Edebiyat ve İktidar

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        İnsan kendi ölümünün farkındalığının trajedisiyle yaşar. Fakat o, kalıcı olmayı, sonsuzluğa ulaşmayı da paradoksal olarak istemektedir. Maddi varlığının ölümlülüğü karşısında, manevi olanın kalıcılığının gücüne sığınan insan için edebiyat, ölüme bir meydan okuyuştur.

         

        Edebiyatın kalıcılık iddası, iktidarların süreklilik tutkusuna, yok oluşa karşı koyabilme istencine de bir formülasyon olmuştur. Toplum ve siyasi iktidar arasındaki güç ilişkisi, en çok edebiyat üzerinden kurulur. Bireyi ve sosyal düzeni kendi kalıpları üzerinden şekillendirecek değerleri bir söylev olarak edebiyat üzerinden benimsetir. Savunulan değerler bir kutsiyetle sunularak mutlak kurtuluş yolu olarak görülen ideoloji tartışılmaz kılınır. Bu süreçlerle karşılaşan edebiyat, hedef kitlesinin duygularını gözeten propaganda metinleri sığlığına düşer.

         

        Dil üzerinden bir hayat tarzı sunulur ve bir hakikat yaratmanın söylevi gerçekleştirilir. İstenilen siyasal kodlar bu söyleve yerleştirilip devlet, toplum, birey topyekûn dönüştürülür. Foucault’cu bir yaklaşımla söylersek, makro düzeyde geçerli olan normlar, dil üzerinden insanlara kabul ettirilir, norma göre davranışlar şekillendirilir. Bu, bir var oluşa bir talep dayatmaktır.

         

        Talep dayatılacak varoluş (millet) belirlendikten sonra, ona ait olanlar (ait olması istenenler) birer norm olarak sunulurken, en çok edebiyatın imkânları kullanılır. Bu bir topluluğu belli bir hedefe yönlendirme işidir. İşin yüceliği yalanı soylu kılar. Daha büyük ülküler, belirlenmiş daha büyük hedefler için, geleceğe dayanak olacak geçmişin, yeniden dizayn edilmesi ve yeni bir kimlik için gerçeğe aykırılık mübah görülen bir duyuş hâline gelir.

         

        Norm üzerinden, gelecekte anormal olduğu söylenecekkişi de iktidarın taleplerinden ve zorlamalarından varlık kazanır. Kimin tehlikeli, toplumun düşmanı ya da ehlileştirilebilir olduğu bu norma göre belirlenir. İyi- kötü, gerekli ile çağdışı kalmış, faydalı ile tehlikeli tanımları edebiyat üzerinden bir söylev olarak hayata geçirilir. Kavramlar üzerinden oluşturulan yeni değerler iklimi sayesinde, bireylerin statüleri ve bu yeni statülerindeki uygunlukları tayin edilerek ortaya çıkan fotoğrafa yeni bir mana yüklenir. İstenilen, fotoğrafa bakılarak fertlerin dostları ve düşmanları hakkında kanaat sahibi olmalarını sağlamaktır. Bu durumda edebiyat, dili ve kimliği var eden, zenginleştiren ve kalıcılık inşa etme misyonundan uzaklaşarak, toplumun ortak aydınlanma kaynağı olmaktan çıkar. Sonunda siyasal iktidarın elinde edebiyat, iktidarın “alkışçısı” ve iktidarın güç temerküzü oluşturma çizgisini meşru kılan bir “zorunlu yandaşlığa” sıkışarak can verir.

         

                Cumhuriyetle birlikte, geçmişle -Osmanlıyla- olan zihni bağlar büyük ölçüde kesilmiş, millet ve ulus devlet olma amacı doğrultusunda, yeni değerler ve yeni düzen, devlet seçkinleri ve bir grup aydın eliyle yukarıdan aşağıya projelendirilmiştir. Çevresiyle ve emsal kabul edilmeyen geçmişiyle kavgalı bir anlayışın tabii neticesi olarak bakış açısı tamamen Batı’ya çevrilmiştir. Çevreyle ve geçmişle yüksek zihinsel duvarlar örülerek uzaklaşılmıştır. Medeni ve Batılı vatandaşlar yetiştirmenin amaçlandığı bu yaklaşım, geçmişi ve geçmişin birikimini “tarih bizim için şimdi başlıyor” anlayışıyla reddetmiştir. Tarihi hakir görmüş ve bir bakıma yeniden yazarak, geçmiş tarih, pek çok noktada yeniden inşa ve imal edilmiştir. Tarih konusunda dahi bitmeyen bir çatışmanın sahası hâline gelen Türkiye, tarihin nasıl olduğundan ziyade, nasıl yazılması gerektiğinden hareket ettiği için, zihni kaoslarını aşmakta zorlanmaya devam etmektedir.

         

        Ulusal kimlik, dil, kültür bilincinin aşılanmaya çalışıldığı bu dönemde, çağdaş ve laik bir bakışla yeni bir kimlik yaratılırken, edebiyat bu sürecin geçmişinin, şimdisinin, geleceğinin hikâyesini anlatmanın aracı olmuştur. Yeni toplum için, yeni insan tipi için edebiyat rol modeller sunarak halka yol gösterir. Çünkü bazı aydınlardaki hâkim anlayışa göre halk geri kalmış ve yüzlerce yıldır ihmal edilmiş cahil bir kitledir. Kendilerini onları aydınlatmaya adayan seçkinler, aydınlanmacı bir bakışla halkı yönlendirmişlerdir. Bu nedenle bizdeki ilk dönem edebiyatı, 19. yüzyılın ilerlemeci anlayışına göre kurulmuştur. Bu yaklaşıma uygun olarak yeni dönem edebiyatı, toplumsal problemlerin maddi ve iktisadi nedenlerine önem vermiş; yaşam, evrensel insani değerlere uygun bir birey profilinde şekillendirilmiştir. Edebiyat “aydınlanmacı” ve “aydınlatmacı” bir misyona soyunduğu için toplumun manevi hazinesine eğilmek ve oradan beslenmek yerine, kamplaşan siyasetin taleplerine göre hareket etme durumunda kalmıştır.

         

        Osmanlı’nın çöküş döneminde iktidara karşı kısa süreli bir ortak akıl geliştiren aydınlar, İstiklâl Harbi’nin sonrasında oluşan iklimde, yeni iktidara karşı ortak aklı devam ettirememiştir. Bunun yerine tarafını açıkça ortaya koyanlar ile muhalefetini ilan etmek için uygun şartların oluşmasını bekleyen kesimlerin oluşması, edebiyatın gelişmesi ve toplumda ortak ülküler doğurmasını engellemiştir. Bunun temel sebebi, “kıblesi milletten ayrı” düşen aydınların -bir süre de olsa- baskın gelmesidir.

         

        Yakup Kadri geçmişe galiz eleştiriler yöneltirken, mensubu olduğu toplumda oluşturduğu fikri kargaşa ve travmayı hiç dikkate almamıştır. Çünkü sadece eleştiri yöneltmekle kalmamış, eleştirdiği konuların zamanındaki karşılığı insanları/kesimleri de hedef almıştır. Bu örnek aydın tipine göre “güruh” hizaya getirilmeli ve kafasına vura vura da olsa adam edilmeliydi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, toplumla kavga ederek, toplumun belli kesimlerini aşağılayarak toplumu hizaya getirmek (!) âdetinin çarpıcı örneklerinden sadece birisidir.

         

        Reşat Nuri de toplumsal duyarlılıkları dikkate almaksızın, toplumun sahip olduğu değerleri toptan reddiyeci bir yaklaşım; gericiliğe ve köhnemiş zihniyetlere karşı çağdaşlaşmanın (!) ve modern olmanın gereği olarak sunulur. Mensubu olduğu toplumu hastalıklı, modası geçmiş yaşam tarzı olan, doğru ve dürüst hiçbir şeyi kalmamış çürümüş bir organizma gibi gören aydın tipinin karakteristik bir örneği olan Reşat Nuri, topluma rağmen toplumu modernleştirmek (!) ve gericilikten kurtarmak için sosyal ve kültürel dönüştürmeyi -dayatma boyutunda- meşru gören Jakoben bir yaklaşıma sahiptir. Bu çerçevede topluma yeni modelleri, kurgulanmış tiplemeler aracılığıyla verir. Bütün imamlar sapıktır. (!) Irz düşmanı ve sahtekârdır. (!) Köy ve kasabalardaki eski kanaat önderlerinin hepsi güvenilmez, yalancı, fiziken ve ruhen çirkin insanlardır. Bunlar aşağılanırken, onlara sunulan öğretmen, kaymakam gibi bürokrasi tipleri dünyanın en kusursuz insanlarıdır. (!) Geleneksel kanaat önderlerinin tamamı aşağılanırken, onların karşısına çıkarılan sosyal mühendislik harikası tiplemeler kutsanır. Bütün bu zihni dayatma yapılırken, toplumsal karşılığında oluşacak travma, bizdeki aydının meselesi ve düşüneceği bir bahis asla olamaz.

         

        Halide Edip de bu çerçevede ilginç örneklerden birisidir. Türk kadını için bir rol-model olarak sunulan Halide Edip Adıvar, şahsi iktidar hesaplarından kaynaklanan hırsının kurbanı olmuştur. Siyasi kimliğinin, edebiyatçı kimliğini gölgede bırakacak derecede belirginleşmesi, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyetin ilk dönem edebiyatının en velud yazarlarından birisinin de yıpranmasına hizmet etmiştir. Çünkü edebiyatçı Halide Edip toplumun ortak kültürel değeri iken, siyasallaşan Halide Edip, sadece görüşünü paylaştığı kişiler açısından saygınlığını devam ettiren bir kimlik hâline gelmiştir.

         

        Bu çerçevede en çarpıcı örneklerden birisi de Nurullah Ataç’tır. Arapça, Farsça, Osmanlıca kökenli diyerek yaşayan ve çoğu anlam değişikliğine uğrayarak “bizim” olmuş kelimeleri ayıklama gayretine girmek suretiyle yaşayan ve yaşatılan dili budamıştır. Yerine yerleştirdiği, ancak halkın bunu benimsemediği “uydurma” kelimeler, yaşayan dil karşısında varlığını koruyamamışsa da Nurullah Ataç tavrının, eskiyi reddetme ve her alandaki izlerini kazıyarak köksüz bir ağaç dikme amacının önemli tarafı, dilin iktidar belirleme gücü olmasına karşılık, dilin iktidarın malı değil, halkın malı olduğu gerçeğini göz ardı etmiş olmasıdır.

         

        Yeni devletin idari ve siyasi kodlarını belirleyen önemli bir düşünür olan Ziya Gökalp, yeni devletle barışık olan kitleler açısından kıymetini muhafaza ederken, Cumhuriyet projesiyle barışamayan kesimler açısından “Akıl hocalığı” sebebiyle suçlanmıştır. Döneminin şartları içerisinde bir aydın sorumluluğuyla düşünceler üretmiş bir fikir adamı da siyasi kamplaşmalar sebebiyle hak ettiği şekilde değerlendirmeden uzak kalmıştır. Siyasallaşma, çok önemli bir sosyoloğun da dar bir alana taşınmasını sağlayabilmiştir. Çünkü siyasallaşma bir dönüşüm projesidir. Toplumda duygudaşlığın olması şart değildir. Toplumun bir bölümünün projeye ikna edilmesi yeterli görülür.

         

        Dini ve millî destanlar ile heyecanlanmayı öğrenmiş bir toplum; bunları yok sayan, hakir gören, hatta eskiye ait değerleri “gericilik” aşağılamasıyla yaftalayan yeni bir “aydın tipi” ile tanışınca, yeni aydın karakterinin sosyal ve kültürel toplum mühendisliğini kabullenmemiştir. Bu reddedişten edebiyat da nasibini almış, toplumda yerleşmesi ve yaygınlaşmasını engellemiştir. Bu sebepledir ki roman, hikâye, şiir, deneme gibi edebiyat türleri, “Hayal etti ve yazdı” sığlığındaki bir algıya maruz kalmış, edebiyat ürünü kurmaca/hayal/kişisel keyfiyetin bir yansıması gibi etkili toplumsal karşı duruşlara muhatap olmuştur.

         

        Edebiyatın toplumsal dönüşümün bir aracı olarak kullanılması, sıradan görülen insanların üzerinde bir aydın vesayetini ortaya çıkarmıştır. Toplumun genelini aydınlatılması ve hizaya getirilmesi gereken cahiller güruhu gibi görenlere bu yetkinin nasıl verildiği sorulmaz da. Oysa toplumun böyle bir talebi yoktur. Elitist yaklaşımların aksine millet zırcahil de değildir. Bir aydın ve entellektüel vesayetin özlemi içerisinde hiç değildir. Bu yöndeki yanıltmaca, toplumu belirledikleri hedeflere koşmaya zorlamak için kendilerini “seçilmiş” gören hastalıklı zihinlerdedir. Burada söz konusu olan, milletteki derinliği ve zenginliği göremeyen, bu konuda cahil ve fakir kalmış sığ aydın bakışıdır. Bu noktada çözüm, millî edebiyat yaklaşımıdır. Çünkü millî edebiyat sadece toplumsal zenginliklerden beslenmek suretiyle ait olduğu topluma hitap eden eserler üretilmesini sağlamakla kalmaz; beslendiği kaynaklara yeni zenginlikler de ekler.

         

        Hayat ve proje arasındaki gerilim de toplumun dinamik gücünü geleceğe taşır! 


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele