Ulus Devlet Soruşturması

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

        1- Ulus-devlet, modern bir organizasyondur ve doğal olarak modernliğin karakteristikleri olan rasyonaliteyi ve teknolojiyi kullanır. Modern rasyonalite ve teknolojinin, geleneksel yaşantı ve teknikten farkı kadar, ulus-devletin ve ulusal kimliğin tarihsel öncüllerinden (geleneksel devlet ve millet kimliğinden) farkı vardır. Bu farkın en belirgin yanlarından birisi, ulus-devletin “düşünümsellik” (reflection)e dayalı, "yukarıdan aşağıya inşa" edilen yapısıdır. En "demokratik" olanları da dahil olmak üzere, her modern ulus-devlet, bir dizi siyasal öğreti, tarihsel anlatı, örnek şahsiyetler, kutlamalar ve anma törenlerinden oluşan bir "sivil din" (resmi ideoloji) oluşturmaya girişmiştir. Topluluk içinde kişi, kendisini siyasal toplumun üyesi ya da devletin yurttaşı olarak tanımladığı zaman ortaya çıkan kimlik, ulusal kimlik olur.

         

        Modern zamanlarda ulus-devlet kavramının ortaya çıkması ile birlikte ulusal kimlik kavramı üzerindeki tartışmalar tam manasıyla karmaşa halini almıştır. Dolayısıyla ulusal kimlik de ulus-devletlerle simgelenmeye başlanmıştır. İşte bu noktada önceki devletlerin nasıl tanımlanacağı, önceki organizasyonların nasıl tarif edileceği ile ilgili, asıl keskin kopuşu yaratacak sorular ortaya çıkar. Devlet kurmuş halka “ulus”; o devletin tebaasına da “o ulusal kimlikten” denir. Bu durumda ortaya çıkan kavram kargaşasına son vermek için lügatte işimize yarayacak ne varsa yeniden yoğurup şekillendirme cihetine gidebiliriz. Kavramların kelimelerle ifade edilebilmesi için bu tür rekonstrüksiyonlara başvurmanın sakıncası yoktur. Dinî bir hüviyeti olan “millet” kelimesini yeniden yoğurup şekillendirerek bu kelimeyi, sadece ve sadece kavramların anaforundan kurtulmak gibi masumane bir niyetle, modern öncesi dönemlerde kurulan devletlerin ulusları için kullanabiliriz. Kısacası, modern-öncesi dönemlerdeki devletlere “milli” modern zamanlarda, ortaya çıkmış devletlere de “ulus-devlet” demek ve kimlikleri de bu kavramlar eşliğinde tanımlamak en uygunu gibi görünmektedir.

         

         

        2- “Türk” kelimesi hem etnik bir topluluğu ifade eder hem de Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında, bir ulusal kimlik etrafında bir araya gelmiş insanların hukuki konumlarını… Bu diyalektikte hiçbir tezat yoktur.

         

         

        3- Hayır, “ulus-devlet” süreci bitmedi, küreselleşme süreçlerini idare eden aktörler, bizzat Batılı ulus-devletler. Ancak gerek küreselleşme boyunca devletin işlev ve içeriklerinde ciddi değişmeler olacağı gerek dünyanın tapu-kadastrosu değiştirileceği için, eski devlet zihniyetini tasfiye edebilmek amacıyla “ulus-devletlerin bittiği” gibi temalar dillendiriliyor.

         

         

        4- Türkiye Cumhuriyeti projesinde bugün yeni bir aşamaya gelinmiştir. Bir yandan çağdaş dünyadan kopmamanın bir yandan da toplumun bağrında uç veren, mezhepsel ve etnik gerilimleri ortadan kaldırarak modernleşmesini tamamlayabilme; hangi etnisiteden ve dinsel tutumdan yana olursa olsun bütün yurttaşlarının kendisini özgür ve eşit hissedeceği, gerçek bir demokratik hukuk devletine sahip olabilme çabasının hoş telaşı içersinde girilmiştir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve eşit yurttaşı” olabilmek için ulusal kimliğin dışındaki kimliklerin de serbest bırakılması gerektiği nihayet yönetici irade tarafından anlaşılmış ve buna uygun açılımlara girişilmiştir. Etnik kimliğin insanın psikolojisindeki önemi anlaşıldığında bunların doğru kararlar olduğu görülecektir. Ancak her farklılık ve farklı kimlik elbette yeni sorunları birlikte getirecektir. Ben kendi adıma kimliklerin bastırılmasını, kimliklerin serbest bırakılmasından daha büyük bir tehlike olarak görürüm. Ama siyasi irade beceriksizlikler gösterirse veya uluslararası konjonktür dayatırsa ve benim söylediğimin aksine kimlik serbestiyeti siyaseti yeni devletçiklere yol açarsa, sorumluluk kabul etmem.

         

         

        5- Türk milliyetçiliği en temel hususiyetini ve ayrıt edici niteliğini Türklerin bir özelliklerinden alır. Bu da Türklerin etnik ve dini fanatik olmayışlarıdır. Türkler, tarihleri boyunca, etnik ve dini fanatizmi reddeden bir tutum içinde olmuşlardır, meşhur “Türk hoşgörüsü” de bu tutuma yaslanır. Türk milliyetçileri kadar rahat konuşulabilen, geniş ufuklu herhangi bir topluluğun milliyetçilerinin olduğunu sanmıyorum.

         

        Türklerin bir özellikleri de uygarlıkları absorblamaya çok yatkın olmaları ve tarihleri boyunca uygarlıklar arasında arabuluculuk etmeleridir. Bence Türk milliyetçileri bizim bu ayırt edici vasfımızı daha çok içselleştirmeli, dünyaya sunulacak yeni uygarlığın mümessilleri gibi düşünüp davranmalıdırlar.

         

         

        6- Şüphesiz ve kesinlikle. Anadolu, İran ve Ortadoğu’nun Türkler tarafından yönetildiği zamanlara bir bakalım, içimiz ferahlayacaktır. Kültürümüz de dilimiz de bu yetenekleri haizdir. Türkçe bir zaman olduğu gibi bu toprakların lingua franca’sı haline gelebilir. Yepyeni barışa ve hoşgörüye dayalı bir İslam anlayışı tüm dünyaya ve insanlığa müjdelenebilir.

         

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele