Ulus Devlet Soruşturması

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

1-Kavramların kökeni elbette önemli. Nereden geldilerse oraya ait toplumsal ve tarihsel müktesebatı taşıyarak gelmektedirler. Kavramı ithal eden ülke, sadece bir durumu açıklamak için bir kavram sahibi olmuyor böylelikle, aynı zamanda geçmişini de o kavramın çağrışımları esasında yeniden kurmak gibi tuhaf bir halle karşılaşıyor. Ulus devlet dediğimiz siyasi yapı ve ona yol açan bir dizi değişimler Avrupa merkezli modernliğin ürünü. Ancak Avrupa neresi, artık Avrupa dediğimizde aklımıza hangi coğrafya gelecek? Bu da belli değil. Bir kıtadan bahsediyorsak başka bir sınır, bir kültürden bahsediyorsak başka bir sınır söz konusu. Modernlik ise zaten dünyanın her yerinde yerel olanla özgün melezlemeler yapsa da bir ana aksta akmaya devam ediyor. 
 
Biz ulus devletle Türkiye Cumhuriyetini kurarken tanıştık. Ondan önce ulus devlet bizim tarihimizde yok. Zaten kavramın da öyle çok gerilere götürülecek Avrupa dahil bir mazisi yok. Ulus devlet, devletin bir ulusa ait olması, ulusla devletin çakışması anlamına geliyor. Diktatörün, hanedanın, belli bir iktidar asabiyesinin mülkü olarak tarih içinde yer alan devletlerden bütünüyle farklı bir yapı. Ulus devletle birlikte ulus ile devlet arasında çok zengin kan damarları olan bir karşılıklılık düşünülüyor. Kavram, ulusun devletini kurduğunu ima etmekle birlikte bu yeterince her örnekte açık olmaz. Bazen ulusun içinde öncü bir çevre ulus devleti kurar sonra devlet oradan ulusu modern bir yapıda yeniden çıkartır. Aslında en yaygın olanı da bir bakıma bu. Zaten bir halkın bir ulusa dönüşmesi ancak fail bir ulus devlet marifetiyle mümkün oluyor. Bu, devlet olmadan halk olamaz anlamına gelmiyor, hayır, fakat devlet, kendiliğinden bir halkı kendisi için halk, yani ulus yapıyor. 
 
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu coğrafyada yaşayan insanların hep birlikte bir ulus oluşturdukları bilincine sahiplik düzeyleri tartışılır. İletişimin, ulaşımın, sosyoekonomik bütünleşmenin olmadığı bir yerde ortaklık tahayyülü neyin üzerine bina olacak? Dolayısıyla bizde de bir bakıma Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte modern anlamda ulusun kurulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu, Türklerin Türkiye Cumhuriyetiyle var olduğu anlamına gelmez, sadece bu devlet ile birlikte Türklerin kendileri için bir siyasi organizasyon sahibi oldukları anlamını taşır. 
 
Ulus devlet ve milli devlet arasında kavramsal bir fark yoktur. Fakat malum, kavramlar kendi başlarına olduğu kadar onları çeşitli bağlamlarda kullanan politik çevrelerle birlikte anlamlarını inşa ederler. Türkiye’de milli kelimesini genellikle sağ, ulus kelimesini ise sol kullanır. Bu da her iki kavrama onları kullanan çevrelerin imalarını yerleştirir. Türkiye’de son dönemde dile getirilen ulusalcılık eğilimi bir fikri ve siyasi damar olarak var olan milliyetçilikten farklıdır. En temel ayrım noktalarından birisini din hakkındaki kanaatler oluşturur. Ulusalcılık, milliyetçiliğin o geniş coğrafyasında daha laik ve seküler eğilimleri ifade ederken, bizim tarihimizde milliyetçilik olarak adlandırılan eğilim ise dinle çok daha barışık bir çizgi takip eder. Siyasi konularda ittifaklar ve itirazlar konusunda da her iki çevrenin ilgileri farklıdır. Ancak ulusalcılık dediğimiz ekol tarihimizde henüz yenidir. Zamanla bir siyasi formül olarak ulus devlete milli devletten farklı anlamlar atfederse, o zaman işte köken olarak aynı yerden gelseler de tarihi süreç içinde göndermeleri itibariyle birbirinden farklılaşan iki ayrı devlet tahayyülünden bahsetmek mümkün olur. Henüz böyle bir müktesebat oluşmuş değildir.    
 
 
 
2-Türk kelimesi bir milleti ifade ediyor. Adı sanı tarihi olan bir millet. Nasıl İtalyanlar Fransızlar varsa aynı şekilde Türkler de var. Ama biz Türk dediğimizde onun içini nasıl dolduruyoruz, problem burada. Milletler gökten zembille inmezler, tarihsel yapılardır. Nasıl bir tarihi seyir içinde geldiyse kendisini de öyle kurar. Herhalde dünyanın hiçbir yerinde “milletler” kendi saflıklarını koruma bilincini asırlar içinde muhafaza ederek soy bir millet hükmünde var olmamışlardır. Hepimiz insanız, ticaret, siyaset, çıkar, aşk, yeni akrabalık bağları oluşturma, savaşlar gibi nedenlerle farklı soydan gelenlerle bağlar kurarız. Milletlerin kendi saflıklarını korumaya çalışmaları gibi bir kaygıya anlamlı bir temel iddia etmek kolay değildir. Aksine karışmanın nedenleri bellidir. Böyle olunca zaten her millet tarihi süreç içinde melezlenen bir yapıya sahiptir. O zaman bir realite olarak şunu söyleyebiliriz, bir millete ait olmak genetik bir durum değil bir kültür ve hayat tarzı işidir. Kaldı ki Türklerin siyaset, iktidar ve çıkar için sınırları belli ortak bir asabiye oluşturduklarına dair bir bilinci de tarihte çok geriye götüremeyiz. Vambery daha yüz elli yıl önce Orta Asya’yı bir sahte derviş olarak dolaşırken çeşitli kabilelerle nasıl karşılaştığını anlatır. Enver paşanın macerasını biliyoruz. Turan zihinlerdedir, Orta Asya’da değil. 
 
Bugün Türk dediğimizde, bir soydan gelenlerle birlikte aynı kaderi paylaştığımız, ortak çıkarlara sahip olduğumuz tüm insanlara bunu atfediyoruz. Türklerin bu atfı yapması yetmez, aynı zamanda Türk soyuna ait olmamakla birlikte o çevrelerin verdiği cevap da önemlidir. Kimileri bunu olağan ve kabul edilebilir bir kimlik olarak görebilir, hayatını sürdürür. Kimileri ise farklı bir millete ait olduğu hissiyle itiraz edebilir. Her iki tavrın da arkasında kendini haklılaştıracak birçok sebep vardır. Sorun şurada çıkmaya başlar. Aynı coğrafyada yaşamakla, ortak çıkarlara sahip olmakla birlikte kendini ayrı bir millet olarak hayal etmeye başlayan bir çevre söz konusuyla ne yapmalı? Tıpkı şimdi Kürtler konusunda olduğu gibi. Kürtler ayrı bir halk olarak tarihte de vardır ama modern anlamda devletiyle buluşan bir ulus haline gelmemişlerdi. Şimdi kimi Kürtlerin talebi bu istikamettedir. Ulus olmak isteyen Kürtleri Türklüğe dahil etmek mümkün değildir. Tek tek insanlara baktığınızda kimi Kürtler kendilerini Türk hissedebilir, vatandaş hissedebilir, bu tür kimliklere ilgisiz kalabilirler, kimileri de baskın bir biçimde Kürtlüklerine vurgu yapmak isteyebilirler. O zaman Türk kimdir dediğimizde onun sınırlarının etnik mânâda Türklükten çok daha geniş olduğunu, ancak diğer etnik kimliklerin hepsini kapsama bakımından da yeteri kadar iddialı olmadığını söyleyebiliriz. Kaldı ki bugün Kürt kimliği de karışıktır. Bir kolektif kimlik kendisini kurma aşamasında bol bol saflıktan bahsedebilir fakat bu itibaridir. Kürt hareketinin önderleri de Türk hareketinin önderleri gibi melez insanlardır. Ama kolektif kimlikler kendilerini kurarlarken, tuhaf şekilde iddialarıyla çelişir bir realitenin içinden geçerler. Bugün Kürt hareketini destekleyen Türkler vardır, Türk milliyetçiliğini destekleyen Kürtler vardır. 
 
Kanaatim Türklüğün teşekkül sürecinin devam ettiğidir, olmuş bitmiş bir kimlikten bahsetmek, hiçbir kolektif kimlik için mümkün değildir. Bizim kimlikler konusuna yaklaşımımız, sorunları çözme biçimimiz kimliğin kaderini tayin edecektir. Çatışma ve gerilim süreçleri kolektif kimlikleri etnik çekirdeklerine doğru çeker. İlginçtir, Türk kimliği böyle bir geriye yolculuk yaşamamıştır. Bunun gerekçeleri tarihtedir. Dolayısıyla Türklük küçülerek değil genişleyerek tarih içindeki yolculuğuna devam edecek görünüyor.   
 
 
 
3-Tarihe paragraf atma heyecanı her devirde olmuştur. Tarihin sonu, ideolojilerin sonu, modernliğin sonu vs. Ama tarih yolculuğuna devam eder. Ulus devlet sinema filmi değildir, başladı ve bitti demek fazlasıyla spekülatif bir iddiadır ve büyük tarihsel dönüşümleri hafife alan bir tavrın ifadesidir. Ulus devlet modernliğin çocuğu olduğuna göre, ulus devlet bitti iddiası modernliğin yerine de bir başka süreci koymalıdır. Post modernlik henüz temrin edilen bir kavramdır. Kanaatim, halen bu küçük dünyamızda toplumların birbirleriyle ilişkilerinde ulus devletlerin en verimli büyüklük ölçütü olduğu yönündedir. Bakınız, bir yandan birleşmeler bir yandan ayrışmalar yaşanıyor, ama temelde ulus devlet formatı varlığını biraz değiştirerek sürdürüyor. Hayat durmadığına, sürekli yeni gelişmeler, sorular, değişimler söz konusu olduğuna göre, ulus devletin de çeşitli meydan okumalarla, cevap vermesi gereken sorularla karşılaşması, bazen kendi anlamını, tanımını, araçlarını, yaklaşımını değiştirme lüzumunu hissetmesi olağandır. Küreselleşme sürecinde yaşanan, ulus devletin ortadan kalkması değil kimi varsayımlarını ve iddialarını gözden geçirme haliyle karşılaşmasıdır. Bunların en başında ise devletle ulusun örtüşmesi iddiası gelir. Bu dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmamıştır. Nüfus mübadeleleri ile dışarıya atma, ya da asimilasyon ile kendi içine katma girişimleri bu durumu sağlamamıştır. Ulus devletlerin bugün karşılaştıkları en temel problemlerden birisi, kendi içinde farklı kolektif kimliklere sahip çevrelerle ilişkilerin nasıl kurulacağıdır. Türkiye’nin de Kürt meselesinde karşı karşıya olduğu problem budur. İkincisi, ulus devletler uluslarını yatay bir yoldaşlıkta eşit hale getirememişlerdir. Her ulus devletin içinde doğal olarak çıkar farklılıkları, zenginler fakirler, farklı kültürler yer almaktadır. Öte yandan ulus devletler insanlara bu dünyada bir koordinat, bir aidiyet, durulan bir yer bahşetmektedirler. İnsanlara diğerleriyle ilişki kurma konusunda bir düzenlilik, hukukla korunmuş bir sistematik sunmaktadırlar. Ulus devletlerin sonu geldi diyenlerin referansı küreselleşmedir. Oysa küreselleşme ile bir siyasi formasyon olan ulus devlet birbirinin mütekabili değildir. Küreselleşme kabaca mal ve sermayenin küresel ölçekte dolaşımıdır, ama dikkat ediniz emeğin, yani gerçek insanların bu dolaşımda yeri yoktur. O konuda kapitalizmin tavrı lokalizasyondur. Küresel kimi aktörler ulus devletin yerine bir yapı vaat ettikleri için değil, ulus devleti belli bir alandaki egemen gücünden dolayı reddetmekte, engel görmektedirler. Onların derdi orada yaşayan insanlar ve onların çıkarları da değildir. Temel dert, her yer üstü açık bir pazar yeri haline gelsindir. Devletlerin pazara dayalı iktisadi ilişkilerin ötesinde ahlaki bir ödevleri vardır: Toplumsal dengeyi ve istikrarı sağlamak. Bunu şirketlerden bekleyemezsiniz ama devletler, piyasa dışı iktisadi ilişkiler ile bunu sağlarlar. Özellikle elbette demokratik devletler. Ulus devlet arkasında sağlam tarihi gerekçeler olmayan bir fantazya olsaydı, hepimizin bir an gördüğü bir düş olarak tarihteki yerini alırdı. Oysa tarihi kurgular geldikleri gibi giderler, keyiflere ve fantazyalara göre değil. Bugün ulus devlet küreselleşmenin insanlığın moral değerlerine karşı sürdürdüğü ahlaksızca saldırıya karşı direnen yapılardır. Ulus devletler eleştirilebilirler ama onları gereksiz yapılar olarak görenler, yerine neyi ikame edecekleri konusunda tatminkâr ve arkasında sağlam gerekçelerin olduğu bir yeni düzen öngörebilmiş değillerdir.  
 
 
 
4-Bu türden çabalar birbiriyle çelişen iki farklı eğilimi çağrıştırır. Birincisi parçalanma tehlikesi ikincisi ise bütünleştirme girişimi. Bunlar zaten birbirinin kardeşidir. Bahsettiğiniz gelişmeler Türkiye’de yaşayan insanların, Türk milliyetçilerinin, milli devletin vereceği cevaplardan bağımsız bir tarihi kaderde ilerlemeyecektir. Türk milli devleti kendisini farklı bir millet olarak gören insanlarla bir arada yaşamanın bir yolunu bulabilirse, parçalanma olmaz. Bulamazsa, parçalanma her zaman potansiyel bir tehlike olarak önümüzde durur. Fakat parçalanmanın zorlukları bütünleştirmenin zorluklarından daha az değildir. Kim bu toprakları nasıl parçalayacak, insanları neye göre ayıracaktır? Bu da kolay değildir. Tarihin bağladığını varsayımlar çözmekte yetersiz kalır. Parçalanmanın faili olabilecek çevreler kendi içlerinde homojen midirler? Böyle bir siyaset ilgili herkesi kapsayabilecek midir? Elbette hayır. Gelecek karşısında edilgen ve seyirci değiliz. Demokrasi ve özgürlükler konusunun içini iyi doldurabilir, gerçek ihtiyaçlara cevap verecek düzenlemeler yapar, bütünleşmenin her daim yeniden kurulan bir “şey” olduğunu atlamazsak, sanırım bu türden tehlikeleri bertaraf etme kapasitemiz de artar. 
 
 
 
5-Her milliyetçilik bir tarafıyla diğer milliyetçiliklerle ortak, kimi taraflarıyla ise kendine hastır. Türk milliyetçiliği, her şeyden önce kendini müdafaa siyaseti olarak kurmuş bir milliyetçiliktir. Osmanlının son dönemini hatırlayalım. Bu mühimdir ve onun bugünkü tepkilerini çözümlerken de dönüp bakmamız gereken bir yerdir. İkincisi, Türk milliyetçiliği etnisiteye vurgu yapmakta istekli değildir, tarihen de bunu destekleyecek bir geçmiş yoktur. Dün olduğu gibi yarın da Türk milliyetçiliği farklı unsurları kucaklayan bir yapıda yolculuğunu sürdürecektir. Türk milliyetçiliğinin güçlü İslami yönü, onu bu geniş bir coğrafyayı kucaklayan değerle ve sahipleriyle yakın kılmaktadır. Bu da altı çizilmesi gereken önemli bir ortaklıktır. 
 
Türk milliyetçiliği modernlikle hesaplaşarak modern olmaya çalışan bir istikamette yürümektedir. Bu da ona altın çağı gelecekte kurma iddiasını kazandırmaktadır. Bu yönüyle aydınlanmacı ideallerle ortaklıkları vardır. 
 
 
 
6-Elbette. Bunun alt yapısı ekonomidir, edebiyattır, sanattır, siyasettir. Sözlerin havada kalmaması için yakın tarihe bakmak gerekir. Bugün bahsettiğiniz istikamette yürümek bakımından geçmişten daha iyi bir yerdeyiz. Daha gerçekçi bir dünyada bu işleri konuşuyoruz. Türkçe bilerek çok geniş bir coğrafyada dolaşabilmek ve insanlarla anlaşabilmek müthiş ve heyecan verici bir gerçekliğe ve potansiyele işaret etmektedir. Şu da daha az önemli değildir, mahalli ve akraba kültürlerle ne için bir araya geleceksiniz? Bunun evrensel bir karşılığı olmalıdır. Bir dünya tasavvuru gerekir. Kanaatim bunun da yolculuk içinde teşekkül edeceğidir. Bu tasavvurun referansları ise zaten geldiğimiz kültürün içindedir: O da daha insani bir dünyadır.
 

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele