Kırım Mektubu III

Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

        Yazının başlığını başka şekilde de koyabilirdim. Yâhut “üşenenler” kelimesi yerine “korkanlar” yazabilirdim. “Kimliğini Gizlemek İçin Dilini Konuşmaktan Kaçınanlar” veyâ “Dilini Küçük Görenler” de diyebilirdim. Onlarca alternatifim vardı. Ben en hafifini kullanmayı tercih ettim; sırf söz konusu insanların alınganlıklarını birazcık da olsa bertaraf etmek için. Çünkü bu konuda bir takım tenkitler yönelttiğinizde, insanların hemen alınganlık gösterdiklerini, yaşadıkları şartları ve içinde bulundukları menfî ortamları ileri sürdüklerini, “bizim yerimizde siz olsaydınız…” girişiyle başlayan mâzeretler îcat etmeye başladıklarını görürsünüz.

         

        “Kırım Mektubu” üst başlığıyla yayımlanan ilk iki yazımı okuyanlar, Kırım Tatar Türklerinin yakın târihlerinde Kırım’da nelerin yaşandığını –eğer fazla bir târih bilgileri yoksa–, bir nebze de olsa öğrenmiş olmalılar. İki yüz yılı aşkın karanlık bir devrin bütün teferruâtını iki kısa yazıya sığdırmanın mümkün olmadığını elbette biliyorum. Fakat Türkiye’de şu veyâ bu şekilde biraz kitap karıştıran, birazcık târihle meşgûl olan, çevresinde nelerin olup bittiğini azıcık merâk eden, kısaca yazmayı değilse de en azından okumayı bilen her insanın Kırım’dan haberdâr olması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple, ilk iki yazının bile mevcut bilgilerimizi tâzelemek açısından yeterli olacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla, bu yazıda münhasıran Kırım Tatar Türklerinin kendi dilleri karşısındaki tavırları üzerinde durmak istiyorum.

         

         

***

 

        1990’ların başlarına kadar Kırım’a parmakla sayılabilecek kadar az Tatarın döndüğünü; Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte yaşanan gelişmeler sonunda sayının hızla arttığını ve bugün Kırım’da 300 veyâ 350 bin civârında Tatar bulunduğunu söyleyebiliriz. Gerçi bâzı Tatarlar söz konusu sayının 500 binden aşağı olmadığını da söylüyorlar. Fakat bu rakam biraz abartılı gibi görünüyor. 90’ların başlarından îtibâren bilhassa Özbekistan’dan yılda yüz binleri bulan bir göç hâdisesi yaşanmıştı. Ne var ki, son yıllarda göçlerin oldukça azaldığı görülüyor. Bunda daha önce Kırım’a gelenlerin karşılaştıkları büyük güçlüklerin artık göze alınamaması keyfiyeti de rol oynamış olmalı. Yer-yurt tutmak, bir iş edinmek ve geçim temini gibi insanların günlük hayatlarını çok yakından ilgilendiren problemlerin Kırım’da artarak devâm ettiği muhakkak. İlk gelenler, yıllarca süren vatan hasretinin veyâ dâussılanın sevkiyle yollara dökülmüşlerdi; kendilerini nelerin beklediğini de tam olarak bilmiyorlardı. “Hele bir varalım, gerisi Allah kerim” diyerek yollara dökülenler, gerçekten çok sıkıntı çektiler; tırnaklarıyla yurt-yuva kurmaya çalıştılar; tek odada beş kişi, on kişi yaşamak mecbûriyetinde kaldılar; aş bulamadılar, iş bulamadılar… Henüz Kırım’a gelememiş olanlar, öyle görülüyor ki, bütün bu olup bitenlerden haberdâr oldular. Öncekilerin karşılaştıkları zorlukları gözlerinde büyütüyor olmalılar. Başka sebep veyâ gerekçeleri de vardır; bilmiyorum, benimki sâdece bir tahmin. Diğer taraftan, ilk yıllara nispetle, bugün Kırım’a dönmek isteyenlere Ukrayna tarafından çok daha fazla güçlük çıkartıldığı da bir vâkıa. İzin almak, pasaport edinmek hiç de kolay değil.

         

        Bugüne kadar Kırım’daki Tatarların nüfûslarıyla ilgili doğru dürüst bir sayım yapılmış değil. Herhangi bir sayım yapılsa bile, gerek Ukraynların, gerekse onlardan daha ketûm davranan ve mümkün mertebe Tatar nüfûsunu az göstermeyi tercih edeceklerini düşündüğüm Rusların doğruyu söyleyeceklerini sanmıyorum. Kırım’daki Tatar nüfûsunun azlığı, Ruslar için, bilhassa Kırım’ı kendilerinden başka kimseye âit görmeyen Ruslar için tercîhe şâyan.

         

        Bütün bunlar bir vâkıa olmakla birilikte, başka bir vâkıa da yüzölçümü zâten büyük olmayan Kırım’da, şöyle veyâ böyle, bugün bir Tatar cemaatinin mevcûdiyetidir. Türkiye’de açıkça ortalıkta görünmeyen, fakat varlıkları kabûl edilen Rum veyâ Ermeni cemaatinden söz edilebiliyorsa, Kırım’ın –Sivastopol (Akyar) hâriç– bütün şehirlerinde adım başı karşılaşma imkânı bulunan Tatar cemaatinden niçin söz edilmesin? Resmî devlet dâireleri olmasa bile, çarşı-pazar Tatarlarla dolu. Meselâ başkent Akmesçit (Simferopol)’te toplu taşım araçlarının en az ikisinden birinin şoförü Tatar. Seyyar satıcıların belki dörtte üçü Tatar. Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi’nin (KİPU) yedi bin olduğu söylenen talebe sayısının üçte ikisi Tatar. Diğer üniversitelerin talebeleri arasında da Tatarların sayıları az değil…

         

        Fakat bir problem var: Bu kadar sık karşılaşma imkânı bulabileceğiniz insanların eğer fizyonomileriyle ilgili birazcık bilgi sâhibi değilseniz, karşınızdaki insanın Tatar olup olmadığını kolayca anlayamazsınız. Anlayamazsınız, çünkü hemen hepsi Rusça konuşuyor. Siz Rusça bilmiyorsanız veyâ bildiğiniz Rusça merâmınızı anlatmaya yetmiyor ve araya Türkçe kelimeler sıkıştırıyor olsanız bile, sizin Rus olmadığınızı, büyük bir ihtimalle Türk olduğunuzu bilseler dahi, Türkçeden pek de farklı olmayan kendi dilleriyle konuşmaya yanaşmıyorlar; ısrarla Rusça konuşmayı sürdürüyorlar. Ancak Tatar olduklarını anlayıp, “siz Tatar değil misiniz?” diye sorduğunuz zaman, güç belâ “Tatarım” diyorlar. “Ben Türküm, siz de Tatarsınız, niçin Tatarca konuşmuyorsunuz?” sorunuza, ya “Tatarca bilmiyorum” veyâ “az biliyorum” yâhut “alışkanlık” karşılığını alıyorsunuz.

         

        Doğru. Kırım Tatarlarının büyük bir kısmı kitâbî Tatarcayı bilmiyor. Gençlerin bilhassa Kırım’da doğanları da çok az Tatarca biliyor. Fakat buraya göçle gelen, hayâtının mühim bir kısmını başka bir Türk topluluğu arasında, Özbekistan’da, Kazakistan’da veyâ Orta Asya’nın başka bir yerinde geçirenler de aynı şekilde davranıyorlar. Bunların geldikleri bölgelerin dilleriyle karışık da olsa Tatarcayı bilmemeleri mümkün değil.

         

        Tatarca demek zorunda kalıyorum; gerçekte Tatar Türkçesi demem gerektiğini biliyorum ama, bir bakıyorsunuz buralarda insanlar bir sözün sonuna veyâ başına Türk yahut Türkçe kelimesinin getirilmesine hemen îtiraz ediyorlar. Rus kültür emperyalizmi yüz küsûr yıl boyunca öylesine güçlü bir beyin yıkama ameliyesi gerçekleştirmiş, Türkiye Türkleri ile Sovyet coğrafyasına dağılmış Türk toplulukları arasına öylesine kalın duvarlar örmüş ki, Türkiye Türkleri ve kendileri arasında küçük bir benzerlik veyâ paralellik kurduğunuzda hemen irkiliyorlar; sizin onları kendinize benzetmek istediğiniz zehâbına kapılıyorlar veyâ kimliklerinin inkâr edildiği yâhut yok sayıldığı düşüncesi depreşiyor. Gerçekte Tatar Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Âzerî Türkçesi vs. gibi umûmî Türk dilinin değişik lehçeleri, bizim açımızdan lehçe olmanın ötesinde bir mânâ ifâde etmezken veyâ Türk dili tasnîfinin dışında düşünülmezken, burada tamâmen başka dillermiş gibi düşünülüyor. Şüphe yok ki, böyle bir anlayış sâdece Kırım Tatar Türkleri için söz konusu değil. Benzer yaklaşımlara Türk dünyâsı olarak isimlendirdiğimiz diğer coğrafyalarda da rastlanıyor. Kazaklar da, Kırgızlar da, Özbekler de, hattâ Türkmenler ve az da olsa Âzerîler de çoğu zaman böyle düşünüyorlar. Ruslar, yüzyılı aşkın bir süre, kendi idâreleri altındaki Türkleri birbirleriyle anlaşamaz duruma getirmek için her birine ayrı bir alfabe îcat etmekle kalmamışlar, onlara milliyet olarak farklı etnik kimlikler de aşılamaya çalışmışlardır. Bunda oldukça başarı da sağlamışlar. Bugün söz konusu Türk topluluklarının birbirlerinin târihlerinin, dillerinin, kültürel değerlerinin, târihî şahsiyetlerinin ve bizim açımızdan ortak değerler olarak görülen diğer bütün müştereklerimizin aynı zamanda kendilerinin de değerleri olduğunu kabûl etmemelerinin veyâ her birinin kendisini bir diğerinden tamâmiyle farklı addetmelerinin temelinde işte böyle vâkıa yatmaktadır. Bizim için meselâ Fârâbî bütün Türklerin ve hattâ Türk-İslâm dünyâsının bir âlimi ve filozofu iken, Türkiye dışındaki Türk topluluklarının nazarında sâdece bir Kazak âlimi ve filozofudur. Aynı durum diğer bütün târihî şahsiyetlerimiz için de geçerlidir. Zaman zaman karşılıklı konuşmalar sırasında sizinle aynı duygu ve düşüncelere sâhip olunduğu ifâde edilse bile, gerçekte söylenenlerle zihinlerdeki kabûller arasında, emîn olunuz ki, büyük fark vardır; hattâ tam tersidir; sâdece sizi kırmamak veyâ üzmemek için sizinle fikir birliğine varılmıştır.

         

        Bu durum Kırım Türkleri içinde de râhatça görülür. Onların gözünde de Tatar Tatardır, Kazak Kazaktır, Kırgız Kırgızdır, Özbek Özbektir, Âzerî Âzerîdir, Türkiye Türkü de Türktür; hattâ bazen Kazan Tatarlarına bile sâhip çıkılmadığını görebilirsiniz. Dolayısıyla herkesin dili münhasıran kendisine âit, başkasıyla ilgisi bulunmayan, nev’i şahsına münhasır müstakil dillerdir. Biz ise, bugün hangi isimle anılırlarsa anılsınlar, temelde hepsinin Türk ve dillerinin de ana Türkçenin farklı dalları, kolları, versiyonları olduğunu düşünürüz.

         

        Temel kabûl ve manzara bu olunca, oluşmuş peşin fikirleri değiştirmenin güçlüğü de kendiliğinden ortaya çıkar. Peşin fikirler kelimelerini bilerek vurguladım. Çünkü bunlar ilmî bir hakîkatin ifâdeleri değil, gerçekten peşin fikirlerdir; yıllar boyu doğrulukları vurgulana vurgulana doğru olmuş düşüncelerdir. Bir insana kırk gün deli deseniz, deli olur misâli, buradaki kabûller de aynı nev’idendir.

         

        Geniş mânâda Türk dünyâsının bütün insanlarının aynı tornadan çıkmış gibi birbirine benzediğini elbette söylemiyoruz. Böylesine geniş bir coğrafyada bir takım farklılıkların görülmesi kadar normal ne olabilir ki… Küçücük Anadolu’da bile, doğusuyla batısı, kuzeyi ile güneyi arasında bir takım farklılıklar gözlenebiliyorsa, böylesine geniş bir coğrafyada söz konusu farklılıkların ortaya çıkmaması anormal olurdu. Ama mutlakā farklılıkları mı görmek durumundayız; farklılıklara nisibetle müşterek değerlerimiz daha mı az? Dolayısıyla, tabiî ki her bir Türk topluluğunun kültürel değerleri arasında çeşitli farklılıkları olacaktır; dilleri arasında da bir takım farklar bulunacaktır. Bunu bir taraftan bin yıllara uzanan ayrı yaşanmış bir târihin, diğer taraftan da ârızî zorlamaların netîceleri olarak kabûl etmek mecbûriyetindeyiz.

         

        Türk dünyâsının her köşesinde olduğu gibi, Kırım’da da burada sözü edilen peşin fikirleri –en azından– törpülemek gerekmektedir. Bunun uzun yıllar alacağının farkındayım. En zor değişen veyâ terk edilen şeylerin de fikirler ve inançlar olduğunu biliyorum. Bu bakımdan, yaşanan travmatik yakın geçmişin kültür erozyonunu da dikkate alarak, söz konusu peşin fikirleri kıyasıya yerme düşüncesinde de değilim. Ben, herkesi kendime benzetme derdinde değilim; herkes benim gibi düşünsün istemiyorum. Şu noktada benim düşündüğüm ve gerçekleşmesini arzuladığım şey, mâdemki herkes kendisini farklı hissediyor, farklı hissetse bile en azından gerçekten kendisi olabilmesi veya bunun için çalışması; kendisi olmaktan kaçınmaması, bir başkasına benzemeye gayret etmemesi, başkalarının kültürel değerlerini kendi değerlerinin yerine ikāme etmemesi, başkasının dilini kendi dilinin yerine geçirmemesidir. Çünkü, bir millet ancak kendine âit değerlerle yaşar; kendi diliyle millet olarak varlığını sürdürebilir. Dilin, mânevî ve kültürel değerlerin millî olmadığı yerde, milletin de varlığından ve devâmından söz edilemez.

         

        Kanaatimce, bugün dil açısından Kırım Tatar Türkleri için ciddî ve büyük bir tehlike söz konusu. Üstelik bu tehlike çok uzaklarda da değil, hemen yanı başlarında; mektepte, sokakta, çarşıda-pazarda, hattâ evlerinin içinde. Çünkü her yerde Rusça hâkim vaziyette. Yarın Rusçanın yerine Ukrayncanın geçmeyeceği de garanti değil. Doğru… Kırım Tatarları burada başka bir devletin idâresi altında, başka bir devletin kānunlarına göre yaşıyorlar. Dolayısıyla bu devletin temel nizâmına göre yaşamak durumundalar. Sokakta, resmî dâirelerde, eğitim müesseselerinde kendi dilleri geçerli değil. Başka bir dille, geçerli olan dille konuşmak mecbûriyetindeler. Bütün bunlar doğru ama, bir Tatarın diğer bir Tatarla konuşması niçin Rusça veyâ Ukraynca olsun? Veyâ, bütün fertleri Tatar olan bir âile ortamında niçin Rusça konuşulsun?.. Bu tavrın götüreceği nihâî netîce asimilasyondur; belki de kısa bir süre içerisinde ortada Tatar diye bir topluluğun kalmamasıdır. Dünyânın şurasına burasına küçük gruplar hâlinde dağılan Yahûdi milleti, kendi aralarında millî kimliklerini ve dillerini muhâfaza etmek sûretiyle binlerce yıl yok olmaktan kurtulmuşlardır. Yahûdiler bu hususta çok beceriklidir; biliyorum ama, hiç değilse onların yarısı kadar bir gayret göstermek gerekmez mi?

         

        Kırım Tatar Türklerine yeryüzünde en büyük kötülüğü yapan millet, abartısız, hiç şüphesiz, Ruslardır. Bunu tabiî ki en iyi kendileri bilirler. Mecbûriyet, kendilerini Rusça konuşmak zorunda bırakmış olabilir. Ama bugün buna gönüllü kucak açmamak gerekir. Mevcut durumu aksettirmesi açısından size bizzat şâhit olduğum bir hâdiseyi anlatayım: Bir ay kadar önce, Tatarların idâresinde bulunan Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi’nin senato odasında bir başka üniversitede Rus Dili ve Edebiyâtı hocası olarak çalışan bir hanım profesörün 75. doğum yıldönümü kutlanmıştı. Doğum günleri eski Sovyet coğrafyasının her köşesinde son derece mühimsenen günlerdir. Büyüğünden küçüğüne her fert doğum günü (den rojdeniya) denince farklı bir hâlet-i rûhiyeye bürünür; bu günü kendisi için yeni bir başlangıç, yeni bir diriliş, yeni bir canlanış gibi görür; mutlakā yakınlarıyla, tanıdıklarıyla kutlamak, içmek, eğlenmek ve bol bol nutuk atmak ve dinlemek ister; demet demet, kucak kucak çiçek almaktan mutlu olur; mutluluk ve sağlık dileriyle mest olur; sınır tanımaz övgülerle kendinden geçer. Rus veyâ Sovyet öncesinde Türkler arasında böyle bir gelenek var mıydı, pek bilmiyorum ve zannetmiyorum ama, Ruslarla birlikte bu tür toplantılarda (Tatarlar bu tür toplantı veyâ törenlere tedbir diyorlar) adına toplantı düzenlenen kişi ile ilgili –hele bir de o kişi birazcık mevki-makam sâhibi ise– öylesine abartılı övgü cümleleri kullanılıyor ki, insan şaşırıyor; âmiyâne tâbirle “vay be, sen neymişsin be âbi!” demekten kendisini alamıyor.Yiyecek ve içeceklerin eşliğinde toplantıya katılan hemen herkes sırayla söz alıyor –Türk dünyâsının her tarafında buna tost ayıtmak deniyor–, sanki daha önce hazırlık yapmış birer hatip edâsıyla üç-beş dakîkalık bir nutuk atıyor. Kimsenin dili dolaşmıyor, kimse teklemiyor, övgü cümleleri peşpeşe dudaklardan dökülüveriyor. Kendisi hakkında konuşulan kişinin –deyim yerinde ise– ağzı kulaklarına varıyor. Bu tür toplantılara sık sık katıldıkları için insanlar eğitimli olmalı; nasıl ki iyi ezberlediğiniz duâları okurken kelimeleri teklemeden arka arkaya sıralamanız size zor gelmezse, buralarda da bu tür toplantılarda söz alanlar aynı şekilde, bir hatip edâsıyla iyi dileklerini dilleri dolaşmadan arka arkaya sıralayıveriyorlar. Kullanılan cümleler, kullana kullana kalıplaşmış intibâı veriyor; sanki sâdece kişi adını değiştiriyorsunuz ve gerisini olduğu gibi tekrarlıyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, söz konusu cümlelerin ifâde ettiklerine gönülden katılmıyorlar, sâdece bir ritüel olarak tekrarlayıp geçiyorlar. Yâni yapmacık, sun’î… Başka bir ifâdeyle riyâ dolu. Ama, söyleyen de dinleyen de mutlu görünüyor.

         

        İşte bu minvâl üzere cereyân eden doğum günü toplantısına sanırım yaklaşık yüz kişi katılmıştı. İki-üç Rus ve Ukrayn’ın ve Türkiye’den gelmiş biz üç hocanın dışında, katılımcıların tamâmı Tatardı. Açılış konuşmasını KİPU Rektörü yaptı; bir-iki Tatarca kelime dışında tamâmen Rusça olarak. Doğum günü kutlanan hanım hoca, hem Tatartacayı, hem de Türkiye Türkçesini gâyet iyi bilmesine rağmen –Cengiz Dağcı’nın Türkçe eserlerinin bâzılarını Rusçaya çevirmiş birisiydi–, dileklere Rusça karşılık veriyordu. Rektörün ardından söz alan herkes Rusça konuştu; mutluluk, başarı ve iyi dileklerini Rusça diledi. Sâdece Kırımtatar ve Türk Filolojisi dekanı Tatarca konuştu. Onunla da Tatarların hiç değilse kendi aralarında Tatarca konuşmaları gerektiğine dâir sık sık konuşmalar yapıyor, sohbetler ediyorduk; belki de bunun etkisiyle olmalı, Rusça konuşmadı. Birkaç kişi de karma bir dille konuştu; bir cümleyi Tatarca söylemişse, ikinci cümleyi Rusça söyleyerek. Rusçayı iyi bilmeyen bizler, deyim yerindeyse aval aval bu konuşmaları dinledik; tabiî son derece sıkıldık ve üzüldük. Konuşmalardan değil, hepsi Tatar ve üniversiteli olan bu insanların kendi aralarında olsun Tatarca konuşmamalarından.

         

        Üç saatlik konuşmalar tamamlanıp toplantı sona erdikten sonra, katılımcıların bir kısmı ayrıldı; geriye kalanları çeşitli yiyeceklerin ikrâm edildiği küçük bir odaya aldılar. Burada rektör de vardı; kendisine bizde sık sık tekrarlanan ve çoğu kimsenin bildiği bir anekdotu hatırlattık. Yaptıkları Rusça konuşmalara işâretle ve şakayla karışık “böylesine büyük bir zulüm görmediğimizi” söyledik. Tabiî hemen savunma pozisyonuna geçildi; binbir mâzeret üretildi. Aramızda Tatarca bilmeyen Rusların ve Ukraynların bulunduğu ileri sürüldü. Biz de, aramızda iki-üç Rus ve Ukrayn olduğunu, en az onlar kadar biz Türkiye’den gelmiş insanların bulunduğunu söyledik ve onları dikkate alırken, bizleri unuttuklarını, onlar Tatarca bilmiyorlarsa, bizlerin de Rusça bilmediğimizi belirttik. Buradaki iki-üç Rus ve Ukrayn, aynı sayıdaki biz Türkiye’den gelmiş hocadan daha kıymetli ve kim bilir saygıdeğer görüldüğü için (!) Rusça konuşulmuştu. Biz, Türkiye Türkçesiyle konuşmalarını istememiştik; Tatarca konuşsalar da yeterliydi bizim için; anlaşılmayacak bir tarafı yoktu çünkü. Hepsi Tatar olan katılımcıların kendi aralarında niçin Tatarca konuşmadıklarını, bunu çok yanlış bulduğumuzu, yine yarı şaka, yarı ciddî bir üslûpla dile getirdik. KİPU Rektörü, bizim bu şakayla karışık tenkitlerimize oldukça bozuldu tabiî. Hemen savunma gardını aldı. Tatarların Tatarcayı iyi bilmediklerini, yıllarca ana dillerinde eğitim görmediklerini, sürgünlerde yaşadıklarını, neler yaşadıklarını bizim bilmediğimizi, kendilerini kendi dillerinde iyi ifâde edemediklerini –tabiî kendisi de aynı durumdaydı–, bunun normal olduğunu söyleyerek, bence hiç de nâzik olmayan ve bize tuhaf ve saygısız gelen bir dilekte bulundu: “Allah’tan dilerdim ki siz bizim yerimizde olaydınız…

         

        Bu dilek bizi üzmüştü… Rektör, sözünün ne mânâya geldiğini pek de bilmiyordu. Ne yâni, bizim de Rusların işgâline ve zulmüne mâruz kalmamız sizi memnun mu edecekti diye îtiraz ettik. Ben, aynı zamanda bir târihçi olarak, yaşanan yakın târihin içinde bizzat bulunmasak bile, bu coğrafyada nelerin olup bittiğini kendilerinden çok daha iyi bildiğimizi, bizi bilgisizlikle ithâm etmelerinin doğru olmadığını münâsip bir dille ifâde etmeye çalıştım. Rektör geri adım atmıştı ama, bu sefer de imkânlarından söz etmeye başladı. Devletin kendilerine yeterli kaynak aktarmadığını söylüyordu. Ona göre, biz 80 milyonluk büyük bir Türkiye idik; kişi başına birer dolar versek 80 milyon dolar ederdi; bu parayla kendisi neler yapardı, neler…

         

        Bu sözler karşısında fazla bir şey söylemek istemedim. Türkiye’nin zâten elinden gelen yardımları yaptığını, bizim de bu çerçevede burada bulunduğumuzu söylemek istemedim; bunu kendisi bilmiyor muydu sanki? Bunları hatırlatmak yardımı veyâ iyiliği başa kakmak gibi geldi o an. Sâdece, benim söylediklerimin veya sizde görmek istediklerimin parayla-pulla ne ilgisi var; doğru, üniversite ortamını geliştirmek ve iyi bir eğitim vermek için paraya ihtiyaç var, ama bir Tatarın diğer bir Tatarla kendi dilinde konuşması için de mi para gerekli; bir Tatarın kendi evinde, kendi âile ortamında Tatarca konuşması için para mı verilmesi gerekiyor diyebildim.

         

        Orada bulunan Tatar hocalardan birisi sözü aldı. Dünyâda kendileri gibi ikinci bir millet bulunmadığını, bunca zulme rağmen ayakta kaldıklarını, Tatarlıklarını unutmadıklarını; Sovyet zamânında bile sayısız ilim ve edebiyat adamı yetiştirdiklerini; pek çok üniversitede meşhur Tatar ilim adamlarının çalıştığını söylüyordu. Ben, sözünü ettiğiniz ilim adamları eserlerini hangi dille veriyorlar, çalışmalarını hangi dille kaleme alıyorlar diye sordum. Kullanılan dil Rusçaydı tabiî. O hâlde dedim, sözünü ettiğiniz kimseleri Tatar ilim adamı olarak nitelemek doğru değil; onlar, ortaya koydukları çalışmalarla, sizin ifâdenizle Tatar milletinin kültür ve ilim hayâtına değil, Rus kültür ve ilim hayâtına katkıda bulunuyorlar. Gerçekte onlar Tatar ilim adamı değil, birer Rus ilim adamıdırlar; çünkü o kültürün ve o ortamın imkânlarıyla ve onlar için çalışmaktadırlar. Ortada bir katkı varsa, bu Tatarlar için değil, Ruslar için dedim ve ilâve ettim: Size bir örnek vereyim. Mevlânâ’yı bilirsiniz; Anadolu’nun ortasında, Konya’da yaşadı; fakat bütün eserlerini Farsça verdi. Yazdığı eserlerin orijinalini Türkler değil, İranlılar okudu, okuyor ve anlıyor; biz ise az sayıda Farsça bilenlerimiz dışında, çevirilerinden faydalanıyoruz; bu da orijinalinin lezzetini vermekten çok uzak. Biz, her ne kadar Mevlânâ’ya sâhip çıkarsak çıkalım, o gerçekte Türk kültür ve ilim sâhasından çok Fars kültür ve ilim sâhasına âit. Zâten bugün bile bizden çok İran’da okunur, tanınır ve bilinir. Dolayısıyla Mevlânâ’nın ilim ve kültüre bir katkısı olduysa, bu bizden çok İran’ın ilim ve kültürüne katkıdır; biz ancak dolaylı yoldan, tercümelerinden istifâde edebiliyoruz; sizin Rus üniversitelerinde yetişen, çalışan ve eser veren insanlarınızın durumu da böyledir; sizden çok Ruslara âittirler. Onlarla bu kadar övünmeniz de gereksiz; doğrudan Tatarlar için ne yaptıklarını söylemelisiniz… Bizim gibi dünyâda başka bir millet yok diyorsunuz; dünyânın her tarafına yayılmış Yahûdîleri hatırlatmayacağım. Çok yakından tanıdığınız ve sizinle aynı felâkete, aynı yıllarda mâruz kalan Ahıska Türklerini dil konusunda size örnek verebilirim. Siz gittiğiniz her yerde eğitim kuruluşlarına kabûl edildiniz; üniversitelerde okudunuz; insanlarınız yükseldi; mevki-makam sâhibi oldular. Onlara nisbetle size tanınan imkânlar kat kat fazlaydı. Onlar, pasaportlarında veya ellerine tutuşturulan kâğıtlarda etnik kimlikleri Türk yazıldığı için, sırf bu yüzden eğitim imkânından mahrûm bırakıldılar; hiçbir üniversiteye sokulmadılar; devlet dâirelerine alınmadılar; kendilerine makam ve mevkiler verilmedi. Dolayısıyla daha fazla itilip kakıldılar. Ama, millî kimliklerine sizden daha fazla sâhip çıktılar; bugün onların neredeyse tamâmı Anadolu’nun şurasında burasında konuşulan bir Türkçeyle konuşuyorlar; siz Türkiye Türkçesiyle konuşun demiyoruz ama, kendi dilinizle de mi konuşamazsınız; kendi aranızda olsun bunu yapamaz mısınız? Sürgünden dönenleriniz neyse de, burada doğanlarınız, bizzat sizin elinizde, evinizde doğup büyüyen çocuklarınız Tatarca konuşmayı bilmiyorlar; kendi bildiklerinizi onlara öğretemez miydiniz? Eskiye nisbetle bu hususta daha râhat ve serbestsiniz; elinize vuran mı var, çocuğunuza kendi dilinizi öğretmek konusunda?

         

        Yine îtirazlar yükseldi… Ama onların bizim gibi ilim adamları yok!... Doğru, dedim, yok. Ama suç onların mı? Siz üniversitelere kabûl edilirken, onlar kapılardan kovuldular; evlerinin içinde mi profesör olacaklardı; doktor olacaklardı, edebiyatçı olacaklardı, gazeteci olacaklardı? Mârifeti niçin kendinizde görüyorsunuz? Onların, ilim adamı çıkaramadıkları için zekâ özürlü olduklarını mı düşünüyorsunuz? Bir de size ve onlara sağlanan imkânları ve tanınan fırsatları karşılaştırsanız olmaz mı? Böyle giderse, burada doğup büyüyen ve yetişen gençleriniz, yarın sizin yerinizi aldıklarında, sizin kadar da Tatarlıklarına sâhip çıkamayacaklar; yarın büsbütün yok olmayacağınızı nasıl garanti edebilirsiniz?

         

        Bir başkası söze karıştı: Tatarca bilmeseler bile, onların damarlarındaki Tatar kanı, kendilerini korumaya yeterli. Biraz acıyla güldüm… Tabiî dedim, Tataristan’da pek çok insanın damarında dolaşan Tatar kanı, onları hristiyan olmaktan koruyamadı; Slavlaşmaktan, Ruslaşmaktan koruyamadı veyâ ne kendisi ne de öteki olmayı tam mânâsıyla başarmalarına yardım edemedi. Kimi Vasili, kimi Nikola, kimi Aleksandr, kimi bilmem ne oldu… Bugün sizin de bildiğiniz mesel gibi bir söz var: En katıksız, en koyu Rus görünenin bile, kazırsanız altından Tatar çıkar, denir. Bunların damarlarındaki Tatar kanı, kendilerini en koyu, en katıksız Rus olmaktan koruyamamış ama, kim bilir, belki sizin söylediğiniz doğrudur; Kırım Tatarlarının kanları daha güçlüdür; dilleri, dinleri, kültürleri, örf ve âdetleri yok olup gitse de, bu kan onları kaybolmaktan korur!..

         

        Kabîle asabiyetinin böylesi için daha başka ne söylenebilirdi ki… Atilla ordularının sâhip olduğu deşt-i Kıpçak’ta, bugün onun insanlarına ne oldu? Altınorda’nın halkı nereye gitti? Karadeniz’in kuzeyi, Urallara kadar Türklerle meskûndu; bugün onlardan geriye kalan insanların sayıları ne kadardır? Küçük adacıklar hâlinde orada burada sıkışıp kalmış, ekseriyeti Türk asıllı olduklarını unutmuş insan kümelerinden başka bugün elimizde ne var?... Bu tür soruları uzatmak mümkün ama, doğru dürüst bir târih bilgisi ve şuuru bulunmayan insanlar için bu sorular ne mânâ ifâde eder, bilemiyorum.

         

        Ne yazık ki Tatarların kendi dilleriyle ilgili tavırları böyle. Manzara-i umûmiyye hiç de iç açıcı değil doğrusu. Bir Kırımtatar Dili ve Edebiyâtı Bölümü hocası, kendi aralarındaki sempozyumlarda, panellerde ve hattâ bölüm toplantılarında Tatarca konuşmayı, sözde dilini ve edebiyâtını öğrettikleri sâhanın diliyle merâmını anlatmayı beceremiyorsa, yâhut, gönüllü olarak istese emînim becerir ama, bu kadarcığını düşünemiyorsa, düşünmek aklına gelmiyorsa, kendisini çok kolay ifâde ettiğini düşündüğü Rusçayla konuşmayı tercih ediyorsa, sıradan, sokaktaki insandan fazlasını beklemek ne derece mümkündür?! Tatar dili ve edebiyâtı hocalarının çoğu, ilmini verdikleri dil ve edebiyatla ilgili dersleri Rusça konuşarak veriyorlarsa, birazcık olsun kendilerini sıkıntıya sokmak istemiyorlarsa, dillerine hangi kelimeler daha kolay ve kendiliğinden geliyorsa onunla bilgi veriyorlarsa, artık gerisini siz düşünün. “İmam kabahat işlerse cemaat ne yapar” misali, araz veyâ ârıza büyüyerek devâm ediyor vesselâm…ö

         


Türk Yurdu Nisan 2009
Türk Yurdu Nisan 2009
Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele