Kadın Erkek İlişkileri ve Aile

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

                   Bilindiği gibi son yirmi yıl ülkemiz gibi pek çok ülkeyi hızlı bir değişim sürecine sokmuştur. Bu değişimin toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutları kapalı ekonomilerin dışa açılmasını, küresel sermayeyle bütünleşmelerini de gündeme getirmiştir. Küreselleşme sürecinin olumlu değişimleri olduğu kadar, olumsuz gelişmeleri de beraberinde getirdiği açıktır. Uluslar çok kültürlü toplumsal yapılarını bir arada tutmanın ortak paydalarını hangi tarz ve usullerle başarabileceklerini de düşünmeye başlamıştır. Çünkü sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve refah dağılımıyla ilgili sorunlar dünyanın bir kısmını ya da bazı kişileri-grupları uzaya seyahat planları yapar hale getirirken büyük bir bölümünü de zaruri yaşam gereksinimlerinin (yeme, içme, barınma ve güvenlik) karşılanmadığı koşullarda bırakmıştır.

         

                    Değişimin ve dönüşümün bu denli hızlı olduğu dönemlerde pek çok alanda karmaşa ve kaos olması kaçınılmaz olabilir. Belki de dönüşümlerin doğasında karmaşa vardır. Böylesi bir makro değişimin ve dönüşümün toplumun en küçük toplumsal birimi aileyi ve evlilik kurumunu etkilemesi de kaçınılmazdı. Ailenin düzeni, işleyişi ve varlığıyla ilgili entelektüel birikimin ve içeriğin ailenin hâlihazırdaki işleyişi ve kurgusuna uymadığına ilişkin bir tespitte bulunmak yanlış olmayacaktır.

         

                     Dönüşüm döneminin aile yapısının kuruluşundan başlayarak, işleyişine, cinsiyet rolleri ve hukuku hepsinin geleneği ve usulü içinde devam ettiğini biliriz. Zaten kendisine önemli hatta zaman zaman kutsiyet atfettiğimiz önemli bir birlikteliğin kurumsallaşması böyle bir özelliği içinde barındırmasını sağlamaktadır. İlişkilerin en yaygın ve en temel birimini oluşturan aile içindeki kadının güçsüzlüğünü ortadan kaldırma yönünde bir dizi medeni kanun düzenlemesi yapılmasının temel amacı, eşit ve özgür kadın hayalidir. Ancak eşitlik ve özgürlüğün kâğıt üzerinde çok iddialı idealler olarak benimsenmesinin yalnızca entelektüel bir mastürbasyon olduğunu söylemek istiyorum. Bu sürecin tutum ve davranışlara yansıması, benimsenmesi zaman alacaktır. Toplumsal ekonomik yaşam, kültürel hayat, demokrasinin beşiği medya kadını cinsel obje kaynağı, mağdur, aldatılan, dövülen zavallı kadın olarak sunmaya devam ediyor. Ekonomik ve sosyal açıdan erkekle eşit olduğunu söyleyen kısmen özgür kadınları bilim, spor, sanatta evrensele açılmış kadınlarımızın sayısı artık parmakla sayılacak kadar az değil. Ancak değişimlerin her döneminde karşımıza çıkan bölgeler arası farklılıklar, kadın erkek ilişkisinde de görülebiliyor. Bir yandan bireysel hakkının ne demek olduğunun bile farkında olmayan bir grup kadın, bir yanda özgürlüğünü sadece kendi haklarının peşinde koşarak yaşayan kadın ve erkek. Sadakatsizlik, boşanma, şiddet… vb. birlikte yaşamın güzelliklerinin feda edildiği bencilliklerde özel yaşamlarını sergilemeye devam ediyor. Çok başarılı önemli mevkilere gelmiş kadınların özel yaşamlarındaki erkekler de sergileniyor. Profesyonel birçok kadın da boşanmış ya da yalnız olarak yaşıyor. Bunun benzeri bir konumdaki erkeğin yaptıkları ise ‘’O erkektir ne yaparsa yeridir.‘’  anlayışıyla değerlendiriliyor.

         

                    Oysa eşitlik ve özgürlük sorumluluklarla iç içe olmadığı zaman son derece kaotik bir düzen yaratma tehlikesini içinde barındırabilir. İçgüdüsel veya dürtüsel tabiatlarıyla değerlendirdiğimiz hayvanlar âleminin bile canlılarına yüklediği önemli sorumlulukları vardır. Söz gelimi bir güvercin yumurtasından çıkacak yavruları, hayata gözlerini açana kadar onları koruma ve güvenlik altında tutuyor. Kendince çıkardığı ses ile (öterek) erkeğini yumurtalarını korumaya çağırıp, onları teslim edip, yemeğe ve uçmaya yaşamsal zorunluluklarını yapmaya yöneliyor. Ailenin formal ve informal yapısının da böylesi bir kurallar, gelenek sistemi vardır. Bu geleneğin ve kuralların zamana uygun olarak değişimi ve dönüşümü de olmaktadır. En eski dönemlerden beri, sevgi ve aşk ilişkilerinde yaşanan sadakatsizliklerle ilgili binlerce edebi miras hepimizin zihinlerinde mevcuttur. Ancak aile kurumunun içindekileri salt bir ‘’özel alan ya da mahrem alan’’ kurgusu içinde değerlendirmenin oldukça zayıf ve içi boş bir özgür düşünce olduğu inancındayım. Çünkü bu sürecin içindeki erkeğin de kadının da kayıtsız bir mutluluk ve bencillik içinde olmadığını düşünüyorum. Özellikle kendine has sezgisiyle bunu hisseden kadın formal bir evlilik birliği varsa ve ekonomik açıdan yalnız yaşamı yürütecek donanıma sahipse hukuki olarak boşanarak kendince kırılmış onurunu kurtarmaya çalışıyor. Entelektüel açıdan da biz dostça ayrıldık biçiminde bir cilalama yaparak olgun ve güçlü kadın imgesini sağlam tutmaya çalışıyor. Ekonomik açıdan güçsüz ve eşine bağımlı kadın ise, ‘’Kadının kaderi bu, annem de bu duruma boyun eğdi, çocuklarımın babası, kaderime boyun eğmekten başka çarem yok‘’ diyerek durumu kabulleniyor. Kültürel yaşam da ona ‘’Kol kırılır yen içinde kalır’’ biçiminde bir öğreti sunuyordur. Çok eşli, kuma geleneğinin içinde yaşamış birçok kadını değiştiremedikleri, dönüştüremedikleri kaderlerinin kendisine sunduğu sadakatsizlikten, ekonomik açıdan daha güçlü kadından daha az acı çektiğini söylemek imkânsızdır. İkinci sınıf olmak, kenara itilmek, aşağılanmak ve onurunun kırılması insan olarak onun da içinde derin yaralar açmıştır ve açacaktır. O töresinde geleneksel usullerle sarılıp sarmalanırken bu süreci daha kolay atlatması sağlanıyor gibi gözükecektir. Ancak bireysel açıdan duygularını ayrıntıda analiz etmesini öğrenmemiştir ve durumun gereğini yapar. Boyun eğer veya kabul eder.

         

                    Eğitimli, bilincini anlamlandırma, duygularını ifade etme boyutlarında daha fazla yol kat etmiş kadın ise bu durumun içindeki algıları ve anlamlandırmalarıyla boğulabilir ya da öfkeyle kişiliğinin hiç onaylamadığı bir kimliğe de bürünebilir. Mantık süzgecinden geçirmeden pek çok tepkisellik içinde olabilir. Bütün bu süreçteki eğitimli, entelektüel erkek bunu medenileşme, özgürleşme, bireysel haklar, hatta liberalleşme, v.b. kılıfa büründürerek ‘’Âşık oldum bu benim hayatım’’ diyebilmektedir.

         

                     Aşk da başka bir kadınla ilişkide son derece masum ve insani talepler. Sorun formal evlilik birliği içindeki kadın ve erkek (karı ve koca) dışındaki öteki kadın veya başka bir erkekle yaşanması. Hukuki bir birliktelik içindeki kadın ve erkeğin başka biriyle kurdukları duygusal ve yaşantısal bağlara, salt bireysel özgürlükler ve haklar penceresinden bakmak bir dizi ikilem ve paradoksu içinde barındırıyor. Evlilik birliği bitirilmeli mi? Kolay bitebilir mi? Bitince her iki tarafta mutluluk ve huzura kavuşabiliyor mu? Birliği bozmamak adına yapılan mücadelenin, psikolojik, sosyal ve hukuki sorunları neler? Bu sorunları üstlenebilmek güçlülük mü güçsüzlük mü? Yoksa her iki durumu da içinde barındırır mı? Kadını ve erkeği kendi doğası içinde anlamak birlikteliği ve aileyi anlamada önemli bir referanstır.

         

         

Kadınlar ve Erkekler

         

                    Kadın erkek üzerinde, aile ve evlilikle ilgili güçlü ve güçsüz yanları ele almak yararlı olacaktır. Çünkü ailede yaşanmasını istemediğimiz bir sürü olay, şiddet, boşanma, birlikteliğin ortaya çıkardığı bir durum. Bu sistemin içinde kadını, erkeği, aileyi anlayabilirsek bu sistemde ortaya çıkabilecek istenmedik durumların da önüne geçebiliriz. Ya da daha sağlıklı yürütebiliriz.

         

                    Tarih boyunca etkileşimde ve bir arada bulunan iki cins -kadın ve erkek- kimi yönden birbirinden bütünüyle farklı, kimi yönden de birbirine benzer özellikler gösterirler. Fiziksel alandaki pek çok özellik kadın ve erkeğe has kimlik kazandırır. Kas yapısı, anatomik yapı ve organlardaki fazlalık ve eksiklikler cinsel ve cinsiyet özellikleri açısından olmazsa olmaz özelliklerdendir.

         

        Bilindiği gibi, insan doğarken belirli bazı düşünme, hissetme, algılama ve davranış eğilimlerini de birlikte getirir. Bu eğilimlerin ve gizli imgelerin gelişimi anlatım bulma yolları ise bireyin kişisel yaşantıları tarafından biçimlendirilir. Bireyin cinsiyetini dayalı olarak aktarılanlar ve ana-babadan aktarılanlar değişik ve birey tarafından da değişikliğe uğratılır. Jung'ın (Fordham, 1994) insanın içe dönük yüzüyle ilgili kavramlaştırmasında erkeklerinkine anima, kadınlarınkine animus diye adlandırmıştır. Anima arketipi erkeğin kadın yönü, animus da kadının erkek yönüdür. Bu kavramlaştırmada erkeğin tümüyle erkek, kadının da tümüyle kadın olmadığını ileri sürmek paradoksal gibi görünebilir. Ancak bir kişide hem erkeksi hem de kadınsı eğilimlerin bulunması sık görülen bir durumdur. Yaşamları boyunca bir arada yaşayan bu iki grup, birbirine ait bazı özellikler kazanmaları sayesinde, birbirlerini de daha iyi anlayabilmişlerdir.

         

        Gerçekte, uyumlu bir insanda karşı cinse ait yönler davranışlara da yansır. Eğer bir erkek yalnız erkeksi özellikler gösterirse, dişilik özellikleri bilinç dışında kalır ve gelişemez. Böyle bir durum o erkeğin bilinçdışının zayıf ve etkisiz kalmasına neden olur. Çok erkeksi görünen ve davranan erkeklerin bu görünümlerinin arkasında çoğu kez zayıf ve bağımlı bir yapıya sahip olmalarının nedeni de budur.

         

        Bu çerçevede anima ya da animusun sönmesi ya da gelişmemesi zararlı sonuçlar yaratabilir. Jung’a (1994) göre, batı kültürünün kadındaki erkeksi eğilimleri erkekteki dişilik özelliklerini hoş karşılamaması, persona’nın (Jung’a göre toplumsal anlamda onaylanan ve beklenen maskeli davranışlardır.) egemen olmasına yani anima ve animusun ezilmesine neden olmaktadır. Persona ile anima ya da animus arasındaki dengenin bozulmasının olumsuz sonuçlarından biri de anima ya da animusun başkaldırması biçiminde ortaya çıkabilir. Örneğin, bir erkeğin animası öyle bir tepki gösterir ki, o erkek erkekten çok kadınsı davranmaya başlayabilir. Transvestizm ve eşcinsellik Jung’a göre bu biçimde oluşan yönelim bozukluklarındandır.

         

        Jung, insanın kendi cinsiyetini temsil eden ve hemcinsleri ile ilişkisini etkileyen arketipe gölge adını vermiştir. Gölge, içimizdeki engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız her şey olan bir varlıktır. Gölge, toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır (Freud’un İd’inin karşılığıdır). Utanç duyulan ve kendi hakkında bilinmek istenmeyen her şey bu gruptadır. İçinde yaşanılan toplum ne kadar dar ve kısıtlayıcı olursa bireyin gölgesi de o kadar geniş olacaktır. Bireyin toplum içinde var olabilmesi ve grup üyeliğini sürdürebilmesi için gölgesindeki dürtüsel eğilimleri evcilleştirmesi gerekir. Bu süreç gölgenin gücüne karşı koyabilecek güçte bir persona geliştirerek gerçekleşir. Birçok dürtüsel eğilimlerini bastırmış kişi uygarlaşmış olur, ancak buna karşılık yaratıcılığını, duygusallığını, iç görünüşünü köreltmek zorunda kalabilir.

         

         

        Bu durum sıklıkla toplumsal yaşamda kendisine, güzellik, hanımefendilik, annelik rolleri üstlendirilen kadın için geçerli olabilir. Bazı durumlarda gölgeden yoksun yaşamın cılız ve ruhsuz olması da söz konusudur.

         

        Ego ve gölge işbirliği yaptığında, kişinin kendini yaşam dolu ve canlı hissettiği bilinmektedir. Böyle bir durumda ego, içgüdüsel güçlerin yolunu kapatacağı yerde onları yönlendirir. Bilinç dünyası genişler ve zihinsel işlevler canlılık kazanır. Zihinsel işlevin yanı sıra bedensel etkinlik de artar. İnsanın kendini gerçekleştirebilmesi için egonun işbirliği gerekir. Kişiliğin bireyselleşmesi için insanın kendine ilişkin her şeyi bilinçlendirmesi gerekir. Gerçekte her insanın amacı kendini gerçekleştirebilmektedir. Ancak bu amaca yaklaşabilmek için uzun, güç ve karmaşık bir yolun aşılması gerekir. Bu yolun orta yaşlara gelindiğinde belirmesi ise hem kadın hem erkek için paradoksal bir durumdur.

         

        Kadın toplumsallaşma sürecinin yarattığı dezavantajlardan dolayı (eğitim fırsatı vermemek… vb.) kendini gerçekleştirmeden mahrum kaldığı gibi, erkekte kendi beninin istediği ve seçtiği kişiyle evlenemediği gerekçesiyle olumlu ve üretken ilişkilerden kopmaktadır. Karısını aldatma, kaçamaklar ya da ikinci eşler de bir dönemin eksik ve gelişmesiyle ilgili olabilir. Kadının ve erkeğin sağlıklı bireyselleşmesi doğuştan var olan özerk bir süreç olarak adlandırılsa bile kişiliğin gerekli yaşantılara ve eğitime ihtiyacı vardır. Bu noktadan, bu yaşantıların erkeğe ve kadına neler sunduğu ve hangi eğitim, iç görü fırsatı sunduğunun anlatılması ve tanımlanması önemlidir. Bireyselleşme sürecinin kadına ve erkeğe sundukları ne kadar özerk ve zenginlik içerirse o kadar sağlıklı olabilir. Ülkemizde toplumsal yapımızda yaşanan hızlı değişimin özelikle kent ortamında orta sınıf ve orta sınıf üstü aileler için çocuğun niteliksel değeri ile ilgili yaklaşımlar kadına ve erkeğe eşdeğer fırsatlar sunmaktadır. Kadının ekonomik evrimi, hem eğitimsel hem istihdam alanında kadına (özellikle kentli orta sınıf kadına) oldukça yüksek bir statü edindirmiştir. Bu durumda, kadın ve erkek için evlilik daha özerk iki bireyin özgür kararına dayanan bir birlik haline gelmektedir. Ancak kadının ve erkeğin tarım toplumundan farklı görece özgür ve özerkliğinin ne denli sağlam olduğunu ayrıca tartışmak gerekir. Çünkü daha geç yaşlarda (18 yaşın üstü) daha nitelikli ve kısmen daha özerk bireylerin boşanmalarında da artış günümüz koşullarında yaşanan bir olgudur. Bu durum bize, daha genç yaşta ve daha donanımlı bireylerin evliliğinin yürümeme nedenlerinin bireyselleşmeleriyle de ilgili (birçok neden olduğunu biliyoruz) olduğunu düşündürtmektedir.  Çünkü kişiliğin bireyselleşebilmesi için bilinçli durumda olması gerekir. Eğitimin amacı boş alanı doldurmak değil, kişide esasen varolan şeylerin gelişimini sağlamaktadır. Sağlıklı bir gelişim için kişiliğin her bir bölümünün bireyselleşmesine olanak sağlamak gerekir. Kişiliğin bir bölümünün ihmal edilmesi, o bölümün normal dışı biçimlerde ortaya çıkmasına neden olabilir.

         

        Freud ise sağlıklı insanın tanımını yaparken oldukça kısa ve yalın iki sözcükle yapmaktadır. “Sevmek ve çalışmak”. Bu iki sözcük üzerinde düşündükçe anlamı derinleşmekte, genişlemektedir. Sevmek deyince sevişmekten daha öte insanları sevmeye; yalın iş yapmaktan, çok karmaşık yapıcı-yaratıcı, üretici uğraşlara kadar geniş ilişki ve eylemlerin kapsadığı anlaşılmaktadır (Freud, 1980.1-31).

         

        Meslek yaşantımda aile görüşmelerinde, kadınlar ya da erkeklerden oluşan gruplarda her iki cinside birbirlerini farklı tanımlamaktadırlar. Söz gelimi, erkekler grubunda sıklıkla dile getirilen gerçek, kadınlar duygular ve ayrıntılar üzerinde çok meşgul bir grup, farklı bir cinsiyet olarak ele alınmaktadır. Kadınlar grubunda da erkeklerin çok rasyonel ve duygusal olmadıkları dile getirilmiştir. Gerçekte bu farklılığın ne denli cinsiyete bağlı olduğu tartışmalıdır. Her şeyden önce kendimin grup üyesi olarak katıldığım uluslararası bir grup eğitiminde, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri konuşmuştur. Bu gerçek ve kendi uygulamalarımdaki sonuçlar, her iki cins içinde karşı cinsin önemli olduğunu düşündürtmektedir. Ancak birbirleri için önemli olan bu iki grubun aynı çatı altında yaşamalarındaki güçlük, birbirlerine atfettikleri kavramsallaştırmalardan da kaynaklanmaktadır. Çünkü bu kavramsallaştırmalarda genelleştirilmiş kanılar vardır.

         

        Kadınların erkeklerle ilgili duygusal olmama tanımlaması onların duygusal ya da duyguları olmadığı anlamına gelmez. Her şeyden önce yetişkin bir birey olarak erkeğin de duyguları vardır. Ancak ilişkilerde duygusal olan rasyonel alanın (düşüncelerin) daha çok kontrolünde olabilir ve duygular zor ifade edilebilir. Erkekler kadınların davranışları ve tepkilerini duygusal alandan çok düşüncelerle değerlendirmektedir. Düşünce de kadının içten ve samimi bazen duygusal davranışları mantıksızlık ya da aptallık biçiminde değerlendirildiğinde, çatışmalar ve kavgalar birbirine saldırı düzeyine ulaşmaktadır. Bu noktada kadınların erkekleri sadece akıl ve rasyonelite figürü, erkelerinde kadınları duygusallık figürü olarak tanımlamaları ne kadar yerindedir? Öncelikle belirteyim ki bütün sağlıklı bireylerde duygu, davranış ve düşünce üçlüsü birbiriyle uyumlu bir bütünlük oluşturur.

         

        Erkek ve kadın, birliktelikleri sürecinde kendisinde (bireyselliğinde) daha baskın özelliklerle hareket edebilir. İşte bu noktada baskın özellikler açısından bazı farklılıkların oluşmuş olabileceğinden söz edebiliriz.

         

        Söz gelimi, “güzel narin kızım”, “akıllı oğlum” diye büyütülen (Aktaş, A.1996 s.87-103) çocukta aklın ve duygunun baskın hale gelmesi söz konusudur. Ancak burada önemli olan bir başka özellikte iletişimde birbirini anlamadan ziyade yorumlamaya çalışmaktır. Çünkü iletişimde anlama da duygu düşünce birlikte kullanılır. Bazen karşıdaki kişinin durumunu aynen ona aktararak anlatmak bile yeterlidir. “Anlıyorum, şu anda çok kızgınsın” anlatımı “böyle aptalca nasıl davranırsın” yorumdan daha etkili bir anlatım tarzıdır. Kadınların “siz erkekler hep aynısınız”, erkeklerin de “siz kadınların hepsi birbirine benzer” tarzındaki paylaşımları, anlaşma sürecinde çok genel sıkıntılardandır. Oysa kadın ve erkek kendine has özellikleri ve birlikte yaşamalarının zenginlikleriyle genelleştirme kıskacına düşmeyecekleri bir iletişim sürdürebilirler. Kanımca, erkek ve kadının iletişimlerinde yaşadıkları sorunların en temel nedenlerinden birisi farklı psikolojik gelişim ve eğitim düzeyinde olmalarıyla ilgilidir. Söz gelimi, erkeklerin kadınlardan daha bağımsız olduklarına ilişkin kanı yalnızca ekonomik özellikleriyle ilgili değildir. Yetiştirme sistemi ve genetik özellikler çocukluktan itibaren onlara bağımsızlığı öğretmektedir. Duygusal anlamda erkeklerin anne bağımlılıkları geçiş nesnesi olarak gördükleri eşe bağımlılıkları kadınlardan daha yüksektir (Söylemezoğlu, Aktaş, 1999). Kadının kocaya ya da eşine bağımlılığında ekonomik özerkliğinin etkisi büyüktür. Çalışmayan ve geliri olmayan kadın, çocukları adına da olsa birlikteliğini sürdürme eğilimi içindedir. Oysa erkek bireysel olarak-ekonomik anlamda özerk ve bağımsız kendine yeten bir birey olarak daha zor yaşayabilir. Çünkü anne “erkek adam ağlamaz, erkek adam iş yapmaz” diyerek onun belli rolleri üstlenmesine hatta duygularını ifade etme ve ketlenmesine neden olmaktadır (Aktaş, s. 96-109). Duygularını ifade etmede ketlenmiş bir bireyin karşı tarafın duygularını anlama çabası da olmayabilir. Ancak bu süreç yeniden öğrenilebilir ve değiştirilebilir. Birlikte yaşam her iki tarafa da yeni tutum ve davranışlar kazandırırsa büyüme ve gelişme devam eder. Taraflar kendilerindeki farklılıkları güzelliklere dönüştürebilirler. Erkek ve kadında birlikte yaşamın, bağımlılıkların bireysel gelişimi engellemediği durumlarda birlikteliğin taraflara doyum vermesi beklenir.

         

        Kadın ve erkek birliktelikteki doyumu sonsuz ve sınırsız olarak düşündüklerinde sorunlar çıkabilir. Her iki cinsin farklılığı, zaman zaman beklentilere uygun davranışlar göstermemelerine neden olabilir. Ancak taraflar, bu tür umduğunu bulamama beklentisini görememeyi genelleştirerek ilişkinin bütününe yansıtabilirler. Bu durumda duygu ve düşünce arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Bu uyumsuzlukta ayrılık gibi acil ve çok fazla sorgulanmadan verilen boşanma kararına ve davranışına götürebilir. Birbirini seven, aşık ancak birbiriyle anlaşma yolu bulamadıkları için bu kararı vermelerini gerekli kılan koşullar kuşkusuz vardır (İçki, şiddet, saldırganlık, son zamanlarda sadakatsizlik). Ancak birçok durumda verilen kararın erken olduğu da boşandıktan hatta ikinci evlilikler yapıldıktan sonra fark edilmektedir.

         

        Kadın ve erkek arasındaki duygu düşünce ve algılama farklılıklarının olması bir zenginlik olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu farklılıklar iletişimde engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü evlilik birliği içinde pek çok sorun iletişim bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Aşağıdaki şema sağlıklı bir ilişkide olmasını beklediğimiz unsurları göstermektedir. İletişimde yaşanan sorunların pek çoğu, dinleme, anlama, anlatma boyutlarında ki sıkıntılara işaret etmektedir. Bu durumda da anlaşmadan söz etmek zor olabilmektedir.

         

         

                                                           

                

         

                     

         

         

                     Evlilik birliği içindeki kadın erkek ilişkisi özelliğiyle davranışlara yansımış olarak benimsenmesini beklediğimiz anlama, dinleme, anlatma ve anlaşma zemininde sürdürülebilirse devamlılık gösterebilir.  Birlikte yaşam, eşlerin kişilik özellikleri, bireysel yaşam deneyimleri eşlerin karşılıklı olarak sürdürdükleri iletişimde aksamalar yaratabilir. Bazen taraflardan birisi çok anlatırken diğer taraf daha çok dinlemeyi tercih edebilir.  Bu durum her zaman dengesizlik ve uyumsuzluk yaratmasa da istendik bir durum değildir. Çünkü benimsenmiş tutum ve rollerin ilişkiyi denge içinde sürdüreceğinin bir garantisi yoktur. Erkeğin ve kadının hem kendisi hem karşı tarafı anlama, dinleme ve anlatma sorumluluğuyla anlaşmayı sürdürmesi beklenir. Evlilik birliği içinde yaşanan ve paylaşılan pek çok şey, bu alanlarda da bazı aksamalar ortaya çıkarabilir. Aileye giren yeni bir çocuk, çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili üstlenilen roller, tarafları dinleme ve anlama da kusurlu hale getirebilir. Söz gelimi işten gelen kocasını özenli ve bakımlı karşılayan hanım, çocuk/çocuklarının bakımıyla ve ev işleriyle uğraşırken aynı özeni göstermemeye başlayabilir. Bu durum erkeğin önemsenmediğini hissetmesine neden olabilir. Benzer şekilde işten yorgun gelmiş erkekten ilgi görmediğini düşünen kadında kendisinin önemsenmediğini hissetmeye başlayabilir.

         

        Aile yaşam döngüsü içinde ortaya çıkan yeni üye eşlerin birbirleriyle yürüttükleri iletişimde yeni organizasyonlar ve düzenlemeler yapmalarını gerektirir. Karı- koca ilişkisi çocuğun varlığı ile önemli oranda değişikliğe uğrar. Ancak yukarıda belirtilen dinleme, anlama, anlatma ve anlaşmanın karşılıklılık içinde yeni üyeyle de kurulmasının öğrenilmesi zaman alır ve öğrenilir. 

         

        Eşlerin iş, ev ortamında üstlendikleri roller ve sorumluluklar, ikili ilişkilerinde sürekli, olarak yeni düzenlemelerini zorunlu kılar. Sağlıklı iletişim sürdüren bütün çiftler çatışsalar bile ( bazen sağlıklıdır ve ilişkiye yol aldırır) anlaşma sağlayabilirler. Çünkü dinlemeyi, anlamayı kendini anlatabilmeyi başarabilmek önemli bir meziyettir. Gerçekte bu meziyeti öğrenebilmek kadın erkek ilişkisinin değil, toplumsal yaşamında anahtarıdır. Eşlerin birbirinin zihnini okumaya, ana gerçeği sormaksızın ve onu dinlemeksizin yorumlamaya başlaması en temel iletişim kusurlarındandır.

         

         

        Görüldüğü gibi kadın ve erkek hem fiziksel hem duygusal ve davranışsal olarak birbirinden farklı olabilir. Olması da doğaldır. Kadının ve erkeğin bu farklılıkları onlara aile ve evlilik içindeki rolleri, davranışları ve beklentilerinde de farklılıklar yaratabilir.

         

        Aile ve evliliğin birlikte yaşamı sürdürmenin mucizesi farklılıkları ötekileştirip etiketlemeden, birlikteliğin zenginliğine dönüştürebilmektir. Yeni nesilleri de, anne ve babanın farklılıklarının zenginliğine inandırıp onlara sağlıklı özdeşim yapabilmelerini sağlayabilmektir. Bu da aile birliğinin gücü ile ortaya çıkabilir.

         

         Küreselleşme toplumun, eski değer ilişkilerine yeni boyutlar eklemlemiştir. Namus ve ahlak anlayışı güven ve himaye kültürü, sadakat ve ihanet, gizlilik ve mahremiyet, sevgi ve hoşgörü, saygı ve korku özgürlük ve teslimiyetçilik, özerklik ve bağımlılık küresel değerlerin rüzgarına kapılıp ya eski anlamlarını yitirmiş, ya çözülüp içi boşaltılmış yada yeni anlamlarla yeniden tanımlanmaya başlamıştır. Bu tanımlamalarda özerklik, bağımsızlık rüzgarı özel olan muhabbeti ile aile içinde kadın, erkek ve çocukların birbirine ve birlikteliğe ilişkin sorumluluklar yerine getirilemeden hak talep karlığı furyasına katılmıştır. Bu durumun kritik uzantılarının toplumun böylesi değişim ve dönüşüm dönemlerinde yaşanması kaçınılmazdır. Bilgiye dayalı rekabet, verimlilik, toplam kalite, insan hakları ve demokrasi serbest piyasa ekonomisi ailesine ve aile birlikteliğine daha az zaman ayıran aile üyeleri yaratmıştır. Yalnızlık ve kopukluk ailenin geleneksel değerlerinden uzaklaşmış bir birey yaratmıştır. Böylesi bireyselleşmiş bireylerin kuracağı ailenin yaratacağı ilişkiler de kuşkusuz geleneksel aileden farklı olacaktır. Rekabet aile içinde kadına ve erkeğe de aynen yansıyabilir ve yansımaktadır. Bu yeni dönemde geleneksel değerler (Kadınlığı ve erkekliği, çocukluğu ile ilgili) kültürel ve toplumsal grup bağlılıklarını kritik ederek bireysel ve toplumsal verimliliğini ve performansını geliştirme ve buna uygun ödüllendirme beklediği bir yapıya dönüşmüştür. Aile içinde kadınlığını, anneliğini, evlatlığını kendi sorumluluk ve emekleriyle geliştirmeye, yenilemeye çalışmaktadır. Bilgilenme ve emekle yeni bir bireysel kimlik oluşturmaya yöneltmektedir. Bu kurgu içindeki bireylerin kuracakları ailelerde de aile bağı ve değerleri mahkûmiyetler değil emek ve sorumlulukla geliştirilen bireysellikler sunabilir. Ancak eski geleneksel değerlerin amaç değil bazılarının değiştirilip dönüştürüldüğü onlara yeni nesiller, çocuk yetiştirme yöntem ve usullerini, kadınlığı, anneliği, erkekliği, babalığı, evlatlığı da rıza ve onayla, emek ve sorumlulukla beslenen araçlar haline getirmiştir. Geleneksel değerlerin araçsal niteliğinde de bazı mahkûmiyetler olabilir. Ancak bu mahkûmiyetler yaşamsal mahkûmiyetlerimizden farklı değildir.(yemek, içmek, soluk almak, uyumak… vb)

         

                     Gerçekte kadın erkek ilişkisi mahkûmiyetlerle özerklik arasındaki salınımla tanımlanabilir. Yeni kurgusu içinde kadının ve erkeğin doğal, fizyolojik, psikolojik, sosyal yapısının farkında olup bilgilenmesi daha kolay ve beklenen bir durumdur. Bu bilgilenmenin kadını ve erkeği bilinçli ve sorumluluklarının farkında bir duruma getirmesini bekleriz. Kadın ve erkekler sosyalleşme sürecinde içinde bulundukları sosyo-ekonomik ve kültürel koşullara göre edindikleri ile yetinemeyecekler yeni bilgiler edinecekler, bireyselliklerini yaşam boyu geliştireceklerdir. Bu gelişimin bir bölümü doğal süreç içinde(evlenme, çocuk sahibi olma… vb) olurken bir bölümü de toplumda var olan aile destek hizmetiyle sağlanabilir.

         

         

SONUÇ

 

                   Kadın erkek ilişkisinin formal ve informal birlikteliği olarak kurumsallaşmış aile sistemi içinde bulunduğumuz dönemde pek çok sorunla karşı karşıyadır. Kadın erkek ilişkisinin en uzun süren, en çok duygusal yatırım yapılan kurumu olan ailenin toplumda pek çok önemli versiyonu vardır. Ekonomik, sosyal ve psikolojik destek fonksiyonu, ilişkileri düzenleme ve düzene sokma, neslin devamını sağlama fonksiyonu gibi temel fonksiyonlar toplumlarında devamlılığını temin eder.

         

                   Kuruluşundan işleyişine birçok formal ve informal kurallar sistemini içinde barındıran aile kurumunun içinde yaşadığımız günlerde desteğe ve ilgiye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Toplumsal yapımızın güçlü kurumlarından olan aileyi değişimden uzak tutamıyoruz. Ancak değişirken yozlaşıp içinin boşalmasına duyarsız kalamayız. Aile içinde yaşayan kadının erkeğin kendi doğal özelliklerinin farkında olan, güçlerini yerinde ve zamanında devreye sokup sağlıklı nesiller yetiştiren bir kurum haline getirmek için desteklemek zorundayız.

         

                   Bu alanda çalışan profesyoneller (psikiyatrisi, sosyal hizmet uzmanı, sosyolog, psikolog, çocuk gelişimci… vb.) ve kurumlar aileyi bütün olarak desteklemek durumundadır. Okullardan, toplum merkezlerine, aile danışma merkezlerine değin birçok sosyal refah kurumu yerinde ve zamanında eğitim ve destek hizmetlerini devamlı kılmak önemli.

                  

                   Ailenin profesyonel destek hizmetlerine olan ihtiyacı yaşam boyu devam edebilir. Aile üyelerinin karşısına çıkan bu yeni durum yeni baş etme mekanizmalarına ihtiyaç hissettirebilir. Yeniden öğrenmeye ihtiyaç duyma yaşam boyu devam ettiğinde sorunlar karşısında donanımlı ve etkili mücadele edebiliriz. Küreselleşme sürecinde aile kurumunun karşısına çıkan, daha çok ailede görülen eşler arası ilişkiler sadakatsizlik, anlık krizler ve hastalıklar profesyonel desteğe gerek duyulan bir ortam oluşturulabilir. Kısa süreli bir ilişki ve sadakatsizlik aile ve evlilik kurumunun dağılmasına neden olmadan yeniden öğrenmeler ve kabullerle devam edebilir mi? Ailenin yaşam döngüsü içinde pek çok beklenmedik ve istenmedik olayları da yaşanabilir. Bazen ailenin doğal yaşam döngüsü de bireylerin taşıyamayacağı yükler getirebilir. Bu yüklerle baş edebilmek, bireysel potansiyel kadar hazırlıklı olmayı gerektirir. Ancak halk arasından sıkça ifade edilen “yaşamın herkese taşıyabileceği üstlenebileceği yükler sunar” deyişi oldukça anlamlıdır. Her birey için yüklerin taşınamayacak kadar ağır olduğu dönemler olabilir. Ancak çevresel destek, profesyonel destek yeni öğrenmeler bireyi yükleriyle baş edebilecek hale getirebilir. Belki de hayatın bütünü bir öğrenmedir.

         

         

        Kaynaklar

         

        Fordham, F. Jung Psikolojisi. 2. Baskı. Soy yayınları, 1994.

        Freud. A. Child Analysis As The Study of mental Growth (Normal and Anormal) The Course of Life, Psychoanalitic Contributions Toward Understanding, Personality Development 1980.

        Mavili Aktaş. A. 1996 Aile İçi Şiddet. Somgür Eğitim ve Dağıtım Yay.

        Mavili Aktaş A. 2002 Aile İçi Şiddet. Kadın ve Çocuğun Korunması. Elma Yay. Ankara

        Söylemezoğlu, Ü., Aktaş Mavili, A., Aktaş, R., Ermiş, Y., Cesur G., “Ben olmadan biz oluyoruz” Hürriyet Gazetesi 8 Mayıs 1999                                                                                                                                                                      

         

         

         

         

         

                     

         

         

         

         


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele