Fransız Devriminden Günümüze Ulus-Devlet

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

                    Birleşmiş Milletler, ifadesinden de anlaşılacağı gibi, günümüz siyasi dünya toplumu ulus-devletlerden oluşmaktadır. Fransız ve Amerikan devriminden çıkan tarihsel model artık dünya çapında kendini kanıtlamıştır. Bu durum kesinlikle küçümsenmemelidir”(Habermas, 2002a:13). Habermas’ın bu savıyla ulus-devletin günümüz dünyasındaki önemi ve belirleyiciliğinin belirtilmesi, ulus-devlet olgusuna yönelik tartışmaların seviyesi bakımından önemli bir argüman olarak değerlendirilebilir.

         

                    Günümüzde en yaygın devlet tipi olan ulus-devlet modeli, ortaçağın sonunda -özellikle milli monarşilerin ortaya çıkmaya başlamasıyla- görülen bir devlet örgütlenmesidir. Bu örgütlenme modeli, günümüz anlamındaki yapısını XIX. yüzyılda kazanmıştır. XX. yüzyılın özellikle ikinci yarısındaki sömürge uluslarının bağımsızlıklarını kazanmalarıyla yaygınlaşan ulus-devlet organizasyonu, günümüzde siyasal anlamda üzerinde en çok tartışılan olgulardan biri olarak dikkat çekmektedir(Şen, 2004:3).

         

        Ulus-devlet olgusu, XIX. yüzyılda özgürlük ve kurtuluş hareketlerine katkıda bulunmuş bir model olarak değerlendirilen bir konumda bulunmuştur. Bu dönemde ulus-devlet, esas olarak Fransız devriminden miras alınan demokratik ve evrensel değerlere ayrılmaz olarak bağlı, ilerici bir olgu idi. Ulus-devlet, yüzyıllardır savaşlarla sarsılmış ve artık bu savaşların sebeplerini oluşturan imparatorlukların ve kişi keyfiyetine dayanan tek kişi otoritelerinin etkileri altında yaşayan ulusların ekonomik ve sosyal bazlarda ortaya çıkan sıkıntıları aşmak ve yüzyıllardır süren ulusların içine düşmüş olduğu karmaşalardan kurtulabilmeleri için gösterdikleri yoğun isteğe cevap olmuştur. Bu olgu, ulusların üyeleri arasında bir topluluk duygusunun yeniden yaratılabilmesi rüyası ve yeni bir idealizmin aşılanması, yaşamın ayartıcı bir seçenek olarak görünen tüm yönlerini kapsama yeteneği olan yeni bir ideolojinin merkezine oturtmuştur. Ulus-devlet, her şeyden önce yüzyıllardır “kimin ve neyin olduklarını” bilmeden yaşayan milyonlarca insana anlamlı bir aidiyet duygusu sağlayan ulusçu bir hareket olmuştur (Smith, 2002b:182-183). Ulus-devlet yeni yeni filizlenmeye başladığı Fransız devrimi ile birlikte, ulusal topluluğu, kendi organik yapısı ile yaşamının doğayla benzeşen bir varlığı olarak kullanma yoluna gidilmiştir. Günümüzde bu görünümünde bazı değişimler gösterdiği kabul edilmekle birlikte yine de devlet modelleri içerisindeki en güçlü siyasal yapı olduğu kabul edilmektedir (Guibernau, 1997:160).

         

        Sonradan bir ulus ve devlet olacak ulusların yüzyıllarca süren belirsizliklerinden sonra göreli erken gelişimleri, bir rastlantı olmanın ötesinde, dünyada yaşanan idari, iktisadi ve kültürel alanda birbirini izleyen süreçlerle örtüştüğü görülmüştür. Burada devletin asıl özne olduğu da yadsınamaz bir gerçeklik olarak kabul edilmelidir. Devlet, bu süreçte idari, vergi ve askere alma faaliyetleri ile hükümranlık alanı içerisindeki nüfusa, ortak bir kimlik duygusu sağlamakla birlikte, “yurttaşlık sadakati” denilen olgunun da gelişmesini sağlamıştır. Bu durum, XVIII. yüzyıldan önce de var olan ancak adı konmamış, “ulusal egemenlik” anlayışının yerleşmesinde de önemli bir etkeni ifade etmektedir (Hardt-Negri, 2003:118-122).

         

        Bir ülkenin uzak bölgelerinin birbirine alt yapı yatırımları ile bağlanması, devlet sınırları içerisinde yaygın bir iletişim ağının kurulması, artan yurttaşlık hakları, ulusal siyasette daha çok kimse ve sınıfı kendisine çekmiş, ülkenin coğrafi alanlarını da gittikçe birbirine yaklaştırmış ve bunların neden olduğu adanmışlık ile aidiyet duygularının kazanılmasında ve ulus-devletin yaratılmasında etken bir rol oynamıştır. Nitekim burada, Massimo d’Azeglio’nun ünlü sözü “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız” ile Polonya’nın nihai kurtarıcısı Albay Pilsudki’nin  “Ulus, devleti yaratamaz; yaratan devlettir” deyişi ünlü tarihçi Hobsbawm tarafından bu konularda aktarılmaya değer bulunmuştur. Bunun yanı sıra, 1789’da Fransa’da nüfusun yalnızca yüzde 12-13’lük bir diliminin “Fransızca” konuşabildiği, kuzey ve güney Fransa’da neredeyse kimsenin Fransızca bilmediği de ilginç bir görüntü olarak önemlidir. Yine İtalyanca, İtalyan birliğinin 1861 yılında kurulmasında biricik temel ve yarımadanın elit kesimlerini birleştiren bir unsur olarak gösterilmiş olsa da ancak halkın yüzde 2,5’u bu dili günlük konuşma dili olarak kullanabildiği görülmektedir (Hobsbawm, 1995:44). Bu sayılan sebepler ile ulus ile devletin birlikteliği ve yazının başında belirtilmiş olunan sürecin tamamlanmasının ulus açısından kendine ait bir devletle olan ilişkinin sağlanabilmesi açısından önemli olduğu görülmektedir.

         

        Bu çalışmada ilk önce XX. yüzyılı şekillendiren ulus-devlet olgusunun, Fransız İhtilali sonrası doğuşu ve gelişimi tartışılacaktır. İkinci bölümde ise XX. yüzyıla gelindiğinde ulus-devletin birçok yönden ulaştığı düzey üzerine geliştirilen eleştiriler ışığında ve ulus-devletin genel görüntüsü üzerinden bir analiz yapılmaya çalışılacaktır.

         

         

         

Ulus-Devletin Doğuşu ve Gelişimi

         

         

                    Devlet, yüzyıllar boyunca anlamlandırılması ve tanımlanması zor görülen kavramlardan biri olarak görülmüştür. Devleti felsefi temelde ilk defa tanımlayanlardan biri Platon’dur. Platon’a göre devlet, filozof-kralın bilgisinin ve insan ruhunun ideal bir şekilde somutlaşmasıdır. Aristoteles ise devleti, bireyin siyasal olarak üyesi olduğu yapı olarak, Hobbes da insanın varlığını güvence altına alan bir siyasal güç olarak tanımlamıştır. Ulus-devletin fikir babası olarak kabul edilen Hegel ise devleti, tanrının yeryüzündeki yansıması olarak görmüştür. Bütün bunların yanında da hiç şüphe yoktur ki tüm düşünürlerce tanımlanmaya çalışılan devlet ve onun günümüzdeki tezahürü olduğu genel kabul olan ulus-devlet, modern dünyanın şekillenmesindeki en temel kurum olarak görülür (Habermas, 2002b:8). 

         

                    Ayrıca ulus-devlet modern anlamda siyasal egemenliğin kaynağının ve sahibinin ulus olduğunu vurgulaması sebebiyle de devlet biçimleri arasında sayılırken ilk kez bu kadar net bir vurgunun belirtildiği devlet biçimi olarak da dikkat çekici bir yönü vardır. Bu nedenle demokrasinin çağımızın genel devlet sistemi olabilmesinde de bu vurgunun önemli bir yeri olduğu kabul edilebilir. Ulus-devlet, taşıdığı halk olgusu vurgusuyla kendisine resmen bu devlet biçimi içerisinde bir yer bulmuştur (Şahin, 2007:123).

         

        Bütün bu tanımlama çabalarına karşın, ulus-devletin gerçek anlamda tanımlanabilmesinin arkasındaki anlayışın iktisadi olduğu üzerinde önemle durulduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Bu İktisadi anlayışın arka planının da merkantilizm anlayışı olduğu savunulmaktadır. Temel mantıki alt yapısını ticaretin gelişmesinden alan merkantilizm, Ortaçağın toprağa dayalı üretim yapılarına karşı geliştirmiş olduğu bakış açılarıyla, ulus-devletin teorik alt yapısı için gerekli olan iktisadi ihtiyaca ve temele önemli bir katkısı olmuştur (Habermas, 2002b:9).

                   

        Ulus-devlet, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yasal güç kullanma hakkına sahip ve yönetimi altındaki halkı türdeşleştirerek, ortak kültür, simgeler, değerler yaratarak, gelenekler ile köken mitlerini canlandırarak, birleştirmeyi amaçlayan bir tür devletin oluşumuyla tanımlanan ve günümüze şekil veren modern bir olgudur. Ulus ile ulus devletin, çoğu zaman olduğu gibi, çakışması durumunda aralarındaki temel farkın bir ulusun üyelerinin bir topluluk oluşturma bilinci göstermeleri ile birlikte, ulus-devletin bir ulus yaratımında veya ulusların kendi farkına varmaları için çalışması ve bir topluluk duygusu geliştirme çabası olduğu söylenebilir. Ulusun ortak bir kültürü, değerleri ve simgeleri varken, ulus-devlet bunları pekiştirme ve “vatana bağlılık” gibi bir amaç gütmüştür. Bu bilincin siyasi olarak oluşmasında Avrupa’nın 1815 Viyana Kongresi sonucu ortaya çıkan haritanın uzun bir zaman dilimi sürecinde bozulmaması da önemli bir faktör olarak görülmektedir (Erözden, 1997:8).        

         

         

        Ulus-devlet, özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, küresel ölçekte yaygınlığa ulaşmış bir siyasi yapılanma modeli olmuştur. Günümüzde, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye devletlerin hemen tamamı ulus-devlet modeline göre ve ulus-devlet kurgusu esas alınarak yapılanmıştır. Bunun yanında, gerek geçmişte, gerekse günümüzde siyasi bağımsızlık elde etme amacıyla hareket eden birçok ulusçu akım da bir ulus-devlet kurma hedefine yönelmiştir. Bu nedenle, her genellemenin kaçınılmaz olarak içereceği yanılma payından çekinmeksizin, XVIII. yüzyılın sonlarından günümüze kadar, oluşturulması için mücadele verilen siyasi örgütlenme modeli ulus-devlet olmuştur denilebilir (Guibernau, 1997:93).           

         

         

        Günümüzdeki ulus-devlet türünün ilk örneği olarak, Fransız Devrimini takiben XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl başında Fransa’da uygulama alanı bulduğu görülmüştür. Bu devlet, yine Fransız Devriminin getirmiş olduğu terim olan, “nation (ulus)” sözcüğünün kullanılmaya başladığı bir zamana rastlamaktadır (De Wenden, 1998:40). Nation yani ulus, yeni ve farklı bir terim olarak insanlığa sunulmuştur. Bu kelime aynı zamanda daha sonra, yıllardır bir olgu olan “devlet”te varlığını bulacak ve günümüze kadar da ehemmiyetini sürdürecektir. Nation’un ana nüvesini ise Avrupa düzleminde sanayi devrimini de yapmış olan ve Fransız devriminin fikri yapısını da hazırlayan “burjuva” sınıfı olarak çıkan toplumsal yapı oluşturmuştur (Moore, 2003:73-74) .

         

                    Bu bağlamda ulus-devlet ve ulusalcılığın XVIII. yüzyıl Avrupa’sının sonlarında yükselmesi ve 1776’daki Amerikan Devrimi ile az önce de bahsetmiş olduğumuz Fransız Devrimi’ne yol açan düşünceleriyle bağlantılı olduğu muhakkaktır. Bu sürecin esas unsurları arasında, bölgesel birimlerin kendi toprakları içinde ilk kez hakimiyet araçlarının tekelini ellerine almayı başarabilen bürokratik mutlakıyetçi devletlerce güçlenmesi, hudutların farklı devletleri birbirinden ayıran kesin olarak belirlenmiş sınırlar çizilerek dönüşüme uğraması önemli etkenler olarak görülebilir (Renan, 1996:52). Ayrıca burjuvazinin, özellikle Aydınlanma düşüncesini izleyen bir sınıf olarak, ortaya çıkması ve yönetenler ile yönetilenlerin arasındaki ilişkide köklü bir değişimle karakterize edilen, kralların ve egemenlerin yeni rolleri sayılabilir. XVIII. yüzyıldan önce egemenlik hakkı Tanrı’nın iradesi, babadan oğula geçen kan bağına dayalı meşruiyetin, egemenlerden değil, yukarıdan geldiği inancına dayanıyordu. Özgürlüğe, eşitliğe vurgu yapan felsefelerin, yeni düşüncelerin ve özellikle devlet iktidarının halk onayına dayanması fikrinin yayılması sonucunda radikal bir değişiklik meydana gelmiştir (Guibernau, 1997:98).

         

                    Bu gelişmelerle birlikte, özellikle 1815 Viyana Kongresi’nden sonraki gelişmeler, mutlakıyetçi sistemler, “ulusçu” akımlar ve aydınlanmanın getirdiği “liberalleşme”, özellikle de devlet yönetimlerinde görülen sarsıntıların gün ışığına çıkmasında önemli bir rol oynadı. Napolyon ve ondan sonrakilerin, Fransız Devrimi sonrası devletin işlevi ile ilgili olarak yaptıklarıyla “tiranlık” örneği gibi görünseler de, mutlak monarşilerin temelini sarsmaları adına ve I. Dünya Savaşı’na kadar sürecek olan yüz yıllık büyük savaşsız dönemin başlangıcını oluşturabilmeleri adına önemli bir rol oynadıkları görülmüştür (Polanyi, 2006:40).

         

        Bu olayların rüzgarını da arkasına alan ulus-devletin oluşma süreci ile XIX. yüzyıldaki Avrupa’nın ulusçuluk ilkesinin ve Avrupa haritasındaki değişimlerin 1830-1880 yılları arasına rast gelmesi bir tesadüf değildir. Bu zaman dilimi ayrıca, liberal burjuvazilerle, onlarla bağlantılı olarak gelişen devlet=halk=ulus denkleminin oturmaya başladığı bir dönemi de kapsamaktadır. Liberal burjuvazi ve onlarla bağlı entelektüeller, Avrupa’daki güçler dengesinin ulusçu ilke temelinde iki büyük devletin (Almanya ve İtalya) doğuşu, üçüncü büyük devletin (Avusturya-Macaristan) ise aynı temelde fiilen dağılışlarıyla alt üst olduğunu kabul etmektedirler. Batıda Belçika’dan, Güney Doğu Avrupa’ya ve Osmanlı’dan ayrılmaya çalışan (Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan) devletlere kadar bazı politik birimlerin, ulusçu temeldeki haklar olarak gördükleri yeni statülerinin ve bağımsız devletler olmalarını talepleri ile Polonyalıların bir ulus-devlet olarak, yeniden yapılanmaya başlamaları bu elli yıllık zaman diliminde meydana gelmiş gelişmelerdir (Hobsbawm, 1995:40).

         

                    Bununla beraber, XIX. yüzyılın başından itibaren ulus devletlerin sayısı çok azdı. Bu dönemde zihinleri kurcalayan sorun, ulus-devlet olma sürecinde bir “ulus” olarak sınıflanacak Avrupa toplumlarından hangilerinin bir devlet olma aşamasına ulaşabilecekleri idi. Bunun yanında bir diğer sorun da şu anda devletleri olan milletlerin hangilerinin bu çerçevede alacağı nitelik idi. Potansiyel ya da gerçekleşmiş biçimiyle millet olma kriterlerinin sıralanması, özünde bu amaca hizmet etmekteydi. Bütün devletlerin milletlere, bütün milletlerin devletlere denk düşmeyeceği varsayımları ile bu modelin tutmayacağı endişeleri vardı. Bu arada önemli düşünürler çeşitli fikirler öne sürüyorlardı. Bunlardan Renan’ın ünlü “Hollanda bir millet iken, Hannover ile Büyük Parma Dukalığı niçin değildir?” sorusu bir dizi analitik soruyu, ulus-devlet karşıtları tarafından gündeme getirilmiştir ve monarşilerin çıkmazını o dönem itibariyle dile getirdiği görülmüştür (Pierson, 2000:93).

         

        Bu tartışmaların yanı sıra yeni yeni devlet sınırlarıyla belirlenmeye çalışılan XIX. yüzyıl Avrupa’sında ekonominin büyük önemi gözden kaçırılmamalıydı. XIX. yüzyılda dünya ekonomisi kozmopolit olmaktan ziyade milletler arası bir nitelik taşımaktaydı. Dünya sistemi kuramcıları, kapitalizmin “dünya İmparatorluğu”nu kurmasının yegane çağının bu çağ olduğunda hemfikirdirler. Bu çağdaki dünya kapitalizminin parçasını oluşturan milli birimler Britanya sanayisi, Amerikan ekonomisi, Fransız kapitalizmi ve Alman kapitalizmi temelinde konuşuluyordu. XVIII. yüzyılın sonundan, II. Dünya Savaşına kadar geçen uzun dönemde, kapitalist bir dünya ekonomisinden söz edilir iken, bu dönemde dünyayı şekillendiren devlet modeli olarak ulus-devlet bariz bir şekilde göz önündedir. Bu arada dünya ekonomisinin, çok sayıda gelişmiş teritoryal devletlerin “milli ekonomileri”yle bağı olduğu herkes tarafından kabul edilen bir gerçek olarak görülmektedir (Hobsbawm, 1995:42). Gerçekten de ulus-devletin ekonomik işlevleri ve yararlarının yadsınamaz durumda olduğu da iddia edilmektedir. Bir çok yazar tarafından ulus-devletin, para üzerindeki tekeli ve garantisi, kamu maliyesi yapısı, geliştirmiş olduğu mali politikalarla ve faaliyetleri ile vazgeçilemez bir olgu olduğu ifade edilmektedir. Bu düşünce zaman zaman liberaller tarafından, “insanlığın özerk milletlere bölünmesinin özünde ekonomik olduğu” savı ile güçlendirilmeye de çalışılmıştır (Hobsbawm, 1995:41-43). 

                   

                    Yukarıda anlatmaya çalışılan çerçevede ulus-devletin gelişimi insanların monarşiye olan bağlılıklarından uzaklaştırılabilmelerinde büyük ölçüde yararlı bir araç olmuştur. Monarşi, kutsal hak yoluyla duygusal bağlanmaya açık bir rejimdi. Simge ve törenler aracılığı ile kişileştiren, simgesel bir “halk” yaklaşımı yaratan ulus, yeni bir bağlanmanın –olumlu veya olumsuz olarak addedilebilir- odağı olmuştur. Ulusçuluğun yerleşmesinde ulus-devlet temel bir işlev görmüştür, ayrıca Avrupa’da yurttaşlığı yasal, siyasal ve sosyal bir konuma getirmiştir. Bunlara ek olarak ulus-devlet ulusçuluğun, halk egemenliği ile ilişki kurmasında ve günümüzde bu kavramın gelişmesinde önemli bir işlev gördüğü tartışmasızdır (Erözden, 1997:61). 

         

         

         

Ulus-Devletin Günümüzdeki Görünümü, Eleştiriler ve Karşı Eleştiriler

         

         

         

                    Öncelikle günümüzde etkilerini iyice hissettiren bilgi devrimi, dünyanın iktidar yapılarında önemli değişiklikler olması gerektiği yönünde bir tehdidi gündeme getirmektedir.  Günümüz egemen devletinin yeni ulus-devletin doğası ve gücü temelli olarak değişebilecek bir tartışmalar dönemi başlamıştır/başlatılmak istenmektedir. Özellikle dünyanın jeopolitik haritası üzerinde, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından beridir yeniden çizilmesi anlamında yoğun bir çaba görülmektedir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan gelişmeler ve kurulan dengeler, son on-on beş yıllık bir periyotta unutulmaya yüz tutmaya başlamıştır. Başta birçok uluslararası büyük devletlerin desteklediği şirketler olmak üzere, dünyada son yüz-yüz elli yıldır hakim olan bir çok olgu değişim rüzgarlarıyla karşı karşıya kalmıştır (Wriston, 1992:9). Bu dönüşüme ek olarak çağımızın en önemli özelliklerinden biri de küreselleşme süreçlerinin güçlenmesidir. Zaman ve mekan yeniden tanımlanma yoluna gidilmektedir. Mekanın fiziki sınırlarının yeniden algılanmasının gerekliliği üzerinde yeni tartışmalar ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bazı yazarlarca küreselleşme, insanoğlunun hiçbir döneminde görülmemiş bir ölçüde duruma ve düzene, tüm tarih boyunca var olmuş tüm düzenlerin bir karışımı olma iddiası ile yaklaşma eğilimi içindedir (Guibernau, 1997:201) .

         

        Küreselleşme ile birlikte, getirdiği argümanlar yeni bir dünya düzenini kafalarımıza nakşetmeye çalışan güçler tarafından, ulus-devleti, nedenini anlamakta güçlük çekilecek bir şekilde olumsuzlamaktadır. Günümüz dünyasında mevcut iki yüzün üstündeki devletin ve nüfusu yedi milyara yaklaşan insanoğlunun,  daha uzunca yüzyıllar yaşayabilmesi adına bazı evrensel değerler etrafında birleştirilmeye çalışılmasına yönelik çabaları ilgiyle izlenmektedir. Ancak insanoğlunun, son iki yüzyıl içindeki siyasi, sosyal ve ekonomik sıçramasının göz ardı edilerek ulus-devletin bir kenara atılmasını nasıl karşılayacağı da merak konusudur. Bu arada bu gelişmelerin hakim güçler tarafından yoğun bir şekilde işlenmesine karşılık, hala insanların bir “aidiyet” bağı ile bağlı hissettikleri ulus-devlet de varlığını sürdürmek için yoğun bir çaba içindedir (Şen, 2004:210).

         

                    Yukarıdaki bölümde yoğun bir şekilde tanımlama uğraşına girilen ulus-devlet kavramı, özellikle Fransız devrimi sonrası oluşturulan genel teorisiyle, insanların kendi kaderlerini ulusal politik mekanizmalar ve kurumlar çerçevesinde belirleme fikrini ifade etmektedir. Tarihi süreçte, sosyolojik bir olgu olarak ulus-devlet, feodal karakterdeki bir siyasi düzenden, merkeziyetçi özellikleri ağır basan bir siyasi düzene geçişi temsil etmiştir. Bununla birlikte ulus-devlet, uzunca bir süre modernliğin bir ürünü olarak, aynı dili konuşan, aynı soydan gelen, aynı dine mensup, aynı kültüre sahip, bazı yazarlarca “geçmişe yönelik saf bir romantik bağ olarak” ve “folklor” düzeyiyle algılanan bir insan topluluğu olarak “ulus”un, siyasi olarak örgütlenmiş biçimi şeklinde algılanmıştır (Smith, 2002a:5-7).          

         

        Ulusal egemenliğin doğal sonucu olarak, bu süreçte insanların bir takım hak ve yetkilere sahip olduğu ve sorumlulukları bulunduğunun kabulünü kapsayan “vatandaşlık” anlayışı gelişmiştir. Böylece devlet; merkezileşerek topluma nüfuz etme yeteneğini arttırmış, hukukta eşitliği ve ekonomide bütünleşmeyi sağlamaya çalışarak vatandaşlığa sosyal ve siyasi boyutlar katmış, belirlenmiş sınırlar dahilinde yönetme gücü tekeline sahip, bu gücü hukuk yaptırımına tabi kılan, iç ve dış şiddet araçlarını doğuran ve kontrol eden bir kurumsal egemenlik yapısı haline gelmiştir (Sarıbay, 1998:15).

         

        Halen modern ulus-devletler, meşru otorite alanında yapılan anlaşmalar yoluyla her hangi bir faaliyet için konacak kuralları ve bu kuralların konuluş statüsünü belirleme kapasiteleriyle en önemli siyasi yapılanma biçimleri oldukları genel bir kabuldür (Hirst-Thampson, 2000:204).

         

        Günümüzde ulus-devletin fonksiyonlarında önemli değişiklikler olmuş, ulusal egemenlik, ulus-devletlerin birlik ve bütünlüklerini koruma ve devam ettirme, ulusçuluklarını yaşatılması, ulus-devletlerde çok-kültürlülük ve kurumsal yapılarındaki problemlerin çözüme kavuşturulması önemli gündem maddeleri haline gelmiştir. Şimdiye kadar ne ulus, ne de ulus ile devlet arasındaki ilişki sadece ekonomik alana indirgenebilmiştir. Bununla birlikte ulus, tanımı gereği aynı zamanda ekonomik, dilsel, ideolojik, sembolik konularda bağların korunduğu bir birlik olarak da tanımlanabilmektedir (Bauman, 1999:67).  

         

        Giderek artan ekonomik ve kültürel bağlar, ulus-devlet yapısı içindeki hükümetlerin gücünü ve etkinliğini azaltmaktadır. Günümüzde genel kabul gören bu sava göre, ayrıca hükümetler de ekonomik nesnelerin, teknolojik yeniliklerin, bilgi, haber ve fikirlerin akışını kontrol etmekte güçlük çekmekte ve bu çerçevede başvurulan iç politika tedbirleri etkinliklerini kaybetmektedirler. Yine ulus-devletin, ulusal ekonomik politika izleme imkanı giderek azalmakta, pazar sınırlarının aşınması, bir ölçüde ulusal siyasi sınırların da aşınması anlamına gelmekte olduğuna dair görüşlerin güçlendiği de bir gerçektir(Yüksel, 2001:103). Ancak hemen belirtilmelidir ki ekonominin uluslararası bir nitelik kazanmasının, bir devletin kendi ekonomik geleceği üzerinde kontrol kapasitesini aşındırmakta olduğunun kesin bir şekilde kabul edilmesiyle birlikte, ulusal ekonominin önemini kaybettiğine ilişkin yeterli kanıtın da bulunmadığı görüşünü savunan önemli düşünürler olduğu da görülmektedir (Balibar-Wallerstein, 2000:155-156).       

         

        Ulus-devletin bir anlamda gücünün azaltıldığına ilişkin bir diğer etken olarak görülen, uluslararası ve uluslar üstü organizasyonların ve anlaşmaların, hem nitelik hem de nicelik bakımından giderek artması da son yılların önemli tartışmalarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, Paris Sözleşmesi (1991), Ulusal Azınlık Cenevre Raporu (1991), Dünya Para Örgütü (IMF), Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Birliği (AB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uluslar üstü şirketler ve hükümetler dışı sivil toplum kuruluşlarının bazı birleşmelerini gösteren bu gibi anlaşma, kurum ve kuruluşların, düzenli toplantılar ve konferanslar yoluyla ulus-devletlerin bazı eksik yönlerinin tartışılmasına neden oldukları da son yıllarda önemli bir durum olarak dikkat çekicidir. Bu olgular, uluslararası sistemde ulus-devletin yanında, yeni hukuk kaynakları ve yaratıcıları olarak rol oynadıkları görülmeye başlamıştır. Böylece ulus-devletin uluslararası alanda, egemenliğinden ve hukuk yapıcısı olma işlevinden uzaklaştığı/uzaklaştırıldığı iddia edilmektedir (Carr, 1999:81).     

         

        XIX. yüzyılda “vatandaşlık” kavramı çok önemli bir hale getirilmişken ve egemenliğin kaynağı haline gelmişken, XX. yüzyılda, tam vatandaşlık talepleri bakımından dünya çapında demokratikleşmede de ciddi mesafeler alındığı görülmüştür. Bu yüzyılda vatandaşlık, modernliğin belirleyici özelliği olan demokratik pratiğin merkezinde yer almıştır. İnsanların, farklılıklarının ve maddi şartlarının ötesinde, onurları açısından eşit oldukları ve gerek hukuki, gerek siyasi anlamda eşit muamele görmek durumunda oldukları fikrine dayanmış ve günümüzde bu şekliyle halen varlığını sürdürdüğü de bir gerçektir (Schnapper, 1995:10).

                   

        Küreselleşme, ulusal düzeyde birey ile devlet arasında bir tampon alan oluşturulmasına çalışmakta, devletin egemenlik alanı, bir yandan küresel aktörler tarafından paylaşılmak istenir iken, bireyin de egemen bir özne olarak devletin egemenlik anlayışını içerde sınırlamasının yolları açılmaktadır. Bu süreçte, uluslararası örgütler, insan hakları kuruluşları ve uluslararası sözleşmelerle bireyi, kendi devletine karşı koruma amacı yönünde bir eğilim göze çarpmaktadır. Bu eğilimin, ulusal vatandaşlık ile evrensel insan hakları arasındaki diyalektik gerilimden beslenmekte olduğu söylenebilir. Yine tarihsel olarak, ulus-devlet çerçevesinde şekillenen insan hakları ve yükümlülükleri, giderek artan ölçülerde ulus-devlet sınırlarını aşarak evrensel bir aşamaya doğru yol almaktadır. Bu ve benzeri sebeplerle, artık dünya vatandaşlığının inşasından söz edilmektedir. Dünya vatandaşlığı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde düzenlemeye konu edilmiştir. Bu beyanname, ulusal sınırları aşan haklara sahip bir küresel vatandaşlık yaklaşımını sergilemektedir. Beyanname, her devletin kendi vatandaşlarına haklar tanıması gerektiğini ve her insanın ulusal vatandaşlık hakkına sahip olduğu ısrarla belirtmektedir (Yüksel, 2001:122).       

         

        Küreselleşme sürecinin paradoksal bir biçimde doğurduğu parçalanmaların ürünü olan etnik ırkçı hareketlerin de kendilerini ve dünyayı yeniden gözden geçirmekte olduklarına dair görüşler belirtilmektedir. Bu şekilde ulus-devlet, uluslar üstü yeni aktörler ve bölgeselleşme eğilimleri sebebiyle üstten bir baskıya maruz kalırken, birçok teorik altyapısı da mevcut olan etnik kimlikler ve yerel kültürler tarafından da alttan sıkıştırılmaya başlandığı iddialarına dayanan tartışmalar da günümüzün önemli tartışmalarından biri olarak görülmektedir (Smith, 1999:46).

         

        Bütün bunların yanında ulus-devlet, kabile, yerel ve feodal bağlılıkların yerine ulusal sadakati koymuş, yerel ilgi ve bağları aşan bir mensubiyet bilincini kitlelere yerleştirmiştir. Fakat ulusal politikalar; kitle demokrasisi ve küresel ekonomi çağında, Soğuk Savaş’ın ortadan kalktığı bir ortamda kırılgan hale gelmekte, önem ve ağırlığını giderek kaybetmektedir. Bazı devletlerin bu konularda yeni hukuki düzenlemelerle mevcut durumlarını sürdürme isteğinde oldukları görünse de bunun ne kadar sürdürülebileceği konusunda önemli şüpheler bulunmaktadır (Habermas, 2002b:26-30).

         

        Bunların yanında ulus-devlet hala birçok insan için kimliğinin birinci dereceden merkezi olma özelliğini korumaktadır. Bu günkü dünya sisteminin de en belirleyici ve egemen unsuru ulus-devlettir. Gerek ulus üstü, gerekse ulus altı kurum ve kuruluşların, bir “meşruiyet ilkesi” etrafında yoğunlaşan ulus-devlete alternatif oluşturmasının mümkün olup, olmadığı hala tartışmalı bir konu olmakla birlikte, bir erozyona uğradığı/uğramayı sürdürdüğü de görülmektedir (Kennedy, 1999:172).  

         

        Birçok yazara göre, egemenlik bölünüp günün birinde yabancılaşabileceği gibi, ancak ulus-devletlerin uluslar üstü şirketler gibi güçlere bir çok ekonomik etkinliklerini devretseler bile, egemenlik tanıyarak yarattıkları otoriteleri desteklemek ve meşrulaştırmak gibi yeni işlevler üstlenecekleri muhakkak olarak görülmektedir (Giddens, 1998:68).

         

                    Ulus-devletin yerini ulus-üstü nitelikteki yeni yapılanmalara bırakacağına ilişkin yorumlarda, bu durumun herhangi bir değer yargısına başvurulmaksızın, toplumsal ve ekonomik gelişmenin zorunlu sonucu olarak sunulduğu görülmektedir. Ancak ulus üstü siyasi yapılanmalara en somut örnek olan Avrupa Birliği bünyesinde gerçekleşmesine çalışılan siyasi bütünleşmede “ulus” kavramının yerine geçecek başka bir “meşruiyet” kaynağı ortaya çıkmamış olması da bir gerçektir. Devletlerin büyük bir çoğunluğu birbirlerine çeşitli biçimlerde, bir uluslararası siyasi topluluk oluşturacak şekilde bağlıdırlar. Ancak bu bağlılık, ulus-devletin geçerliliğini kaybettiği şeklinde yorumlanamaz, artık varlığını tanımlama yolunun, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru şiddet araçlarının tekeline sahip olma iddiası olamayacağı anlamına gelir. Uluslararası ekonomide istikrar, devletlerin bu ekonomiyi düzenlemek üzere bir araya gelmesi, ortak yönetim standartları ve hedefleri belirlenmesiyle sağlanabilir. Şirketler serbest ticaret ve ortak ticaret standardı rejimleri isteyebilecekleri, ama buna ancak devletlerin genel uluslararası düzenleme için beraber çalışır iseler sahip olabilecekleri birçok olayla görülmüştür. Bu tartışmanın bu anlamda, devletin varlığının mı, Yoksa ulus-devletin varlığının mı? Ne olacağı sorusuna cevap bulup bulamayacağı önemli bir durum olarak görülmektedir (Hirst-Thompson, 2000:225).

         

         

                   

Değerlendirme

         

         

         

                    Yukarıdaki yazıda öncelikle genel çerçevede Fransız Devrimi’nin sonuçlarından biri olarak, bir doğuş ve gelişim çizgisi açıklanmaya çalışılan ulus-devlet olgusu, günümüzün en önemli sosyal, siyasi ve ekonomik olgusu olarak görülen küreselleşmeyle olan çelişkileri anlamında ve bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde incelenmeye çalışılmıştır. Ulus-devletin günümüz açısından “tartışmalı” bir devlet modeli olduğu açıktır. Ancak bu çalışmada üzerinde durulan olgular ile genel olarak bu modelin alternatiflerinin o boşluğu doldurup, dolduramayacağı ve böyle bir imkanın günümüzde var olup, olmadığı noktasında kilitlenmiş olduğuna dair bir durum, sebep-sonuç ilişkisi kurularak açıklanılmaya çalışılmıştır. 

         

                    Bu bağlamda, bugün itibari ile tartışılan bir olgu olarak ulus-devletin, yakın gelecekte oluşturulmaya çalışılan çeşitli uluslar üstü yapılanmalar lehine sahneden çekileceği iddialarının gerçekle pek bağdaşmadığı görülmektedir. Ulus-devletlerin güçlerine karşı, birçok çokuluslu şirketlerin ve ulus üstü kurumların küreselleşme içerisinde devletleri önemsizleştirmeye yönelik olarak bir dünya inşa etmeye çalıştıkları görülen girişimlerinin, dünyadaki birçok gelişme ışığında ne kadar mümkün olduğunun tartışmalı bir iddia olduğu görülmektedir. Ulus-devletler, daha uzun yıllar vatandaşlık sadakatinin merkez, tarihi ve kültürel farklılıkların temel kaynağı ve bireyin kendisine yakın olanı seçme özelliğini benimsedikleri sürece, varlıklarını sürdürecekleri daha olabilir bir durum olarak görülebilir. Özellikle günümüzde hala birçok savaşın sebebinin, bir ulus oldukları ve ulus-devletlerini kurmalarının hakları olduğunu savunan “etnik gruplar” olduğu gerçeği önümüzde durmaktadır. Ancak bu göreceli bakış açısına karşı, ulus-devletlerin günümüz dünyasında üstesinden gelemeyeceği ekonomik ve ekolojik sorunlarla mücadele edebilmek için güçlü ve etkili bazı uluslar üstü organizasyonlar kurmalarının da bir zorunluluk olduğu tüm açıklığıyla ortadadır.

         

                    Ulus-devlet olgusu hala ister gelişmiş ülkeler bakımından, ister gelişmekte olan ülkeler bakımından olsun işlevsel yapı olma özelliğini sürdürmektedir. Gelişmiş ülkelerde devletten beklenenler azalmamakta, aksine bazı konularda artan bir eğilim gösterdiği de son yıllarda daha açık bir şekilde görülmektedir. Yeni teknolojiler, altyapının korunmasını daha da pahalılaştırmakta ve çevre kirliliği daha büyük önlemler gerektirmekte, insanoğlunun giderek daha uzun yaşaması da devletlere sağlık hizmetleri ve emeklilik açısından çok daha fazla külfet getirmektedir. Bu çerçevede ulus-devletin daha etkin roller üstlenerek bunlarla mücadele etme beklentisi haklı beklentilerden biri olarak görülebilir. Ulus-devletin yukarıdaki anlatılanlar ışığında, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından günümüzde de işlevsel olma özelliğini hala sürdürmekte olduğu yadsınamaz bir gerçeklik olarak görülmektedir. Özellikle devletlerin, iç ve dış güvenliği sağlamak, ekonomik kalkınma çabalarını koordine etmek ve yönlendirmek ile eğitim, sağlık ve kültür hizmetlerini yerine getirmek fonksiyonları bulunmaktadır. Ulus-devlete yönelik olarak “sadakat” bağının hala korunması yanında –özellikle devlet çalışanları arasında yoğun olarak-, uluslararası ve uluslar üstü birimlere yönelen bir bağlılık son yıllarda ortaya çıkan bir olgu olarak da dikkat çekmekle birlikte, bu organizasyonların ulus-devlete yönelik bağlılığın yerini günümüz itibari ile alabilmeleri açısından uzak görülmektedir. Bu anlamda da ulus-devlet hala eski ehemmiyetini bu gün itibari ile de sürdürmektedir. Ancak bu ehemmiyetin büyük devletlerin günümüz dünyasında yaptıkları göz önüne alınırsa ne kadar daha “tam bir ulusal egemenlik nüvesi” olabileceklerinin tartışılması gerektiği de gözler önündeki bir gerçektir. 

         

        Ulus- devlet, belirli ölçülerde egemenlik erozyonuna uğramakla birlikte, ister azınlık, ister çoğunluk anlamında alınsın, bir devlet modeli olarak kendi uluslarının bazı kazanımları adına yeni nitelik ve işlevler de kazandığı muhakkaktır. Hukuka kaynaklık etme fonksiyonunu hala sürdürmektedir, ancak uluslar üstü yapılanmaların hukuki yönden vatandaşlarına nasıl davranmaları gerektiğine dair birçok zorlanmalarından etkilendikleri de bir gerçektir. Özellikle diğer aktörler olarak addedilen organizasyonların da artık bu süreçte etkin ve belirleyici rol oynamaya başladıkları kabul edilmektedir. Ama bu aktörler günümüz itibariyle, büyük devletlerin belirli alanlardaki ulusal/uluslararası alandaki problemlerdeki daha çok kendileri lehine müdahaleleri nedeniyle önemli küresel olaylarda sık sık ikinci planda kalmaktadırlar ve ayrıca yine bazı büyük devletlerin bu organizasyonların karar alma mekanizmalarındaki gücü nedeniyle, bu organizasyonların bazı önemli olaylar karşısında aldıkları/alamadıkları kararlar nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kaldıkları ve güçlerinin ölçüsünün tartışıldığı da kabul edilmelidir.

         

         

        Özellikle Fransız Devrimi’nden itibaren, bir devlet modeli olarak teorik ve pratik anlamda kurulması için büyük çaba sarf edildiği kabul edilen ve dünyanın günümüzdeki siyasal sisteminin temel aktörlerinden olan ulus-devletin, yukarıda anlatılanların ışığında gelişen uluslararası sistem içerisinde var olmak uğraşı içinde olduğu da bir gerçektir. Ayrıca görülen odur ki uluslararası düzeyde gelişen yeni küresel ya da uluslar üstü modellerin, eski yapıyı tamamen ortadan kaldıracak nitelikte ve düşüncede olmadıkları da artık anlaşılması gereken bir durumdur. Özellikle son yıllardaki gelişmeler de bunu teyit eder niteliktedir. Bu bağlamda, birinin diğerini aşmasından ziyade, birinin diğeri üzerine eklemlenmekte olduğu son yıllardaki genel kabullerden biri olarak görülmektedir. Bu yeni düzende, yeni değerler, kurallar, standartlar ve mekanizmalar bulunmaktadır ve bunların işleyebilmesi ulus-devletlerin hepsinin ayrı ayrı kabul edecekleri ilke ve normlar dikkate alınarak uygulanabilecek gibi görünmektedir (Hirst-Thompson, 2000:226).

         

         

        Kaynaklar

 

        Balibar, Etienne-Wallerstein, Immanuel, Irk, Ulus, Sınıf, (Çeviren: Nazlı Ökten), Metis Yayınları, İstanbul, 2000

        Bauman, Zygmunt, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçlar, (Çeviren: Abdullah Yılmaz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul,       1999

        Carr, Edward Hallett, Milliyetçilik ve Sonrası, (Çeviren: Osman Akınhay), İletişim Yayınları, İstanbul, 1999

        De Wenden, Catherine Wihtol, “Ulus ve Yurttaşlık: Hem Rakip Hem Ortak”, (Çeviren: Siren İdemen), Uluslar ve Milliyetçilikler, (Editör: Jean Leca), Metis Yayınları, İstanbul, 1998

        Erözden, Ozan, Ulus-Devlet, Dost Kitabevi, Ankara, 1997

        Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, (Çeviren: Ersin Kuşdil), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998

        Guibernau, Montserrat, 20. Yüzyılda Ulusal Devlet ve Milliyetçilikler, ( Çeviren: Neşe Nur Domaniç), Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997

        Habermas, Jürgen, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak ‘Siyaset Kuramı Yazıları’, (Çeviren: İlknur Aka), YKY Cogito Yayınları, İstanbul, 2002(a)

        Habermas, Jurgen, Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akibeti, (Çeviren: Medeni Beyaztaş), Bakış Yayınları, İstanbul, 2002(b)

        Hardt, Michael-Negri, Antonio, İmparatorluk,(Çeviren: Abdullah Yılmaz), İstanbul, 2003

        Hirst, Paul-Thomson, Grahame, Küreselleşme Sorgulanıyor, ( Çevirenler: Çağla Erdem ve Elif Yücel), Dost Kitabevi,  Ankara, 2000

        Hobsbawm,E. J. , 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik ‘Program, Mit, Gerçeklik’, (Çeviren: Osman Akınhay), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995

        Kennedy, Paul, Yirmibirinci Yüzyıla Hazırlanırken, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1999

        Moore, Barrington, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, (Çevirenler: Şirin Tekeli-Alaeddin Şenel), İmge Kitabevi, Ankara, 2003

        Pierson, Christopher, Modern Devlet, (Çeviren: Dilek Hattatoğlu), Çiviyazıları Yayınları, İstanbul, 2000

        Polanyi, Karl, Büyük Dönüşüm, (Çeviren: Ayşe Buğra), İletişim Yayınları, İstanbul, 2006

        Sarıbay, Ali Yaşar, Küreselleşme, Sivil Toplum ve İslam, Vadi Yayınları, Ankara, 1998

        Schnapper, Dominique, Yurttaşlar Cemaati- Modern Ulus Fikrine Dair, ( Çeviren: Özkan Okur), Kesit Yayınları, İstanbul, 1995

        Smith, Anthony D. , Küreselleşme Çağında Milliyetçilik, (Çeviren: Derya Kömürcü), Everest Yayınları, İstanbul, 2002a

        Smith, Anthony D. , Millî Kimlik, ( Çeviren: Bahadır Sina Şener), İletişim Yayınları, İstanbul, 1999

        Smith, Anthony D. , Ulusların Etnik Kökenleri, (Çeviren: Sonay Bayramoğlu-Hülya Kendir), Dost Kitabevi, Ankara, 2002b

        Şahin, Köksal, Küreselleşme Tartışmaları Işığında Ulus Devlet, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2007

        Şen, Y. Furkan, Globalleşme Sürecinde Milliyetçilik Trendleri ve Ulus-Devlet, Yargı Kitabevi, Ankara, 2004

        Wriston, Walter B. ,The Twilight of Sovereignty, Macmillan Publishing Company, USA, 1992

        Yüksel, Mehmet, Küreselleşme, Ulusal Hukuk ve Türkiye, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2001

        Renan, Ernest, “What Is A Nation”, Nationalism in Europe, 1815 to the Present, (Editor: Stuart Woolf, Routledge, London, 1996

         


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele