Işıldak’ın Aydınlığında...

Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

        Işıldak’ı tanıyanınız var mı? Şahsen tanımadınız ama yaşadıklarından haberdar olanınız var mı? Yoksa siz de bencileyin “Işıldak”ı depolanmış enerji ile ışık veren bir alet olarak mı düşünüyorsunuz? Hayır, hayır… Bu bir özel isim. Bir özel insanın, bir güzel insanın ismi… Yaygın olmayışından dolayı  -muhtemelen-  hayret ifadesiyle bakıyorsunuzdur. Kimsenin bu adla anıldığına şahit değilim. Aydil Erol’un Şahıslarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî Örneklerle Adlarımız (Ankara 1992) kitabında da böyle bir isim geçmiyor, fakat bende unutulmaz bir hatırası var.

         

        Vaktiyle M. Seyfettin Özege (1901-1981)’nin Atatürk Üniversitesine bağışladığı muhteşem kütüphanesinde Türkocağı: Ramazan Geceleri Tertip Ettiği Musahabe Programı -1330 adlı bir broşür görmüştüm. Burada o yılın Ramazan’ında yapılacak sohbetler, konusu ve konuşmacısıyla gün be-gün kaydediliyordu. Programı takip eden bir himmet sahibi, elyazısıyla, gelmeyen konuşmacıları ve yerlerine kimlerin hangi hususta sohbet ettiğini notlar hâlinde belirtmişti. Kültür hayatımızın belki bir noktasını aydınlatmada faydalı olur diye, bu broşürü bir yazı konusu ve malzemesi yapmıştık (Millî Eğitim Dergisi, sayı: 84, Nisan 1989, s.36-43). Matbu broşürde 22 Temmuz 1330/4 Ağustos 1914’e tekabül eden Hicrî-Kamerî 1332 yılı Ramazan ayının 12. günü (Salı) Celâl Esat (Arseven)’ın “Eski İstanbul” ve Köprülüzade Mehmet Fuat’ın “Türk Edebiyatında Birlik” konulu sohbetleri kayıtlı idi. Fakat o himmet sahibi, “İkisi de gelmemiştir. Işıldak Bey tarafından: Balkan Muhârebâtı” notunu düşmüştü. Işıldak kelimesi Türkçe olmakla birlikte zihnimdeki isimlendirme kalıplarına uymuyordu. II. Meşrutiyet’in Türkçü havasına en uygun dönemde (1912-1914) böylesi rumuzlar kullanılabilirdi. Fakat “Bey” sıfatının rumuz kullanımına pek uygun düşmeyeceği kanaatiyle, eski harfli elyazısı notun bu kelimesini okuyamadığımı/yanlış okuduğumu düşündüm. İtiraf edeyim, “Işıldak”ı projektörün atası bir düzenek sanmıştım. Sohbetlerin çoğunda “ışıklı resimlerle izahat verileceği”nin belirtilmesi de bu zehabı tetikliyordu. Muhtemelen programın basım işiyle görevli mürettip de Ramazan’ın 23. günü programında yer alan söz konusu ismi “ışıldama tarafından…” biçiminde dizmişti. Ayrıca program metninin baş tarafındaki açıklamada “eski Türklerin kıyafetlerini, oyunlarını, saraylarını, evlerini, kahvelerini, camileri, türbeleri, çeşmelerini, hamamları, hanlarını, kervansarayları tanıtmak için yüzlerce ışıklı resim gösterilecek…” denmesi de zihnimi aynı ihtimal yönünde şartlandırıyordu. Bu yüzden, elyazısı nottaki “Işıldak Bey tarafından…” ifadesinin, matbu olan “ışıldama tarafından…” ibaresiyle ayniyetini düşünerek, yazımda “Işıldak tarafından…” diye kaydettim.

         

        Ancak, Halide Edib’in daha sonra okuduğum “Işıldak’ın Rüyası” adlı hikâyesinde (Halide Edip Adıvar: Kubbede Kalan Hoş Sada, haz. İnci Enginün, İstanbul 1974, s.61-67) bu kelime, kahramanın adı olarak kullanılıyordu.

         

        Bu hikâyeye göre Işıldak, Çanakkale Savaşlarına katılan bir mülâzımdır (teğmen). Yaralandığı anda Gelibolu fatihi Şehzade Süleyman’ın etrafındakilere “Ne yaptınız? Müttefikler ordularıyla geldiler, Rumeli’mizi aldılar mı? Mezarımın, ülkemin üstünde yoksa düşmanlar mı var?” dediğini duyar ve bayılır. Kendine geldiğinde, Şehzade Süleyman’ın huzuruna çıkarılması için dua eder. Rüyasında, duası kabul edilmiş, Şehzade Süleyman savaş alanına inmiştir. Işıldak’ın başını okşamış ve ne demek istediğini sormuştur. Işıldak, bir tiradı andıran hitabıyla, düşmanı perişan edeceklerine, vatanı ona çiğnetmeyecekleri sözünü vermiş, Şehzade Süleyman da “mübarek eliyle” onun alnındaki yarayı okşamıştır. Ertesi gün Mülazım Işıldak, yarası iyileşmiş olarak birliğinin başındadır.

         

        Fizikötesi bir olaya dayalı bu metin, yurt savunmasında gazilerle şehitlerin beraber olduğu mesajıyla moral değerleri yüceltici ve cephedeki askerin manevi gücünü kuvvetlendirici özelliktedir. Edebiyat (daha geniş anlamıyla sanat), zaman ve mekâna has nicelik ve niteliklerin belli bir zevk anlayışıyla yeni bir dünya kurgulayarak ifade edilmesi olduğuna göre, bu metin, 1911-1922 arasında ateş çemberindeki Türkiye’nin edebiyat duyarlılığına çok uygundur. Yaşanan hayattan aldığını sanatın sanal âlemine aktarırken farklılaştırma mutlaka olacaktır. Sanatkâr Realizmi tanımış, hatta onun daha keskin biçimi olan Natüralizme inanmış olsa bile bu kural geçerlidir. Tersinden bakınca da bir hikâye kahramanının numunesi, yazarın gerçek hayatta tanıdığı birisi olabilir.

         

        Acaba Işıldak da yazarın tanıdığı bir kimse, yani otantik bir şahsı mı temsil ediyor? Hikâyeci olarak Halide Edib’in giydirdiği farklılaştırıcı elbisenin içinde, onun bizzat tanıdığı bir kahramanın bulunduğunu söylenebilir mi?

         

        Bu hikâye kahramanıyla adaş olan, Balkan muharebeleri hakkında konuşan bu Türk Ocaklı Işıldak Bey kimdi?

         

        II. Meşrutiyet yıllarının Türkçü yayın organlarından olan Büyük Duygu dergisinde (sayı: 4, 26 Nisan 1913) “Işıldak” imzalı bir mektup yayımlanıyor. Hitap ifadesi, bir özel mektubu değil de büyük bir kitleye yazılmış açık mektubu hatırlatıyor: “Genç Türk Korkut Kardaşıma”. Dergi, bir açıklama notu koymuş: “Bu mektubu Bolayır’da bulunan bir zabit buradaki arkadaşlarından birine göndermiştir. Pek güzel bulduğumuz için risalemize derc ettik.”

         

        Söz konusu mektubun özelliklerine bakalım.

         

        Işıldak’ı mektubu, âdeta II. Meşrutiyet Döneminde “Millî Edebiyat” peşinde olan ediplerin toplumsal faydacı edebiyata niçin gerek duyduklarını açıklayan yazıları gibidir. “Senin yazıların yarama dokundu. Yüreğim sızladı. Atalarımız ne kadar güçlü kuvvetli ise biz o kadar cılız, onlar ne kadar sağlam düşünceli ise biz o kadar hoppa olmuşuz.

         

        Yazılarım sakın sana batmasın. Gül, menekşe ve güzel kız düşünerek tatlı bir sevgi masalı anlatmak isteseydim onu da yapabilirdim. Fakat bugün büyük ve ağır işler karşısındayız.”

         

        Ayrıca alışılmış yazı dili yerine Yeni Lisan anlayışının hatta safi Türkçeye erişme gayretinin tercih edildiği görülüyor: “Mektup” yerine “yazı” denmesi ve “Yazılarım sakın sana batmasın.” cümlesi o gün için de bu gün için de, eskilerin “şivesizlik” dediği türdendir.

         

        Mektupta daha sonra, “hemşehri” dediği Konyalı bir ihtiyarın daireye (askerlik şubesi gibi bir yer olmalı) gelerek nakdî bedel yatırdığı oğlunu askerden almak istediği belirtiyor (Demek ki Işıldak, Konyalı bir subay veya yedeksubay olmalı).

         

        İhtiyarın söyledikleri halkın sıkıntılarını, Işıldak’ın söyledikleri ise artık halkını aşağılayan değil halkına karşı sorumluluk duygusu taşıyan aydının fikir dünyasını gösteriyor. Bu, Türkçülük hareketinin, gerçekleştirmek için “Halka Doğru” (1914) diye bir dernek yoluyla yapmak istediği halkçılık ilkesinin yansımasıdır.

         

        Işıldak, kendisini “dilek” için adamış, yüksek fedakârlık duygusuna sahip bir aydındır. “Dilek”, Işıldak’ın dilinde, “ideal”in karşılığıdır. Bu kavramı Ziya Gökalp “mefkûre” olarak yaygınlaştıracak, fakat “dilek” yine de Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar “”ideal” genişliğinde yaşayacak ve bugünkü alanına çekilirken yerini “ülkü”ye bırakacaktır. Işıldak’ın dilindeki cüz’i zorlamalar da aslında onun fedakârlığının, birşeyleri değiştirmek arzusunun sonucudur.

         

        Işıldak, içindeki ateşi temsil etsin diye, atalarının kanından gelen gayzla, “kâğıdı kızıllaştırdığı”nı yazıyor (Büyük Duygu dergisi “Mektup kırmızı mürekkeple yazılmıştır.” diye düşmüş).

         

        Işıldak’ın her cümlesi, kabaran bir yüreğin taşkın fakat samimi ifadeleri… Aklın rehberliğinde bir millî romantizm! Onun mektubundan aktarılacak çok şey var.

         

        Bahsettiğimiz açık mektup, ister rumuz ister gerçek ad olsun, 26 Nisan 1913’te karşımıza “Işıldak Bey” diye birini çıkarıyor.  Artık Işıldak’ın Halide Edip’le ilgisine dönebiliriz.

         

        Halide Edib’in Yeni Turan’ı yayımlandığında geniş bir kitle tarafından heyecan ve ilgiyle karşılanır. Romancı, pek çok okuyucudan mektup alır. Romanını bir ütopya havasında yazan Halide Edip, Türkiye’nin geleceği için güzel şeyler hayal etmiştir. Ama eserin yayımlanmasından kısa bir zaman sonra Balkan Savaşı başlamıştır. Yenilen ordunun çekilişindeki feci manzaralar yazarı derinden etkilemekte ve ümitsizliğe sürüklemektedir. Daha önce Trablusgarp Savaşı sırasında orayı savunmak için gidenler de bütün başarılarına rağmen, varılan anlaşmadan dolayı geri dönmektedirler. Halide Edip diyor ki: “Yeis içinde geçen günlerimin bir akşamında, Derne’den bir mektup aldım. Bu mektup bizim oradaki tek makineli tüfek birliğinin altı zabiti tarafından ‘Yeni Turan zabitleri’ diye imza edilmişti.

         

        Baştaki imza Işıldak’tı.

         

        Bu, anavatana âdeta coşkun bir muhabbet mektubu idi. Mektup âdeta bir sevgilinin ıztırabına karşı duyulan acıyı ifade ediyordu. Onlar da tıpkı Sultanahmet’te anavatanın çamurlu topraklarını öpmek istediğim anların hislerini ifade ediyorlardı. Nihayet onlar da çöldeki uzun mihnetten sonra ana topraklarındaki mücadeleye katılmaya geliyorlardı. Bu mektup bende o kadar derin bir tesir yaptı ki Gelibolu seferi esnasında ‘Işıldağın Rüyası’ diye bir yazı yazdırmıştı. (…)

         

        Sonraları Işıldak’ın Türk Ocağı’nın ilk azalarından biri olduğunu bana söylediler. Fakat kendisi ile hiç karşılaşamamıştım. Bana son mektubu, daha doğrusu vasiyeti Irak’tan geldi. Eğer şehit olursa, Yeni Turan’ın on kopyasını on genç zabite dağıtmamı rica ve vasiyet ediyordu. Sonradan Irak’ta şehit olduğunu öğrendim.” (Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, haz. Mehmet Kalpaklı, Gülbün Türkgeldi, Özgür Yay., İstanbul 1996, s.192).

         

        Bu yürek yakıcı cümleler, Mülazım Işıldak’ın kimliğini daha doğrusu ruh dünyasını epeyce aydınlatıyor: Öncelikle karakter salabeti bakımından bu örnek insan, hem gerçek hayatın hem de sanal hayatın (hikâyenin) bu yiğit kahramanı, Türk Ocağı mensubudur. Anlaşılıyor ki Mülâzım Işıldak Bey, Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlara karşı savaşmak için Derne’ye giden gönüllülerdendir. Halide Edib’i çok duygulandıran mektubunu buradan gönderiyor (1912). Osmanlı Devleti Trablusgarb’a açıktan açığa asker çıkaramadığı için oraya  -farklı vesileler göstererek-  gönüllüler gidebilmiştir. Bunlar arasında Enver Paşa ve Atatürk de vardı. Derne’deki birliklerin komutası Mustafa Kemal’de olduğuna göre, Mülazım Işıldak da onun emrinde bir asker, onun silah arkadaşı idi. Ne yazık ki bu gönüllü kahramanların tam bir listesini bile bilmiyoruz. Nevzat Kösoğlu, çeşitli kaynaklardaki isimleri bir araya getirerek en geniş listeyi oluşturmuş (Şehit Enver Paşa, İstanbul 2008, s.105). Fakat bu adsız kahramanın orada da izine rastlanmıyor.

         

        Anavatana dönünce Bolayır’daki bir birlikte görevlendiriliyor. Büyük Duygu’da yayımlanan mektubunu yazarken Bolayır’dadır (1913). Halide Edip “Işıldak’ın Rüyası” adlı hikâyesini, sözünü ettiğimiz mektubun Büyük Duygu’da yayımlanmasından yaklaşık 2 yıl sonra yazıyor (İnci Enginün’ün Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi adlı kitabındaki tespitle: Tanin, sayı:2320, 4 Haziran 1915). Daha sonra Irak cephesine koşuyor; “bir gül bahçesine girercesine” koşuyor; romancıya son mektubu ve vasiyeti buradan gönderiyor.

         

        II. Meşrutiyet yıllarının hemen her olayı için hiç de azımsanmayacak ölçüde kaynak mevcut. Ancak, ulaşabildiğimiz hiçbir kaynakta başkaca bir bilgiye erişemedik. Işıldak’ın aydınlığında edinebildiğimiz bilgiler bu kadarcık!... Bu kadarcık bilgi uç uca ekleyince diyebiliriz ki Mülâzım Işıldak, muhtemelen Teşkilât-ı Mahsusa’nın kendini Türklüğe adamış adsız kahramanlarındandı. Kendini göstermenin “başarı” diye alkışlandığı, ad/san edinmek/bırakmak için taklaların atıldığı bu dünyada, hayata istiğna ile bakabilme sırrına ve yüceliğine ermiş, adsız kahramanlardan… Onu, yine onun gibi kahramanlıklar yaşamış bir şairimizin, İdris Sabih Gezmen’in, şehit kardeşi Ahmet Tevfik için söylediği mısralarla anınca anlatabilmiş oluruz:

         

         

        (…)

         

                  Ne beyaz bir mermer, ne biraz yaldız,

                  Nerede yaptığın o altun destan?

                  Sürekli alkıştan utanan adsız,

                  Koca Şehname’ne konmamış imzan...

         

        Ne kadar aradım senin kabrini,

        Yok diye boynunu büktü her çiçek.

        Yanıldım kardeşim bağışla beni,

        Sen arzdan semâya naklettin gerçek!

         

         

         

        MÜLAZIM IŞILDAK’IN MEKTUBU[1]

         

         

        Genç Türk Korkut Kardaşıma;

         

        Senin yazıların yarama dokundu. Yüreğim sızladı. Atalarımız ne kadar güçlü kuvvetli ise biz o kadar cılız, onlar ne kadar sağlam düşünceli ise biz o kadar hobba olmuşuz.

         

        Yazılarım sakın sana batmasın. Gül, menekşe ve güzel kız düşünerek tatlı bir sevgi masalı anlatmak isteseydim onu da yapabilirdim. Fakat bugün büyük ve ağır işler karşısındayız. [56] Bize kaşlar çatık olarak iş gerek.

         

        Her işin başlangıcı güçtür. Senelerden beri derin bir uykuya dalmış iken birdenbire uyanarak çevresini haydutlar sarmış görenler elbette şaşalar… Yalnız… seni; kendini şaşıranlar değil o biçareleri doğru yola getirecek demir elli, geniş alınlı, büyük düşünceli adamlar sırasında görmek isterim.

         

        İşte benden istediğin öğüt.. Birde sana derim ki: yüreğindeki Türk duygusunu büyüt, arkadaş!

         

         

        Biz artık dilek evladı olduk.  Türklük uğrunda ölmek için and içtik. Bu evvelkilerine benzemez. Bu sapa, yalan yanlış değildir. Artık bundan sonrası kolay.

         

        Yolda gördüğün ve öteberimize batan, bizi yollardan alıkoymak isteyen dikenlerden hırpalanacak kadar yumuşaksak, artık bizim için Türk diye gezmek günahtır. Biz... Pek büyük işler görmeyi göze aldırmalıyız.

         

        Korkut, şimdiye değin atalarımız bütün dünyaya kılıç sallayarak akıttıkları kanla bu kâğıdı kızıllaştırırken[2] yüreğimdeki ateşi anlatmış olmak için “ayranı kabarmış Türk’üm’’diyeceğim. Bugün yalnız Bulgarlarla çarpıştığımızı düşünenler aldanır. Birlik eden birkaç düşman belli; onları herkes görüyor…

         

        Biz asıl içimizde ve Türklüğün uyumaz, hiçbir sır kendilerinden saklanmaz düşmanlarıyla da çarpışıyoruz... Kimler mi? Korkut Türk yüreğindeki saflığı artık seni sevenlere sakla. Ah lâkin onları bil…

         

        Ben demedim mi ki: Dileğim yolunda ölmeye and içtim. Artık yüreğim serinleşmiştir. Yolumdan beni ölüm bile ayıramayacaktır. Yolda belki yaralanırım. Hırpalanırım. Bunda bir şey yok. Yalnız kafam değişmez, sersemlemez.

         

        Bu duygu yeni bir duygu değildir. Ben bunu kanımı yoklayarak buldum! Bu pek eski, dur bakayım… Dört, beş bin yıl evvelki atalarımdan bana aka gelmiş bir duygu, bir kan olduğunu anlıyorum. Şimdiye kadar uyandırılmamış, birdenbire alevlenmiş bir kan. Artık korkmayız…

         

        Korkut sen buna ne dersin; ben bugün ölürsem gözüm açık kalmayacak çünkü Türklüğümü bilmeyerek öksüz, boynu bükük geçmişini geleceğini bilmeyen ve kendisini piçlik korkusu kemiren bir zavallı değil atalarının Asya arslanlarının mertliğini anlamış hatta onlara bile örnek olmak için hazırlanmağa başlamış ve Türklüğün geleceğini yaratarak dilek uğrunda her vakit ölmeye hazır kan kardaşlarının korkusuz adımlarını tatlı tatlı seyrederek öleceğim. Hayır ölmeyeceğim. Yerimi başka bir Türk’e bırakarak ben o vakit yalnız canımla dileğe çalışacağım. Öldükten sonra da çalışacağım. İyi bil. Herkese anlat (Dileğimiz büyüktür. Ölmedik, ölmeyiz, ölsek de dirileceğiz). Ah Türk zabiti savaştan ürktü dedirtmemek için kendimi zorla tutuyorum.

         

        Bize burası değil köyler… Anadolu’muz, Anadolu’muz gerek. Hele bazen çılgınlıklarım, deliliklerim tutar, o zaman ne düşünürüm bilir misin? Bunlarla bu Türklüğümüzü yok etmeye uğraşan düşmanlarla [57] bir tek kalıncaya kadar bütün hepsiyle boğazlaşalım, ölelim, öldürelim.

         

        Ve o kalan tek Türk tekrar yeni, kuvvetli bir Türk yurdu yaratsın da bütün bunlara Türklerin ağaca benzediğini, budandıkça kuvvetlendiğini göstersin.

         

        Bu ilk yazılarım varsın böyle boş fakat yüreğimizin sızısını söyleyici bağırtılar olsun. Bundan sonra derdimizi adam akıllı söyleşir, anlaşırız.

         

        Ben bugünler kadar Türklere ilaçlı günler bilmiyorum. Düşün Korkut şimdiye kadar gelen adamların dediklerine karşı kulaklarımızı tıkaya tıkaya ötekinin berikinin… Öyle yaydığı zehirler yudum yudum içe içe sersem, zehirlenmiş, budala olduk. Ben bunun en gizli köşelere kadar yavaş yavaş yayıldığını gördüm. En saflarımız bu yolun çıkmaz olduğunu anladı. Sana küçük bir şey anlatayım iyi dinle.

         

        Birkaç gün evvel bulunduğumuz büyük odaya şalvarlı, abani sarıklı, yaşlı bir aksakallı, iri kemikli, çektiği zahmetlerle beli bükük bir Türk, Konyalı bir hemşehri girdi.

         

        Bize yana yakıla ta Konya’dan biricik çocuğuna bedel vererek askerden almaya geldiğini, evvelce paraları tıkır tıkır saydıysa da şimdiye kadar çocuğunu bırakmadıklarını anlattı. Dedim ki

         

        - Baba niçin oğlunu savaştan kaçırıyorsun?

         

        - Ah oğul dedi, öyle değil. Ben, o, hepimiz memlekete canımız kurban. Yalnız kimsem yok. İşlerimiz yüzüstü kaldı. Oğlanın bir karısı beş çocuğu var. Hem karısı da hasta, ben ihtiyarım, bakamıyorum. Malımız mülkümüz açık kaldı.

         

        - Oh merak etme! Seni ben iyi tanırım. Şimdiye kadar parayı, çocuğu veren sensin. Esirgemezsin onu bildim. Otur bakalım. Bir kahvemizi iç. Ben senin oğlunun işini yaparım.

         

        - Allah… Allah ömürler versin. Allah diyerek elime sarılacak gibi oldu. Usulca iterek alıkoydum. Dedim ki: öğren artık, cengi öğren. Bana ne için Allah ömürler versin! Diyorsun. Ah sen bilseydin onu söylemezdin. Gör işte. Üstümde gördüğün elbise, ayağımdaki uzun sarı kunduralar, mahmuzlar, başımdaki sırmalı kalpak hep senin paranla alınmıştır.

         

        İstanbul.. İstanbul’dan geçerken sokakta, arabada kurulmuş uzun siyah Frenk sigarasını tellendirmiş, güzel giyinmiş, sen geçerken sana tuhaf tuhaf bakan, üstü başı, iki çift öküz satın alacak kadar pahalı, boynunda bir şey bağlı birçok adamlar gördün değil mi? İşte bunlar da senin ekmeğinle geçiniyor. Bunlar, bunlar çalışmıyor. Bunlar güzel giyinmiş dilencilerdir.

         

        - Ben ve benim gibi nankör Türkler sana acımadık. Sen tarlanda buram buram terlerken biz Frenk kızlarıyla buzlu arpa suyu içtik. Dondurma yedik.

         

        İhtiyar yumruklarını sıkıyordu. [58]

         

        - Of oğlum şimdiye kadar ilk defa bunları işitiyorum. Beni hep azarlıyorlar.

         

        - Azarlarlar ya, ne zannediyorsun? Bilsen ki her şeye gücün yeter! Fakat birden bire coşma. Bakma ben pek yanıkım. Böyle söylenirim. Fakat hayır. Artık ayranın kabarsın. Ne olursa olsun Türklüğünü göster.

         

         

        Baba! Benim gibi lakırdı söyleyenler size gelirse kovmazsın değil mi? Onları hiç olmazsa karın tokluğuna olsun, yavrularınızı okutmak, belletmek için alıkoyarsınız değil mi? Çünkü öyle adamlar yetişti ki dilek yolunda her şeyi göze aldırdılar. Onlar hiçbir şeyden korkmadılar ve korkmazlar. Yalnız siz onları ezmeye kalkışmayın. Dilek nedir bilir misin? Senin yükselmen, düşmanlarının alçalması, daima üstün olmandır. Anladın mı Türk’üm!

         

        Artık yüreğimin çarpıntısı beni susturuyordu.

         

        İhtiyarın ellerinin gözlerine gittiğini gördüm, o kadar. Kulağımda Allah sizi bize bağışlasın. Kovmak mı? Ah başımızda taşırız dedi. İşte bu kıpırdanma, bu söz, bu gözyaşı, beni yaşatıyor. Bana “Ben bir Türk’üm cinsim, dileğim uludur” dedirtiyor.

         

        Demek oluyor ki dilek, Türklük yaşayacak. Ebediyen yaşayacak… Oh ne kadar sevindim.

         

        Gözlerini bütün yüreğimle, yüreğimin Türk dileğiyle dolu özüyle o güzel gözlerini öper, sözümü keserim. Kardeşim sen de yaz.

         

        Kardaşın Işıldak

         

        (Büyük Duygu, sayı: 4, 13 Nisan 1329 /26 Nisan 1913, s. 55-58)

         

         


        


        

        [1]     Bu mektubu Bolayır’da bulunan bir zabit buradaki arkadaşlarından birine göndermiştir. Pek güzel bulduğumuz için risalemizde derc ettik (Büyük Duygu).


        

        [2]     Mektup kırmızı mürekkeple yazılmıştır (Büyük Duygu).


Türk Yurdu Ekim 2009
Türk Yurdu Ekim 2009
Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele