayıflasa bile, hâlâ örf ve adetlerimiz, yeme içmemiz yüzde 80 birbirine eşittir. En az benim gördüğüm kadarıyla 5 milyon Kürt ve Türk birbiriyle evlenmiştir. Yani Kürt kızı Türk’le, Türk kızı Kürt’le evlenmiştir. Şimdi niye ayrılacağız? Eğer dilimizi kullanıyorsak, kültürümüzü yaşıyorsak niye ayrılalım?”.

         

        Yıllarca ayrılık, başkalık, farklılık, ötekilik tohumları ekenlerin bugün geldikleri nokta ibretle izlenmelidir. Ortak din, aynı coğrafya, benzer kader ve aynı geleneklerin ürünü olan Türk ve Kürdü birbirine düşürmek emperyalizmin oyuncağı olanların marifetidir. Nitekim aynı topraklarda yaşayan, ortak inancın parçası olan, aynı tarihin çocuklarını birbirine yabancılaştırmak hiç de kolay bir iş değildir. Ayrılık ve gayrilik yaratmak büyük gayretler ister. Barış ve bir arada yaşama iradesinin ortadan kaldırılması için insanlar arasına fitne, fesat ve farklılık zehrinin akıtılması gerekirdi. Bunun için de birlik, benzerlik, aidiyet ve ortaklık duygusu veren her gerçeğe karşı savaş açmak lazımdır. Bölücülüğün başarısı buradan geçmektedir. Kökler (Kimlikler) koparılmadan gövdeler parçalanamaz. Toplumsal birliğin dayandığı kaynakların yok edilmesi, ayrımcılığı ve bölücülüğü strateji edinenlerin başlıca uğraş alanlarıdır. Bunun için de Kürdü Türk’e, Türkü Kürde bağlayan damarların birer birer koparılarak birbirlerine yabancılaştırılması söz konusudur. Son zamanlarda bölücülüğün aldığı mesafeyi, bu konuda gösterilen gayretlerin somut sonuçları olarak görmek mümkündür.

         

                    Türkiye’deki bölücülük, ayrımcılık, yıkıcılık, bozgunculuk ve nifakın tarihi sanıldığından çok eskidir. Bir arada kardeşlik ve dayanışma içinde yaşayan insanları birbirinin can düşmanı haline getirmek için akla gelen ve gelmeyen her yöntem geçmişte kullanılmıştır, halende kullanılmaya devam edilmektedir. Buna rağmen Türkiye’deki Türk Kürt birlikteliği bozulamamıştır. Töre, gelenek, adet, alışkanlık, folklor, anane, adap, namus, inanç anlayışı ile yaşam biçimleri arasında bu kadar benzerlik bulunan insanların şu veya bu farklılık gerekçe yaparak ayrıştırılması mümkün olamamaktadır. Terör saldırıları yüzünden ülkenin her yanına yağmur gibi yağan şehit cenazelerine rağmen insanların birbirine karşı dostluğundan ve beraberliklerinde bir ayrışma olmaması bölücülerin heveslerini kursaklarında koyacak kadar önemli bir olgudur.

         

        Türk ve Kürtler kadar, binlerce yıllık bir tarihi süreç içerisinde birbirine mahkûm, birbirini tamamlayan ve birbiriyle iç içe girmiş bir topluma tarihte çok nadir rastlanabilir. Milletler yalnızca etnisite, mezhep, bölge ve dilden ibaret varlıklar değildir. Milletler sosyokültürel gerçeklerdir. Aynı zamanda milletleri millet yapan tarihtir, coğrafyadır, dindir, kültürdür ve yaşama karşı takınılan tavırdır. Bu bağlamda millet, aralarında manaları ortaklaştırmış olan halktır. Aynı Tanrı’ya inanan, aynı manileri dinleyen, aynı türküleri söyleyen, aynı zaferleri yaşayan, aynı yenilgileri tadan insanlar milletleri oluşturur. Sorun dünü ve bu günü bir olanın yarınının da bir olmasıyla ilgilidir. Yoksa farklı etnisite ya da farklı söylem biçimi bir topluluğu bir millet yapmak için yeterli değildir.

         

        Birlik için farklılık, esaslı bir anlayışla hareket etmek yerine farklılıkları siyasallaştırarak birbirine karşıt olarak mevzilendirip bir farklılığa şu veya bu sebeple bir takım haklar talep etmenin her şeyden önce mantığı yoktur. Çünkü Türkiye’deki demokrasi ve özgürlük sorunu bölgesel değil ulusaldır. Türkiye’de elbette insan hakları ve özgürlük sorunu vardır ama bu yalnızca bir etnisiteye ya da mezhebe özgü değildir. Aynı şey demokrasi için de söylenebilir. Darbeler yalnız Diyarbakır’a değil Ankara’ya da aynı zararı vermiştir. Yoksulluk, gelişememişlik, işsizlik bütün ülkenin sorunudur. Türk kavramını günah keçisi ilan etmek, “Ne Mutlu Türk Diyene!” gibi bir söze etnik anlam yüklemek, yanlışların en büyüğüdür. Türk’ün anayasadaki vurgusunun sosyokültürel bir aidiyetle ilgili iken buna etnik bir anlam yükleyerek bunun yanına Kürt etnik kavramını ikame etmeye çalışmak, her şeyden önce diğer etnik gurupların dışlanmış olması anlamına gelecektir.

         

         

         

        Sonuç

         

        Dağa çıkanından siyaset yapanına, liberalinden bölücüsüne yabancı odaklarla ilişkili kesim, bölücü amaçlarını çağdaş kavramların arkasına saklamaktadır. Bu kesim için Türkiye’nin birliği aleyhine konuşmak “gerçeklerin dile getirilmesi”dir.  Terörist istekleri lehine propaganda yapmak “sorunlarla yüzleşmek”tir. Ermenistan’ın “soykırım” tezlerini desteklemek “Ezberlerin bozulması”dır, Kıbrıs’ta Rumlar’a taviz vermek “statükodan kurtulmak”tır. Barzani’ye Erbil’de çanak tutmak “barışla buluşmak”, TSK’ya saldırmak ‘Engellerin aşılması... Hataların sorgulanması’dır. 

         

        Diğer yandan Barzani’yle ortaklık yapan, onun maaşa bağladığı, ondan ihale alan ve onunla iş yapan medya ve iş dünyasının “Kürt Sorunu ve Çözümü” konusunda yaptığı teklifleri dikkatle izlemek ama ciddiye de almamak gerekir. Cebini büyütmek için Türkiye’nin küçültülmesine razı olanlar tarihin yargısına muhatap olacaklardır.

         

        Ayrıca “Kürt Açılımı”, “Kürt Sorununun Çözümü”, “Tarihi Fırsat” söylemleri büyük beklentiler yaratacağından aynı zamanda tehlikelidir. Bu sözler terörden beslenen odakları harekete geçirebilir. Bu nedenle abartılı söylemler değil gerçekçi önlemler uygulamaya sokulmalıdır.

         

        Bu bağlamda federasyon, çok kültürlülük, şehirlerin kendi kendini yönetmesi, adem-i merkezi yönetim, mahalli idarelerin güçlendirilmesi söylemlerinin altında bölgeyi resmen Türkiye sınırları içinde ancak fiilen Türkiye sınırları dışında tutmaya yönelik bir amaç saklıdır. Oyuna gelinmemelidir. 

         

        Bütün göstergeler, terörün tasfiyesinde ve sorunların aşılmasında her şeyin Türkiye’nin göstereceği iradeye ve takınacağı tavra bağlı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Türkiye’nin, “Kürt Sorunu”nu çözüyorum adı altında atacağı yanlış adımlar uzun vadede ülkenin başına türlü çeşit gaileler açabilir. Ülkeyi yönetenlerin parti çıkarı için ülkenin varlığını tehlikeye atacak adımlardan kaçınmaları şarttır. Bu anlamda devlet içinde devlet haline gelmeye çalışan odakların tuzağına düşülmemelidir. İktidar, yalnız Kürtler için değil bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için çözüm düşünmelidir. Yüksek standartlı demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, serbestlik, ifade özgürlüğü herkes için düşünülmeli ve uygulamaya konulmalıdır. Etnisitesi, mezhebi, sınıfı ne olursa olsun hiç kimseye de devleti, milleti, tarihi, birliği, bütünlüğü yıkma serbestîsi verilmez. Demokrasinin olduğu gibi devletin de kendini korumaya hakkının olduğu unutulmamalıdır.

         

         


        


        

        [1] Doğu Ergil, Kürt Raporu, Timaş Yayını, Ankara, 2009, s.12.


        

        [2] Ziya Gökalp, Küçük Mecmua, Haziran 1338 (1922), Sayı:1, Sayfa;7.


        

        [3] Eden Naby, “Teh İranian forntier Nationalitiess; Teh Kurds, teh Assyrians, the Baluchhis and the Türkmens”, Soviet Asian Ethnic Frontiers, New York 1979, s.,110. Aktaran, Abdülhaluk M. Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, s.503.


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele