Kime Türkiye Halkı veya Ahalisi Denir!

Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

        Ben ki ateşle konuşurdum

        Selle konuşurdum
        İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
       ''Sangaryos''u ''Sakarya'' yapan
       ''İkonyom''u ''Konya'' yapan
        Dille konuşurdum… A. N. A.

         

        Genelkurmay Başkanı Türk kimliği de dâhil olmak üzere bir yığın konu üzerinde görüşlerini açıklama sadedinde, Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir.’ ifadesine dayanarak, ‘Cumhuriyeti kuran halka Türkiye halkı denilir’ şeklinde anlaşılabilecek bir yorum yaptı.

         

        Bir retorikten ziyade önü ve arkası etraflı bir şekilde düşünülerek kurulan birinci ifade, etnik bir ayrımdan ziyade, kültürel ve siyasal bir aidiyeti belirtmek için kullanılmıştır. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, tanımın üst çatısı olan Türk lafzı, etnik değil zaten ve bizatihi kültürel bir tanımlamadır. Kavramın etnik ve biyolojik bir anlamı varmış gibi dile getirilip işkillenilmesi hayli şaşırtıcıdır. Neyse ki daha sonra yapılan resmî bir açıklama ile yapılan hata telafi edilmeye çalışıldı.

         

        Bu ülkede Türkiye halkının Türk zarfı içindeki sosyolojik, kültürel ve kendiliğinden oluşan kimlik kodunu daha farklı kavramlarla ifade imkânı bulunmuyor. Türkiye’de aklı başında hiç kimse Türk derken, arkaik Türkmen kabilelerinin etnik temeline vurgu yapmayı da aklına getirmiyor. Türkçe derken de arkeolojik birer bulgu olmanın ötesine gitmeyen ilk dil örneklerini kasteden de yoktur aramızda. Türk kavramı gibi Türkçe de bir etnisiteye ait ilkel bir dili değil, bir uygarlık dilini temsil ediyor.

         

        Aynı şekilde Türk kültürü de, bugün Sibirya platosunda yaşayan amca çocuklarımıza ait maddi ve manevi unsurları içerse bile, ondan çok daha farklı benzersiz bir terkibi ifade etmektedir. İlkel değil, gelişkin, medeni, söyleyecek sözü olan ve diğer kültürleri dönüştürme potansiyeli olan bir terkibin adıdır Türk kültürü.

         

        Türk kültürü içinde olmazsa olmaz sayılabilecek unsurlardan biri de İslam ve ona ait esaslardır. Rahmetli Erol Güngör’ün “ümmet içinde millet olma” şeklinde formüle ettiği bu iç-içelik, Türk milletini diğer Batılı muadillerinden ayırır. Batı’da bugün millet kategorisine sahip ulusların çoğu sonradan inşa edilmiştir. Bu sebeple doğal değil, sentetik ve yapay birer kategori olmanın ötesine gidememişlerdir. Türkiye’de ise bu kategori, zaten var olan bir yapının kendini ifadesinden başka bir şey değildir.

         

        Kanun da geleneğin kâğıda dökülmüş hâlidir bizde. Asıl ayrışma Tanzimat reformlarından sonra başlamıştır. Çatışmanın kökeninde Türk lafzının gelenek içinde oluşan terkibi değil, Batılılaşma sürecinde Türk toplumuna dayatılan Batılı formların bünyeye uymayan içeriği vardır. Daha açığı, kanun ve/veya devletin resmi çizgisiyle mevcut halk kültürü arasındaki çelişkinin gerilimi, belli odaklar tarafından bilinçli bir şekilde Türk kavramına boşaltılmaktadır.

         

        Türkiye’deki zecri kültür değişmeleri merkezle çevre arasında derece değil, mahiyet farklılığı şeklinde bir hâl almaya başlayınca, buna karşı her kesimden farklı tepkiler yükselmiştir. Daha önceden var-olmayan Kürtçü tepkinin kitleselleşmesi neden daha önce değil de, bugünlerde taban bulmaya başlamıştır sorusuna, pekâlâ farklı cevaplar verilebilir. İstismara açık böylesi bir konuda yabancı etkisi açık olsa bile, resmî çizginin kaybettiği kültürel zeminin, bu tepki için elverişli bir ortam oluşturduğunu kabul etmek gerekiyor.

         

        Tarih boyunca uzak Asya’dan Avrupa içlerine ve Kuzey Afrika’ya kadar yayılan muazzam bir hareketliliği, kültürel devamlılığını yitirmeden sağlayabilen kaç tane millet gösterilebilir! Türklerin bu geniş sahada yarattığı kültürel devamlılık, özellikle Fransa ve geç zamanlarda Almanya gibi Kıta Avrupa’sının belli yerlerinde homojen bir kültür yaratmış uluslar ve küçük bir adada ortak bir kimliğe ulaşan İngiltere’yle kıyaslandığında olağandışı bir hadise sayılmalıdır.

         

        Türk milleti kültürel ve siyasi bir vakıa olarak cumhuriyetten önce zaten vardı. Bin yıllık bir dünya kentini elli yılda Türk İstanbul yapan irade, kültürel bir potansiyele dayanmasaydı, Kuzeyli barbarlar gibi orada eriyip yok olurdu. Aynı şey bütün bir Anadolu ve Balkan coğrafyası için geçerlidir.

         

        Türk dehası evrensel bir kültür ve uygarlık iddiasını hayatın hemen her sahasında başarıyla uygulayabildiği içindir ki, alt kültürler bu çekim merkezine daha fazla dayanamadı ve Türk oldular. Türk olmak, Türk’ün yarattığı özgün kültür ve medeniyet sahasına girmek demektir. Evrensel değerler inşa edemeyen mahallî ve ilkel kültürler, folklorik değer olmanın ötesine gidemez. Bugün sancısı çekilen temel problem, hem bu coğrafya, hem de etrafında yaşayan yerel kültürleri dönüştürecek ve kendini yeniden üretecek zeminin kaybedilmesinden başka bir şey değildir.

         

        Sanatta, mimaride, hukuk sisteminde, iktisadi hayatta, devlet nizamında, hâsılı hayatın hemen her sahasında, kendine özgü bilgi ve değerler manzumesi üretemeyen bir topluluğun hamasetle bir yere varması mümkün değildir. Bu durum kalabalıkların yapacağı bir şey de değildir. Kültürü münevver kadro yaratır. İnce işçilik olan bu süreç anlık ibdalarla değil, binlerce yıllık emek ve birikimlerle mesafe alır.

         

        Kültürel uyanış dönemleri, tarihin hiçbir döneminde mevcudu muhafaza yöntemini benimsemez. Bu dönemler, yeni meydan okumalara özgün cevap verebilme yeteneğiyle, tereddüt dönemlerinden ayrılır. Roma, içinde her ne kadar Eski Yunan uygarlığından unsurlar taşısa bile, asla onun taklidi değildir. Bugünkü modern Batı uygarlığı ve diğer özgün kültür ve uygarlıkların hepsi için de aynı şey söylenebilir.

         

        Mevcudu muhafaza yöntem olmadığı gibi, falanca sosyolog ya da bilim insanları topluluğunun zihninde kurguladığı yapay ve hayali şeylerle millî bir yapı oluşturma isteği de fanteziden öteye gidemez. Henüz işlenmemiş ve iptidai bir halde bile olsa, kültürün özgün nüveleri ancak yaşayan halk kültürü içinde aranabilir. Ancak oradan hareketle ve yaratıcı hamlelerle kültürün yeni ve gelişmiş formlarına ulaşılabilir. Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in ‘imtidad’ fikrinden yola çıkarak ‘değişerek devam etmek, ya da devam ederek değişmek’ şeklinde formüle ettiği yöntem, kesintiye uğrayan ya da kaybedilen zeminin doğru adresidir.

         

        Modern küresel dalga her şeyi nicel bir toz zerresihâline getirmektedir. Bu durumda hayata tutunmak isteyen atomize bireyler, hayatlarını anlamlı kılmak için, ‘kesintiye uğrayan’ ya da ‘durdurulan’ millî üst kültürel değerler yerine, ya mahalli kültürün yozlaşmış folklorik değerlerine, ya da küresel kültürün modern mitlerine sarılıyorlar.

         

        Türk kültüründeki bu devamlılık, özdeki bir tükenme veya enerji zafiyetinden daha çok, bilerek veya bilmeyerek durdurulmak, ya da yanlış müdahalelerle istikamet değiştirmek yüzünden kesintiye uğramış görünüyor. Türk münevverinin yapması gereken en temel vazifelerden biri, kesintiye uğrayan kayıp halkaları bulmak ve yeni baştan işe koyulmaktır.

         

        Kültür ve uygarlığın birikerek dinlendiği ve kıvamını bulduğu mekânlar şehirlerdir. Şehrin kaybolması, uygarlığın kaybolmasıdır. Yahya Kemal ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ şiirinde

         

        Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;

        Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrurum;

        Bir zaman hendeseden bir âbide zannettimdi;

           Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

           Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim            

         

           Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.” mısralarını kaleme alırken, âdeta bir vatan coğrafyası ve millet mayasının şifrelerini verir. Özellikle ‘bir zaman hendeseden bir âbide zannettimdi’ mısraı, ‘susan taşın ve konuşan hacimlerin’ remzi gibi, ‘maddenin nabzına hepimizin imanıyla birlikte kendi âhengini’ nakşeder, bir senfoni olur. Şiirde Süleymaniye camiinin sembol olarak tercihi rastlantı değildir. Süleymaniye’de Sinan ‘yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri, kalkeri, porfiri, kubbeyi, kemeri, istalâktiti, asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nispetleri değiştirir, tenazurları kırar, sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini, buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi, her şeyi genişletir, büyütür, sayıları çoğaltır, her motiften ayrı şekiller ve terkipler çıkartır.’  

         

         Tanpınar, o uyanış devirlerinde ‘bütün Şarkın gözü, millî hayatın en küçük pas lekesi değmemiş aynası olan ve zevkinde tamamen millî olan İstanbul’da idi.’ der. ‘Bütün modalar, zarafetler, ferdî ve içtimaî hayatta her türlü yaratıcı hamle etrafa oradan gidiyordu. O kadar her cüzü birbirini tutan hayatımız vardı: bu hayatın arkasında öyle şuurlu ruh yaşıyordu ki bu terkipte en küçük bir çatlağa hiç kimse razı olamazdı… İmparatorluk, İklimi Rum idi. Millî olmadığı yerde mahallî kalmak biricik düsturu idi.’

         

        Eski medeniyetimiz her şeyden önce dinî bir medeniyetti. Halk irfanı beğendiği, benimsediği adama ölümünden sonra tek bir rütbe verirdi: evliyalık. Bunun için bizim eski şehirlerimizin tamamı evliya şehirleridir. İstanbul’da bu, bütün semtlere sirayet etmiştir. Bugün fetih tarihini Batılı kaynaklardan okuyan ve bunları ilim, sosyoloji ve tarihçilik adına tetkik eden bazıları, Fâtih’in hayatındaki bir kısım aksaklık ve sair konuları dile getirmeyi marifet telakki ediyorlar. Oysa halk irfanı için bu ordu, genç hükümdarından en son neferine kadar mübarek bir ordu olarak algılanmıştır. Geleneğe göre bu ordu, tuğlarını İstanbul surları önüne dikmeden asırlarca evvel övülen bir ordudur. Dolayısıyla İstanbul’u fetheden bu hamle ilahi mahiyetli, fetih şehitlerinin tamamı da evliya rütbesindedir. Bunlar Türk İstanbul’un tapu senetleridir. İstanbul’daki hayat, önce bu şehit türbelerinin etrafındaki hürmet ve tazimle başladı. Türk ruhu Bizans’ın asırlarca işlenmiş bin türlü debdebe ve ihtişamla murassa kalıntılarına bu şehit türbelerinin başına yaktığı kandillerle direndi ve onları yeniden fethetti. Bunun arkasından mimarî geldi, bu kutluluğa küçük bir mescit, biraz yaldız ve yeşil bir renk giydirildi. İç mekânı fetheden Türk ruhu, bu suretle çorak toprağı vatan yaptı. 

          

        Şehir mimarisi ile bu mimariye özgün çehresini veren kültürel içerik arasında ilişki kurmayan ve meseleyi sadece ‘teknik’ bir mühendislik ameliyesi olarak gören anlayış, damlaya damlaya biriken ve bu coğrafyayı vatan yapan bin yıllık emeği fark etmiyor. Remzi Oğuz Arık’ın ‘Coğrafya’dan Vatana’ kitabıyla Nurettin Topçu’nun ‘Yarınki Türkiye’ kitaplarında, biraz da romantik bir üslupla kaleme alınan vatan coğrafyasına, kuru bir toprak parçası gibi bakanlar, orada kıpırdayan, yaşayan, nefes alıp veren canlı organizmayı görmüyorlar.

         

        Kâinata ruhlarındaki birlik penceresinden bakan insanların yaşarken inşa ettiği küçük bir ayrıntı, hatta şuraya buraya serpiştirilen küçük bir servi ağacı, zamanla ruh sahibi bir canlı gibi şehir sakinleriyle sıcak bir diyaloga giriyor, onlardan biri haline geliyordu. Böylece yere konan bir taş, iki üç nesil sonra müstakil bir şahsiyet oluyor ve şehrin sakinleri arasına katılıyordu. O kadar kendiliğinden, o kadar tabii şekilde işliyordu ki bu süreç, vatan coğrafyasında yaşayan farklı bütün unsurlar aynı potada eriyor, aynı rengi alıyor ve Türk oluyorlardı.

         

        Bütün bu değişim merhaleleri başına buyruk bir savrulma ve dağılma sürecine girmeden asıl ritmin merkezine ram olmuş kelebekler gibi, kendi renkleriyle millî bünyeyi kuvvetlendiriyordu. Sanat, mimarî, adâb-ı muaşeret, musiki, yemek ve giyim kuşama varıncaya kadar hemen her şey, ilk mahallî örneklerine ait renkleri bütünüyle kaybetmeden nihaî şekillerine kavuşuyor ve kimliğimizin harcı oluyorlardı.   

         

        Kültürün maddi ve manevi unsurlarına ait renkler, mahallî kültürün işlenmemiş ilk örneklerine teslim olmak yerine, onlara kendi üslubunu kabul ettiriyordu. Aksi bir durum, millî kültürün damıtılmış merkezleri olan anakent ya da kentlerle bunların hinterlandı arasındaki ilişkinin tersine çevrildiği çarpık bir durumu yansıtır. Normal durumda anakentler ‘ortaya bir maiyetle, bir kafileyle birlikte çıkmaktadır.’ Bu kentler maiyetlerini –bağlı kent ve kırsallar- isteyerek veya istemeyerek hemen her alanda kendine cezp edip bağlarken, misafirlerine teslim olmaz; onları teslim alır, terbiye eder ve onlara kendi rengini verir.

         

        Bu tür kentler tabiatı icabı dışarıdan gelenler için ilk bakışta kolayca anlaşılması mümkün olmayan bir karmaşa görüntüsü verse bile, hakikatte her şeyi kendine bağlayan görünmez bir ritme sahiptir. Fernand Braudel’in imgeli deyişiyle ‘bu kentler bir “Nuh’un gemisi”, “gerçek bir maske fuarı”, bir “Babil kulesidir!”’ Bu tür kentlerin en belirgin karakteri, erkenden ortaya çıkan güçlü toplumsal çeşitlenmedir. Nuh’un gemisi zorunlu hoşgörüdür. Kurtuba kadar Tebriz, İsfahan, Bağdat; İstanbul kadar Malaka, Kalküta, Londra, Venedik, Lizbon, Anvers ve Amsterdam gibi kentlerle bugün gözleri kamaştıran New York’un esas sırrı o ritimde saklıdır.

         

        Yahya Kemal Aziz İstanbul’da “medeniyetin mıknatısı İstanbul idi” teşhisini koyarken; fethi sadece bir şehrin zaptı olarak değil, taşıyla toprağıyla her tarafa sirayet eden Türk renginin zaferi olarak tasvir eder. Üstada göre Türkçeye Plutarque’ın eserlerini nakleden Fransız Amyot ve meşhur Erasmus Türk dârülfünununda senelerce çalışmış, uzun süren çıraklık devrelerinden sonra kendi okullarını kurmuş, hatta bunlardan bazıları, ömürlerinin sonuna doğru vicdanî arzularıyla ihtida ederek Türk toprağında birer Türk ve Müslüman gibi ölmüşlerdir.  

         

        Uygarlığın uyanış ve hamle devirleri, serapa kendine güven ve tolerans devirleridir. Yeniden bahara uyanan toprak gibi, uygarlık da bu tür yükselme dönemlerinde kuru bir dal parçasını yeşeren bir fidana çevirir, kendi coşku ve rayihasını bir muştu gibi etrafa yayar. Bu tür devirlerde şu ya da bu kültür unsurunun menşeinden ziyade, ana kütleye nasıl bağlandığı önem kazanır. Böylece eskilerin kesret içinde vahdet dedikleri yekparelik kazanılmaz sadece, aynı zamanda yeknesak, tekdüze ve basmakalıp tek bir renge mahkûmiyet de giderilmiş olur.

         

        İçinde herkesin kendine ait renk ve tonları bulabileceği böylesi bir şehrâyinde, zorlama ve yapay yönlendirmelerden ziyade, birbiriyle hemahenk, zengin çağrışımlı ve her bir mısraı bir diğerini tamamlayan bir manzume tadı hissedilir. Millî ruh imbiğine giren her bir zerre dağılma istidadında değil, toparlanma ve yeni hamlelere menşe olma iddiasıyla kanatlanır. Türk kültür coğrafyası, gittiği her yerde zemin ve zaman levhalarının tamamına kendi hususiyetini vererek çoğaltırken, bunu munis bir ağırbaşlılık ve vekar içinde yapma dirayetiyle benzerlerinden ayrılır.

         

        Türk İslam uygarlığı birey (indivudual) yerine şahsiyeti (personality) öne çıkaran özelliğiyle de diğerlerinden ve bilhassa modern Batı uygarlığından ayrılır. Batı kültürünün tam zıddı biçimde Doğu kültür havzalarının cemiyet içinde eriyen ve kişiyi mistik bir kimliğe büründüren kişiliksiz yığınları yerine, asıl ve asaletini ‘Hû’ zamirinden besleyerek asli damara bağlayan büyük Gelenek, kişiyi bir anda dünyevi olandan sonsuzluğun aşkın ufuklarına kanatlandırır ve ona şahsiyet kazandırır. Türk kimliği ya da ‘hüviyetini’ zerrelerine kadar bağlı bulunduğu bu büyük medeniyet dünyasından ayrı düşünmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

         

        Türk kimliğinin neşvünema bulduğu bu uygarlık zemininde tabiat ve diğer canlılarla kurulan ilişkilerin içeriği de aynı damardan beslenmiştir. Türk kültüründe Lâle gibi Gül de sıradan bir nebat değildir. Biri Allah’ın remzi, tekliğin sembolü iken; diğeri, adı güzel kendi güzel Muhammed Mustafa’nın sembolüdür. Sadece taşa toprağa anlam kazandıran bir süreç değildir işleyen, aynı zamanda ‘seherlerde kuşlar ile, sahralarda ahu ile, ol kumru bülbüller ile’ Mevla’sına yakarışa geçen ebedi Yunus, Türk milletinin ortak vicdanı olarak bu ruhu nakış nakış işlerken, varlığa yeni bir anlam kazandırır ve dağınık Türkmen gruplarını ortak bir potada eritir, onları Türk yapar.

         

        Güzel Türkçemiz bu ortamda serpilir. Olgun ve ileri meyvelerini bu havzada verir. Medeniyet henüz nihai meyvelerini vermemiştir. Türkçe, büyük bestekârların elinde yeni bir hüviyete bürünür. Istırap ve hüzünlerin kelimelerle anlatılmayan o büyük hıçkırıkları, melodilerin dilinde bütün millet vicdanını ürperişlerle kaynaştırır. Ortak hüzün ve sevinçlerimiz ağıt olur, mersiye olur, Türkü olur ve nabızlar aynı ritimde atmaya başlar. Yahya Kemal eski musikimizden anlamayan hiçbir şey anlamaz bizden derken, işte o büyük hakikati dile getiriyordu.

         

        Türkçenin büyük şairi, Arif Nihad Asya’nın

         

        “Itri, bestelesin tekbirini;

        Evliya okusun Kur’anlar…

        Ve Kur’anı göz nuruyla çoğaltsın

        Kayışzade Osmanlar

        Na’tını Galib yazsın,

        Mevlidini Süleymanlar…

        Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

         

        Geri gelsin Sinanlar…” şeklindeki mısraları, yeni bir şey söylemese bile, gelenekle yeniden bağ kurmak ve kültürel devamlılığı sürdürmek bakımından anlamlıdır. Dikkat edilirse yukarıdaki mısralarda eski klasik şiirimizin vezinlerinden hiçbir eser yoktur. Buna rağmen, ‘eski şiirimizin ruh ve yankılanmalarıyla hayata bakışını aynen yansıttığı’ içindir ki, bu şiire rahatlıkla geleneğin devamı diyebiliyoruz. Benzer şekilde ‘epik türde destanlar yazamayan ve günümüz insanına okutamayan’ bir şiirin, özenti, ya da, daha doğmadan anomali bir doğum olmanın ötesine gidemeyeceği aşikârdır. Türkçe henüz bu sahadaki nihai eserlerini vermedi. Şimdilerde bu büyük gelenekle kurulan ilişki ürkek ve tereddütlü birkaç denemenin ötesine gitmese bile, yakın gelecekte bu sahanın da özgün ve olgun eserler verebileceği beklenebilir. 

         

        Gökalp gibi sistematik bir kafanın temel yanılgılarından biri, musikimizi Bizans’a, şiirimizi Acem’e ve düşüncemizi Arap’a mal edip; çıkış yolu olarak edebiyatımızı folklarda, şiirimizi de sadece saz şairlerinde aramasıydı. Gökalp’in halka dönülmesi fikri, dikkatlerin o tarafa çekilmesi bakımından haklı ve gerekliydi. Fakat asıl doğru ve gerekli olan, zaten mevcut olan halk kültürüyle münevver kültürünün tevhidi ve bu sahici bağın muhafaza edilmesi, belki de geliştirilmesiydi. Gökalp’in bu konudaki yanılgısı birçok düşünür tarafından ehliyetle kritik edildiği için üzerinde durmuyoruz.

         

        Bu küçük ara parantezden sonra, tekrar ana bahse dönersek, ‘imkânsız uzlet çöllerinde yolunu seçmeye çalışan ruhu’, ‘kendi cevherine ve oradan da daha derin bir asla iade eden’ ve sanki ‘bir âyin, bir dua gibi, çırpınan ruha mâvera şevki veren’ bir Ferahfeza makamının acem perdesinden ‘dügâha, kürdîye, rasta, çargâha, gerdaniyeye, sabaya, nevâya’ kadar uzanan geçişlerinde, ruha kendini yeniden idrak ettiren hasret ve vuslatların, hem baharı hem de hazanını hissettiren ince desenler! İçimizi nakış nakış dokuyan ve bizi biz yapan öz cevherlerimiz. Hakiki ürperiş ve sıçramalar ancak bu kaynaklara dönülerek yakalanabilir. Medeniyetimiz, aynı formda olmasa bile aynı içerik ve tadın bir süreği olarak ‘her dem yeniden doğma’ istidadıyla tezhipten mimariye, şiir ve romandan tiyatro ve sinemaya; oradan da giyim kuşam ve tefrişata kadar kendi özgün eserleri ve modasını yaratmadıkça, neyin davacısı, hangi yolun yolcusu olma iddiasını taşıyabilir! Türk mutfağı, Türk resmi, Türk çinisi, Türk mavisi, Türk musikisi, Türk şiiri, Türk mimarisi şeklinde uzayıp gidecek bir silsilenin farklı tonlarını hayatın her köşesine nakşedemeyen bir davanın, Türk milliyetçiliği şeklindeki içeriği boş sloganlarla haykırılması neyi ifade edebilir!

         

        Türkçe, çok erken devirlerden itibaren Uzak Asya’dan Anadolu coğrafyasına kadar hem halk, hem de klasik şiirde sırf ifade kudretiyle değil, aynı zamanda aradaki köprüleri berhava etmeyen kültürel devamlılığıyla her bir dalında yedi başak veren bir zenginlik içinde gelişmesini sürdürmüştür. Cinaslı mânilerle ilhamını kafiyelerde bulan

         

        “Ayna güzel

        Yüz güzel ayna güzel

        Oturmuş zülfün tarar

        Dizinde ayna güzel

        Civan yâri görenler

         

        Dediler ay ne güzel” şeklindeki şu Anadolu Türkçesinin temiz sesiyle Kırgız-Kazak halk şiirlerindeki

         

        “Kar üstüne kar tamsa

        Kandan kızıl beti bar” mısraları ve Dede Korkut hikâyelerindeki şu

        “Kar üstüne kan tammış gibi kızıl yanaklum

        Koşa bâdem sığmayan tar ağuzlum

        Kalemçiler çalduğı kara kaşlum

         

        Kurumsı kırk tutam kara saçlum” parçasında K seslerinin aliterasyonlar hâlindeki tekrarlanışı; bunların tamamı, o güzelim Türkçenin ses rengini ve sürekliliğini ifade eden mücevherlerdir. Bütün bir salib ordusunun üzerimize çullandığı o meşum günlerde

         

        “Davul seslerini düğün mü sandın

         

        Al, yeşil bayrağı gelin mi sandın” mısralarıyla Türklüğün ortak ıstırabını terennüm eden şu yanık ses, evet sadece bu bile, ortak bir ideal yaratmaya yeterlidir denebilir. Türklüğün maşeri vicdanı, sadece Anadolu coğrafyasında değil, kadim vatanı olan Asya bozkır sahasından İran yaylası ve pür velvele uzandığı Otranto sahillerine varıncaya kadar hemen her yerde benzer hatıraları hissetti. Bu tecrübelerde millete kasıtla devlete kasıt hep aynı şekilde var olma yok olma biçiminde tezahür ettiği içindir ki, Türk tarihinde milletle devlet daima aynı hakikatin iki farklı iki yüzü gibi algılandı. Türkiye’de zaman zaman resmi çizgiyi temsil eden devlet seçkinleriyle, sivil ve muhafazakâr bir gelenekten gelen milliyetçi aydınların ayrıştığı damarı doğru teşhis edemeyen bazı kalemler, devlet seçkinlerinin her türlü gadrine rağmen, devlete kırgınlık göstermeyen bu refleksin sebebini bir türlü anlayamıyorlar.

         

        Bu sadece Türk etnisitesine ait bir hatıra da değildir. Malazgirt sahrasında ehli salibe karşı mücadele veren orduyla, bin yıl sonra, yine bir Ağustos ayında kopan fırtına aynı ordudur. Buradaki ortak paydaya iyi dikkat edilirse, mahallenin içi olarak telakki edilen yer bütün bir İslamlık sahası iken, evin dışarısı ehli saliptir. Yapılan onca müdahaleye rağmen bugün bile maşeri vicdan, Hocalı katliamı kadar, hatta yer yer ondan daha fazlasını Gazze, Bosna ve Çeçenistan için göstermektedir. Bu sadece tek taraflı bir ilgi de değildir. Aynı ilgi, bütün bu kültürel coğrafya için Türkiye’ye karşı hissedilmektedir. Tarihten gelen bu pozitif girdiyi, bu jeo-kültürel mirası muhasebe defterine kaydetmeyen pozitivist Türk elitleri, yıllarca bu coğrafyada sıfır sermaye ile politika yapma gafletiyle, hem kendilerinin, hem de nesillerin enerjisini boş yere tüketme hatasını irtikâp ettiler. 

         

           Benzer bir ayniyeti Türklüğün diğer etki sahalarında da bütün canlılığıyla görmek pekâlâ mümkündür. İslamlığın Hicaz bölgesinden bir kavis çizerek Türkistan’da yeniden işlenmesi ve o hat üzerinden İklimi Rum’a yönelmesiyle hakiki mecrasına giren Türk-İslam medeniyeti, en olgun örneklerini bu medeniyet havzasında vermiştir. Coğrafya ve ırkının bütün hususiyetlerini imanıyla birlikte biriktire biriktire yeniden şekillendiren Türk dehası, sadece Batı Türklük sahasında değil, Hint ve Türkistan sahasında da özgün örnekler vermiştir. Fars dilli Tacikler de dâhil olmak üzere bu sahaların hepsinde,  İslam’ın yorumu Hanefi-Maturidî çizgisinde bir gelişme seyri izlemiştir. Aynı motifler Açe’den Filipinler ve Sudan’a kadar uzanan çok geniş bir sahada bugün bile etkisini sürdürmektedir.

         

        Türk’ün kültürel dokusu, işte bu olağan süreklilik içinde teşekkül etti. Aydınlanma çağı ve Aydınlanma düşünürleriyle onların bu topraklardaki az gelişkin örneklerinden farklı olarak, kimliğini ‘bizzat tarihte ve tarihin ürünü olan kurumlarda yatan akla’ dayandıran sivil kökenli Türk milliyetçiliği, bu yönüyle, kültürel ve kurumsal devamlılığı kesintiye uğratan Batıcı milliyetçilik modellerinden ayrılmaktadır. Türk milliyetçiliğindeki muhafazakâr damar, kendini, sadece akla değil, aklın akıl öncesi temelleri sayılabilecek ve ağır ağır evirilen bir akıl biçimi olarak kabul gören bu çizgiye dayandırır. Oysa Batıcı ve İnkılâpçı damar ‘evrenin maddi bir gerçek olduğunu, bu gerçeği insanın bilebileceğini ve bu bilişten yararlanarak gerçeği değiştirebileceğini kabul eden’ pozitivist ve mutlak ilerlemeci bir damardan beslendiği için, olağan şekilde gelişen bu benzersiz yapıyı, yapay müdahalelerle zorla değiştirmek ister. 

         

        Benzer tavra sadece İnkılapçı nesillerde değil, İslamcılık ve bir yönüyle müfrit Türkçü damarda da rastlanabilir. Bunların en büyük açmazlarından biri, hâlihazırda yaşayan kültürel devamlılıktan ziyade, kendileri için uzak ve yeniden inşa edilmesi gereken hayali bir serabı esas almalarından kaynaklanıyordu. Hepsinde ortak tema, var olanla kavga hâlinde olmak ve bunu yapay müdahalelerle kökten değiştirmek arzusuydu. Yahya Kemal’le Babanzâde Ahmed Naim arasındaki münakaşa, bir yönüyle İslamcı damarın yaşayan kültüre karşı takındığı tavrın prototipini göstermesi bakımından dikkate değerdir.

         

        Dün ve bugün yapılması gereken, olağan seyrinde gelişen kültürel ve kurumsal yapıyı sert ve ani darbelerle tabii mecrasından çıkarmak veya mevcut yapıyı donmuş kalıplar hâlinde sürdürmek değil, değişerek devam etmekti. Türk milliyetçiliği üzerindeki tartışmaları, modernleşme süreci içinde ortaya çıkan kavramlardan bağımsız düşünmek yanıltıcı olabilir. Aydınlanma ve sanayi inkılâbı sonrası ortaya çıkan kavram ve kurumlarla, bunların oluşturduğu yapısal ortamda ortaya çıkan kültürel gelişmeleri dikkate almayan yaklaşımlar, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da ciddi bir yanılgı içinde bulunuyorlar.

         

         

        Kaynaklar

         

        Banarlı, Nihad Sâmi Banarlı, (1987), Resimli Türk Edebiyatı Târihi I-II, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.

        Banarlı, Nihad Sâmi Banarlı, (1997), Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.

        Bayatlı, Yahya Kemal, (2005), Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti-YKY, İstanbul.

        Bayatlı, Yahya Kemal, (1999), Eski Şiirin Rüzgârıyla, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.

        Bayatlı, Yahya Kemal, (1983), Rubâîler, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.

        Bayatlı, Yahya Kemal, (1976), Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.

        Bayatlı, Yahya Kemal, (1985), Aziz İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.

        Gellner, Ernest, (2008), Uluslar ve Ulusçuluk, (çev.) Büşra Ersanlı-Günay Göksu Özdoğan, Hil Yayınları, İstanbul.

        Gökalp, Ziya, (1986), Türkçülüğün Esasları, (nşr.) Mehmet Kaplan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

        Güngör, Erol, (1986), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

        Güngör, Erol, (1987), Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

        Karakoç, Sezai, (1986), Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları.

        Nisbet, Robert, (2006), “Muhafazakârlık”, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi-I, (çev.) Erol Mutlu, (ed.) Mete Tunçay-Aydın, Uğur, Kırmızı Yayınları, İstanbul, ss.133–182.

        Özbay, Hüseyin, (1994), Çolpan’ın Şiirleri: Metin-Aktarma-İnceleme, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara.

        Tanpınar, Ahmet Hamdi, (2000), Huzur, Dergâh Yayınları, İstanbul.

        Tanpınar, Ahmet Hamdi, (1995), Beş Şehir, Dergâh Yayınları, İstanbul.

        Tanpınar, Ahmet Hamdi, (1982), Yahya Kemal, Dergâh Yayınları.

        Tekeli, İlhan-İlkin, Selim, (2003), “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro”, Cumhuriyetin Harcı: Köktenci Modernitenin Doğuşu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, ss. 449–484.

        Topçu, Nurettin, (1978), Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul.

        Türköne, Mümtaz’er, (1994), Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul.

         


Türk Yurdu Temmuz 2009
Türk Yurdu Temmuz 2009
Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele