Erol Güngör’de Milliyetçilik ve “Milliyetçiler Arasında Birlik” Meselesi

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

        Türkiye’de milliyetçilik düşüncesinin seçkin fikir ve ideal önderlerinden biri olan Erol Güngör’ün (Kırşehir, 25 Kasım 1938 - İstanbul 24 Nisan 1983), ebediyete göçüşünün 26. yılında “milliyetçilik” ve “milliyetçiler arasında birilik meselesi” hakkındaki görüşlerine özet hâlinde bakmak istiyoruz. O, içinden geldiği düşünce geleneği itibariyle, Türkçülük hareketinin (Ziya Gökalp - Mümtaz Turhan çizgisi) karakteristiğine sahip olsa bile, beslendiği kaynaklar, aldığı eğitim ve akademik kişilik bakımından milliyetçilik meselesine Türk – İslâm terkibi çerçevesinde yaklaşmış ve böylece Türk Milliyetçiliği fikir hareketinde bu terkibi idrak eden her kesimin gönlünü kazanmış filozof karakterli bir bilim adamımızdır.

         

        Henüz 19 yaşında üniversite öğrencisiyken yaptığı ilk araştırması olan bir kitabından (misyonerlik üzerine) aramızdan ayrıldığı güne kadar, toplam 44 yıl 5 aylık bir ömür içerisinde, 26 yıl boyunca sürekli yazdığı biliniyor. (Bu yazımız da vefatının 26. yılına denk geldi. Onun hakkındaki mütevazı ilk yazımızı 3. yılında Dolunay dergisinde yazmıştık).  Rahmetli Erol Güngör, gerek millî meselelerde gerek akademik plânda ortaya koyduğu yirmiyi aşkın seçkin telif ve tercüme eser, toplam 300’ü bulan yayınla, 1960’lı yılların ortasından itibaren ülkemizin en gözde fikir adamlarından birisi olmuştur. Erol Güngör ayrıca, özellikle 1970’li yılların başından itibaren fikirleri Türkiye’deki her kesim tarafından dikkatle izlenen, bir dönem yaptığı gazete başyazarlığı ile görüşleri popüler zeminde de takip edilebilme imkanı bulan nadide akademisyenlerimizdendir. Kolejlerde okumadan ve daha Batı’ya gitmeden kendi kendine yüksek derecede öğrendiği iki Batı dili yanında, aynı zamanda bir Sosyal Psikolog olarak İslâm üzerine birinci el kaynakları da kullanarak yazdığı iki çok önemli sistematik eserinden görülmüştür ki, İslâm Medeniyetinin kaynak dillerinden olan Arapça ve Farsçaya da hâkimdir. Ayrıca eşi Şeyma Güngör Hanımefendi’nin yazısından öğreniyoruz ki, ortaokul sıralarında eski yazıyı öğrenmiş, lisedeyken özel Arapça dersleri almış, daha o yıllarda İslâm-Türk tarihinin ana eserlerini okumaya başlamıştır. İşte bu alt yapı ona sahasının diğer önemli eserlerinin yanında; gerek Türk Tarihi ve Türk Kültürü’yle ilgili seçkin eserleri, gerekse “İslâm’ın Bugünkü Meseleleri” ile “İslâm Tasavvufunun Meseleleri”ni yazdırmıştır. (Bkz: TDV. İslâm Ansiklopedisi, “E. Güngör” maddesi, Cilt: 14, s. 305. )

         

        Erol Güngör’ün, doğrudan meslekî çalışmaları dışında ortaya koyduğu üç önemli eserinin daha adında, milliyetçilik kavramına yer verdiği görülmektedir. Bunlardan ilki, 1970’li yılların başından itibaren Töre dergisinde çıkan makalelerinin ağırlıklı olarak yer aldığı Türk Kültürü ve Milliyetçilik (Ötüken Yay. İstanbul, 1975.), ikincisi Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik (Töre Devlet Yay. Ankara, 1980.) ve üçüncüsü de, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milletçilik (Mayaş Yay. Tarihsiz; -fakat bizce 1982-). Özellikle ilk eserine alınan ve daha önce “Töre” dergisindeki makalelerinde ifade etmeye çalıştığı millî kültür ve milliyetçilik üzerine görüşleri milliyetçi çevrelerde, özellikle Ziya Gökalp başta olmak üzere bazı milliyetçi fikir adamlarına yönelttiği eleştirileri ve yaygın kanaatleri sarsan yorumları ise, hemen bütün okur-yazar kesimlerde yankı bulmuştur.

         

        Biz de Rahmetlinin vefatının sene-i devriyesi nedeniyle bir kere daha tartışmak istedik. Bu nedenle konunun temellendirilmesi için önce onun, Türk Milliyetçiliğini nasıl anladığı ve nelere dayandırdığı hakkındaki görüşlerine yer vermek istiyoruz.

         

        Erol Güngör, ilk eserinin “Giriş”inde – 1970’ler ortamında - önemli bir tezada dokunarak başlar: O günlerde eski Cumhurbaşkanlarımızdan İnönü, “Türk milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğundan kurtuluş hareketi olduğunu söylemiş”(vurgular bizim) ; 12 Mart’ın Başbakanlarından Nihat Erim de, Fransa’yı ziyaretinde, “Türklerin bütün ilerleme teşebbüslerinde Fransa’yı örnek aldıklarından” bahsetmiştir. Buna karşılık bir zamanlar Türkiye’yi ziyaret eden Fransız Cumhurbaşkanı De Gaulle ise “Türk kültür ve medeniyetinin dünya çapında kıymet taşıdığını söylemişti.”

         

        Rahmetli bir taraftan standart Türk aydınının tarih ve milliyetçiliğe çarpık bakışları devam ederken diğer yandan ayni Nihat Erim Kabinesi’nde - aslında Amerikan okullarında yetişmiş - genç Kültür Bakanı Talat Halman’ın “en milliyetçi bakan” olarak görünmesinden; hatta bu yüzden sonunda koltuğundan olmasından hareketle, Marksist çizgiden gelen Kemal Tahir ve arkadaşlarının da “hayli uzun bir yoldan sonra ayni noktaya gelmesi”ni, yine o zaman bazı genç akademisyenlerin “milliyetçi arayışlar”ından da örnekler vererek, her birini “ayrı yollardan ayni neticeye getiren kuvvet nedir?” diye sorar.

         

        Kendi cevabı şudur: Onlar “Türk milletinin bir başkasını model almayacak kadar orijinal bir medeniyete sahip olduğuna inanmaktadırlar.” Unutmadan ekleyelim, bizatihi İnönü’nün milliyetçilik anlayışındaki çelişkiyi de şöyle değerlendirir: Balkan kavimlerinin, hatta Araplar’ın milliyetçilikleri, Osmanlı’dan kurtuluş hareketi olabilir, çünkü onlar Türk idaresine isyan ederek bağımsızlıklarını kazandılar; ama bizimkini böyle saymak, akıl alacak bir iş değil; çünkü böyle bir anlayış “millî mücadele”nin Osmanlıya karşı savaşıp Anadolu yarımadasına çekilme hareketiymiş gibi anlaşılmasına yol açar. (Türk Kültürü ve Milliyetçilik, ss. 13-17.) demektedir.*

         

        O hâlde, Erol Güngör’de milliyetçilik nedir? Ona göre milliyetçilik, kaynağını ve gücünü halktan alan bir kültür hareketidir. “ Bütün milliyetçilik hareketleri, zorunlu olarak halkçı olmakla beraber,  programında halkçılık bulunan bütün siyasi cereyanlar milliyetçi değildir.” (a.e. s. 25).

         

         Peki, halk nedir? Güngör’e göre, “sosyal ilim mensupları ‘halk’ terimini bir memleketin bütün insanlarını ifade edecek şekilde, ‘millî’ terimi ile eşdeğerli olarak kullanırlar. (…) Halk kavramı, modern milletlerin teşekkülünden önceki devirlerde, idareci tabakanın dışındaki geniş kitleyi, yani idare edilenleri gösteriyordu. Osmanlı devrindeki reaya veya ahalî (bazen her ikisi birden) bu anlamda halk demekti.”  Buradan çok açıkça çıkan anlama göre, bir ülkenin halkı, orada yaşayan milletin zaman içindeki yaşayan kütlesi olmaktadır ve o cihetle “millî” terimiyle eşdeğerli olarak kullanmaktadır.

         

         Hemen yeri gelmişken bir parantez açıp geçtiğimiz günlerde (14 Nisan 2009), Sayın Genel Kurmay Başkanı Org. İlker Bağbuğ’un, Atatürk’ün bir sözünden hareketle, “halk” konusunda yaptığı izaha bakalım. Ne demişti Başbuğ: Atatürk Türk milletini şu şekilde tanımlamaktadır.” (Üzülerek söylüyorum Türkiye’de en az anlaşılan kavram) dedikten sonra devamla, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkı…”Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kim? Türkiye halkı. Buradaki halk, yaşayan halkın bütününü içeriyor. Türkiye lâfını çekin oraya Türk koyun, bu etnik bir tanım olur.”Derhal söyleyelim: Sosyal bilimler terminolojisi açısından bu tanım eksik, hatta yanlıştır. Mademki sosyal bilimler açısından bir ülkenin halkı “millî” terimiyle eşdeğerli görülüyor ve meselâ bizim Anayasamız da Cumhuriyet sınırları içerisindeki kütleyi Türk Milleti’nin bütünü kabul ediyor; üstelik devleti de ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün sayıyor, halk teriminin önüne “Türk” adını koyunca niçin etnik bir tanım olsun? Bilindiği gibi yaygın bir tez olarak, Anadolu’ya göçebe şartlarda gelen “Türkmen”in yerleşik hayata geçerek artık “Türk” olduğu, bu anlamda “Türkmen” kavramı etnik köke işaret ederken “Türk”ün –diğer Müslüman unsurları da kapsayarak bir millete ad olduğu kabul edilir. Nitekim Sayın Başbuğ, aynı sözlerin hemen altında işin doğrusunu belirtmekte ve “Türk milleti tanımlamasındaki Türk sözcüğü, bir sıfat değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isimdir.” demektedir.Görüldüğü gibi ardı ardına kullanılan bu iki söz birbiriyle çelişmektedir: Mademki “Türk” sözü bir sıfat değil, addır, o halde sosyolojik bakımdan, “Türk Milleti” adındaki bu topluluğun yaşayan kütlesinin adı da “Türk Halkı” dır. “Fransız halkı, Alman halkı” deyimleri nasıl ki o milletlerin yaşayan kütlesinin adına işaret ediyorsa, “Türk halkı” da aynen öyle değil mi?  Burada elbette söz konusu olan, bir etnik köken meselesi değil, sosyolojik ve hukukî plânda kabul edilen topyekün “millet” kavramıdır.  (Zaten Sayın Başbuğ da iki gün sonraki açıklamasında, basındaki tartışmalara açıklık getirmek için, yanlış anlaşıldığını ifade etmek zorunda kaldı). Gerçi askerlerimizi anlıyoruz, bu ülkenin millî plandaki bilimsel meseleleri bizim de meselemiz, bu konularda bizim de söz hakkımız var, demek istiyorlar.  Haklarıdır, ama doğru kaynaklara bakmaları kaydıyla.

         

        Sosyal bilimlerin ortaya koyduğuna göre millî kültürdeki farklılaşmalar, aydın ve halk kültürleri arasında bazı cemiyetlerde bir derece farkı bazılarında ise mahiyet farkı haline gelmektedir. Erol Güngör bunu anlatmak için, bir şoförle bir makine mühendisinin motor karşısındaki tavrı arasında derece farkı varken, buna karşılık materyalist bir filozof ile bir mistik dervişin dünya görüşleri arasında mahiyet farkı vardır, der. Bundan maksadı, bizim, Tanzimat öncesi toplumumuzla sonraki arasındaki aydın-halk ikiliğine işaret etmektir. Erol Güngör’e göre, bizim klasik medeniyet dönemimizde halkın inanç ve değer basamaklarıyla aydının inanç ve değer basamakları mahiyet bakımından aynı, sadece derece bakımından farklıyken, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’ten bugüne bu farklılaşma giderek bir mahiyet farklılaşmasına dönüşmüştür. 17. y.y’da Osmanlı Ülkesini baştan başa dolaşan Evliyâ Çelebi’de görüleceği gibi Türkler, halkı ve aydını ile mütecanis, ahenkli ve son derece yaygın bir kültür meydana getirmişlerdir. Bu kültürün temel değerleri hem halk, hem de yönetici ve aydın üst tabaka tarafından paylaşılmaktadır. Meselâ, “herkes aynı Tanrı’ya kulluk eder, aynı Peygamber’in yolundan gider, aynı devlete hizmet eder, aynı dili konuşur, aynı hayat felsefesine, aynı ideallere sahiptir, dostları ve düşmanları aynıdır.” (a.e.s.87 vd.)  Oysa sonraki dönemlerde nerdeyse her konuda bir fark, hatta yer yer tezatlarla karşılaşırız.

         

        Erol Güngör’e göre; Aydın ile halk arasındaki kültür farklılaşmasını anlamada hata yapanlardan en önemli fikir adamı, Türkiye’de modern milliyetçilik düşüncesinin de temellerini atan Ziya Gökalp olmuştur. Nitekim Erol Güngör, büyük saygı duyduğu ve ilk büyük sosyologumuz olan Ziya Gökalp’i Türkçülüğün Esasları adlı eserinden hareketle bilimsel metodlarla kıyasıya eleştiren ilk düşünürümüzdür. Ziya Gökalp’te Osmanlı aydını Doğu medeniyetinin, halk ise geleneksel millî kültürün temsilcisidir. Aydının konuştuğu dil Türkçeden ayrı ve uydurma bir dil, halkınki Türkçedir. Osmanlı şairlerinin şiirleri Acem taklidi ve Osmanlı Mûsikîsi Bizans’tan Arap’lara, oradan Osmanlılar’a geçmiş bir fenden ibaretken, halkın mûsikîsi samimî nağmelerden meydana gelmiştir. Meselâ Karagöz oyunu, esasta halk kültürüyle Osmanlı medeniyetinin mücadelesini aksettirir. Osmanlı ahlâkı, patolojik şahsiyet sahibi insanların, halk ahlâkı ise, inançlı ve sağlıklı insanların ahlâkıdır. Bu ikilik böyle devam edip gider: Osmanlı bilginleri, padişahın verdiği rütbeyle bilgin olan cahil insanlardır, asıl ilim ise halktadır. Halkın cahilleri bile Osmanlı bilginlerinden üstündür. “Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir? Niçin bu ülkede yaşayan bu iki tip, Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? Niçin Türk tipinin her şeyi güzel Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi, Türk Kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatini millî menfaatin üstünde gördü… İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyordu. Bu iki sınıf birbirlerini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini hâkim millet suretinde görür, idare ettiği Türklere mahkûm millet gözüyle bakardı.”

         

        Bu satırların sonunda Erol Güngör eleştirilerini şöyle sıralar: “Gökalp’in bu fikirleri, Anadolu’dan İstanbul’a tahsile gelen delikanlıların ilk aylarda çektikleri ruhî sıkıntının tesiri altında söylenmiş gibidir. Türk Tarihi ve Kültürü hakkında bu gün de pek çok yazarlarımız ondan daha sağlam bir görüş kazanmış değillerdir. Bu yüzden biz Gökalp’i burada Türk Kültürü’nü yanlış anlayanların en kaliteli örneği olarak bahis konusu yapıyoruz.(…) Kozmopolit ve cahil insanların, büyük bir devleti, yüzlerce sene idare etmesi, üstelik bunların Türk Halkı’nı uşak gibi kullanarak saltanat sürmesi her şeyden evvel eşyanın tabiatına muhaliftir.” Gökalp’in nihaî hükmü şudur: “Türk Halk Kültürü, bütün parlaklığına rağmen medeniyetin imkânlarından mahrum bulunduğu için geri kalmıştır, şu halde münevverin vazifesi bu kültüre Batı medeniyetini aşılamaktır.” Bu iddia ve onun gösterdiği hedef karşısında Erol Güngör der ki, Gökalp, devleti yıkılan Osmanlı’nın kültürünü de yıkmaları için batılılardan imdat ister gibidir. “Yerli bir kültüre, yabancı bir medeniyetin aşılanması mümkün oluyorsa bizim kültürümüze onun Doğu medeniyeti dediği şey niçin aşılanamamıştır? Gerçi Gökalp bunları yazdığı devirde Batılılar Doğu’nun Kalesi’ni yıkmış bulunuyorlardı ve bu korkunç istila karşısında yenik düşen tarafı tutmak pek zor olurdu. (a.e. s.85-88)   O, Gökalp vb. düşünürlerimizin bütün bunlarda içine düştükleri büyük hatayı, gerek millî tarihimizi yeterince bilip anlamayışlarına, gerekse içinde bulundukları ezik aydın psikolojisine bağlamaktadır. Ayrıca onlar, kültürlerin değişmesi ve halk zümreleri arasında yaygınlaşması konusunu da yanlış anlamışlardır. Çünkü bir milletin bütün zümrelerinin o milletin kültürüne eşit derecede katılması imkânsızdır. Batı’da da Klasik Müzik dinleyenlerin sayısı, keza büyük şair ve filozofları orijinal ifadeleriyle anlayanlar, hep dar aydın zümreleri olmuştur. Erol Güngör’ün bu konudaki değerlendirmesi;  o dönem içindeki aydınlarımızın amacı hakikati aramaktan çok, hâl ve şartlara göre reçeteler hazırlamakla uğraştıkları yönündedir.

         

        Bunlardan anlaşılacağı üzere Erol Güngör, Türkçülük çizgisinden gelmekle beraber, Türkçülük ideolojisinin sistemleştiricisi sayılan Ziya Gökalp’i acımasızca eleştirmekte, böylece Osmanlı ve topyekün Klasik Türk Medeniyetimizi, milliyetçiliğimize temel kabul etmektedir.  Çünkü Türk Kültürü, İslâmiyet’in kabulünden itibaren yeni bir anlam ve derinlik kazanmış, çağlar içinde yeni müesseseler yaratmış, son 600 yıl ise İslâm Medeniyetini âdeta tek başına temsil etmiştir. (Güngör, bu yönleriyle Osmanlı’yı Beethoven’in 9. Senfonisine benzetir, yani tarihî Türk medeniyetinin zirvesi sayar.)  Hatta başta hocası Mümtaz Turhan olmak üzere bazı düşünürler, Osmanlı’nın yıkılışını dahi İslâm dünyası içerisinde bu medeniyeti savunacak başka bir kültürün kalmayışına bağlamışlardır.  

         

        Erol Güngör, Dünden Bugünden, Tarih-Kültür-Milliyetçilik adlı eserindeki bir makalesinde ise “Milliyetçiler Arasında Birlik Meselesi”ni tartışır. Bu esere göre, Türkiye’de milliyetçilik hareketlerinin tarihi çok eskilere götürülebilmekle beraber, modern bir millet olma yolunda rehber teşkil edecek bir fikir ve inanç sistemi olarak ortaya çıkışı, Ziya Gökalp’le başlar. Türkçülüğün Esasları kitabının milliyetçi aydınlar gibi Cumhuriyet inkılâpçılarının da temel kitabı olduğunu, fikir ayrılıklarının ise sonra başladığını anlatır. Ona göre bu ayrılık milliyetçilikteki yorum farkından kaynaklanmış ve inkılâpçıları şoven milliyetçilikten otarşi ve despotizme kadar götürmüş, diğerleri ise Anadolucuk ve Türkçülük görüşleri etrafında toplanmışlardır. (“Milliyetçilik, bir kültür hareketi olması dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder).  Gökalp’ten sonra Dr. Rıza Nur’un temsil ettiği (ondan sonra da N. Atsız’ın devam ettirdiği-MK.) Türkçülük, CHP’nin bir döneminde (1944-46) “ırkçılık-Turancılık” diye adlandırılmış ve önde gelenleri bu yüzden ıstırap çekmişlerdir.

         

        Çünkü Türkçüler ve Anadolucular farklı noktalardan İnkılâpçıların Cumhuriyet öncesi tarih tezine karşı çıkmışlardır. Bununla birlikte Rıza Nur’un Türkçülüğü ile sonrakilerin Türkçülüğü arasında da derin farklar vardır. Nitekim Rıza Nur, İslâmiyet devresini - İnkılâpçıların yaptığı gibi Batı medeniyeti adına değil de - sırf Arapların ve Acemlerin Türkleri millî şuur ve birlikten uzaklaştırdıkları iddiasıyla reddediyordu. Yazdığı Türk Tarihi’nde Orta Asya’da İslâmiyet’in yayılışını “Arap emperyalizminin yayılması”  olarak göstermiştir.  (Sonra bu görüşlerinden vazgeçer. Fakat İslâmiyet öncesi tarihe önem verme fikirlerinde, inkılâpçılarla ortak tavrını sürdürür. Ancak, cumhuriyetin temellerinde Batı’dan çok eski Türk kültürü esas alınsın isterler.) Anadolucular ise Rıza Nur’dan daha realisttiler ve Oğuz Türklerinin Anadolu’da yerleşerek Müslüman bir Türk milleti ve devleti meydana getirmiş oldukları noktasında Gökalp’e daha yakındılar. Ancak onlar da Gökalp’ten bir adım daha ileri giderek (MK), “biz eski Türklerle akraba olmakla beraber Anadolu’da bin yıllık hayatımız içinde kendimize mahsus bir ‘millî hafızamız oluştu’, derler. Böylece hem (ağırlığı) ırk temelli milliyeti, hem de Turancılığı kabul etmemişlerdir. Yalnız, Anadoluculardan bazıları (H. Oğuz Bekata, Ş. Raşid Hatipoğlu vb.-MK.) demokrasiyi getirmek çabasıyla inkılâpçılarla siyasi işbirliği yaptıkları halde, Türkçüler radikal muhalefet yolunu tutmuşlardır ve çok partili yıllara da böylece gelinmiştir).

         

         

        1950 – 1960 arası Türkiye’de sosyal ve iktisâdî değişmelere paralel olarak fikir ve ideoloji hareketleri artmıştır. Gençlik grupları daha çok Türkçü yayınlarla beslenmiştir. Ancak Türkçü liderlerin kapalı bir kulüp havasında çalışmaları yüzünden hareket dar bir çerçevede kalmıştır. Onlar saflarını genişlettikçe, haklı olarak ideallerindeki saflığın bozulacağını düşündüler fakat hareketin hem yayılması hem de kendini yenilemesi için muhteva itibariyle zenginleşmesi gerekiyordu. Yeni bir dünyanın çocukları olan gençler ayrı ayrı faydalandıkları ve bağlılık gösterdikleri fikir liderlerini bir araya getirebilirlerse milliyetçi hizipleri de toplayabileceklerini düşündüler. Böylece 1950–60 devresi, milletin oluşumunda İslâmi değerlere ağırlık verenlerle Türkçüleri birleştirme çabaları içinde geçti. Böylesi arayış içinde bulunan gençler, kendilerine milliyetçi liderler buldular. Erol Güngör’e göre bu durum milliyetçi hareketin şahıslara bağlı değil köklü bir sosyal hareket olduğuna başka bir delil teşkil eder.

         

        Milliyetçilerin birleşmesi niçin gerekliydi? İnkılâpçılık cereyanı meseleleri çözmede başarısız kaldığı için onu temsil eden siyasi kadro (1950’de), millet tarafından tasfiye edilmişti.  Bu yüzden inkılâpçılar “kendileri için mukadder olan istikamete, yani sola doğru kayarlarken” onlara karşı olarak millî kültürü savunanlar yeni Türkiye için milliyetçi bir görüş aradılar.   Bu yolda atılacak ilk adım Türk Milleti’nin kültür değerlerini ortaya çıkarmak ve onların etrafında millî bir birlik kurmaktı. İnkılâpçıların milleti ideal bildikleri bir kalıba sokma çabasına karşı milliyetçiler millet hangi kalıbı almak istiyorsa ona yardımcı olmayı ilke edindiler. Ve bu anlamda baktıkları zaman, millette iki temel özellik gördüler: Birincisi İslâm dini, milliyetçiliğimizin en önemli ve ihmâl edilemez bir unsuruydu.  İkincisi, bizi başka Müslüman toplumlardan ayıran pek çok özelliğimiz vardı ve “bunlar da bizim ayrı bir millet halinde teşekkül edişimizden, yani Türk olmamızdan ileri geliyordu”. Demek ki Türklük ve Müslümanlık birbirinden ayrı düşünülemezdi. Yapılacak şey, bunlardan birine önem vererek diğerlerini ihmâl eden liderleri bu noktada birleşmeye çağırmaktı. Gençlerin bu çabası, fayda getirmese bile, realist, birleştirici bir milliyetçilik hareketi devam ediyordu. “Türk Gençlik Teşkilatı, Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Derneği (1953’te DP iktidarınca kapatıldı-MK), ve nihayet Milliyetçiler Derneği hep bu liderlerle beraber fakat onlara rağmen kuruldu ve çalıştı”. (Burada en son 1964’de, Nurettin Topçu çevresindeki “Milliyetçi-Anadolucu” gençlerin kurduğu “Türk Milliyetçiler Cemiyeti”ni de zikredelim. MK.)

         

        1950–60 arasındaki milliyetçilik, hep bir kültür hareketi olarak kaldı. Milliyetçiler bir siyasi güç olmayı düşünmediler. Oysa Erol Güngör’e göre, “Milliyetçilik bir çeşit ideoloji hareketidir; ideoloji hareketleri ise asgari geçim seviyesinin üstüne çıkmamış bir memlekette kuvvet kazanamaz”. Bu yüzden Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960’a kadar her alanda milliyetçi şahsiyetlere, hatta yönetici çoğunluğu milliyetçi olan partilere rastladığımız halde milliyetçiliği bayrak yapan, onu temel ilke sayan hiçbir organizasyon görülmez. “Ayni şeyi sol hareket için de söylemek mümkündür.” Ancak çok partili hayatın getirdiği kalkınmadan sonradır ki milliyetçilik bir siyasi hareket haline gelmiştir. 1970’li yıllarda bir ara sağdaki siyasi partiler, “Milliyetçi Partiler Topluluğu” adıyla anılmaya başladılar (hatta 1975‘te kurulan bir iktidara MC hükümeti dendi-MK.). Zamanın en kalabalık siyasi partisi bile bu hareket içinde yer aldı (AP). Bu arada CHP ise, ortanın solu kimliğini kazandı. Erol Güngör’e göre bütün bu değişmeler, “bir yandan Türkiye’nin fikir partilerini besleyecek bir kalkınma seviyesine eriştiğini bir yandan da kalkınmasını henüz istikrarlı bir yöne sokamadığını gösterir.” Ve düşünürümüz, dinamik bir tahminde bulunur: “Önümüzdeki yıllar, Türkiye’nin hangi kanallarda harekete geçirilmesi gerektiği üzerinde oldukça sert siyasi çekişmelere sahne olacaktır”. (1980 sonrası kısa süren “zorakî sükûnet” dönemi hariç, onun tahmin ettiği çekişmeleri hâlen yaşamıyor muyuz?)

         

        Erol Güngör’e göre, Türkiye, zaman içinde daha büyük bir insan gücü potansiyeline sahip olmaktadır.  Etrafındaki devletlerden Rusya hariç daha zengin olmasa da hepsinden daha güçlü, daha ileridir. Onun bu gücü “Amerika, Rusya veya Avrupa Birliği menfaatleri istikametinde kullanılabileceği gibi bizzat Türkiye’yi hatırı sayılır bir lider yapmak üzere de kullanılabilir”. İşte ülkemizin kaderini belirlemek üzere ortaya çıkan güçlerden biri olan milliyetçilik hareketi, Türkiye’ye dış güçlerin doğrudan etki alanı dışında yeni bir kimlik kazandırmak üzere doğmuş ve bu şartlar içinde gelişmiştir. Onun karşısında ise daha çok Avrupa Birliğiyle birleşmek isteyen sosyal demokrat akım ile küçük çapta çeşitli diğer eğilimler bulunmaktadır. (Bilindiği gibi şimdi AB. projesini – bazen istiskale bile aldırmadan - sürükleyenler, “sosyal demokrat akım”dan çok, “muhafazakâr-demokrat” olduğunu iddia edenlerle “yeni liberal”ler, hatta “Marksist-liberal”(!) olduğunu söyleyenler cephesidir. Erol Güngör’ler sağ olsa ne düşünürdü, meraka değer.)   

         

        Sağdaki partilerin 70’lerde bir anlamda sağladığı birlik hareketi milliyetçilerin daha çok ve kuvvetle birleşmesini düşündürmüşse de Erol Güngör’e göre, “bu istek realist değildi ve gerçekleştirilse bile bir fayda getirmezdi.” (Dünden Bugünden, ss. 146-153.) Bu iddiasının fikrî ve sosyal sebeplerini Erol Güngör şu şekilde sıralamaktadır:  

         

        Milliyetçilik, bir doktrin veya dogmatik bir sistem değildir.Milliyetçiliğin fikir planında yekpare bir bütün teşkil etmesi, onu yeni yeni problemler karşısında sahip olması gereken esneklikten mahrum edebilir. (…) Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî iradeye azami serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır. Fikir hürriyetine imkân vermeyen bir milliyetçilik düşünülemez. Milliyetçi görüşün nüanslarını temsil eden grupların veya şahısların bulunması, hareketin zaafını değil, gücünü gösterir. Bütün milliyetçilerin birleşmesi mümkün olsa bile bu birleşmenin ayni ölçüde devam etmesi, sosyal hayatın tabiatına aykırıdır.”  (a.e. s. 154 vd.)

         

        Erol Güngör diyor ki, “Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu bütün milliyetçilerin temel prensibidir. Bu bakımdan onlar millet yerine halk ve halklardan bahseden (1960-80 arası-MK.) sosyalistlerden ayrılmaktadırlar. Ülke ve milletin bölünmezliği prensibi her türlü bölge ve mezhep ayrılığını da reddettiği için, bu tür ayrılıkları siyasi basamak yapmak isteyenlerin karşısında milliyetçiler birleşecek, birleştirici olacaklardır. Milliyetimizin İslâm dini dışında düşünülemeyeceği fikri,  yine milliyetçileri birleştiren bir prensiptir. İslâmiyet millî kültürümüz içinde mütalâa edildiği için, burada laiklik prensibine aykırılık diye bir şey zaten bahis konusu olamaz. Milliyetçiler Türk devleti, Türk milleti ve Türk vatanı gibi Türk tarihinin de bölünmez bir bütün olduğunu kabul ederler.” Rahmetli yazısında devamla, “milliyetçiliğin birlik prensibine dayandığını ve milliyetçilerin de memlekette birliği kurmak veya ayakta tutmak için uğraşan insanlar olduğunu” tekrarlar.  Ona göre, “Bir taraftan bu ortak gayeleri, bir taraftan da bölücülere karşı takındıkları ortak tavır bakımından milliyetçilerin birleşik hareket etmeleri kadar tabii bir şey olamazdı.” Bunun dışında, ikinci üçüncü dereceden meselelerde farklı düşünmelerinin müsamaha ile karşılanmasına işaret ettikten sonra yazısını şu dilekle bitirir: “Millî birliğin fikir temellerini işlemek ve birlik şuurunu kuvvetlendirmek, en büyük vazifemiz olmalıdır.” ( a.e. s. 155. vd.)* * * 

         

         

        Son olarak, genç okuyucuların kafasında, Erol Güngör’ün “Atatürkçülük” için ne düşündüğü sorusu kalmış olabilir. Bu konuya da onun, tam bir bilimsel ve objektif kişilikle yaklaştığını görüyoruz. Ona göre “Atatürkçülük, fikrî, felsefî veya siyasî bir sistem veya ekol olmadığı için” bazı aydınlarımız tarafından hiç ciddiye alınmamaktadır. Çünkü “bu ad altında hemen herkes iyi ve doğru bildiği şeyleri ortaya sürmekte; işin kötüsü hakikatin objektif kriteri yerine bir insanın şahsını ikâme etmeye çalışmaktadır. Fakat bütün bunlara bakarak Atatürkçülüğün mânasız bir gayretten ibaret saymak hiç doğru olmaz. Atatürkçülük denen şey, genç cumhuriyetin yaşama çabasını temsil etmektedir. Atatürkçülük ayrıca, solun ülke için “ölüm denemesi” olması, sağın da başka konularda bir takım endişeler yaratması”, 12 Mart (ve sonra da 12 Eylül) şartlarında devleti yönetenlere, kendilerince aldırdığı “bir siyasi tedbirden ibarettir.” Bu ve benzeri sosyolojik tahliller sonunda Erol Güngör’ün sorduğu son soru şu: “Niçin Türk milliyetçiliği değil de Atatürk milliyetçiliği? (…) Şahsî sempatiler veya hissî reaksiyonlar üzerine bir sistem kurmaya imkân yoktur. Bizim milliyetçiliğimizin, Türk cemiyetinin geçmişinde ve bugününde derin kökleri vardır; nitekim Atatürk de bu köklü hareketin içinde yetişmiş insanlardan biriydi.” (Türk Kültrü ve Milliyetçilik, s.19 vd.)

         

        Görüldüğü gibi Erol Güngör millî kültür, milliyetçilik, “milliyetçiler arasında birlik” konularına gayet soğukkanlı ve yüksekten bakarak çeyrek yüzyılın ardından önümüze, gençlerimizin ve aydınlarımızın bugün de fevkalâde yararlanacağı işaret taşları koymaktadır. Burada onu anarken bizim yapmak istediğimiz ise, aydın sorumluluğu duyan her fikir adamının geçmişten geleceğe giden yolda önce kendi tarih ve kültürünü bizzat kendi insanına doğru anlatmanın bir görev olduğunu hatırlatmaktır. Bize göre Erol Güngör hem bu görevi kısa süren ömrü boyunca fazlasıyla yerine getirmiş, hem de arkadan gelen Türk aydınına bunu düşündürecek bir güven duygusu aşılamıştır.

        Sonuç olarak diyebiliriz ki Erol Güngör, hemen her sosyal konuda fikirlerinden yararlanacağımız – girişte vurguladığımız gibi - filozof karakterli, geçtiğimiz yüzyılın dâhi düşünürlerinden birisidir. Tarih, kültür ve milliyetçilik anlayışımızı doğru yere oturtmak için ondan da yararlanmak, gençlerimize onu da rehber göstermek, her samimi Türk bilim adamının, özellikle de  milliyetçi düşünür ve araştırmacıların görevi olsa gerek!...

        26. Ölüm yıl dönümünde bu büyük insanı rahmet ve mağfiret dilekleriyle anıyoruz.

        Ruhu şâd olsun!..


        


        

        * Tabii, 12 Eylül’den sonra 1991’de yeniden açılan bugünkü CHP’yi İnönü’nün partisiyle ayni yerde sayamayabiliriz. Bu bağlamda Türk Yurdu’nda (1993, Sayı: 70) Cemil Meriç hakkında çıkan bir yazımızda bir vesileyle şöyle demişiz: “Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nı zulüm, kıt’al ve soykırıma maruz kalmakta olan Bosna Hersek’te geçiren ‘yeni CHP’ yöneticilerinin tutumu fevkalâde dikkate şâyandır.” Devamla: Onların, “Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar’da 500 yıl yaşamış barışı, herkesin dinine, ırkına, mezhebine sahip çıkabildiği barış dolu 500 güzel yılı hatırlatmak üzere Türkiye’den 500 yıllık bir çınarın kökünden filizlenmiş bir fidanı dikmek için götürmeleri ne anlamlı bir tavır, değil mi? Dönüşte, orada zulme uğrayan insanlarla birlikte tahrip edilen Osmanlı eserlerini de hıçkırıklarla anlatmaları ne kadar millî bir hassasiyet… Osmanlı’ya hasım bir CHP ile mukayese ederseniz buna siz de ‘yeni CHP’ demez misiniz?” diye sormuşuz. Gerçi, o gün Bosna’ya gidenlerden genel sekreter Ertuğrul Günay şimdi AKP’de Bakan, ama Deniz Baykal hâlâ CHP Genel Başkanı. Rahmetli Erol Güngör sağ olsaydı herhâlde şu satırlarını hatırlatırdı: “O kadar köklü ve kuvvetli bir millî kültürümüz var ki, elbette kendisinden kopmaya çalışan çocuklarını bir gün hizaya çeker.” (a.e. s. 166.) Dileyelim, ayni kuvvet şimdi hizadan çıkmış olan diğer çocuklarını, tezatlar içinde “ Yeni Avrupa ve Amerika Sevdalısı Olanlar”ı da hizaya çeksin!..

         


        

        * * *  “Milliyetçiler arasında birlik” meselesi fikrî ve siyasî plânda son yıllarda hep tartışılan bir konu.  Muhsin Yazıcıoğlu rahmetlinin ve arkadaşlarının temsil ettiği “milliyetçi-ülkücü hareket” de bu bağlamda hep gündeme gelmiştir. Ayrışmanın gerçekleştiği büyük kütleden farklı bir siyasi sonuç alınamasa bile, millî tarih ve kültürde, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve Türk Dünyası’yla ilişkilerde hep ayni duygu ve düşünceler paylaşılmıştır. Ancak, geçen ay mahallî seçimler arifesinde yaşanan ve sadece “milliyetçi-ülkücü” camianın değil, bütün milletin bağrını yakan o elim kaza, bu hareketi siyaseten yeni bir yol ayırımına mı getirdi acaba? Erol Güngör’ün tahlilleri cümlesinden bakarsak, bize göre bugün için ağırlığı “Türk Ocakları” çatısı altında toplanan “milliyetçiler”in - siyaseten birlikte hareket etseler bile - fikrî tema ve gençlik plânında masum ayrışmaları müsamaha ile karşılanmalı, milliyetçilik yarışında ince hassasiyetlerin kovalanması hiç de yadırganmamalıdır.  (“Bir neslin mağduru ve mazlumu” olarak “sonsuzluğu hak etmiş” Muhsin Başkan’a,  biz de “Sonsuzluğun Sahibi”nden rahmet ve mağfiret, bütün milliyetçi camiaya da sabr- ı Cemîl ile başsağlığı diliyoruz.)


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele