Bir Hüzün Kaynağı Refah Faciası

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

        Türkiye, II. Dünya Savaşı başlamadan önce İngiltere’ye kıt imkânlarla dört adet denizaltı ve 4 muhrip gemisi sipariş etmiştir. Gemilerin yapımı tamamlanmış fakat II. Dünya Savaşının patlak vermesi yüzünden İngiltere savaşı neden göstererek bu gemileri teslim etmemek için direnmiştir.[1]

         

        İngiltere, Almanya ile Türkiye arasında 18 Haziran 1941 tarihinde yapılan Saldırmazlık Anlaşmasına tepki göstermesine rağmen, bir anda kararını değiştirir ve Haziran 1941’de Ankara Büyükelçisi Sir Huggesson aracılığıyla, Türk Hükümeti’ne yazılı bir mesaj iletmiştir. Bu mesajda ‘’Reis‘’ sınıfı gemilerden Burak Reis, Murat Reis, Oruç Reis ve Uluç Reis denizaltılarının teslimine hazır olduklarını, teslim alınması için bir ekibin gönderilmesini ister.

         

         

        Teslim planına göre, Denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü Mısır’ın Port Said Limanı’nda olması isteniyordu. Burada meşhur Quenn Mary transatlantiği beklemekte ve onun koruması altında İngiltere’ye gidilecekti.

         

        Milli Savunma Bakanı Saffet Arıkan, askeri kafilenin Mısır’a götürülmesi için Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı’dan bir gemi kiralamasını istedi. Ulaştırma Bakanlığı da dikkat çekmeyecek bir gemi olan Refah şilebini bu göreve uygun görmüştü.[2]

         

        Seçilen vasıta sivil Refah şilebiydi. Şilep 1901 yılında İngiltere’de Sunderland’da yapılmış, 102 metre 20 santim boyunda, 14 metre 80 santim eninde, 7 metre su çekerinde bir tekneydi.[3] 1931 yılında, S/S Perseveranze isimli üç ambarlı bu şilebi, Barzilay – Banjamen Vapur Kumpanyası satın almış S/S Refah adını vermişti. Sahipleri İstanbullu Musevi iki aileydi. Sahipleri kayıtlarda Pertev Benjamen ve Adnan Berzilay olarak yer almıştı.[4]

         

        Berzilay-Benjamen firmasının ‘Yalnız ve yalnız yük taşıyabilir, insan taşımaya uygun değildir‘’ demesine rağmen[5] Bakanlık, konunun acil olduğu ve sorun olmadığını bildirdi.[6]

         

        Fevzi Paşa, İkinci Dünya savaşının bu sıkışık ve karmaşık döneminde birden bire bu kadar acele olarak bu teslimatın bildirilmesinin altında bir neden olacağını söyledi. Ancak Hükümet, ’Bizi yanlarına çekmek istiyorlar‘’ savunmasını yaparak heyetin yola çıkartılması kararını aldı.

         

        Hemen bir kafile oluşturuldu. Kafile Başkanlığına Deniz Yarbay Zeki Işın seçilmişti. Bu kafileye baktığımızda, 20 Deniz Subayı, 63 Deniz Astsubayı, 68 Deniz Eri, Türk donanmasının en seçkin denizcileri sicillerine bakılarak seçilmişti.

         

        Bu arada uzun süredir staj yapmak için İngiltere’ye gitmeyi bekleyen havacılar da bu kafileye dâhil edildi. Başlarında 1 Hava subayı olmak üzere, 16’sı Kara Harp Okulu’nu üstün derece ile bitirdikleri için İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmesine karar verilen topçu, piyade, süvari, istihkâm ve diğer sınıflardan mezun yeni asteğmenlerden oluşan toplam 21 havacı da [7] bu gruba Mersin’de katılacaktı. 28 kişilik gemi mürettebatı ile şilebe katılacakların sayısı 200 kişiyi buluyordu.

         

        Gemide bir de İngiliz Subayı vardır. Bu subayın kafileye neden katıldığı, katılma emrini kimin verdiği, ileriki yıllarda devam eden mahkeme safhasında dahi ortaya çıkmayacaktı. Herkes bu kişinin kim olduğunu merak etmekte, en göze batan durum ise sürekli üzerinde özel yapım şişme bir can yeleği ile dolaşmasıydı.[8] Gemi kafilesi bu şekilde 201 kişi olmuştu.

         

        Kafile Başkanı olan Deniz Yarbay Zeki Işın, 1892 yılında doğmuş, 1 Temmuz 1913 tarihinde (Mühendis) Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesi ile Bahriye mektebini bitirmiş; 1915 yılında ise Yüzbaşılığa terfi etmişti. Teğmenlik döneminde Bahriye Mektebi ve Barbaros zırhlısında görev yapmış, Yüzbaşılığı döneminde 1918 yılında Almanya’ya gönderilerek denizcilik tahsili yaptırılmıştı.[9]

         

        1919 yılında Türkiye’ye dönen Zeki Işın 1920’de Milli Mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçmiştir. Ankara’da Milli Müdafaa Vekâleti Bahriye Dairesi III. Şube Müdür vekâletine tayin edilmiştir.[10]

         

        22 Haziran 1927 yılında, Türkiye Cumhuriyetinin ilk denizaltılarından olan II. İnönü denizaltısının komutanlığına tayin edilmiş ve Hollanda’da yapımı tamamlanan denizaltıyı Hollanda’da, İtalya’da yapımı süren Sakarya denizaltısını ise 3 Eylül 1931 tarihinde İtalya’ya giderek teslim almıştır. 1933 yılında da Dumlupınar denizaltısı komutanlığına tayin edilmiştir.

         

        Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinin en güzide Bahriye komutanlarından olan Zeki Işın 1939 tarihinde Deniz Harp Okulu ve Lisesi Komutanlığına tayin edilmiştir.[11]

         

        İstanbul’da Yarbay Zeki Işın gibi en seçkin görevlerde başarılar elde etmiş, Bahriyeli Subay ve astsubaylardan oluşan kafile; Bahriyeli erlerin de katılması ile 19 Haziran 1941 Perşembe günü Ankara’ya doğru yola çıkarıldı. 20 Haziran 1941, Cuma sabahı kafile Ankara’ya vardı.

         

        Kafile komutanı Yarbay Zeki Işın, Ankara’da Denizcilik Müsteşarı Amiral Ali Ülgen’i ziyaret etti. Aralarında askerlik sınırlarını zorlayan çok gergin bir konuşma geçti. Yarbay Zeki Işın:

         

        —Sayın komutan, kafileyi götürecek gemi olarak Refah şilebi seçilmiş. Bu geminin son derece bakımsız ve yetersiz olduğu biliniyor. Bizi Akdeniz’de savunmasız yola çıkartmak, göz göre göre ölüme göndermek olacaktır!‘’ dediğinde Amiral Ülgen:

         

        —Dünya, savaşın içersindeyse, biz de tarafsız bir ülkeyiz. Ayrıca yarbayım, Bakanın emri son derece anlaşılır şekilde size ulaşmış olmalıdır. Benim için yapacak olan bu emrin ifasından ibarettir.[12]

         

        Tekrar itiraz etmek isteyen Yarbay Işın’a,

         

        —Bakanın kesin emrini aldınız ve size de bu emri tekrarlıyorum. Vakit geçirmenin hiçbir mânâsı yoktur. [13] Demiştir.

         

        Bu seyahat sözde gizli tutuluyordu, ancak ta İstanbul’dan itibaren bir İngiliz subayı kafileyi takip ediyordu. Gizlilik ise Türk ilgililer içindi. Seyahati son ana kadar saklanan ilgililerden biri de Mersin Liman Başkanı Zihni Koçak’tı. Son ana kadar Krom yüklenmesi beklenen Refah Şilebinin insan taşıyacağı Zihni Koçak’a da bildirildi. Hem de 200 yüz kişi dendiğinde Koçak hayretler içinde kalmıştı.   

             

        -Bu gemiye 200 kişi mi? Bana önceden neden sorulmadı, neden haber verilmedi? Refah’ın kapasitesi ancak 28 kişilik personeline göredir. Vallahi apteshanesi bile iki tanedir. Buna haber verenlerin geminin halinden haberleri yok mudur?‘[14] Diyerek hayretini bildirmiştir.

         

        Liman Başkanı Koçak, Gemi süvarisi İzzet Dalgakıranla limanda buluşur. İzzet Kaptan ise konudan tamamen habersizdi. Port Said’ den şeker yükleyeceklerini, giderken de birkaç kişiyi götüreceklerini Koçak’a söylediğinde, Koçak ‘’kimmiş ve kaç kişi imiş bunlar?‘’ diye sorduğunda İzzet Kaptan’ın hiçbir şeyden haberi olmadığını anlar.[15]

         

        20 Haziranı 21 Hazirana bağlayan gece, Ankara’da Toros Ekspres ile yola çıkartılan kafile 21 Haziran 1941 Cumartesi günü saat: 15.10’da Mersin tren garına ulaştı. Aynı gün Hava Yüzbaşı Reşat Ersel komutasındaki Kara Harp Okulu öğrencileri de Mersin’ e geldi.

         

        22 Haziran 1941, Pazar günü Yarbay Zeki Işın, Refah Şilebi’nin süvarisi İzzet Kaptan’ı davet etti ve ona durumu anlattı. Yarın yola çıkıp çıkamayacaklarını sorduğunda; Gemi Süvarisi ‘’ Bu köhne ve her türlü vasıtadan mahrum yük gemisi ile bu kadar insanı yola çıkartma sorumluluğunu kabul edemem, Akdeniz bir mayın tarlası halinde bu köhne tekne ile bunca memleket evladını göz göre göre felakete sürüklemeyiniz ‘’ dedi.[16]

         

        Yarbay Zeki Işın; Bakanlık sorumluluğu üzerine almıştır diye açıkladı. İzzet Kaptanın ısrarını sürdürmesi üzerine:

         

        —İzzet Kaptan, ne yazık ki biraz daha ileri gitsem, beni ya korkaklıkla suçlayacaklar ya da vatan haini ilan edecekler. Ankara’da Amiral Mehmet Ali Ülgen’e Refah’la denize açılmanın bir intihar olacağını bile söyledim. Ancak beni nerede ise odasından kovacak hale geldi. Bizi felakete sürüklüyorlar. Çarem kalmadığından, bana verilen emir gereğince, sizden sormak durumundayım: yarın hareket edebilir miyiz?[17]

         

        Yılların tecrübesi İzzet Kaptan,  ‘’Bizi daha karasularımızdan çıkmadan batırırlar‘’ dedi.

         

        Mersin Liman Başkanı Zihni Koçak, Ulaştırma Bakanlığı’na durumu anlatan bir şifreli telgraf gönderdi ve bir son umut olarak durumu tekrar anlattı. Amiral Mehmet Ali Ülgen imzasıyla Mersin Üs Komutanlığına bir mesaj ulaştı.

         

        ‘’Refah vapurunda personel için kâfi miktarda kamara bulunmadığından lüzumu olan battaniye ve sair ihtiyaç malzemesi, geçici olarak Deniz Harp Okulu ve Lisesi Komutanlığından temin ve talep vukuunda Refah Vapuru’na teslim edilecektir. ‘’[18]

           

        Hemen harekete geçildi alelacele derme çatma kamaralar, portatif helâlar ve aynı şekilde banyolar, Mersin marangozlarınca çakılıp hazırlandı. Geminin telsizi eskiydi ve gemi elektriği ile çalışıyordu. Can kurtarma filikaları geçmişin yorgunluğunu taşıyordu. Can yeleklerinin sayısı yük gemisi personeli kadar bile yoktu. Bu şekilde 200 kişi yola çıkacaktı.

         

        Refah Şilebine intikal başladı. 58 er, geminin ambarına doldurulurken, kafilenin diğer üyeleri gemide bulabildikleri yerlere kendilerine yer hazırlamışlardı. Hatta filikaların içi bile dolmuştu.  Yola çıkılmadan birkaç saat önce gemiye İngiltere’nin Mersin Konsolosu geldi ve Mısır’ın Port Said limanına kadar takip edeceği rotayı bildirdi. Ancak güvenli seyir yapılıp yapılmayacağını garanti edemeyeceğini de ekledi. Bu o güne kadar alışılmış bir şey değildi.[19]

         

        Aslında bu dönemdeki en garantili yol Suriye kıyılarını takip edilerek oluşturulan rotaydı, Kıbrıs’ın kuzeyinden ve batısından dolaşmak suretiyle Port Said’e gidilmesi ise ölüm demekti. İşin ilginç bir diğer yanı ise Refah batırılmasaydı da bu gemi ve uçakların getirilmesi yine de mümkün görünmüyordu. İngiliz, Alman, İtalyan ve Fransız gemi ve uçaklarının dolu olduğu bir Akdeniz de bu gemi ve uçaklara birileri dokunmadan Türkiye’ye ulaşması da o tarihlerde hemen hemen imkânsızdı.[20]

         

        II. Dünya Savaşı’nda Türkiye tarafsız olduğundan, Refah şilebi yolculuğuna, bordolarına ve güvertesine Türk sancağı bandajı yapıldı ve aydınlatıldı.[21] Yani geminin Türk gemisi olduğunu gösterir belirgin her türlü önlem alınmıştı. 23 Haziran 1941 Pazartesi günü 17: 30’da Mersin’den hareket edildi.[22]

         

        Refah şilebi, Mersin’den 50 mil kadar açılmıştı ki saatler 23.01’u gösterirken önce derinlerden bir inleme duyuldu, sonra gittikçe yaklaşan hışırtılı bir uğultu oldu. Ardından kulakları sağır eden korkunç bir patlama duyuldu. Şilep ani bir titreyişle sarsıldı.[23] Denizden gelen bir torpil şilebin bordasına isabet etmiş ve büyük bir gedik açılmıştı. Atılan torpil gemiyi neredeyse ikiye bölmüştü. Yer olmadığı için filikalarda uyuyan denizciler bu patlamayla havaya uçmuş ve filikalardan biri paramparça olmuştu. Ortalık kararmış kimin ne yaptığı ve nereye koştuklarından habersiz kurtulmaya çalışıyorlardı. Şilep yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Elektrikler kesildiği için göz gözü görmüyordu. Elektriklerin olmaması telsizi de susturmuştu; yardımın gelmesi ise mümkün görünmüyordu. Bazı denizciler, kalan diğer filikayı bulmuş ve binmeye çalışıyorlardı. Gemi tam dört saat suyun yüzünde durmayı başardı. Ancak dördüncü saatin sonunda ikinci bir patlama ile gemi ikiye ayrıldı ve sulara gömüldü.

         

        Kazadan kurtulan ve o dönemde staj için İngiltere’ye giden, Hava Kurmay Albaylıktan emekli Haydar Gürsan; ‘’Bizden önce kömür taşınmıştı, vapurun her tarafında kömür tozu vardı. Oturmak için yer bile yoktu. Mecburen bindik. Vapurda söyledikleri gibi 185 kişi değil, 202 kişiydik. 16’ da üst rütbeli subay ve bir İngiliz subayı vardı. Bunlar gizli tutulmak istenmiş herhalde. Daha sonra ben İngiliz subayın eşiyleİngiltere’de görüştüm, olayı kendisine aynen anlattım‘’ şeklinde konuşmuştur.[24]

         

        Bir adet tahliye filikasıyla facia sahasından ayrılan subay, talebe, astsubay ve er, toplam 28 kişi 36 saat sonra karaya çıkarak geminin battığını bildirdiler. Böylece otuz altı saat sonra faciadan haber alınabildi. Derhal kaza mahalline uçak uçuruldu, kurtarma gemileri çıkartıldı, aramalar yapıldı ise de yalnızca iki sal[25] görülebildi. Üç gün sal üzerinde olanlardan bir kişi kurtarılmış, olaydan 72 saat sonra görülmüş diğer sal üzerinde bulunan şahıslar gündüzün sıcağı, gecenin soğuğu açlık ve tahammülsüzlük neticesinde intihar etmişlerdi. Başka bir sal üzerinde de üç kişi görülerek kurtarılmıştı.[26]

         

        Olaydan kurtulan o dönemde Yüzbaşı olan Muhittin Darga, ‘’… 25 Haziran günü artık kürek çekecek halimiz kalmamıştı. Filika su aldığından durmadan şapkalarla suyu boşaltmaya çalışıyorduk. İçimizde bir arkadaşımız yaralıydı. Gündüz üzerimizden geçen bir uçağa kendimizi fark ettirmek için çabaladık, fakat bizi görmeden geçip gitti. Saat 16.00 sularında Taşucu göründü; son gücümüzü kullanarak sahile vardığımızda herkes bitap bir haldeydi. Allahtan, sahile yakın mevkideki fenerci bizi görmüştü. Koşarak yanımıza geldi. Durumu anlayınca, bize yakında bir hava birliği alayı olduğunu söyleyerek gidip haber verdi. ‘’

         

        Olay yerine gönderilen uçak ve yardım ekiplerinin ve kendi çabaları ile kurtulanların sayısı 32’dir. 4 Deniz Subayı, 1 Hava Subayı, 4 Hava Öğrencisi, 15 Deniz astsubayı, 5 Deniz Eri ile 3 gemi mürettebatı kurtulabilmişti.

         

        Olaydan kurtulan İkmal Subayı Nevzat Erül ise ölenlerin ve denize atlayarak kurtulmaya çalışanları bekleyen tehlikeyi ise köpekbalıkları olarak anlatmaktadır. Erül, birçok arkadaşının, saldıran köpekbalıkları yüzünden bağırarak can verdiğini anlatmıştır.

         

        Şehitlerimiz ise, 1 Yarbay, 10 Yüzbaşı, 4 Üsteğmen olmak üzere 15 Deniz Subayı, 16 Hava Öğrencisi Asteğmen, 6 Başgedikli, 8 Kıdemli Başçavuş, 8 Kıdemli Üstçavuş, 22 Kıdemli Çavuş ve 4 Kıdemli Onbaşı olmak üzere 48 Deniz Astsubayı, 2 Çavuş, 2 Onbaşı ve 59 er olmak üzere 63 Deniz Eridir. Askeri kayıplarımızın toplamı 142’dir.[27]

         

        Sivil Kayıplar ise, 1’i sivil kaptan olmak üzere 25 gemi mürettebatı bu facianın kurbanları olmuşlardı. Açıklanan resmi rakam 168’dir. Ancak gemide 201 kişi bulunduğu ve bunlardan birinin de İngiliz subayı olduğu yönünde kazazedelerden alınmış bilgiler vardır.

         

        Kurtulanlar önce Adana’ya oradan da Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da doğruca Deniz Müsteşarı Amiral Mehmet Ali Ülgen’ in makamına çıkarıldılar. Ülgen ‘’Ben refah gemisinin bir şilep olduğunu bilmiyordum!’’ dedi. Mareşal Fevzi Çakmak ise çok sinirlenmiş ve tahkikat açtırmıştı.’’[28]

         

         

         

        Refah Faciası Sonrası Dönem

         

        Refah faciası, savaş döneminde olağan bir durum gibi görülebilir. Ancak rotanın olağandan farklı belirlenmesi, eski bir geminin seçilmesi, yeterli düzeyde kurtarma araç ve gereçlerinin olmaması, bu faciaya zemin hazırlamıştır.

         

        O dönemde sadece Anadolu Ajansının olması nedeniyle, gazeteler faciayı, olaydan ancak 4 gün sonra okuyucularına duyurabilmişlerdi. Gazetelerin manşetlerinde sadece vapurun battığı ve 135 kişinin öldüğü haberi yer alıyordu. Anadolu Ajansı 26 Haziran 1941 günü basına dağıttığı bildiride, (a.a- 26) ‘’Haber aldığımıza göre, Mersin’den İskenderiye’ye hareket etmiş olan Türk bandıralı Refah Vapuru maalesef batmış ve içinde bulunan 185 yolcudan ve vapur tayfasından iki sandal içerisinde elli kişi kadar Mersin’e çıkmıştır. Diğerlerinden daha bazısının da kurtulacağı ümit edilmektedir. Vapurun bir torpille mi, yoksa mayına çarparak mı battığı hakkında hükümetçe tahkikat yapılmaktadır”

         

        Ajansın geç geçtiği haberde bile birçok yanlışlıklar vardır. İki sandal ifadesi ve 50 kişinin kurtulduğu ifadeleri aradan dört gün geçmesine rağmen yanlış bilgi olarak yer almıştır.

         

        27 Haziran 1941 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Anadolu Ajansı kaynaklı haberinde 50 kişinin kurtulduğu ve vapurun bir torpille mi, yoksa mayına çarparak mı battığı hakkında tahkikatın yapıldığını yazıyordu. Aynı gazetenin 28 Haziran 1941’deki sayısında ise İngiltere Hükümet yetkililerinin, vapurun Mihver Devletler tarafından batırıldığını ifade eden açıklamasına yer vermişti.[29]

         

        168 denizcimizi kaybettiğimiz bu olay üzerine Mareşal Fevzi Çakmak gözyaşları içinde şu bildiriyi yayınladı: ‘’Memleket müdafaası için kıymetli harp vasıtalarını anavatana getirmek vazifesi alan ve refah vapurunda şehit düşen kahraman denizaltıcı ve havacı evlatlarımın manevi huzurunda tazimle eğilir, deniz ve hava mensuplarına en kalbi taziyelerimi sunarım’’[30] Diyerek, şehit olanlara çok üzüldüğünü ve ayrıca savaş zamanı için elzem olan harp silah ve gereçlerinin de alınmamasına endişe ile baktığını belirtmişti.

         

        O günlerde faciadan kurtulan Kamran Evranos bir iddiayı ortaya atmıştır; ’Refah’ı bir Mısır gemisi zanneden bir Fransız denizaltısı torpilledi.‘’ İstihbarat subaylığı yapan Evranos, Fransız belgelerinde ‘’Mısır şilebi olduğunu zannettiğimiz bir şilep‘’ diyerek gemiyi batırdıklarını ifade etmiştir. Resmini çektiği bu belgeyi Amiral Sait Halman’a vermiş o da gizli ibaresi ile Ankara’ya bildirmiştir.[31] Bu belgeler sayesinde gizli pazarlıklar yapıldığı ve İstanbul’da bulunan Fransız enterne edilmiş savaş gemilerinin Türkiye’ye savaş tazminatı olarak verilmesini talep ettiklerini Evranos’a, o dönemin Ulaştırma Bakanı olan Cevdet Kerim İncedayı söyler. Bu haberin gizli tutulmasını da ekler. Fransızlar Haliç’te ‘’Adour‘’ isimli akaryakıt gemisi dâhil olmak üzere iki Fransız yardımcı gemisini tazminat olarak bırakırlar.   

         

         

         

        Refah Faciası Soruşturma Sürecinde

         

        Refah Şilebinin batırılmasına ilişkin olarak Kütahya Milletvekili Dr. Ali Süha Delibaşı tarafından bir önerge verilmiştir. Ali Süha’nın önergesinde bu olay nedeniyle, Milli Savunma, Ulaştırma ve Hariciye Vekillerinden çeşitli sorulara cevap isteniyordu. Sorulan sorular şu noktalarda toplanıyordu.

         

        1. Böyle bir zamanda, böyle seçkin bir topluluğun deniz yoluyla gönderilmesindeki gerek ve görüşlerin; nedeni, yararı ve acelesi ne idi? Gitmeleri kesinlikle gerekliyse, başka yollardan, örneğin Basra yoluyla ve eğer daha acele bir durum varsa hava yoluyla gönderilemez miydi?

         

        2. Böyle seçkin bir topluluğun, yatacak yeri bile bulunmayan ve cankurtaran düzeni olmayan; çürüklüğü nedeniyle şimdiye dek ticaret taşımacılığında bile kullanıldığı duyulmaz bir durumdaki, bir Yahudi’nin eski bir şilebinin ayrılmasındaki ilgisizlik, dikkatsizlik ve işe önem vermezlik gibi bu facianın en büyük nedenleri arasında söylenmesi gereken gerçekler karşısında, bu olayın sorumluları aranıyordu.[32] 

         

        CHP parti meclisinde ve TBMM’de çok şiddetli tartışmalar yapılır.

         

        3 Temmuz 1941 günü Başvekil Dr. Refik Saydam’ın kürsüye gelerek; ‘’Arkadaşlar, önceki gurup toplantısında bildiğiniz gibi Milli Savunma Vekili arkadaşımız, kendisine yönetilen sözlerden üzülerek (Vekillik görevinden) çekilmiştir. Ben Hükümet Başkanı olarak çekilmesini kabul etmedim. Gurup Genel Kurulunun bu konudaki eğilimini anlamak istiyorum. Gizli oy ile Milli Savunma Vekili için güven ya da güvensizliğinizi bildirmenizi rica ederim…’’[33]

         

        Oylama talebi üzerine, oylama yapıldı. 14 muhalife karşı 209 reyle Milli Savunma Bakanı Saffet Arıkan’ a güvenlerini beyan ettiler. 14 güvensizlik oyu o güne kadar görülmemiş bir olaydı. Bu oylama ile her ne kadar Vekili aklamış gibi görünse de olay artık bir ‘’Hükümete güven‘’ sorunu durumuna dönüşmüştür.

         

        Bu aklama girişimi istenen sonucu vermemiştir. Refah faciasıyla birlikte hükümet yetkilileri arasında birbirini suçlayanların tartışmaları sonucunda durum TBMM’ye intikal etmiştir.

         

        CHP içindeki tartışmalar devam etmesi üzerine.[34] Milli Savunma Bakanı Saffet Arıkan ve Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı 12 Kasım’da istifa etmişlerdir. Yerlerine Manisa Milletvekili emekli Korgeneral Ali Rıza Artunkal ve Samsun Milletvekili emekli Amiral Fahri Engin atanmıştı. Bu atamada asker kökenlilerin tercih edilmesinde Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın etkisi olduğu dikkati çekmişti. Çünkü Genelkurmay Başkanı’nın 16 Eylül 1941’de Başbakanlığa gönderdiği yazıda iki bakanın da soruşturulmaya dâhil olmasının bildirilmesi üzerine iki bakan iki ay sonra istifa etmişlerdir. Ayrıca Fevzi Çakmak bu iki bakan için şiddetli bir serzenişte de bulunmuştur.[35] Bu serzenişi şu sözlerle ifade etmiştir.

         

        ‘’Başka ehil adam yokmuş gibi, ayyaşlıkları ile şöhret bulmuş, ne yaptığını bilmez kimselere itibar ile mevki ve yetki verdikçe işte böyle olur. Dünyanın silah diye kıvrandığı bir zamanda pek mükemmel şeklide yapılmış dört denizaltımıza sahip olamayışımız bir yana, her biri başlı başına bir kıymet olan bunca güzide evladımızın boşu boşuna kurban gidişine yanmamak imkânı var mı?‘’[36]

         

        Genelkurmay Başkanlığı’nın 19 Aralık 1941 tarihli yazısında ise açılan soruşturma sonucunda, her iki vekilin de olayla ilgili görüldüğü belirtilir ve diğer sorumlularla birlikte, haklarında kamu davası açılması gerektiği bildirilir.[37]

         

        Ancak eski Vekiller, halen mebus oldukları ve yasama dokunulmazlığından yararlandıklarından, Anayasa gereğince, haklarında kamu davası açılabilmesi için16 Ocak 1942 tarihinde TBMM’den yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması istenir.

         

        Görüşme ve tartışmalardan sonra, TBMM, eski Vekiller hakkında soruşturma açılmasına gerek görmez ve yapılan oylamada, eski vekil olan mebusların yasal dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gerek olmadığına karar verilir.[38]

         

         

         

        Refah Faciası Mahkeme Süreci

         

        Refah Faciası davasını üstlenen Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Sabri Yoldaş Başkanlığında, 29 Nisan 1943’te açılmış ve 13 Ocak 1944’de Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın emekliye edilmesinden bir gün sonra sonlanmıştır. Refah olayının üzerine hükümetin çok isteksiz gitmesi, Mareşal Fevzi Çakmak ile Hükümet arasında bir anlaşmazlık, gerginlik yaratmış; aslında bu gerginlik İsmet İnönü ile Mareşal arasında adı konmamış bir çatışma olarak değerlendirilmiştir.[39]

         

        Uzun süren ve kamuoyunu oldukça meşgul eden Refah olayının mahkemesi sonucunda, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi karara varmıştır. Buna göre;

         

        ‘’Geminin hariçten tesir eden infilak sebebiyle battığı ve bundan hâsıl olan ölümle maznunlara isnat edilen fiiller arasında doğrudan doğruya illiyet bağı bulunmadığından (…) ve gemide mevcuda yetecek kadar kurtarma alet ve vasıtaları olmadığı anlaşılmışsa da bunların bulundurulmayışının kasıt’ a dayanmadığı tahakkuk ettiğinden, maznunların (…) beraatına karar verilmiştir. ‘’[40]

         

        Mareşal mahkemenin kararına, ‘’(Refah Faciasına ihmal ve teseyyüpleri ile sebep olan yüksek mevkilerdeki kimseleri) CHP kodamanlarının himayelerinden sıyırıp, layık oldukları cezaya çarptıramamıştır‘’[41] diyerek kararın adil olmadığı yönünde beyanat vermiştir.

         

        Faciadan kurtulanların tanıklıkları bile kabul edilmemiştir. Emekli Yarbay Nevzat Erül, kendisiyle yapılan bir söyleşide ‘’Tanıklık yapmak istiyordum. Fakat nedense Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne çağrılmadım. Yalnız Gölcük’te ifademi aldılar. Olayı baştan sona, belki bu felakete ışık tutabilirim diye anlatmak istedim. Fakat askeri hâkim soruşturma evrakında yazılı üç soruya bağlı kaldığından, bu sorulara cevap vermem dışında başka hiçbir açıklamayı dinlemek istemedi. Evraktaki üç soru ise, Refah’ın saat kaçta hareket ettiği, nereden kalktığı ve nerede battığı sorularıydı ‘’[42]

         

        Deniz Müsteşarı Amiral Mehmet Ali Ülgen ise kendini savunurken ‘’Bu gemiyle personeli haber vermeden ve ansızın gönderirsek, casusların cirit attığı İstanbul’da dikkati çekmemiş oluruz diye istihbarat endişesiyle hareket ettim. Haber verseydim. Alman Haber Alma Teşkilatı durumu öğrenirdi‘’ demiştir.[43]

         

        İsmet İnönü olayın üzerinde çok fazla durmadı; Çünkü Refah faciası, İngiltere’nin apaçık Türkiye’ye bir mesajıydı ve mesaj alınmıştı.

         

         

        Refah Faciası İle İlgili Sorular

         

        Olay sonrası birçok soru soruldu ama cevabı alınamadı. Bu sorulara baktığımızda;

         

        ü    Bu kadar önemli bir olaya neden eski ve derme çatma bir gemi seçilmişti,

         

        ü    Neden sadece iki filika bulunuyordu; Yolcu sayısına göre neden filika eklenmemişti.

         

         

        ü    Refah yola çıkarken neden Akdeniz’deki hava ve deniz keşif raporları kaptana iletilmemişti?

         

        ü    Telsiz eski ve gemi elektriğine bağlı olduğundan, elektriğin kesilmesi ile telsizde çalışmaz hale gelmişti. Bazı kaynaklar ise telsizin hiç olmadığını bildiriyordu. Yeni bir telsiz neden konulmamıştı,

         

         

        ü    Refah’ın kaptanı İzzet Dalgakıran tarafından saptanan rota, neden gemiye binen İngiliz yetkililer tarafından değiştirilmişti?

         

        ü    Refah’a neden refakat için bir savaş gemisi ya da denizaltı verilmemişti?

         

         

        ü    İngiltere, Almanya ve Bulgaristan ile imzalan saldırmazlık antlaşmasına ne oranda kızmıştı.

         

        ü    Fransa’nın bu içten çıkarı neydi?

         

         

        ü    Gizli denilen 200 kişi Mersin’e geldiğinde tespit edilmeyecek miydi?

         

        ü    Mersin balıkçılarının bildiği konuyu casuslar bilmeyecek miydi?

         

         

         Buna benzer daha birçok soru sorulabilir.

         

         

        Refah Faciası İle İlgili İlginç Anekdotlar

         

        —Kafile üyelerine nasıl olup da Kasımpaşa Devlet Hastanesi’nde bir gün içinde yedi aşı birden yapılmasına göz yumulmuştur? Veya nasıl olur da doktorlar böyle bir zorlamayla karşı karşıya kalmışlardır.

         

        —Seyahat yolluklar konusunda hiçbir çalışma yapılmamış kafile Ankara’ya geldiğinde, mesaisi bitmiş olan Merkez Bankası açtırılarak para verilmiştir. Madem gizliydi de gece yarısı Merkez Bankasının önünde iki yüz kişi ne kuyruğundaydı.

         

        —Sadece iç çamaşırları kalarak sahile ulaşan kurbanlar, Ankara’ya sevk edilirler. Levazım subayına emir verilerek 500 lira yolluk verilmesi emredilir. Levazım subayı 300 lira ödediğinde ise şaşırırlar. Neden diye sorduklarında, seyahat öncesi Mersin’de verilen battaniye ve yastıklar zimmet karşılığı verilmiş ve faciadan kurtulanlar bu battaniye ve yastıkları teslim edemedikleri için 200 lirası kesilmiştir. Ruh hali perişan, çıldırma noktasındaki bu insanlardan battaniye ve yastığın hesabı sorulmaktadır.

         

        —Ölenler yıllarca şehit sayılmamışlar,[44] olay ise basit bir deniz kazası olarak görülmüştür. Ölenlerin yakınları mahkemeye dava açmış, mahkeme kararı ile şehit kabul edilerek maaş bağlanmıştır.[45]

         

        —1970 yılına kadar bu konu kapatılmak ve unutturulmak istenmiştir. 1970 yılında Mersin’de ‘’ Refah Şehitleri’’ anıtı yapılarak[46], bu felaket göz önüne çıkartıldı. Bu tarihte şehit ailelerine birer madalya ve beratı gönderilerek gönülleri alınmaya çalışıldı.

         

         

        —İktidar, mahkeme kararı ile ancak maaş bağlarken, dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, kendi kişisel girişimleri ile şehit yakınlarına çeşitli yerlerde iş bularak en azından bu fakir insanlara yardımcı olmaya çalıştı.[47]

         

        —Refah’tan kurtulan askerlerden biri yıllar sonra Dumlupınar denizaltısında, üçü de Atılay denizaltısında şehit oldular.

         

        —Refah’ı kimin batırdığı hâlâ netlik kazanmamıştır. Ağırlık Fransızlar gibi görünse de kesinlikle Fransızlar yardımcı oyuncu rolündedir ve olayı kendi üzerlerine alarak olayları örtbas etmeye ve kapatmaya çalışmıştır.

         

        —1941 yılı başında Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi, Sir Hugh Montgemery Knutcbull Huggensen Türk ilgililerine ‘’Almanlarla saldırmazlık paktı imzalamazsanız, denizaltılarınızı vereceğiz‘’ dediği gibi, dört uçak filosunun hediye edileceğini de bildirmiştir. Ancak durum İngilizlerin istediği gibi gelişmemiştir.[48]

         

        —Bu arada bazı ailelere, eşlerinin Refah faciası sırasında vefat ettikleri duyurulmuştu. Bunlardan biri de Üsteğmen Necmi Birol’ un eşidir. Üsteğmen Birol’ un vefat ettiği eşine bildirilmişti. İlginç olan ise Necmi Birol Refah şilebinde değil Sümer vapuru ile önceki çekirdek kadro ile İngiltere’ye gitmişti. Birol buradan çektiği telgrafta ‘’Sağlık içinde olduğumu bildiririm, merak etmeyin‘’ diyordu. Bayan Birol, altı aylık çocuğu ile bu ikilemle boğuşurken, bir kötü haber de eşi öldüğü için maaşının kesildiğini bildiren mesajdı. Aradan bir buçuk ay geçtikten sonra gerçeği öğrenebilmiştir.

         

        Bir başka olay ise Abdullah Say’ın evinde yaşandı. Cemile Hanımdan saklanan haber, bir komşusunun ‘’Başınız sağ olsun‘’ mesajı ile kıyamete dönüşmüş, eşinin adını Kasımpaşa Deniz Hastanesindeki şehitler listesinde gören Cemile Hanım fenalaşmış, hastanede tedavi altına alınmıştır. İki hafta sonra Mersin’den gelen bir telgraf ile durum anlaşılmıştı. Abdullah Say; ‘’Beni merak etmeyin. Yarın İstanbul’a hareketediyorum‘’ diyerek, şehit olmadığı ortaya çıkmıştır.

         

        Eşi Başçavuş Neşet Aknar’ı kazada kaybeden Muammer Hanım’a yapılan bir tebliğde ‘’Kocan 14 yıllık bir Başçavuştur. Emekli maaşı tayin edilebilmesi için yasal süreyi tamamlamadığından size herhangi bir şekilde maaş bağlayamayız‘’ diye cevap verilmişti.[49] Çok zor günler geçiren Muammer Hanım evde satacak ne varsa satmış, intihara varacak düşüncelerle dayanmaya çalışmıştır. 

         

         

        Gemiler ne oldu?

         

        İngiltere’ye sipariş edilen 4 adet Reis sınıfı denizaltı gemisinden; TCG Oruç Reis ve TCG Murat Reis denizaltılarını 1942 yılında İskenderun’da Türkiye’ye teslim etmiştir. Bu denizaltılar, Denizaltı Filotillası Komodorluğu kuruluşuna alınarak Gölcük’e konuşlandırılmışlardır.

         

        Reis sınıfı denizaltılardan diğer ikisi TCG Burak Reis ve TCG Uluç Ali Reis denizaltı gemilerine İngiliz Hükümeti’nce el konulmuş, II. Dünya Savaşına P 614 ismi ile katılan Burak Reis denizaltısı savaş sonunda 1945 yılında Türkiye’ye iade edilmiş, P 615 ismi ile savaşa katılan Uluç Ali Reis denizaltısı ise Alman denizaltısı U- 123 tarafından batırılmıştır.[50] [51]  

         

                                       

        Refah Faciası İle İlgili Kanun

         

        Refah Faciasında hayatlarını kaybedenler, aradan tam on yıl geçtikten sonra, 27 Haziran 1951 Tarih ve 5795 Sayılı Kanunla ‘’Refah Vapurunda Ölen Askeri Şahısların Şehit, Dul ve Şehit ve Yetimlerinin de Dul ve Yetim Sayılması Hakkındaki Kanun‘’ ile şehit kabul edildiler. 3 Temmuz 1951 tarih ve 7850 sayılı Resmi Gazete de yayınlanarak kanun yürürlüğe girdi. Şehit sayılmaları için tam on yıl beklenmesi gerekti. Ancak şehit sayılmaları için nasıl 10 yıl beklenmişse, maaş bağlanması da 1960’lı yılların ortalarını bulmuştur.[52]

         

         


        


        

        [1] Esat Arslan, ‘’Refah Faciasının 60. Yıl Dönümünde KHO 1941 16 Şehidimiz‘, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Ekim 2001, Sayı: 370, Ankara, s. 80- 86


        

        [2] Arslan, s. 83


        

        [3] Yürekli, www.haber7.com, 08.02.2008


        

        [4] Osman Öndeş, Refah’ı Kim batırdı?, Denizler Kitapevi, İstanbul, 2006, s. 26


        

        [5] İsmail Yağcı, ‘’Refah Faciası Sorumluları Bulunmalı‘’  Türkiye Gazetesi, 31 Ocak 2008


        

        [6] Sinan Omur, Büyük Mareşal Fevzi Çakmak’ın Askeri Dehası –Siyasi Hayatı, Omur Mat. İst., 1962, s. 61


        

        [7] Yürekli, www.haber7.com, 08.02.2008


        

        [8] Öndeş, s. 166


        

        [9] 362 Sayılı Deniz Mec. Deniz Matbaası, 1941, s.4


        

        [10] a.g.e, s.4


        

        [11] a.g.e. s,4


        

        [12] a.g.e, s. 141


        

        [13] a.g.e, s. 141


        

        [14] a.g.e, s. 146


        

        [15] a.g.e, s. 146


        

        [16] Şenol Zümrüt, ’Mareşal Fevzi Çakmak’ın Siyasal Kişiliği ve Millet Partisi ’, Basılmamış Yüksek Lisans tezi, İstanbul, 2004, s. 37


        

        [17] Öndeş, s.148


        

        [18] a.g.e, s. 149


        

        [19] Yağcı, Türkiye Gazetesi, 31 Ocak 2008


        

        [20] Bekir Bülent Özsoy, ‘’Refah Faciası ‘’, Akşam Gazetesi, 24.06.2007


        

        [21] Şenol Zümrüt, s. 37


        

        [22] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi ( 1938- 1945 ), cilt: 2, İletişim Yay., İstanbul, 2007, s. 126


        

        [23] Ertan Ünal, ‘’Refah Faciası ‘’ Popüler Tarih Dergisi, Haziran 2006, Öndeş, s. 160


        

        [24] Haşim Söylemez, ’Refah’ı Fransızlar Batırdı‘’ Aksiyon Dergisi, Sayı: 327,


        

        [25] Buradaki sal ifadesi, geminin özellikle helâ için çakılan tahtalarının sökülerek sal haline getirilmesidir.


        

        [26] Yürekli, www.haber7.com, 08.02.2008


        

        [27] 362 Sayılı Deniz Mecmuası, Deniz Matbaası, 1941


        

        [28] Öndeş, s. 170


        

        [29] Söylemez, Aksiyon Dergisi, sayı: 327,


        

        [30] Arslan, s. 86


        

        [31] Öndeş, s. 160


        

        [32] Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1977, s.214


        

        [33] a.g.e, s. 220


        

        [34] Koçak, cilt:2, s. 128


        

        [35] Zümrüt, s. 38


        

        [36] Omur, s. 62


        

        [37] a.g.e, cilt:2,  s.130


        

        [38] a.g.e, cilt: 2, s. 131


        

        [39] Koçak, cilt:2, s. 126- 129


        

        [40] Ulus Gazetesi 14.01.1944, Koçak, s. 133


        

        [41] Omur, s. 62


        

        [42] Öndeş, s. 240- 241


        

        [43] a.g.e, s. 164


        

        [44] 27 Haziran 1951 Tarih ve 5795 Sayılı Kanunla ‘’ Refah Vapurunda Ölen Askeri Şahısların Şehit, Dul ve Şehit ve Yetimlerinin de Dul ve Yetim Sayılması Hakkındaki Kanun ‘’ ile şehit kabul edildiler. 3 Temmuz 1951 tarih ve 7850 sayılı Resmi Gazete de yayınlanarak kanun yürürlüğe girmiştir.


        

        [45] Şehit yakınları bu maaşın 1965’li yıllarda bağlandığını ifade etmişlerdir.


        

        [46] Her ne kadar Refah Şehitleri Anıtı olarak söylesek de, Ertuğrul Kazası ve Refah Faciası bu anıtta ortak anılmaktadır. Bir yüzü Ertuğrul Kazasını, bir yüzü ise Refah Faciasını simgelemektedir.


        

        [47] Naci Çetindemir söyleşisinden


        

        [48] Öndeş, s. 205


        

        [49] A.g.e, s. 221


        

        [50] www..dzkk.tsk.mil.tr, 21.08.2008


        

        [51] www..denizaltici.com, 21.08.2008


        

        [52] Naci Çetindemir, Şehit Sefer Naci Çetindemir’in yeğeninin hatıraları


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele