Kösoğlu’nun Dâussılası

Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

        “Nevzat Kösoğlu”, 1970’li yıllardan beri kültür hayatımızın önemli isimlerinden biri. Sıcak siyasetle ilgilendiği sıralarda bile o, önce kültür adamı idi. Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler (İstanbul 1990), Tarih Şuuru (İstanbul), Kitap Şuuru gibi kitapları yanında Büyük Türk Klasikleri  (14 C. 1985-2002 ), Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi (32 C., 1993-2000) gibi geniş çaplı projelerde hem yönetici hem yazar olarak hizmet etti. Bu gibi müracaat eserlerinin yanı sıra, Millî Kültür ve Kimlik (İstanbul 1992) gibi deneme tadıyla okunabilecek eserleri de var. Ayrıca, yayıncı sıfatıyla Ötüken Yayınevi vasıtasıyla kültür hayatımıza katkıda bulunmaya devam ediyor.

         

        Nihayet 2007’de yayımladığı hatıralarıyla, Kösoğlu aynı istikamette fakat ayrı bir vâdide, daüssıla vadisinde yürümeye başladı.

         

        Kitabın adı, Geçmiş Zaman Peşinde yahut Vaizin Söyledikleri (Ötüken Yay., İstanbul 2007) meşhur Fransız yazar Marcel Proust (1871-1922)’un eserini hatırlatıyor. Proust’un XX. yüzyıl romanını kuran eserleri arasındaki “A la Recherche du temps perdu” (ilk cildi 1913’te) adlı kitabının Türkçedeki karşılığı da Kösoğlu’nunki gibi “Geçmiş Zaman Peşinde”. Hatıratta Proust’tan iktibasta bulunulması (s.140), bu durumun tesadüfî olmadığını, yazarın Fransız romancıyı okuduğunu gösterir.

         

        Geçmiş Zaman Peşinde yahut Vaizin Söyledikleri, yazarın çocukluk ve gençlik yıllarında odaklaşmakla birlikte zaman zaman, bir partili olarak siyasî mücadele yürüttüğü 1970’li yıllara, kültürel çalışmalarının ağırlık kazandığı 1980 sonrasından 2000’li yıllara kadar geliniyor. Kösoğlu’nun çevresi bunu yeterli görmediği için, Osman Çakır’ın onunla yaptığı nehir söyleşi Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi (2008) adıyla kitaplaştı. Bu kitapta tarihe karşı hesap veren bir siyasetçiyi,

         

        Bir hakikat kalmasın Allah’ım âlemde nihandiyen bir aydını görebilirsiniz. Bu arada Osman Çakır’ın da sorularını çok planlı biçimde, muhatabını konuşmaya teşvik edici mahiyette sorduğunu kaydedelim. Çakır’ın biyografisine dair hiç bir şey bilmeseydik bile, bu kitaptan, onun da Kösoğlu’nun siyasî çizgisinde hayli yürüdüğünü çıkarabilirdik. Çünkü mülakat yaptığı kimsenin birikimini bu derece bilmek başka bir yolla olamaz. Osman Çakır, muhatabının belki de suskunlukla geçeceği yahut hatırlayamayacağı şeyleri ustalıkla ortaya sererek, konuşmaya mecbur bırakıyor. Böylece, Vaizin Söyledikleri’nde ancak ima edilerek geçilen bazı hususlar Vatan Kurtarma Hikâyesi’nin teferruatıyla anlatılan belli başlı vak’aları arasında yer almıştır. Vatan Kurtarma Hikâyesi, Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgilenen herkesin okuması gereken muhteşem bir kitap, âdeta bir müracaat kitabı, Vaizin Söyledikleri ise onunla mukayese edilince daha şahsî, mütevazı ve bu özelliklerinden dolayı da sevimli bir eser. Çünkü Vatan Kurtarma, İstanbul ve Ankara; Vaizin Söyledikleri ise İspir’dir. Aynı insanın, birbiri ardı sıra yayımlanan hatıraları olmalarından dolayı iki eser arasındaki farkları ifade etmeye çalışıyoruz. Aslında ikisi birbirine pek uzak değil. Hatta yer yer bunların ikisi doğal olarak iç içe giriyor. Meselâ şahsî hatıraların ağır bastığı Vaizin Söyledikleri’nde Toros sırtlarında nar satan bir çocuğun söyledikleri var ki... Bir tarihî tablo! 9-10 yaşlarında bir çocuk, yılların siyasetçisi iki aydına, nasıl bir görevi, görevden öte vebali omuzladıklarını hatırlatıyor. Böylesi bir tabloyu özetleyemem, kitaptan okuyalım:

         

        “Sanırım 1979 yılı idi; o yılların siyasî ve toplumsal olaylarını yaşayanlar bilirler. Özer Ravanoğlu ile Mersin’den Konya üzeri geliyorduk. Göksun vadisinde Toroslar’a yukarı tırmanırken yolun biraz genişlediği ve vadinin pek güzel görüldüğü bir yerde durduk. Aşağı köylerden gelen bir kısım insanlar meyve satıyorlardı. 9-10 yaşlarında bir çocuk da sepetine nar doldurmuştu. Özer, eline bir nar aldı, evirip çevirirken “Tatlı mı?” diye sordu. “Tabiî abi” dedi çocuk. Özer bir yandan nar seçerken, konuşukluk olsun kabilinden “Doğru söyle lan!” dedi. Çocuk başını sepetten kaldırdı, dikeldi ve şunları söyledi:

         

        “Biz ülkücüyüz abi, yalan söylemeyiz!”

         

        Hiç bir şey diyemedik; söylenecek her söz, yapılacak her hareket, fazla olacaktı. Narları arabaya koyduk ve yola koyulduk. Büyülenmiştik. Uzun süre tek kelime konuşmadık. Sonra Özer şunları söyledi:

         

        “Bu namussuz millet böyledir işte. Yıllardır vatan-millet diye konuşuyoruz; tam, yoruldum, bittim, artık bırakıyorum dediğim anda, birisi çıkıp bir lâf ediyor; bırak bırakabilirsen... Şimdi, bu hızla kim bilir daha kaç yıl dolaşacağız!” (s.51-52).

         

        Vatan Kurtarma, büyük bir iştir ama bizi Vaizin Söyledikleri’ni dinlemekten alıkoyabilir. Hâlbuki biz Geçmiş Zaman Peşinde yürüyüp Vaizin Söyledikleri’ne kulak vermek istiyoruz.

         

        Kösoğlu’nun hatıralarını birkaç yönden önemli buldum. “Önemli bulmak” sevimliliği artıran tarafların farkına varmak anlamındadır. Öncelikle, Oltulu olmam dolayısıyla, çocukluğumun geçtiği bölgeye yakın (yani hemşeri) bir yerden / İspir’den söz edilmesi, kitabı benim gibiler için câzip kılıyor. Bu câzibede bazı tanıdık simalardan söz edilişi kadar, aşinası olduğum ağız özelliklerine ara sıra yer verilmesi de etkili olmalıdır.

         

        Hatıratın büyük bir kısmı, bir tema etrafında şekillenmiş müstakil metinlerden bir araya getirilmiş intibaı veriyor. Fakat bu müstakil metinler birbirine öylesine yapıştırılmış ki aralarından su sızmıyor. Mesela “Ey Gidi Babam başlıklı bölümde, yazarın babasından bahsettiği âşîkar. Ama asıl çeşniyi “ey gidi” şeklindeki tahassür ifadesi veriyor; “baba” ile “geçmiş özlemi” temaları iç içe giriyor. Metnin baş tarafında oğlunu camiye götüren, okunan Mevlit’teki Türkçe kelimelere hayretini gizleyemeyen yavrusuna “Oğlum Mevlit zaten Türkçedir” sözüyle belki de hayatının sıradan / teferruat kabilinden bir ânını yaşarken çocuğuna anadili-din bağını fark ettiren bir anne var. Daha sonra Ramazan aylarında bazı günler yastığı arkasına alarak, karyolasının üstüne yarı uzanmış yarı oturur vaziyette Kur’an okuyan babayı tanıyoruz.  Baba okuyor, çocuk (yazar) onun ayakucunda belli ki sessizce dinliyor. Çocuk babanın kendisini görüp görmediğini bilemiyor.

         

        Üslup çalışmalarında, psikolojik tahlillerde bu hâller, çok tipik malzeme ve mukayese imkânı verir. Bundan sonra artık sert mizaçlı, öyle olmasa bile dışardan öyle görünen bir baba portresi okuyacağınızı anlarsınız. Yine böyle başlayan bir metnin asıl vurgusu, bastırılmış gülme-eğlenme duygusunun, heykel kadar ciddî ve soğuk görünme arzusunun altından merhamet fışkırdığı olacaktır. Ama önce vaizin nasihatlerini dinlemek gerekir:

         

        “Kim bilir nice babalar oğullarını tanıyamadan ve nice oğullar babalarını anlayamadan yaşlanıp gidiyorlar… Şimdi buna, çok yakışan bir kelime ile iletişimsizlik diyorlar ve üzerinde çok duruyorlar. Ne kadar durulsa azdır; babalar ve çocuklar uzak olmamalı, sevgiyi içlerinde tutmayıp açıklamalılar… Peygamber’den bir hadis naklederler: Sevdiklerinize sevginizi söyleyin; sevginiz çoğalsın.” (s.130)

         

        Araya bir iç ses girerek diyecektir ki:

         

        “Gerçi bu biraz da mizaç işi vaiz, ama uğraşmak da lazım.” (s.130).

         

        Kösoğlu hatıralarını anlatırken zaman zaman “Vaiz”i konuşturuyor, dinliyor, dinletiyor. Vaiz, bir iç sestir, vaiz vicdandır, vaiz bir bilgedir. İşin de sözün de doğrusu ondadır. Romanda kendisine bu rolün verildiği kahramana “yazarın sözünü emanet ettiği şahıs” diyoruz. Bu vaizin konuşmaları beni öylesine sarmış ki okuduğum kitaba not düşme alışkanlığıyla, farkına varmadan, “vaiz de vaizmiş haaa!” diye yazmışım. Başka bir hatıratta böyle bir tekniğin kullanıldığını sanmıyorum.

         

        Kitabı sevimli ve aynı zamanda önemli kılan bir başka tarafın da taşralılık mahcubiyeti içinde yazı dili bahçesine girememiş veya çok sıklıkla kendini gösterme şansı bulamamış söz varlığının, ifade kalıbının görücüye çıkarılmasıdır:

         

        Cocirnak/cırcırnak, hark, halgin (helgin), egiş, erketecilik, hartama, kem (gem), küremek, kurun, lam (lom), leppig, nahır, sinmenek (saklambaç), suvarmak, şıltandırmak, şorah, tirindaz, gor be gor olasız vb.

         

        Türk Dil Kurumu’nun genel ağ sitesinde “sinmenek” dışında bunların hepsini bulabilirsiniz. Yani tespit yapılmıştır. Ama yazı dilinde kullanılmazsa birkaç nesil sonra ölü söz serveti arasına karışıp yok olacaklar. Yazı dilinin mahalli ağız üzerine veya mahalli kelime kadrosu üzerine kurulması düşünülemez. Ağızlardan derlenen kelime ve deyimler, Kösoğlu’nun hatıralarında kullanıldığı biçimde, bir çeşni olmalıdır.

         

        Bu eserde, çok yüksek bir Türkçe zevk ve sevdasıyla yazılmış o kadar çok kısım, paragraf, cümle var ki.... Bunların bazıları tam bir vecizedir:

         

        “Adamın biri demiş ki hatıralar şiirdir, onları tarih yapmayın!” (s.33)

         

        “Birlikte ağlayıp birlikte gülebilmek, aynı milletten olmanın haysiyetindendir.” (s.68)

                                                                                                                                                     

        “Vaiz diyordu ki hasret elbette bütün insanlığın yeryüzündeki Kızılelma duygusudur; ama bizim kadar yaygın ve derinden duyanı ve dillendireni olmamıştır.” (s.78).

         

        Yazarın iç dünyasında, öyle bir “tabiata doyamamışlık” var ki bağ, dağ, mehtap, ırmak gibi müsait bir zemin bulduğu anda fışkırıyor. O zaman kaleme bir başka ferahlık, bir başka revnakiyet geliyor. “Karın bol yağıp her tarafın beyaza kestiği zamanlarda, açık kış gecelerinde” seyre daldığı mehtapları hatırlayan yazar, İsmail Habip, Peyami Safa ve Abdülhak Şinasi’nin de yardımıyla bir “mehtap” ziyafeti çekiyor:

         

        “Mehtabı bu kadar yalnız ve uzak görmek bana hüzün verir; ay bana sarayın bir odasına hapsedilmiş padişah kızı gibi görünür. Öyle ya bütün varlığı anlamlandıran insan değil midir; onun yönelişi, sevgisi, nefreti yahut herhangi bir ilgisi değil midir? İnsanlar bakmadıktan, insanlar fark etmedikten sonra ay her gece gelinliğini giyse ne olacak? Zaten ayın da rengi solmuş, en gösterişli anlarında bile bir kalın tüle bürünmüş gibidir. Ayı çıplak görmek dağlara mahsus... Öyle zamanlarda, yıllar öncesinin karlı, mehtaplı beyaz gecelerini, o gecelerin sessiz, kıpırtısız ama hayatın en derin musikisini duyuran güzelliğini hatırlarım. Yahut Kaçkarların üstündeki yaylada, ‘Şu tepeye çıksam, mehtaba çarpmamak için başımı eğmem gerekecek’ diye düşündüğümü...” (s.92-93)

         

        Türkçenin tadını çıkara çıkara kalemin rahvan yürüdüğü, ta 15. yüzyılda bile tembelliğin sembolü olarak düşünerek kendilerine büyük haksızlık yaptığımız ağustos böceklerinin (şair Kemal’in söyleyişiyle cırlayık) hazin hikâyesinin anlatıldığı bir metin daha:

         

        “Yeni yetme ve ilk gençlik çağlarımızda, özellikle akşamdan sonra yürüyüşler yapardık. Ay ışığında Gombul’un altına kadar gider, dönüşte Ortaokulun altındaki çayırın tumbunda otururduk. Hafif rüzgâr buğday başaklarını yatırır, mısır tarlalarını haşırdatırdı ve ağustos böcekleri müthiş bir koro oluştururlardı. Seslerin nereden geldiği belli olmazdı; çünkü her taraftan gelirdi ama hepsi ayni ahenkle öterlerdi. Orada, ay ışığında oturup tarlaların hışırtısını ve ağustos böceklerinin şarkısını dinlemek beni çok derinden sarsardı. O günlerimde tarif edemezdim; yaşardım o sesleri. Doğanın en derin musikisi içimi yıkardı, hafiflerdim...

         

        Ağustos böceklerinin hazin hikâyesini çok sonraları öğrendim. Meğer bunlar yavrularını sıcak tutabilmek için kanatlarını birbirine sürterek yakarlarmış... İçimi yıkayan, beni ötelere götüren bu seslermiş...” (s.227)

         

        Kösoğlu’nda hem tahlilci bir zekâ, hem de ona malzeme hazırlayan bir dikkat var. Doğu Türklüğünün okuduğu halk kitaplarını Türkiye Türklüğünün meddah hikâyeleri ile birlikte düşünüyor; Prof. Dr. Orhan Okay’ın bir yazısını okuyunca, çocukluğunda oynadıkları oyunları hatırlıyor, farklı coğrafyalarda müştereklere temas ederek bunun millet hayatı için önemini vurguluyor. Bu dikkat ve tahlil gücü bazen edebî meseleler üzerinde yoğunlaşınca çok orijinal sonuçlar ortaya çıkıyor. Mesela, Prof. Dr. Orhan Okay da (Sanat ve Edebiyat Yazıları, İstanbul 1990, s.217) Kösoğlu (s.89) da Tanpınar’ın Beş Şehir’de diğer şehirleri tanıtırken tabiî güzelliklere, tarihî arka plana ve mimarî eserlere ağırlık verdiğini, ama sıra Erzurum’a gelince insanı anlattığına dikkat çekiyorlar. Bu tahlilci dikkat, bütün sosyal bilimcilerde aranması/bulunması gereken bir özelliktir.

         

        Bu kitaplar vesilesi ile düşünüyoruz ki Kösoğlu gibi büyük bir birikime sahip insanların hatıralarını mutlaka yazması/yayımlaması lâzımdır. Onların yaşadıkları, gördükleri/bildikleri çoğunlukla bütün toplumu ilgilendirdiği için şahsî değil umumîdir. Onların hatıralarını yazması bir aydın sorumluluğu ve hatta vatan borcudur. Ancak konuyla ilgilenenler bilirler ki tarihe malzeme vermek iddiasıyla kaleme sarılan bazıları narsist bakış açısından kurtulamıyor. Hepimizin aklına pek çok örnek geliverdiği için bir de yazıya dökmeye gerek yok! Hâlbuki bu kalem sahipleri öncelikle kendilerine ve yaşadıklarına dışardan bakmayı, vicdanlarıyla hesaplaşmayı bilmelidirler; hatta gerektiğinde

         

        Tövbe ya Rab hatâ râhına gittiklerime

        Bilmeyip ettiklerime, bilip ettiklerime diyebilmelidirler. Olan olup geçmiştir. Duyulacak pişmanlık varsa, bunu dürüstçe itiraf etmek, bir aydın sorumluluğu/namusluluğudur. Yaşadıklarına, şahit olduklarına zaman zaman bir mizah malzemesi olarak bakmak gerekiyorsa öyle de bakabilmelidir. Gönlünü muğber kılan olaylar, tavırlar, konuşmalar varsa onlarda payı bulunan şahısları ima etmekle birlikte, bu dünyadan göçtükleri için artık kendilerini savunamayacakları da unutulmaması gereken bir nezaket ve vefakârlıktır. Bu hususta Kösoğlu, kendisini tanıyan herkesin bir kere daha kalbî saygı ve sevgisini kazanmıştır.

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2009
Türk Yurdu Temmuz 2009
Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele