Nuri Gürgür

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

         

         

        Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür Kürt Açılımını Değerlendirdi: “Etno milliyetçi hareketin ardında eyalet sistemi var” *

         

        Terörün durması ve Türkiye’nin huzura, barışa kavuşmasının ülkede yaşayan sorumluluk sahibi her yurttaşın beklentisi olduğunu söyleyen Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, terörü doğuran temel faktörün Kürt hareketi değil “etno milliyetçi Kürtçülük hareketi” olduğunu belirtiyor. “PKK’nın ve etno milliyetçi Kürtçülüğün neler istediğini herkes biliyor” diyen Gürgür, şu tespitleri yapıyor: “Birincisi, yerel yönetimlere özerklik verilmesi, eyaletler sistemine geçilmesi, eyaletlerin kendi bayraklarının, flamalarının olması ve Ankara ile eyaletlerin mesela eyaletlerden birinin başkenti olarak Diyarbakır’ı düşünüyorlar. Böylesine bir otonomi ve özerklik sonunda bağımsızlığın ön adımıdır.  Bu açıdan Türkiye’ye kendilerince kurnazlık yapıyorlar, yerel yönetimler demokratikleşme adı altında ayrışmanın ilk adımını kabul ettirmeye çalışıyorlar. İkincisi, etnik kimliklerinin anayasaya haklar şeklinde eklenmesini istiyorlar. Anayasa’nın değişmez ilk üç maddesinin değiştirilerek Türklük lafzının Anayasa’dan tasfiyesini arzu ediyorlar. Bu da tabii ki Türkiye’yi doğrudan Anayasa üzerinde paylaşma anlamına gelmektedir.” Nuri Gürgür’ün Kürt açılımı’yla ilgili sorduğumuz sorulara yaptığı değerlendirmeler şöyle:

         

        -Bir süredir Türkiye’nin gündemini yoğun bir şekilde meşgul eden “Kürt Açılımı” konusunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

         

        -Türkiye 25 seneden beri kanlı bir terörle karşı karşıya. Terörün durması ve Türkiye’nin huzura, barışa kavuşması ülkede yaşayan sorumluluk sahibi her yurttaşın beklentisidir. Ancak konunun bir Kürt meselesi şeklinde sunulması son derece yanlış çünkü bu neresinden bakılırsa bakılsın Türkiye’yi etnikleştirmeye doğru götürme tehlikesini içerir. O açıdan meseleyi Türkiye’nin demokratikleşme perspektifi şeklinde bir yaklaşım içerisinde değerlendirmek doğru olur. Ancak terör Türkiye’nin bugün birinci gündem maddesi. Bu mesele ortadan kaldırılmadan Türkiye’nin huzura kavuşması mümkün değil. Terörü doğuran temel faktör etno milliyetçi Kürtçülük hareketidir. Kürt hareketi değil Kürtçülük hareketi. İlk başlarda mevzi bir hareket olarak görülen bu girişim zaman içerisinde kol budak saldı ve günümüze geldiğinde içeride ve dışarıda bağlantıları bulunan, belli bir bölgede toplumsal taban edinmek durumunda olan, 50’den fazla belediyeyi elinde bulunduran, Meclis’te temsilcileri olan partisi bulunan bir hareket konumuna geldi. Dolayısıyla Türkiye’nin bu meseleyi bir an önce olumlu bir şekilde halletmek mecburiyeti var. Ancak esas tartışılacak konu halledilme şekli. En son İçişleri Bakanı’nın basın toplantısıyla başlayan girişim, hemen ardından Polis Akademisi’nde Kürt Çalıştayı şeklinde bir toplantı olarak devam etti. Toplantıya katılımcıların birkaç istisnasının dışında görüşleri, düşünceleri, bu konudaki yaklaşımları yıllardan beri herkesin bildiği belli isimlerden kurulmuş bulunması fevkalade yanlıştı. 

         

        -Belli isimlerle toplantı yapılması bir tereddüt uyandırmış mıdır?

         

        -Evet, bu hükümetin çıkışının kuşku uyandırmasına, zihinlerde tereddüt meydana getirmesine sebebiyet vermiştir. Böyle bir toplantının ilk adımı eğer daha ciddi, daha etraflı ve konu üzerinde değişik görüş açıları bulunan insanların meydana getirdiği bir heyet içerisinde olmuş olsaydı bu olurdu. Ayrıca Polis Akademisi’nin ne kadar akademik özerkliği olması iddiasıyla kendini savunsa bile sonuçta devletin bir organı konumundadır ve ister istemez bu toplantıyı resmileştirmek anlamına gelmektedir. Yanlışlık şu anda da devam ediyor. Belirsizlik had safhada. Neden böyle oldu. Neden hükümet böyle bir adım atma ihtiyacı duydu. Daha önceden Apo’nun 15 Ağustos’ta bir açılım projesi ortaya koyacağı söylenmişti. Buna öncelik mi alınmak istendi? Yoksa Kuzey Irak’ta yakındaki gelişmelerle ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Kuzey Irak’taki yönetim ile sürdürülmekte olan müzakereler Türkiye’yi içeride böyle bir adım atmaya mecbur mu etti? Bunu düşünmek gerekiyor. PKK’nın ve etno milliyetçi Kürtçülüğün neler istediğini herkes biliyor. Bunları görmezlikten gelmek kelimenin tam anlamıyla hamakat olur. Etno Milliyetçi Kürtçülük hareketinin neler istediğini yıllardan beri biliyoruz: Bunun ilk açıklamasını Apo 1998’de İmralı’da yapmıştı ve demokratik özerklik şeklinde yeni bir strateji ortaya koymuştu. O yıllara kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’yle yaptığı mücadeleyi kazanacağını ümit eden, Türkiye devletini alt edeceğini ümit eden teröristler bunda başarılı olamadıklarını gördüler ve bu yüzden stratejiyi değiştirmek ve siyasallaşma ihtiyacını duydular. 

         

        -Peki, Türkiye ne yapmalı?

         

        -Tüm mesele Türkiye’nin kendi güç ve imkânlarını bugüne kadar yerli yerinde kullanamaması, konuya ilişkin etkili politikalar geliştirememesi, bir makro plan uygulayamaması. 1984’ten başlayarak 1996’ya kadar devam eden mücadele sürecine baktığınızda eğriler görüyorsunuz. Bazı zamanlar PKK bölgede hegoman bir güç haline gelir gibi oluyor.  Ama ne zaman ki devlet gücü atağa geçiyor ve etkili tedbirleri alıyor, PKK siniyor ve tekrar dağlara kaçmak zorunda kalıyor. Nitekim 1992’lerden başlamak üzere 1996’ya kadar PKK’nın kaçış süreci başlıyor. O açıdan bir kere güvenlik güçleri ile mücadele başarısız kalmıştır hükmü külliyen yalandır. Bu tarihi hakikati inkârdır. Kimseye bir yarar sağlamaz. Güvenlik güçleri başarılı olmuştur. Aynı konuda pek çok ülkenin başaramadığını başarmıştır ve belki de dünya literatürüne geçecek olan bir başarı örneği sergilemiştir. O açıdan güvenlik güçlerimizi yaptıkları mücadeleden ötürü kutlamak, onlara minnettar olmak gerekir.

         

        Ancak devlet güçlerinin kendi yönlerinden yaptıkları bu mücadele devletin diğer kesimleri tarafından yeterli derecede değerlendirilmemiş ve altı doldurulamamıştır.  Dolayısıyla 1998’de Apo’nun Türkiye’ye getirilmesini takiben PKK’nın panikleme döneminde Türkiye bir makro plana sahip bulunmadığı için gerekli girişimleri yapamamıştır ve bu boşluk ortaya çıkmıştır. Böylece PKK bu üç, dört senelik boşluktan gerekli ölçüde yararlanmıştır. Eğer bu zaman zarfında Türkiye eğer etkili bir uygulama yapabilmiş olsaydı, sağlıkta, eğitimde, yerel yönetimlerde, kamusal bütün alanlarda orada çalıştırdığı elemanlarıyla birlikte elemanları doğru seçerek, nitelikli insanlar göndererek, bunlara önem vererek ekonomik tedbirleriyle bütünleşen bir program uygulayabilmiş olsaydı gelişmeler bambaşka türlü olabilirdi. 

         

        PKK boşluktan nasıl yararlandı?

         

        -2002’lerden itibaren PKK’nın diriliş dönemi başladı. Bir kere bölgede gerçekçi bir tespit yapıldığında halkın bütünüyle PKK’lı olmadığını, onların çizgisinde bulunmadığını rahatlıkla görebiliyoruz.  Ama son seçimlerde de olduğu gibi PKK bölgede tahakküm kurmuş vaziyette. Ne seçimler normal şekilde cereyan edebiliyor, ne günlük yaşayış normal biçimde yapılabiliyor. Halk kepenk kapatıyor, içinden küfür ede ede, lanet ede ede kepengini kapatıyor. Çünkü her kepenk kapatmak o insanların mağduriyetine yol açıyor ama mecburdur. Yapmadığı takdirde PKK’nın yapacaklarından dehşet duyuyor. Şimdi devletin bu noktada insanlara güvence verip rahat edebilmesini sağlamaları halinde tablo değişecektir. Bunun dışında bizim ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şaşkınlık dönemimiz başından beri devam edip geliyor. Bu bölgenin insanlarıyla birlikte bir medeniyeti ve kültürü kurmuşuz, paylaşmışız. Şiirimiz, sanatımız, mimarimiz, musikimiz, her şeyimiz birlikte olmuş. Diyarbakır ve Van’daki cami ile Edirne ve Manisa’dakinin bir farkı yok. Fuzuli’nin, Nabi’nin şiirlerini Türkiye coğrafyasındaki bütün insanlar aynı hazla okuyup haz duyuyorlar. Veya Itri’nin Tekbir’ini bu ülkedeki bütün insanlar aynı içtenlikle söylüyorlar. Şimdi böyle bir paylaşım alanı olan pek çok manevi ve milli değerlerin birlikte meydana getirdiği bir ortamda bu değerleri pekiştirmek, bunları ortaya çıkartmak, geliştirmek esas iken biz bunların üzerinde hiç durmamışız, durmadık, tam tersine PKK’nın bir takım iğreti, usulsüz iddialarına adeta çanak tuttuk.

         

        Polis Akademisi’ndeki toplantıya katılanların görüşleri yıllardan beri biliniyor, fevkalade yanlıştı
Güvenlik güçleri PKK ile mücadelede dünya literatürüne geçecek bir başarı sergilemiştir.

         

        Evet, üçüncü olarak zaten genel bir af çıkarılarak hem Kandil’deki PKK’lıların hem de daha sonra Apo’nun serbest bırakılması ve bir siyasi hareket yapacak konuma gelmesini istiyorlar. Koruculuğun lağvedilmesini istiyorlar ve bunlar kadar önemlisi Kürtçenin okullarda eğitilmesini, öğretilmesini ve dolayısıyla resmileştirilmesini, Türkçenin yanında kamu kesiminde de kullanılmasını istiyorlar. Bu istedikleri çok ilginçtir. Türkiye’den Neo liberal ve demokrat olarak kendini tanımlaya çevreler tarafından da ısrarla savunuluyor. Onlar da kendi açılarından bunu yıllardan beri Türkiye’nin demokratik açılımı olarak kabul ettirmeye, propagandasını yapmaya, psikolojik zeminini oluşturmaya çalışıyorlar. Böylesine enteresan bir cephe birlikteliği teşekkül etmiş oluyor. Bir yandan PKK - DTP çizgisinin kendi açısından talepleri ve buna bağlı girişimleri, diğer tarafta basında, televizyonda onların yanında yer alan ve görüşlerini savunan kalemlerin, yazarların yazdıkları, yaptıkları. Şimdi Türkiye bu talepleri kabul etme eğilimine girmek bir yana bu doğrultuda adım atması halinde bir PKK ve DTP’nin meşrulaşmasını sağlar, meşrulaşmasını kabul etmiş olur. PKK’yı muhatap kabul etmek, DTP’yi muhatap kabul edip onlarla bir anlaşma zemininde görüşmek doğrudan doğruya devletin 1878’de, 1913’te mağlup olduğu gibi mağlubiyeti kabul etmesi ve bir Berlin anlaşması gibi veya bir balkanlardan tasfiye edildiğimiz anlaşma gibi anlaşmayı imzalaması anlamına gelir. Türkiye devleti bugün hamdolsun o çaresiz durumdaki devlet değildir. Yani bizim bir kısım aydınlarımızın ifade ettikleri gibi Türkiye devleti çaresiz değildir.

         

        -Yeni Stratejileri Ne oldu?

         

        -Şimdi demokratik özerklik noktasındaki girişimleri ondan sonra da devam etti. Özellikle parlamentoda temsil edilmeye başlamalarıyla beraber daha da hızlandı. Bir taraftan parlamento içerisinde PKK’nın siyasi temsilcisi olan DTP vasıtasıyla, diğer tarafta bir takım sivil toplum kuruluşları adına topladıkları toplantılarda bunu telaffuz ediyorlar. İstedikleri hepsini alt alta dizdiğiniz zaman ortak. Birincisi, yerel yönetimlere özerklik verilmesi, eyaletler sistemine geçilmesi, eyaletlerin kendi bayraklarının, flamalarının olması ve Ankara ile eyaletlerin mesela eyaletlerden birinin başkenti olarak Diyarbakır’ı düşünüyorlar. Diyarbakır arasındaki ilişkinin Dışişleri, Milli Savunma ve benzeri bir konum adliye dışında tümüyle yerel yönetimlere bırakılmasını istiyorlar. Böylesine bir otonomi ve özerklik sonunda bağımsızlığın ön adımıdır. Türkiye bunu geçen yüzyılda Rumeli’de, Bulgaristan’da, Sırbistan’da, Makedonya’da yaşamıştı ve sonuçlarını hep birlikte görmüştük. Yakın geçmişte de Yugoslavya ve Çekoslovakya gibi modellerle de bunun geçici bir birliktelik olduğu dünya kamuoyu tarafından da gözlemlendi. Bu açıdan Türkiye’ye kendilerince kurnazlık yapıyorlar, yerel yönetimler demokratikleşme adı altında ayrışmanın ilk adımını kabul ettirmeye çalışıyorlar. İkincisi. Etnik kimliklerinin Anayasa’ya haklar şeklinde eklenmesini istiyorlar. Anayasa’nın değişmez ilk üç maddesinin değiştirilerek Türklük lafzının Anayasa’dan tasfiyesini arzu ediyorlar. Bu da tabii ki Türkiye’yi doğrudan Anayasa üzerinde paylaşma anlamına gelmektedir.

         

        Araştırma enstitüsü açılabilir
         -Araştırma Enstitüsü, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü?

         

         

        -Birtakım gerçekler var. Niye Yaşar Kemal Kürtçe roman yazmadı? Yazmak istedi de engel mi olundu? Yoksa Kürtçe bir roman yazmaya müsait olmayacak derecede yetersiz bir dil mi? Neden yüz yıllardan beri çok bilinen, çok tanınan, çok maruf sanatçı Kürtçe yazarak yetişmedi? Bunların üzerinde durmak lazım. Şimdi her vilayette bir üniversite açma iddiasıyla son derece yanlış bir karar alındı ve üniversiteler açıldı. Şimdi de üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri açılmaya hazırlanıyormuş. Bu bir facia olur. Başından beri söylediğim gibi devletin bir makro planının, bir milli politikası olmamasının tipik göstergelerinden biri oldu. Bir dil ve edebiyat bölümünün açılması için öncelikle o dilin bir devlet dili olması, bir enternasyonal anlamının bulunması gerekir. O yoksa dil ve edebiyat bölümünü açmak son derece gülünç bir girişim haline gelir. Ne yapılmalı? Mesela Kürt Araştırma Enstitüsü açılabilir. Açılmalı. Bunda bir sakınca yok. Ama bunun açılacağı yer, Mardin, Batman üniversitesi, Şırnak üniversitesi gibi henüz daha tabeladan ileri gitmeyen uyduruk bir takım kuruluşlar değil, İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi gibi bu işlere yeterli ölçüde elemanı, imkânı, zenginliği bulunan üniversiteler üzerinden yapılır. Bunlar gibi çok makul planda yapılabilecek pek çok işler var. Atılacak olan adımlar var. Bunlar serinkanlılıkla düşünülüp değerlendirilebilir. Ama Kürt Açılımı yapıyoruz diye ortaya çıkıp DTP’lilerle ve PKK’lılarla görüşmeler başlatıp bazı adımları peşinen attığınız takdirde bu mağlubiyeti kabul etmeniz anlamına gelir.

         

         

         

                   PKK’nın Bundan Sonrası?

         

         - PKK gücü olmadığı takdirde etno milliyetçilik, milliyetçi Kürtçülük hareketi bir sıfır anlamına gelir. PKK’sız bir etno milliyetçi Kürtçülük hareketi son derece sönük bir hareket anlamına gelir. O zaman ne bölge halkı üzerinde egemenlik kurabilir, ne dünya kamuoyuna mesaj verme iddiasını taşıyabilir ne de Türkiye üzerinde bir baskı oluşturmasına yönelik Washington’ın taleplerini karşılayabilecek bir faktör olabilir. Bu söylediğim üçüncü husus da çok önemli bana göre çünkü geçen hafta çok enteresan bir gelişme cereyan etti. Türkiye Rusya ile çok önemli enerji anlaşmaları imzaladı. Dünya çapında bu sansasyonel bir girişim olarak karşılandı. Hemen ertesi günü DTP’liler ABD’nin Ankara Büyükelçisi ile görüştüler ve bir açıklama yaptılar, Washington’da bir Daimi Temsilcilik açacaklarına dair. Zamanlama fevkalade düşündürücü. Yani şimdi DTP Washington’da bir Daimi Temsilcilik açmak için bula bula böyle bir dönemi mi buldu veya ABD bu kadar kritik bir dönemde DTP’nin mahiyetini veya Türkiye tarafından algılanış tarzını bilmesine rağmen bu müsaadeyi niye şimdi verdi? Bu Türkiye’ye bir ihtar mı ki daha çok bu anlamı taşıyor. O yüzden PKK’nın varlığının ortadan kalkması Washington’ın da işine gelmez. Onun için barış, sükûn, herkes barış istiyor şeklindeki çok böyle dramatik sloganlarla kimsenin kimseyi aldatmasına gerek yok. İnsanlar insanları kandırmaya çalışmasınlar. Sureti haktan görünerek kendilerini meşru ve makul, kendileri gibi düşünmeyenleri şoven ve saldırgan gibi gösterip kendilerine bir kamuoyu oluşturmaya çalışmasınlar. Gerçekler inkâr edilemez. PKK kendi varlığına son verme eğiliminde olmadığı müddetçe bu noktada atılacak olan her adım mevzi kalmaya mahkûmdur. 

         

        -Kürt açılımının gündeme gelmesiyle birlikte muhalefet, özellikle MHP oldukça sertleşmeye başladı. Bunun sonu nereye kadar gider?

         

        -Şimdi şahsen benim MHP’den beklediğim şu. Bir kere MHP’nin reaksiyonlarını ben yadırgamıyorum. Ancak sadece reaksiyonel olmakla yetinilmemeli. Bu problemi çözmüyor çünkü 1984’te mevzi bir hareket olarak başlayan olay bir etnik bilinç haline getirilmiş, belli bir nispette de olsa toplum tabanı oluşturulmuş, milyarlarca dolarlık bir paraya hükmeden bir örgüt kapsamına, bir örgüt konumuna gelmiş bulunuyor. Bununla ilgili olarak nelerin olmaz olduğunu söylemek ayrı bir şey, nelerin olmasını gerektiğini söylemek de apayrı bir şey. MHP aklıselimi temsil etmeli, kendi Çalıştay’larını düzenlemeli, çalışmalarını yapmalı ve bu noktadaki görüş ve düşüncelerini kristalize etmelidir. MHP’nin pek çok siyasi kesimde olmayacak kadar zengin bir aydın birikimi var. Fakat ne yazık ki MHP bu birikimi yeterli ölçüde değerlendiremiyor. Bunlarla bağlantı kurarak, bunların görüş ve düşüncelerini toparlayarak bir çözüm arayışı içerisine girmiş olsa belki de hep ifade ettiğim o makro milli politikanın oluşumunda MHP katkı sağlar. O açıdan ben MHP’nin sadece reaksiyonel çıkışlarla kalmasını Türkiye açısından bir talihsizlik olarak nitelendiriyorum. Bunu mutlaka telafi etmesi gerektiğine inanıyorum.

         

        -Bir yandan da aileleri bir araya getiriyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

         

        -İlk toplantıyı Polis Akademisi’nde yapan akıl kimin aklıysa, böyle bir toplantıyı düzenleyen akıl da aynı kesimin aklı. Hükümet bu kılavuzlarla devam ederse çıkmaza saplanır. Bir adım bile yol alamaz. Şehit anneleri arasından oraya götürebileceği belki bir iki kişiyi bulabilir ana şehit annelerinin cümlesini, heyetin tamamını temsil etme anlamına gelmez. Şehit anneleri ile PKK’yı şöyle bir ortamda karşılaştırmak hangi barışı sağlıyor? Böyle komik durumlara kimse kimseyi düşürmesin.

         

        -Kolektif Haklar Bağlamında Kimlik Talepleri?

         

        -Türkiye’nin temel prensibi bireysel özgürlükler anlamında tüm yurttaşlarımıza en geniş anlamda özgürlüklerini vermesidir. Bu sadece belli bir bölgenin insanı değil, bütün Türkiye’nin insanını kapsayan bir ihtiyaçtır. Yani başörtülü insanın özgürlük ihtiyacı veya benzeri düşünce taşıyan bir insanın düşüncesini açıklama ihtiyacı neyse Güneydoğu’daki bir insanın da bireysel ihtiyacı budur. Kültürel kimliklerin yaşanması konusu bunların ikinci kimlik olmak kaydıyla son derece meşrudur. Çünkü her insanın elbette doğumundan itibaren meydana getirdiği bir kültürel kimliği vardır. Bir etnik kimliği vardır. Bunları inkâr etmesini kimseden istememiz mümkün değildir. Bu açıdan bunları kimse yadırgayamaz. Bunları meşru görmemiz ve kabul etmemiz gerekir. Ama bunların kolektif bir hak haline getirilmesi, siyasal bir mücadelenin veya siyasal bir hedefin menşei haline getirilmesi varlığını koruma azmine ve idaresine sahip bir devletin yapacağı bir iş değildir. Bu devletin intiharı anlamında olur çünkü. Bu yüzden kolektif haklar bağlamında PKK ve DTP’nin yapmış olduğu taleplerin cümlesi kabul edilemez taleplerdir. 

         

        -Ancak kimlik anlamında bir takım talepler var. Eğer kimlik talepleri müzakere edilirse sizce sonuçları neler olur?

         

        -Bunların müzakeresi  bile anlamsızdır. Siz Kürtçeyi anaokullarından başlayarak okullara koyacaksınız, insanların Kürtçe eğitilmesini devlet imkânlarıyla sağlayacaksınız, sonra bunların konuşulmasına imkân vereceksiniz ve bunların yerel yönetimlerde yerel yönetimlerin kendi bayraklarıyla, simgeleriyle temsil edildikleri alanlarda kullanılmasına müsaade edeceksiniz, sonra da üniter devletten bahsedeceksiniz. Bu komik olur. O yüzden bir kere bu noktada kolektif kimliklerin amaç edinildiği teklifler Türkiye devleti tarafından kesinlikle kabul edilemez ve hiçbir hükümet de bunu herhangi bir gerekçeyle kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmamalıdır. Bu kamuoyunda gereksiz tartışmalara, gerginliklere sebebiyet verir. Toplumsallaşmamış bulunan bu konu giderek toplumsallaştırılmış hale gelir. Unutulmasın bakın bugün Türkiye’nin her tarafında yaşanan ıstıraplara rağmen bir etnik husumet çok şükür cereyan etmiyor, yaşanmıyor. Araştırılsın, İstanbul’da, Ankara’da benzinliklerin, otellerin, otobüs işletmelerinin sahillerde kimlere ait olduğuna bir bakılsın. Bunların hiç biri mesele yapılmıyor. Tabii ki yapılmayacak. Bunlar neticede ticari girişimlerdir. Kabiliyeti, becerisi olan bunları yapar diye değerlendiriliyor ama etnik kaşıma devam ede ede öyle bir noktaya gelir ki insanlar ister istemez komşusunun o kimliğine dikkat etme noktasına girer. O zaman Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir azabın içerisine sürüklemek anlamına gelir bu. O açıdan hükümet attığı adımın doğuracağı sonuçları bilmeli ve şunu da unutmamalıdır. Eğer tüpten çıkan macunu bilahare tüpe tıkmayı düşünse bile buna muktedir olamaz.  

         

 
 

         

         

         

         

         

         

         

          
 

         

   

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele