Necmeddin Sefercioğlu İle Yakın Tarihimiz Üzerine

Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

 

         

         

         

        - Hocam, Türk Yurdu’nda neşredilen“Geçmişten İzler” başlıklı yazınızı akşam tekrar okudum. Çocukluk ve gençlik dönemlerini çok güzel dile getirmişsiniz. Bu konuşmamıza bir giriş mahiyetinde,  böyle bir özet yapabilir misiniz? İlk gençlik dönemi, çocukluk dönemi, bu dönemlerin Ankara’sı, Nevşehir’ini aktarabilir misiniz?

         

        -Şöyle söyleyeyim: 29 Haziran 1931 günü Nevşehir’de doğmuşum. O sıralarda Nevşehir 10-12 bin nüfuslu bir kasaba, Niğde iline bağlı bir ilçe merkezi durumunda. Çağatay Bey’le birlikte gittik, gördük. Şimdi üstünde küçük bir kalenin bulunduğu tepenin konik çevresine ve eteğindeki düzlüğe yayılan, bir eski Nevşehir;  bir de ondan uzakta İkibin Evler, 350 Evler gibi yeni, büyük ve birbirinden başka mahalleler var. Şimdi eski Nevşehir terk edilmiş gibi.  Halkın büyük bölümü o yeni mahallelere taşınmış. Zaten şehir sekenesinin büyük kesimi de Nevşehir dışına göçmüş, oralarda yerleşmiş; bizim ailemiz gibi. Ankara’da kökenlerine dayalı bir sayım yapılsaNevşehir’in belki iki kat nüfusu kadar hem şehrinin burada yaşadığı belirlenebilir. Aynı şey İstanbul için de söz konusudur. İstanbul’da çok daha kalabalık bir ‘Nevşehirli’ nüfusu var. Çünkü ticaretle uğraşanların büyük kısmı oraya göçmüş. Ankara’ya veya başka yerlere de bizim gibi memur olanlar, aylığa bağlı bulunanlar yerleşmiş.

         

        Geçmişte şöyle bir olay anlatmıştı babam: Nevşehirli bir öğretmen, Nevşehir Ortaokulunda görevli iken başka bir yere atanıyor. Oraya gittiklerinde, kasabayı dolaşıyor, bir hemşeri arıyor; “acaba böyle birileri var mı?” diye. Gezisinin sonunda eve gelmiş, “Hanım, demiş, hiçbir Nevşehirlinin bulunmadığı bir yere, gelmişiz”. Hanımı da demiş ki ”Biz geldik ya!” Yani Nevşehir, uzun yıllardır durmadan nüfus ihraç eden, halkı uygun bulduğu her yere göç eden bir şehir. Tabii bunun sebebi var. Arazisi tarıma elverişli değil, sadece bağcılık yapılabiliyor. O da bir yere kadar, yani insanların öz geçimine yarayabilecek ölçüde bir gelir sağlayabiliyor. Şimdi bağcılık da yok olmuş. Yani orada ihtiyaçlar büyük zorluklarla karşılanabiliyor. Nevşehir’de benim doğduğum sıralarda da elbette durum bu idi.

         

        Bir de Çağatay Bey gördü, Nevşehir ana yol üstünde değil. Söz gelişi Aksaray yol üstü; Güneye Adana’ya giden bütün araçlar oradan geçer. Nevşehir’e gitmek için ise mutlaka orada bir işiniz olacak, dâvet olacak; şu olacak, bu olacak ki öyle gideceksiniz. Başka türlü yanından geçmeniz bile pek mümkün değil. Dört yan; Aksaray’a, Kayseri’ye, Niğde’ye, Kırşehir’e giden yolları var, ama yol üstü olmadığı için transit geliş gidişler yok.

         

         - Aile yapınız nasıldı yani geniş bir aile içinde mi doğdunuz? Babanız ne iş yapardı?

         

         - Büyük babam ticaretle uğraşırdı, babam ise memurdu. Belki aile genişti de biz Nevşehir’de fazla kalamadık. Ben yedi yaşımda iken Ankara’ya göçtük. İlkokulu Ankara’da okudum. Ortaokula geçince, Nevşehir’e gittik, Çünkü dedem (annemin babası) ölmüştü; birtakım miras meseleleri dolayısıyla babam Ankara’daki işini bıraktı ve ailece Nevşehir’e döndük. O dönemde ailece altı yıl orada kaldık. Ama ben Nevşehir’de ortaokulda okurken, üç yıl sürekli olarak orda kalabildim. Sonraki üç yıl da lisede okurken ancak tatillerde orada bulunmak durumundaydım. Çünkü Nevşehir’de lise yoktu. İl merkezi olmasına rağmen Niğde’de de yoktu.  Sanırım Kırşehir’in de lisesi yoktu. Okumak isteyen ya Adana’ya, ya Ankara’ya, ya da lisesi olan başka bir yere gitmek zorunda idi.  Beni Adana’ya gönderdiler. Orada Nevşehir’den göçmüş akrabalarımız vardı. Liseye bir yıl onların yanında devam ettim. Bu, tabii çok zor oluyordu; onlar sıkışık durumda kalıyor, ben de rahat ders çalışamıyordum. Evleri de çok dar ve okula oldukça uzaktı. Bu yüzden, öğrenimimi 2. yıldan itibaren paralı yatılı olarak sürdürdüm. Adana Erkek Lisesindeki öğrenimi 1946’yla 1949 arasında yaptım. Tabii, doğru dürüst şehirlerarası yolun, düzenli ulaşım imkânlarının olmadığı o dönemde,  bu göçebelik hayatı katlanılabilecek gibi değildi. Neyse güçlüklerle dolu yılların ardından liseyi bitirip Ankara’ya geldim.

         

         - Hocam; Ankara’da ilkokula gittiğinizi söylemiştiniz ya, orada Yeni Hayat İlkokulu’nda okumuşsunuz Ankara’da. O ilkokulun yerini tam olarak hatırlayabiliyor musunuz şimdi? Veya bina olarak duruyor mu?

         

         - Duruyor tabii, Ankara Kalesi’nin hemen dibinde, Arslanhane Camisi yönüne bakan bir yapı idi. Aynı okul, adı Yeni Hayat. Aynı adlı büyük bir mahalle ve okulu. Yalnız ben Ankara’daki ilköğrenimimi iki ayrı ilkokulda sürdürdüm. Önce Yeni Hayat İlkokulu’nda üç yıl okudum. Oranın 4. sınıfı yoktu, yani 3 sınıflı bir okuldu. Aslında 1, 2, ve 3. sınıflarının A, B, C gibi şubeleri vardı, fakat 4’le 5. sınıfları yoktu.

         

         - Bina mı yetersizdi?

         

         - Herhalde, öğrenci çok, bina yetersizdi. Öğretim de yarım değil, tam gündü. 4. sınıfa geçen öğrencileri genelde iki okula dağıtıyorlardı. Biri Ulus İlkokulu, biri de Ulucanlar Caddesindeki, adını şimdi hatırlayamadığım başka bir okuldu. Beni Ulus İlkokulu’na vermişlerdi, iki yıl da orada okudum.

         

         - Nevşehir’de gayrimüslim azınlıklar var, sonra onlar mübadele döneminde gitmişler.

         

         - Benim çocukluk dönemimde Nevşehir’de gayrimüslim halk yoktu.

         

         - Sizin döneminizde yoktu. Ama siz, onların gitmesinden sonra çocukluk, gençlik dönemi yaşadınız. Onların bıraktığı sosyal iz var mıydı?  

         

         - Hayır, hayır yoktu.

         

         - Etkilenme var mıydı veya yakınlarınız onlardan bahsederler miydi?
           - Herhangi bir etkilenme yoktu, ama büyüklerimiz onlardan ara sıra bahsederlerdi. Giderken, büyükbabam onlardan bir torba dolusu çatal almışmış. Biz onlarla oyuncak niyetine oynardık. Onların bırakıp gittiği yerlere “Gâvur Mahallesi” denirdi. Nevşehir’de, kalenin bulunduğu tepenin yanındaki Kahveci Dağı’nın Niğde yolu üzerindeki uzantısı olan sırttaki bir mahalle. Kepez taşı ile yapılmış, içinden sular akan güzel evleri varmış. Birisi yıkılmış iki kilisesi, yine yıkılmış olan bir de hamamı bulunuyormuş. Halkı ticaretle uğraşırmış. Karamanlı da denilen bu Hıristiyanların mübadele ile Yunanistan’a gönderilmesinden sonra, yaşadıkları yerler Cumhuriyet Baş, Cumhuriyet Orta, Cumhuriyet Aşağı adı verilen üç mahalle konumuna getirilmiş ve oralara Yunanistan’dan gelen göçmenler yerleştirilmiş.

         

         Mübadele sonunda getirilen o göçmenler maalesef kalmadılar Nevşehir’de. Çünkü geldikleri yerler ormanlıkmış, hayatlarını odunculukla sürdürürlermiş. Nevşehir’de orman yok. Bağcılık var, bahçecilik, tahıl tarımı var. O yüzden ayrılıp başka yerlere gitmişler. Fakat onlar, gitmeden önce de Rumların bıraktığı, kendilerine verilen, çok katlı güzel evleri üst katlarından başlayarak yıkıp taşlarını satmışlar, oraları harabe haline getirmişler. Ondan sonra kaybolup gittiler. Şimdi Nevşehir’de o göçmenlerden de kimseler yok.

         

         - Yani bir entegrasyon olmadı mı?

         

         - Hayır, olmadı. 1900 başlarında bunların nüfusu, 1500 kadar. ‘Karamanlı’ denilen, Ortodoks bir topluluk imiş. Türkçe konuşur, yazarken de Yunan alfabesini kullanırlarmış. Ayrı bir mahallede topluca yaşarlarmış. Din ayrılığı sosyal ilişkilere izin vermemiş; dolayısıyla kız alıp verme olayı hiç yaşanmamış. Ben bugüne kadar hiçbir Nevşehirlinin bir Rum kızı ile evlendiğini veya bunun aksinin olduğunu duymadım. 

         

         - Hocam,23 Nisan ve 19 Mayıs törenleri için Ankara’daki öğrencilik döneminizde stadyuma gidildiğini söylüyorsunuz. Bu “Geçmişten İzler”de Stadyum, şimdiki 19 Mayıs Stadının olduğu yer miydi?

         

         - Evet orası. Benim ilkokul öğrenciliğim sırasında şimdiki 19 Mayıs Stadı vardı; belki de yeni yapılmıştı. Ben Ulus İlkokulu’nun son sınıfında iken, 1943 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı sonunda, orada gösterilere katıldım. Hatta ”23 Nisan 1920” yazdık Stadyumun yeşil alanına. Ben 9’un alt ucunda bir yerdeydim.

         

         - Şimdiki tesis miydi, yoksa başka bir şey vardı da yıkılıp genişletilerek mi yapıldı?

         

         – Şimdiki yerine doğrudan yapılmış bir stadyumdu (Geçenlerde, bir gazetenin Ankara ekinde onun çok yaşlandığını, yıprandığını, yerine bir yenisinin ve büyüğünün yapılması gerektiğini anlatan bir haber-yazı vardı). Fakat üzerinde ufak tefek değişiklikler yapıldı. Sonraki yıllarda onun simgesi olan “maraton kulesi” yıktırıldı. Açık tribünlerin de üzerleri kapatıldı.

         

         - Hipodrom da aynı yerde miydi?

         

         – Hipodrom şimdilerde Cumhuriyet ve 30 Ağustos bayramları geçitlerinin yapıldığı yerdeydi. Şimdi ondan yalnızca “Şeref Tribünü” ile yanından geçen tören yürüyüş yolu kalmış durumda.

         

        - Ulus İlkokulu şu an duruyor mu?

         

        - Elbette;herhalde bu Anafartalar’ın olduğu yerde,Eski Ankara’nın tanınmış ilkokullarından biri, Samanpazarı’ndan Hisar’a çıkan Tiftikçiler Yokuşu üzerinden girilen kısa sokak, o okulun bahçe kapısına ulaşır. Yani şimdi Kale kapısının karşısındaki Vehbi Koç Kültür Merkezinin altındadır. Sanırım o zamanki ilkokulların hemen hiç birisi ortadan kalkmış değil, hepsi bizim zamanımızdaki konumları ve adları ile duruyor. Ama onlara eklenen çok sayıda...

         

         - Eklentileri var yani.

         

         - Eklentiler yapıldı. Ulus ilkokulunun yapısı ile şimdiki Kurtuluş İlköğretim Okulunun binası birebir aynıdır.

         

        Ben üniversitede görevliyken, bir üniversiteye giriş sınavında “Bina sorumlusu” sıfatıyla Ulus İlkokulu’na gittim. Oradan mezun olduğumu öğrenen müdür,  not kayıt defterlerimizi çıkarıp gösterdi, benim mezuniyet notlarımı. Orada,  sonradan Bayındırlık ve İskan Bakanı olan İsmail Safa Giray’ın ve DTCF’de Tarih profesörü olan Muzaffer beyin okuldaşım olduğunu öğrendim. Bir zamanların ünlü türkücüsü Aliye Akkılıç da sınıfdaşım idi.   

         

        Bu vesile ile şunu söyleyebilirim, Allah yardım etti, bu iki ilkokuldaki öğretmenlerim çok iyi, idealist, saygıdeğer insanlardı.

         

         - Hocam! Demek ki ilkokul öğrenciliğiniz Tek Parti döneminde geçmiş. Nasıl bir duygu, düşünce vardı o dönemde;  ilkokul öğrencisi olarak hangi izler kaldı sizde?

         

        - Vallahi işte onu şimdi çıkaramıyorum. O zamanki uğraşımız hep okula gidip eve gelmek şeklindeydi; dersler de tam günü işgal ederdi; yani çevreyle ilgilenme imkânımız fazlaca olmazdı. Zaten onu düşünecek ortam da yoktu.

         

         - Evinizde elektrik var mıydı, lamba ışığında mı çalışırdınız?

         

         - Evimizde elektrik vardı; fakat anne-baba ve iki çocuk tek odada yaşamak zorunda idik. Bu yüzden ders çalışabilme imkânlarımız oldukça sınırlı idi. Hele bir de konuklar gelirse işimiz iyice zorlaşırdı.

         

         - Peki, Mareşalin evini ziyaret ettiğinizi söylüyorsunuz. Köşk’ün hudutları içinde miydi evi, başka bir yerde miydi?

         

         - Onu pek hatırlamıyorum. Köşk alanının yakınında bir yerde, olmalıydı.

         

         - Ayrı köşkü vardı öyle mi?

         

         - Ona “ayrı köşkü vardı” demeyelim de “Genelkurmay Başkanı konutu” diyelim. Oldukça küçük görünen bir yapı idi.

         

         - Siz fiziki olarak karşı karşıya geldiniz herhalde?

         

         - Elbette! Yapının önünde, ‘hazır ol’ konumunda selam veriyordu. Biz önünden tek sırayla geçtik.  23 Nisan 1943 günü önce bizi Riyaset-i Cumhur Köşküne götürdüler. Orada Köşkün bahçesinde, Ankara ilkokullarından seçilen öğrenciler bir araya geldik, Köşkün önündeki taş zeminli alanda tek sıralı olarak dizildik. İnönü gelecek diye bekliyorduk, fakat o yokmuş.  Başbakan Şükrü Saraçoğlu geldi; hepimizle teker teker ilgilendi, nasılsınız falan diye. Ardından da görevliler bize böyle selefon kâğıdı ile yapılmış minik torbalar içerisindeki karışık şekerlemeleri verdiler. Biz herhalde okulumuza döneceğiz diye düşünüyorduk. Fakat oradan birerle kol durumunda ayrıldık. Yokuş aşağı bir yere indik ve caddeye çıktık. Hemen yakındaki bir kapıdan girdik, bahçe kapısı. İleride bir adam var ama onu tam fark edemiyoruz. Yanına vardığımız zaman, demin söylediğim gibi, onun Mareşal Fevzi Çakmak olduğunu anladık. Asker selâmı ile (oraya ne kadar okul temsilcisi gittiyse -zannediyorum her ilkokuldan beşer kişi seçmişlerdi) bizi selâmladı. Oradan çıkıp okulumuza geldik. Mareşali görüşümüz öyle oldu.

         

         - Peki, Hocam 1944’te 19 Mayıs törenlerine o zaman Mülkiye öğrencileri de katılmış. O, 3 Mayıs hadiseleriyle ilgili yayınlarda o zamanki Mülkiye Mektebi müdürünün, öğrencilerle beraber stadyuma gelişinden bahsediliyor. Siz hatırlayabiliyor musunuz; yani öğrenciler, üniversite öğrencileri de o törenlere katılıyor muydu?

         

         - Üç Mayıs olayları olduğunda ben Nevşehir’de idim. Ankara’da durum şöyleydi: 23 Nisan’a ilk -ve muhtemelen orta- okullar katılıyordu, 19 Mayıs’a ise lise ve dengi okullar ile Harp Okulu öğrencileri katılıyordu fakat Ankara liselerinin sayısı, öğrenci sayısı stadyumu doldurmaya yetmediği için...

         

         - Üniversite öğrencileri…

         

         - O zamanlar Ankara’da üniversite yoktu; bazı yüksek okullar vardı. Belki onların öğrencileri de katılmış olabilirdi. 29 Ekim törenlerine ise ayrıca başka şehirlerin liselerini temsil eden öğrenciler geliyor, burada ağırlanıyor, yatılı okullarda yatırılıyor ve törenlere katılıyorlardı. Mesela Prof. Dr. Osman Ersoy, Kars Lisesi’nde öğrenci iken, Kars’tan buraya o grupla gelmiş. Yani Ankara’yı ilk görüşü... Ama 23 Nisan öyle değildi.  23 Nisan’a sadece ilkokullar katılıyordu, belki ortaokullar da katılırdı, ben hatırlayamıyorum. Olabilirdi, o sırada Ankara’da beş ortaokul vardı; belki birkaç da dengi okul.

         

         - Hocam o yazınızdan yola çıkarsak, 1940’larda Nevşehir’e sadece Son Posta gazetesinin geldiğini belirtmişsiniz. Bu benim çok dikkatimi çekti. O zaman gazeteler ferdi olarak kendileri mi dağıtım yapıyorlardı?

         

         - Herhalde öyle. Zaten postayla geliyordu gazeteler. Şimdiki gibi gazete dağıtan firmalar yoktu, servisler yoktu. İşte Son Posta da öyle gelirdi, onun yanında o Karagöz, Köroğlu… vb halk gazeteleri de gönderilirdi.

         

         - Son Posta eve alınıyor muydu, Hocam; aklınızda kaldığına göre?

         

         - Ara sıra babam eve getirirdi. Sanırım babamlar dairede okurlardı çoklukla. Sonradan, 1946’dan sonra, evimize düzenli olarak Vatan gazetesi alınmaya başlandı. Çünkü 46’da çok partili hayata geçilince, diğer gazeteler de yavaş yavaş şehre gelmeğe başlamıştı. O sıralarda en yaygın muhalif gazete Vatan gazetesiydi.

         

        - Partiliydi galiba?

         

        - Partili değildi, memurdu ama onları tutardı. O yüzden Nevşehir’e gelmeye başladığı andan itibaren Vatan gazetesini sürekli olarak takip ettik, aldık. O gazetelerin Nevşehir’e gelişi de toptandı. -Siz okumuşunuzdur- önceleri bir 4, bir 3 günlük olarak gelirlerdi. Postayla geliyor, postanın bir gelişinde 4, öbüründe 3 günün gazeteleri gelirdi. Demek ki posta haftada iki kez geliyordu. Sonradan herhalde Posta aracının Nevşehir’e gidiş-geliş sayısı artırıldığı için 2-2-3 şeklinde gelmeye başladı.

         

         - Biraz daha taze oldu gazeteler yani.

         

        - Evet. Tabii bu toplu gelişlerden dolayı satıcılarla alıcılar arasında sıkça anlaşmazlıklar olurdu. Adam bir gazete alacak, en yakın gününkini almak, satıcı ise 4 günlük gazeteyi birden satmak ister, çünkü onun birini verdi mi, ötekiler elde kalır. Böyle durumlar sıkça oluyordu. Yavaş yavaş o durum ortadan kalktı, sonra gazeteler günlük olarak, çıktığı gün gelmeye başladı.

         

         - Hocam, Adana’daki öğrencilik döneminizde sizde çok iz bırakan öğretmenlerinizden Arif Nihat Asya ile tanıştığınızı ama hocanız olamadığını belirtmişsiniz. Biraz o havadan bir şeyler aktarabilir misiniz? Mesela, ben çok merak ediyorum Şevket Kutkan da yazan, kitabı olan bir hoca, yani çok fazla kamuoyunun bilmediği ama sizde iz bırakan.

         

         - Adana Erkek Lisesi’nde çok iyi, milliyetçi, saygı duyduğumuz hocalar vardı ama solcu hocalar da bulunmaktaydı. Çünkü Adana, o sırada bir işçi şehri denilebilecek durumdaydı. Şimdiki Sabancıların fabrikaları, oralarda çalışan çok sayıda işçiler vardı. O yüzden de komünistler bir hayli aktifti orada. Öğretmenler arasında da bu fikir mensupları söz konusuydu ama meselâ bizim lisede birkaç komünist hoca olduğunu bilirdik. Belki daha başkaları da vardı, fakat seslerini fazla çıkaramazlardı.  Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan, İbrahim Onan hocalarımız vardı. Âdil Tol gibi çoğutarih hocaları da büyük ölçüde milliyetçiydi. O yüzden de pek fazla sorunumuz olmadı. Son sınıftaki matematik öğretmenim Nuri (Tüzün) Kodamanoğlu idi.

         

         - Sonradan bizim Bakanlığın müsteşarlığını yapan…

         

         - Evet, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı, milletvekilliği yaptı. O da milliyetçi bir insandı. Tabii,  anamadığım, şimdi adını hatırlayamadığım başka öğretmenlerimiz de vardı. Hepsini saygı ile anıyorum.

         

         - Onun bir vasfı var mı Hocam,  yani böyle sivrilmesinin bir özelliği var mıydı?  Böyle hem mevkide hem siyasette ün yapmasının...

         

         - Herhalde varmış ki müsteşarlığa kadar yükselmiş. Lisede de gelir gelmez müdür yardımcılığına atanmıştı. Sanırım girişken biriydi.

         

         - Ama öğrenci zihniyetinizle onu fark edebiliyor muydunuz?  

         

         - Farklılığı şöyle: Biraz deli doluydu, değişik bir takım nitelikleri vardı, öğrencilere “çuval herif” diye hitap ederdi. Dersini de güzel anlatırdı.

         

         - Özelliklerini biliyorsunuz…

         

         - O yıllarda bekâr olduğu için okulda yatar kalkardı. Onunla ilgili önemli bir anım, Arif Nihat Hoca Edirne’ye sürgün edildiği sırada, istasyona onu uğurlamaya gittim. Birtakım arkadaşlar okuldan kaçarak gittiler. Fakat ben okuldan izinle çıkmayı tercih ettim. Bahçesi demir parmaklıklarla çevrili okuldan kaçmak zordu.

         

         - Mümkün değildi yani.

         

         - Pek mümkün değildi. Biz yatılı öğrencilere akşam dışarı izni vermezlerdi. Ancak cesur davranan birtakım arkadaşlar, uçları sivri demir parmaklıkların üzerinden atlayarak kaçarlardı. Ben bundan çekinirdim. Onun için Hocadan izin istemiştim. Sağ olsun, izin verdi.

         

         - Şevket Kutkan Hoca’dan da biraz bahseder misiniz?

         

         - Bahsedeyim. Hocam oluşundan mutluluk duyduğum ender kişilerden biri idi. Şevket Bey. Yazık ki 2. ve 3. sınıflarda dersimize gelemedi. Çok saygı duyardım kendisine. İlişkimi mezun olduktan sora da mektuplaşarak sürdürdüm. Bana çıkardığı Yeni Yunus Emre adlı gazeteyi ve yayımladığı aynı adlı kitabı muntazaman gönderdi. Çok sevecen, cana yakın bir insandı. Nitelikli bir edebiyatçı idi. Özellikle eski Türk edebiyatında uzmandı. Milliyetçilikle ilgili tavrını ben daha sonra öğrendim. Öğrencisi olduğum sırada...

         

         - Çok hissedilmiyordu yani

         

         - Onu bilemiyorum, belki başkaları biliyordu da ben bilmiyordum. Adana gazetelerinden birinde “Kayı’nın Düşü” adlı bir uzun şiiri çıktı; tefrika edildi âdeta. Bu Kayı Boyu’nun hikâyesiydi. Onu okuduktan sonra Hocanın zihniyetini kolaylıkla anlayabildim.  Şiir sonra kitap olarak da çıktı.

         

         - Peki, Hocam okul arkadaşlarınızdan,  daha sonra üniversitede beraber olduğunuz, meselâ sınıf arkadaşlarınızdan, böyle sivrilen siyasette, bürokraside kimseler var mı?

         

         - Vardı. Meselâ biri hemşerim ve benden bir veya iki sınıf yukarı olan Esat Kıratlıoğlu.Orada diğer bazı arkadaşlar daha vardı. Şaban Karataş Hoca, Gültekin Müftüoğlu gibi. Bir de Niğde-Adana arasında tren yolculuğu yaptığımız arkadaşlarımız vardı. Tatillerde Adana’ya aynı trenle gider gelirdik. Nevşehir’den tren geçmediği için Niğde’ye gitmek zorundaydım. Tabii benim gibi Adana’ya giden başka Nevşehirli arkadaşlar vardı. Niğde’den Bor’dan, Aksaray’dan da katılanlar olurdu. Bu tren yolculuklarını âlâyı vâlâ ile yapardık. Ama onlar çok zor yolculuklardı. Neden mi? Tren Niğde’ye gece yarısı gelirdi. İstanbul’dan çıkıp Adana’ya varan, oradan da yoluna devam eden bir trendi. O yüzden çok kalabalık olurdu. Kompartımanlar vardı, şimdiki gibi otobüs düzenli vagonlar yoktu. Kompartımanlar zaten iyice dolmuş olurdu. Öyle olunca bavullarımızı yahut eşyalarımızı onların önündeki, bir kişinin zor yürüyeceği koridora dizer: onların üstüne oturarak yolumuza devam ederdik. Hatta bazen vagon tuvaletinin önündeki sahanlığa, seccade falan serip oraya oturmak zorunda kaldığımız zamanlar da olurdu. O yüzden ihtiyacı olan yolcular tuvaleti kolay kullanamazlardı. Böyle zorluklarla ve kışın ortasında, meselâ Şubat tatilinde gelip gittiğimiz zaman Niğde’nin ayazına, soğuğuna dayanmak hiç de kolay değildi. Çok soğuk olurdu Niğde.

         

         - Hocam 49’da Ankara’ya geldiniz ve Üniversiteye, Hukuk Fakültesine yazıldınız.

         

         - Evet,

         

         - Biraz isteğiniz dışında bir tercih idi. O zaman hangi yurtta kaldınız?

         

         - Şimdi Hukuk Fakültesinin arkasında, fakülte binasına paralel 4-5 katlı bir bina vardı, halen de vardır herhalde.

         

         - Şimdi Cumhuriyet Yurdu olarak kullanılan bina mı acaba?

         

         - Olabilir, zaten orası yurt olarak yapılmıştı, bir yıl orada kaldım. Sonra ailem yeniden Ankara’ya göçtü. Şimdi içinde bulunduğumuz apartmanın yerinde olan küçük binaya yerleştik. Okula öyle devam ettim. Devam mecburiyeti vardı da uygulama, denetleme imkânı yoktu. Zaten bir acayip durum vardı; koskoca amfilere dolardık. Herkes kendi havasında, yani ilk sıralardakiler dışında kimse ders falan dinlemezdi. Koyu sohbetler yapılırdı. Tabii, yoklama yapamazlardı, yani yapmak isteseler bile bu mümkün olmazdı.

         

         - Çok popüler, zihninizde iz bırakan hoca var mıydı?

         

         - Bülent Nuri Esen vardı, meselâ. Bülent Nuri Esen, dershaneye mutlaka cübbesini giymişolarak gelirdi. Evet, derslere cübbesinin eteklerini savurarak gelir, kürsünün bulunduğu sahnemsi yerde de bir sağa, bir sola yürüyerek ders anlatırdı.  Kendine has bir şey konuşma tarzı, tavrı vardı. Boyu da kısaydı ama sesi hayli gürdü. Bende “şamatacı biri” izlenimi uyandırmıştır.

         

         - Kenan Öner-Hasan Ali Yücel dâvâsında Yücel’in avukatlığını yapmış ve bu davanın akabinde Esen’in öğrencisi olmuşsunuz. Buna dair bir izlenim hissedebildiniz mi?

         

         - Hayır, onları hissetmedik. Benim geldiğimde o dâvâlar bitmişti, Okuduğum yatılı lisede onları izlemek de mümkün değildi. O yüzden dâvâya ilgi duymam söz konusu olamazdı. Bülent Nuri Esen’i onlardan dolayı izlemem ve irdelemem mümkün değildi. Galiba milliyetçilik düşüncem de henüz tam olarak oluşmamıştı.  Ondan dolayı Bülent Nuri’yi yalnızca biraz şamatacı bir insan olarak niteledim, tavrı ve sairesi dolayısıyla; ama iyi bir avukat olduğunu söylerlerdi. Yani o, zamanın tanınmış avukatlarındandı.

         

         - Peki, Hocam Ankara’ya geldiniz, yurtta kaldınız. Sizi milliyetçilik fikrine adım adım götüren bir ortam olması lâzım. Böyle arkadaş çevrenizde kimler vardı?

         

         - Onu şöyle söyleyeyim: Benim milliyetçilik duygusuna yönelmem,  sanıyorum, büyük ölçüde Adana’da gerçekleşti. Çünkü dediğim gibi, lisemizde milliyetçi bir hava vardı, milliyetçi öğretmenler vardı; öğrenciler de milliyetçiliğe daha yatkındı. Işık adlı milliyetçi bir duvar gazetemiz vardı. Ondan dolayı, milliyetçi duygulara orada sahip olduğum kanaatindeyim. Yani buraya geldiğim zaman o duygularım vardı. Fakat burada da yurtta birtakım yakın arkadaşlarım vardı. Mesela birisi, bahsetmiştim size, Türkçülük dâvâsı sanıklarından Cebbar Şenel’in kardeşi Kemal Şenel vardı. Kars’tan bir arkadaşımız vardı yine; hatta...

         

         - O Danışma Meclisi üye olan Abbas Gökçe mi?

         

         - Hayır değil. O tıp öğrencisiydi. Yani Abbas Gökçe ile alâkası yoktu. Ama hemşerisi idi, arkadaşı da olabilir. Mezun olduktan sonra ihtisas yaptı;  uzun süre Kars’ta yaşadı, Şimdi İstanbul’dadır zannediyorum; başına bir şey gelmediyse. İşte o da milliyetçi bir arkadaştı. Onun milliyetçiliği benim Rıza Nur’un Tanrıdağı dergisi koleksiyonumdan mahrum kalmama sebep oldu.  Şubat tatilinde aldı götürdü, tatilde okuyum diye; bir daha da getirmedi.

         

         - Hocam o! Uyanıkmış yani.

         

         - Şimdi, neydi, adı yazık ki hatırımda değil. İşte böyle bir hayli arkadaş daha vardı. Bir de o sıralarda milliyetçi birtakım kuruluşlar vardı. Milliyetçi toplantılar, yürüyüşler düzenleniyordu. Şimdi onları pek hatırlayamıyorum. Meselâ Türk Kültür Derneği vardı. Millî Türk Talebe Birliği oldukça aktifti.

         

         - Evet, Türk Gençlik Teşkilatı gibi falan.

         

         -Tabii. Başkanı Doktor Fahri Kurtuluş, Samsun Milletvekili idi. Millî Oyunları Derleme ve Yayım Derneği’nin başkanlığını yapmış. Evet. O dernek neden Milli Oyunları Derleme ve Yayma Derneği olmuş? Sebebi şu: 1944’de, milliyetçilerin başına birtakım belâlar, yani Türkçülük Davası, tutuklamalar vesaire geldikten sonra, bir çekingenlik olmuş. Böylece, ilgi çekmeyen, suya sabuna dokunmayan bir ad koyalım…

         

         - Kanarya Sevenler Derneği gibi.

         

         - Demişler. İşte bu şeyi, Milli Oyunları Derleme ve Yayma Derneği’ni 1947’de öyle kurmuşlar; milliyetçi çalışmalar yapmışlar. Ama oyunlar konusunda da etkinlikler göstermişler; öğretmen bulmuşlar, birtakım gençlere değişik oyunlar öğretmişler. Sonra onlarla bir şölen de düzenlemişler. Aradan bir yıl geçince, bakmışlar durum müsait, yıllık kongrelerinde derneğin adını Türk Kültür Derneği’ne dönüştürmüşler. O sırada zannediyorum Dr. Fahri Kurtuluş Bey başkanlıktan ayrılmış. Ya milletvekili seçimini kazanamamış, ya da başka bir sebeple. Çünkü o sıralarda ben hatırlıyorum, Cumhuriyet Gazetesi’ndeonun aleyhinde çok yayın yaptılar.

         

         - Çünkü mahkemeye vermişlerdi karşılıklı birbirlerini.

         

         - O da onlara mahkeme kararı ile cevap veriyordu. Gazetede sayfa sayfa tekzipleri yayımlanıyordu.

         

         - O çok mücadeleci bir adamdı. Cumhuriyet gazetesiyle epeyce davalar var, onunla ilgili de bir de kitabı var...

         

         - O günlerdeki ağabeylerimizin saygısı var Fahri Kurtuluş’a; mücadeleci bir insan. Ondan sonra Türk Kültür Derneği’ne dönüşüyor dernek ve Haluk Karamağaralı derneğin başkanı oluyor. 1950 Nisan’ında da Milliyetçiler Federasyonu kuruluyor.  Bir yıl sonra ise Türk Milliyetçiler Derneği. Kuruluşu, faaliyetleri ve kapanışı bakımından öteki derneklere uymayan, yani orijinal sayılabilecek nitelikte bir dernek. Bu derneğin kuruluşunu sağlayan 5 dernek var, biri Ankara’daki, demin sözün ettiğim Türk Kültür Derneği, Ötekiler, İstanbul’daki Genç Türkler Derneği, Türk Gençlik Teşkilatı, Türk Kültür Ocağı ve Türk Kültür Çalışmaları Derneği. Bunları İstanbul’daki milliyetçi arkadaşlar kurmuşlar. Ne zaman kurmuşlar? 1947-48 döneminde, yani 1944 olaylarının sıkıntısı ortadan kalkınca.

         

         - Etkisi yani.

         

         - Evet etkisi ortadan kalkınca. Çünkü dâvâ beraatla neticelenmiş; milliyetçiler oldukça rahatlamış. 1950 yılında, sanıyorum o zaman, Türk Kültür Ocağı’nın başkanı olan Bekir Berk’in girişimiyle bu derneklerin tek çatı altında federasyon halinde toplanması düşüncesi ortaya çıkıyor ve 1 Nisan 1950’de demin adlarını verdiğim 5 derneğin katıldığı, kurultay mı diyelim, toplantı mı diyelim, bir ortak birleşimde Milliyetçiler Federasyonu adıyla bir kurum oluşturuluyor. Bu federasyon bir yıl faaliyet gösterdikten sonra 1 Nisan 1951’de kurultayını -ilk ve son kurultayını- topluyor: çünkü orada Federasyon’un kapatılmasına, üye derneklerin de kendilerini fesih ederek kurulacak derneğe katılmasına karar veriliyor. 

         

        İşte o Federasyon Kurultayı’nın yaptığı en önemli iş, bu derneklerin kurucu olarak katılacağı bir dernek için tüzük hazırlamak oluyor. Hemen bir tüzük komisyonu kuruyorlar, O komisyon bütün gece çalışarak ana tüzüğü hazırlıyor ve ikinci günde taslak genel kurulda ele alınıyor.  O ana tüzük taslağını tartışıp son biçimini vererek kabul ediyorlar. Onların kararına göre, kurulacak dernek Türk Milliyetçiler Derneği adını taşıyacak ve merkezi Ankara olacak. Orada Türk Kültür Derneği üyelerinden oluşan bir geçici yönetim kurulu da oluşturuluyor. O kurulda şimdi hepsi de rahmetli olan Halûk Karamağaralı (Umumî Başkan), Abdülhâdi Toplu (Umumî Başkan Vekili), Erhan Löker (Umumî Kâtip), Necati Torun (Umumî Muhasip) ve Abdullah Savaşçı (Üye) var. 5 kişi bunlar. Geliyorlar Ankara’ya, Türk Kültür Derneği’nin yönetim yerini genel merkez yapıyorlar. 5x3 metre boyutlu bir oda, Genel Merkez yapılan yer.  Sanırım şimdi de gidilip görülebilir.

         

         - Ulus’ta değil mi Hocam?

         

         - Anafartalar Caddesi üzerinde; o cadde ile eski Posta Caddesinin kesiştiği yerdeki Vakıf İşhanının 2. katında. Sanırım numarası 215 idi. Binanın altında Vakıflar Bankası şubesi var. Halen duran binanıngiriş katında bir kuyumcular çarşısı var. Katlarda kiralık işyerleri. Bu Han Vakıflar İdaresi tarafından yaptırılmış. Terzilere, avukatlara, muhasebecilere, derneklere falan kiraya veriliyor. Odaları ortadan camekânla bölünmüş; bir iç, bir de dış kısmı var. Dernek de orada faaliyete geçti.

         

        Türk Milliyetçiler Derneği’nin Karamağaralı başkanlığındaki döneminde şube açılmasına ağırlık veriliyor. Aslında şu da söylenebilir, Türk Gençlik Teşkilatı’ndan bu derneğe geçen bir hayli şube var; çünkü o dernek yurt çapında yayılmaya karar veren ve bunu uygulayan bir teşkilat. Onun şubeleri hemen Türk Milliyetçiler Derneğinin şubesi haline gelmeye yöneliyorlar ve bir yılı tamamlandığı zaman, yani 1 Nisan 1952’de, şube sayısı 50 oluyor ve artmaya devam ediyor. Bu sayı. 23 Ocak 1952’de tedbir koyarak Derneği kapattıkları güne kadar 80’e ulaşıyor.

         

        Dernek ilk ve son Kurultay’ını 1952 Ağustosunda Ankara’da yaptı. O toplantıda önemli Ana tüzük değişiklikleri yapıldı. Yönetim Kurulu üye sayısı 7’ye çıkarıldı: Sait Bilgiç (Umumi Başkan), Ali Uygur (U. Başkan V.), Abdullah Savaşçı (U. Kâtip), Necati Torun (U. Muhasip), Tahsin Tola, Nuri Turumtay ve Mehmet Antal (üyeler). Bu dönemde Dernek, şubelerin de yardımı ile bir dizgi evi kazandı. Başka etkinlikler düzenledi. Yılın sonuna doğru ortaya çıkan birtakım olay ve iftiralardan sonra, 23 Ocak 1953’te tedbirli olarak, 4 Nisan 1953’te de yargı kararı ile kapatıldı. Fakat mahkeme onu, yapılan ithamlara dayanarak değilAna tüzüğünde yer alan “insanlara hürriyet, milletlere istiklâl” ilkesini siyasî bulduğu için kapattı.

         

         - Peki, Hocam,  dediğiniz Sait Bey, Tahsin Bey ki bunlar Demokrat Parti milletvekili, onlar yönetim kuruluna girmişler ama yani derneğin iktidarla, Demokrat Parti’yle çok organik bir bağlantısı var mıydı?

         

         - Ben onun, bir organik bağ olduğunu sanmıyorum. Sait Bey’in başkanlığa getirilmesinin sebebi elbette milliyetçiliği idi; bir de başımızda bir milletvekili olsun, muhtelif temasları rahatlıkla yapalım düşüncesiydi. Yani onun dışında siyasi bir yönü olduğunu sanmıyorum. Tahsin Tola da Sait Bilgiç’in arkadaşı ve milliyetçi olduğu için seçilmişti. Zaten söylediğiniz gibi bir siyasi organik bağ olsaydı derneği kapatmazlardı.

         

         -Peki, o zaman geride bir güç var mıydı? Mesela Sait Bey genel başkan, milletvekili ama böyle çok güdümlü havası olmasa bile yönetimde görev almayan bir otorite, bir böyle artçı insan grubu var mıydı?

         

         - Sanmıyorum. Türk Milliyetçiler Derneği Kurultayı yapıldığında ben Ankara’da değildim Askerlik hizmetim dolayısıyla Samsun’daydım,  ondan dolayı Kurultay’da bulunamadım. Türk Milliyetçiler Derneği’ni kurucusu olan Milliyetçiler Federasyonunun Kongresi’nde de kongre başkanlığı yapmış Sait Bey, Ankara’daki milliyetçilerin tanıdığı, saydığı bir kişi. Ankara Hukuk’tan mezun olduğu, 03 Mayıs 1944’teki büyük gösterinin düzenleyicilerinden birisi sayıldığı için de tanınıyor, seviliyor ve saygı duyuluyor.

         

          Dernek büyük imkânsızlıklar içindeydi. Ben bizim Türk Ocağı’nın ve öteki milliyetçi kuruluşların durumunu görüyorum da o zamanla mukayese ettiğim zaman, nasıl imkânsızlıklar içinde çalışmak zorunda kaldığımızı daha iyi anlayabiliyorum. Gerçekten korkunç imkânsızlıklar vardı. Herhangi bir şeyi yapabilmek için, işi başarabilmek için maddi bir destek bulmak mümkün değildi. Bir örnek olarak şunu verebilirim: Tevfik İleri rahmetli dernek aleyhine bir söz söylemiş. Daha doğrusu, belki de ona söyletmişler. Cevap vermek istiyorlar Derneğin yöneticileri. İstiyorlar ki ona cevabı seçim bölgesi olan Samsun’da versinler.

         

         - Abdullah Savaşçı…

         

        - Genel başkan vekili Abdülhadi Toplu ile Abdullah Savaşçı Beyler Samsun’a gidecekler. Dernek onlara yolluk veremiyor, onların da otobüse bile yetecek paraları yok. O kış gününde birisinin paltosunu satıyorlar, Samsun’a öyle gidebiliyorlar. Düşünün durumu! Gidip beyanatı veriyorlar ve hemen geri dönüyorlar. Derneğin Kayseri Şubesi de şehirdeki iç kalenin burçlarından biri üzerinde, merdiveni bulunmayan, çıkabilmek için burcun taşları arasındakiboşluklara tutunmak ve basmak gereken 2 m2’lik bir odada faaliyet(!) göstermeğe çalışıyordu. Bunlara benzer birçok yoksulluklar söz konusuydu, Harcamaların çoğunu, sanırım, derneğin yöneticisi olan ağabeylerimiz, şube yönetimindeki üyelerimiz kendi ceplerinden karşılıyorlardı.

         

         -Hocam benim Türk Milliyetçiler Derneği’nin yapısında çok merak ettiğim husus: Bu derneğe sempati duyan, çalışan, katılan insanlar arasında milliyetçilik görüşü çok farklı olanlar var. Meselâ Nurettin Topçu Anadolucu ama dernekte faal görev yapmış. Sait Bey, 44’de tutuklanmasından dolayı Türkçülüğü daha ağır basan bir insan. Rahmetli Remzi Oğuz Arık’ta bu derneğe sempati duymuş.

         

         - Tabii... Desteklediler.

         

         -  Meselâ Bekir Berk, derneğin kuruluşunun ilk ateşleyicilerinden biridir. Yani bunlar, aslında genel mânâda milliyetçilik çatısı altında birleşen ama sonradan birbirlerinden kesin ayrışacak insanlar. O zamanki havayı, bunları bir araya getiren havayı ben çok merak ediyorum. Bu ayrışmayı sağlayan meselâ İslâmi hassasiyet bu kadar değil miydi? Milliyetçilik o zaman herkesin ortak paydası mıydı? Bunlar hakkında düşünceleriniz nedir?

         

         -Tabii o son söylediğiniz durum geçerli. Yani milliyetçilik herkesi çatısı altında toplayan bir kurumdu. Bunun yanında, milliyetçileri böyle ayrıştıran başka kuruluşlar yoktu.  Ama örnek verdiğiniz Bekir Berk, o zamanlar ateşli bir Türkçü idi. Yalnız Türk Milliyetçiler Derneği’nin değil, Türkçüler Yardımlaşma Derneği’nin de kurucularındandı; sonradan “nurcu” oldu.  Onun için yakın düşüncedeki herkes bir arada bulunmayı tercih ediyorlardı. Bu durum daha evvelki dergilerde de kendisini gösteriyor.  Atsız Bey’in çıkardığı Atsız Mecmua‘yı ve ilk Orhun dergisini düşünün! Milliyetçi olmayan, hattâ komünist yazarların yazıları var onlarda. Bir kesimi sonradan düşünce ve inanç olarak ayrışmış. Meselâ...

         

         - Sabahattin Ali.

         

         - Sabahattin Ali orada yazıyor, Bülent Ecevit Çınaraltı’nda yazıyor. Buna benzer birçok örnekler var. O zaman Dernekteki insanları bir araya getiren, yalnızca bir sağ düşünceye sahip olmak.

         

        - Ama Hocam, demek milliyetçilik fikri o zaman daha ilgi odağı imiş. Mesela Çınaraltı’nda Necmettin Erbakan’ın şiirini gördüm.

         

         -Tabii, aynı dönemin örnekleri bunlar, bütün dergilerde ve derneklerde sık sık karşılaşılan durumlar. Yani o zaman şimdiki gibi bir ayrıştırma, ayrışma söz konusu değil.

         

         -Hissedilmiyordu öyle bir şey.

         

         - Hissedilmiyordu.

         

         -  Faaliyet olarak neler yapıldı bu dernek çatısı altında?

         

         -  Şöyle söyleyebilirim onunla ilgili. O sıralarda Kore’ye asker gönderme işi vardı. Hükümet Kore’ye asker göndermeye karar vermişti ve dernek her asker grubunun gidişinde istasyonda gösteriler, uğurlama törenleri yapıyordu. Tabii o etkinlikleri söylemiyorum;  yani dernekte yapılan sohbetler, konferanslar rutin denilebilecek faaliyetlerdi. Bunun yanında Nazım Hikmet’le ilgili bir faaliyet, önemli bir faaliyet vardı. Nazım Hikmet’in affı ile ilgili...

         

         - O kampanyaya karşı olarak yani.

         

         - Evet. 185 kişi bir af kampanyası açmışlardı. O kampanyayı tel’in etmek için toplantı düzenlendi. Sami Yavrucuk’un hazırladığı Komünist Nâzım Hikmet’in 185 Himayecisine adlı bir kitapçık orada dağıtıldı; sonra şubelere ve başka yerlere de gönderildi. Tabii bu, çok büyük bir etki yaratmıştı. Yankı, heyecan yaratmıştı. Çünkü o kitapçıktaki listede...

         

         - Ali Fuat Başgil’in imzası var

         

         - Ali Fuat Başgil gibi daha birçok milliyetçi olarak tanınan kişinin imzası vardı. O liste daha önce sağcı bir gazetede yayımlandı, fakat bunlar yoktu o listede, ilk defa Türk Milliyetçiler Derneği’nin yayınladığı kitapçıkta ortaya konuldu. Bu, meselâ,  ses getiren çok önemli bir faaliyetti. Yine o dönemde gerçekten ses getiren birtakım başka faaliyetler, meselâ komünizmi tel’in mitingleri yapılırdı. Sanırım Türk Milliyetçiler Derneği zamanında değil ama Türk Kültür Derneği döneminde yapılan etkinliklere Milli Türk Talebe Birliği’nin önemli katkıları ve yardımları olmuştu. Şimdi Cebeci Stadyumu’nun bulunduğu yer eskiden “Cebeci Çayırı” diye anılırdı; stadyum yoktu. 1947’de, orada Ankara’daki yüksek öğretim gençliğinin katıldığı büyük bir komünizmi tel’in mitingi yapılıyor. Tabii o mitinge Türk Kültür Derneği üyeleri de katıldı ve önemli görevler üstlendi. İşte o mitingde  -elbette bunları dinlediklerime göre söylüyorum, çünkü ben o zaman Ankara’da değildim- öğrenciler orada toplandıktan, nümayişlerini yaptıktan sonra “Haydi Dil Tarih’e gidelim” diyorlar. O zaman şimdiki büyük havuzlu Sıhhiye Parkı’nın yerinde Belediyenin otobüs garajı vardı. İşte onun ve İş-Kur falan gibi binaların önündengeçerek Atatürk Bulvarına çıkıp DTCF’ye geliyor, içeri giriyorlar. Rektörlük makamı o zaman Dil Tarih’tedir ve rektörün odasına giriyorlar. Rektör Şevket Aziz Kansu’dan, istifa etmesini istiyorlar,  dilekçesini yazmaya zorluyorlar ve Şevket Aziz Kansu, istifa metni yazılmış kâğıdı bir gencin sırtını dayanak yaparak imzalıyor. Onunla yetinmiyorlar, oradan çıkıyorlar Denizciler Caddesi’nde komünistlerin bir derneği var, oraya yöneliyorlar.

         

         - O İlerici mi, yok Gençlik Derneği mi?

         

         - Türk Gençlik Derneği! Oraya gidiyorlar.

         

         - Türkiye Gençler Derneği, evet.

         

         - Orayı talan ediyorlar. Her şeylerini kırıp döküyorlar. Ondan sonra o dernek kapandı; arkasından da Ankara’daki Komünist diye tanınan hocaların DTCF’deki işlerine son verildi. Yani o gösteri ve yürüyüş çok etkili bir faaliyet. O sırada polis gelip gençleri gözaltına almış, fakat orada öğrenci olmayan birçok kimse de var: yani gösteri ve yürüyüşlere sonradan katılan birçok insan da var. Bunun üzerine Karamağaralı Halûk Ağabey, Sami Yavrucuk ve Atâ isminde bir başka genç, yani Türk Kültür Derneği üyeleri bu işin sorumluluğunu üstlenmiş, "gösteri ve yürüyüşleri biz düzenledik, biz yönettik” demişler ve gözaltına alınanlar bırakılarak onlar mahkemeye veriliyor. 3- 4 yıl sürüyor bu dâvâ. Samet Ağaoğlu da avukatlıklarını yapıyor ve sonunda beraat ediyorlar. Zaten o derneğin tahrip edilmesinden sonra, üyesi Komünistler İstanbul’a kaçıyorlar, onların arasında Nezihe Araz da var

         

         - Tabii, o derneğin başkanlığını yaptı Nezihe Araz. Sonradan cephe değiştirdi.

         

         - Evet… İşte, Türk Milliyetçiler Derneği’nin ve onun selefi olan derneklerin bu faaliyetleri var. Derneğin, bana göre önemli bir faaliyeti de Türk Milliyetçilerinin Kongresi’ne doğru adlı bir istişare toplantısını düzenlemesi oldu. Ankara’dan, İstanbul’dan hatta başka şehirlerden tanınmış milliyetçiler çağırıldı. Dernek merkezinde değil de Ankara Şubesi’nin daha geniş olan odası vardı…

         

         - O zaman yeri neresiydi Hocam, Ankara Şubesi’nin?

         

         -Aynı binada Ulusta, Genel Merkez’in bulunduğu binadaydı. Azerbaycan Kültür Derneği’yle birlikte kullanıyorlardı, İşte orada toplanıldı. Zannediyorum 32 kişi davet edilmişti. Remzi Oğuz Arık başkanlık yaptı.

         

         - Peki, Hocam bu Arık derneğin biliyorsunuz Fahri Genel Başkanı. Türk Milliyetçiler Derneği’nin Fahri Genel Başkanı Remzi Oğuz Arık diye bilinir.

         

         -  Derneğin ana tüzüğünde öyle bir sıfat yoktur. Bundan dolayı, fahrî genel başkanlık belki sevenlerinin yakıştırdığı bir unvandır. Fakat bir bakıma öyle de sayılabilir. Çünkü Ankaralı milliyetçilerin çok sevdiği, saydığı biriydi.

         

         - Yani Dernek kapatıldığında, biliyorsunuz, o zaman Demokrat Parti’den ayrılmış ve Köylü Partisi’ni kurmuş. Yani bunun siyasi etkileri oldu mu?  

         

         - Vallahi tabii onu bilemiyorum. Ben o zaman siyasetle hiç ilgilenmiyordum. Belki bu dediğiniz doğru olabilir ama ben,   Hoca DP’den Ankara Radyosunda yapmakta olduğu “Türk inkılâbı ve milliyetçiliğimiz” konulu dizi konuşmalarının emir ile kestirilmesi üzerine ayrıldı diye biliyorum. Yani partiden ayrılışı Derneğin kapatılışından bir hayli öncedir. Bu arada bir de şu Hüseyin Üzmez hadisesi var. O meşhur, şimdi bir çocuğa tecavüzden yargılanan adam!  O zaman lise talebesi. Ahmet Emin Yalman Malatya’ya gittiğinde, onu vuruyor. O olay, muhafazakârlar ve milliyetçiler aleyhine çok olumsuz bir hava oluşmasına sebep oldu. Başta Ahmet Emin’in başyazarı olduğu Vatan Gazetesi olmak üzere, bütün gazeteler iftira ve ithamlara giriştiler; sol cepheden de büyük bir hücum kampanyası başlatıldı. Malatya’da bizim Derneğin şubesi de vardı. Derneği o olaya bulaştırmaya çalıştılar. Yani kapatılışın bir sebebi o. Fakat bana göre asıl sebep, derneğin çok kısa bir süre içerisinde 50-60 şubeye sahip olması ve Derneğin bu şubelerdeki yöneticilerinin aydın insanlar olması. Bu hükümeti ve iktidardaki partiyi ürküttü, diğer partileri de...

         

         - 31’deki Türk Ocakları’nın kapanmasına benziyor biraz.

         

         - Öyle sayılabilir, yalnız Türk Ocakları, Ocağın Kurultayına, yani Ocaklılara kapattırılmıştı.  Dernek ise mahkeme kararıyla kapatıldı. Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılmasıyla ilgili en önemli sebeplerden bana göre birincisi, derneğin gösterdiği varlığın ve faaliyetlerin demin söylediğim şekliyle siyasileri tedirgin etmesi idi. Meselâ, Fuat Arna o zaman CKMP’nin veya CMP’nin ileri gelenlerinden biri idi. Konya’ya miting yapmaya gitmişler, aynı gün bizim derneğin Konya Şubesi’nin de bir mitingivarmış. FuatArna Konya’dan döndüğünde Haluk Ağabeyi aramış, “Sizin dernek bizim partiden daha kuvvetli” demiş. Yine buna benzer bir takım başka gözlemler var. Meselâ, Hüseyin Üzmez olayı patladıktan sonra, Adnan Menderes bir gün ”Ya oldukları gibi görünsünler, ya da göründükleri gibi olsunlar” diye bir konuşma yapmıştı. Yani Dernek’ten bu kadar tedirgin idiler.  Onlar sanıyorlardı ki biz kısa zamanda siyasi partiye dönüşeceğiz ve onların canına okuyacağız. Yani asıl korku budur benim kanaatime göre. Ama başka sebepler de faktörler de vardı tabii.

         

        23 Ocak 1953’tü, eğer yanlış hatırlamıyorsam, akşam mürettiphanede çalışıyorduk. Bu mürettiphane, derneğin kurabildiği ender tesislerden biri idi. Mefkûre adında bir de haftalık gazetemiz vardı; mürettiphane de onun ve bildiri gibi basılı kâğıtların dizgi işlerinin yapılması için oluşturulmuştu. Derneğin bulunduğu binanın çatı katında, 4 metrekarelik odacıklar vardı; onların birinde kurulmuştu. Ücretli işçi çalıştırılamadığından, O işi biz, dernek üyeleri yapma çabasındaydık. Oraya akşamları gider, geç vakte kadar rahmetli Erhan Löker ağabeyimizin gözetiminde çalışırdık, O, iyi anlardı bu işlerden. O gece sabaha kadar çalışıp Mefkûre’nin son sayısının dizgi işini bitirmeğe çalışıyorduk. Ben oradaydım, Erhan Löker oradaydı, şimdi adını hatırlayamadığım bir arkadaşımız daha vardı. Sonra oraya Abdülhâdi Toplu ağabey geldi. Erhan Löker’e “Dernek kapatılırsa ne yapabiliriz?” gibi sorular sormağa başladı. Kapatmaya ilişkin bazı sözler de söylüyordu. Meğerse sinirli bir kişi olan Erhan ağabeyi biraz, sonra karşılaşacağımız duruma hazırlamağa çalışıyormuş… O arada kapıda Mustafa Ernam göründü,  sonradan Başbakanlık Müsteşarı olan Mustafa Ernam. O da gelip mürettiphanede çalışanlardandı. Onu görünce, “Yahu, neredesin? Mefkûre yarına yetişecek, sen hâlâ dışarıda dolaşıyorsun” diye çıkıştım. Dedi ki “Siz burada başınızı eğmiş çalışıyorsunuz, aşağıda dernek kapatılıyor”. Hemen arkasından bir baş uzandı, “Arkadaş doğru söylüyor” diye ekledi. Meğerse Genel Merkeze savcı ve polisler gelmişler derneğin kapatılma işlemini yapıyorlarmış. O sözleri duyunca hemen işimi bırakıp koşar adım genel merkeze yürüdüm. Acele ile merdivenlerden iniyordum, arkamdan da patır, patır birisi geliyordu. O, Ernam’ın arkasından yukarıya gelen polis; beni kaçıyor sanmış.  Bana yaklaşınca, “Nereye gidiyorsun?” diye bağırdı. “Kaçıyorum” dedim, sonra da önüne geldiğim Genel Merkez’e girdim. Kaçmamın(!) yahut da oraya böyle koşar adım gitmemin sebebi paltomun orada olmasıydı. Orada kalırsa o kış gününde ben açıktaydım.

         

         - Kilitli kalmasın yani

         

         - Genel Merkez bürosu, önce tanıtmış olduğum odanın camekânla ayrılmış yarısından ibaretti. Orada küçük bir yazı masası, bir evrak dolabı ve birkaç sandalye vardı. Öndeki bölümde ise mürettiphaneye ait hurufat kasalarının bulunduğu dolaplar dizili idi. Onların arasından geçip büro bölümüne geçtim. Baktım, orada Umumî Kâtibimiz Abdullah Savaşçı, bir savcı, Emniyet I. Şubesinden bir komiser ve bir iki polis, zabıt tutuyorlar. Savaşçı, Sait Bilgiç beye telefon edip durumu bildirmek istedi, izin vermediler. Tutanak yazılıp imza edildi ve dışarıya çıkılarak kapı kilitlendi ve mühürlendi, Tabii ben paltomu alıp sırtıma geçirmeyi ihmal etmemiştim. Oradan 2. ve 3. kat arasındaki Ankara Şubesi’ne geldik, orayı da mühürlediler, sonra çatı katına çıktık.

         

         - Mürettiphane de mühürlendi…

         

         - Evet! O arada epeyce arkadaş da gelmiş idi: Abdullah Savaşçı, Abdülhâdi Toplu, Erhan Löker, Mustafa Ernam, Ayhan Aybar vardı; tabii Derneği kapatmaya gelenler de. Türk Fotoğraf Ajansının muhabiri de durmadan fotoğraf çekiyordu. Onlardan örnekler var elimizde.

         

         - Tutuklanan olmadı, değil mi Hocam?

         

         - Hayır! “Herhalde bizi tutuklayacaklar” diye indik aşağıya,  İş hanının kapısından dışarı çıktık. “Bizi herhalde I. Şubeye götürüyorlar” diye düşünüyorduk. Fakat oraya kadar yanlarından ayrılmamıza izin vermeyen adamlar, “Serbestsiniz” dediler bize.

         

         - Peki, Hocam bu dernek kapatıldıktan sonra siz ne yaptınız? Yani Ankara’daki milliyetçiler, Türk Ocağı’nın yeniden faaliyete geç


Türk Yurdu Ekim 2009
Türk Yurdu Ekim 2009
Ekim 2009 - Yıl 98 - Sayı 266

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele