Medine

Hazıran 2014 - Yıl 103 - Sayı 322

“Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için nice ibretler vardır” (Rûm, 22).

 

        Türkiye İslamcılığı özellikle 1990’lı yılların başlarında iki kavramsallaştırma üzerinden bir söylem alanı ve duruş inşa etti. Bunlar “Medine Sözleşmesi” ve “Çok Hukukluluk”tu. Bu kavramsallaştırma ve bu kavramların içini doldurduklarını düşündükleri argümanları, hem içerideki verili düzene karşı bir başkaldırının meşruiyetini hâsıl ediyor hem de dünyaya yeni/yepyeni bir alternatif model sunduklarını düşündürtüyor ve bunun heyecanını yaşatıyordu. Ve yine böylece hem Türkiye’nin hem de dünyanın “cahiliye dönemi”nden yeni bir aydınlanma dönemine geçeceğini, sadece Türkiye değil dünyanın da bir “Asr-ı Saadet”e kavuşacağını hayal ediyorlardı. Çünkü bu arkadaşlarımıza göre bu yönüyle İslam’ın evrensel mesajı bir model hâlinde somutlaşıyordu. Bu heyecan ve özgüvenle gök kubbenin altında neredeyse söylenmedik söz, yazılmadık yazı bırakmadılar. Fakat zamanla bu tartışmaların hızı kesildi, hatta kendisini bu kavramsallaştırmanın sahibi olarak addeden birkaç zevatın dışında konu neredeyse unutuldu. Hele Türkiye İslamcılığının siyasal anlamda muktedir olması, bu kesimin tartışma konularını da değiştirdi. İçi boş ya da ütopik olsa da entelektüel tartışmaların yerini iktidar olma ve iktidarda kalmanın imkânlarını üretme çabası aldı. Bir başka deyişle, “taç giyen baş akıllanır” darb-ı meselince, muhalefet dönemlerinin araçları olana Medine sözleşmesi, Çok Hukukluluk gibi tartışma konuları yerlerini -bir ayağı eksik olarak- “Tek Devlet, tek millet, tek bayrak” tezine bıraktı.

         

        Mamafih şu günlerde, Medine Sözleşmesi mevzuunda bayrağın bu defa bölücü örgüte ve onun uzantılarına geçtiğini gördük. Nitekim mayıs ayının ortalarında yapılan bir kongre/konferansta, “Kongremiz günümüzde yaşanan sorunların çözümünde diyalog, müzakere, istişare ve anayasal düzenlemeler çerçevesinde Medine Sözleşmesi’ni model olarak önermektedir.” denildi. Ayrıca Medine Sözleşmesi’ne göre ümmet tanımının, “çok kimlikli, çok dilli ve çok inançlı bir anlama sahip olduğu; dolayısıyla siyasi ve itikadî yaklaşımların ümmetin farklı din, mezhep, inanç, etnik ve diğer toplumsal guruplardan oluştuğunu dikkate alması gerektiği” tespiti yapılarak, aslında sınırlarını Kitap’ın koyduğu ümmet kavramının klasik/kadim anlamıyla meselenin esasını kavramamış olduğu(!) da ifade edilmiş oldu. Kongre’de devamla; “dinî eğitimin başta medreseler olmak üzere sivil topluma bırakılması gerektiği; bu bağlamda Abdullah Timoki, Şeyh Said ve Said-i Kürdî şahsında gerçek İslam’ın öğrenilmesinde emeği geçen tüm medrese mensuplarına atfedildiği” ifade edildi. Kongre bununla da yetinmedi; Sonuç Bildirisi’nin 15. paragrafında “Kongremizin toplanmasına öncülük eden Sayın Abdullah Öcalan tarafından gönderilen mesaj önemli ve değerli bulunmuştur. Barış sürecine daha etkin katılımı için özgürlüğünü dualarımızla destekliyor ve istiyoruz.” denilerek; adı “Demokratik İslam Kongresi” olan toplanmanın asıl amacının ne olduğu da bu şekilde tebarüz ettirildi. Buna mecburdular çünkü Kongre örgüt başının çağrısı ve talebi ile toplanmıştı ve nihaî amacı İslam düşüncesine bir katkı sağlamak değil, tersine bölgeye hâkim sosyal dokunun baskın karakteri üzerinden stratejisine uygun yeni bir taktik alan açmaktan başka bir şey değildi. Dolayısıyla Kongre’ye katılanlar bağımsız ve sivil bir İslami entelektüalizmin hasbî iştirakçileri değil, bölücü bir örgütün politik savaşının taktik piyonları konumunda kaldılar. Nitekim ateist felsefi bir zemin üzerinde teşekkül eden örgütün lideri Kongre’ye gönderdiği mesajına “mümin kardeşlerim” diyerek başlıyor ve şöyle devam ediyordu: “Çağdaş İslami ümmetin millet birliğini anlamlı buluyorum. Ama bu asla tek devlet, tek millet, tek bayrak zırvalamaları anlamına gelmemektedir. Tersine ilgili ayetteki ‘birbiriniz tanıyasınız diye sizi farklı kavimler hâlinde yarattık’ hükmü gereğince çoğulcu, demokratik eşit ve özgür bir İslam Birliği’nde olan diğer kavimlerin milletler birliğini ifade etmektedir. Kongremizin hem İslam’ın evrenselliği hem tekilliği bağlamında gerek İslami milletler birliği gerekse bağrındaki çoğulluğun ifadesi olan her mezhebi tekiller sorununa doğru yaklaşımlar ve uygulama esaslarını gerçekleştirileceğine dair inanç ve umudumu ifade etmek isterim.” derken, tefsir ve tevil ilminde de ne kadar mümeyyiz olduğunu (Kongre tertipçilerinin kongrenin kalitesinin yüksekliğini ispat sadedinde serdettikleri içinde çok sayıda âlim ve fakihlerin de bulunduğu!), Kongre topluluğuna da göstermiş oluyordu.

        

        Bu yazı bir polemik yazısı olmayı amaçlamamıştır. Bu nedenle, az yukarıda polemik olarak mütalaa edilecek satırları okuyucunun müsamahasına havale ederek aşağıdaki satırlarda lafı eğip bükmeden ve çok uzatmadan ana hatları itibariyle asıl meseleye; Türkiye’nin gündemine yeniden sokulmak istenen Medine Modeli’ne getirmek istemektedir.

         

        Öncelikle belirtmek gerekir ki; Hz. Resul’ün Medine’de ortaya koyduğu model herhangi bir ayete dayanmamaktadır. Bir başka şekilde söyleyecek olursak Hz. Resul Allah’tan aldığı (Kitap’ta yer alan) bir vahiyle Medine’de bir sosyal ve siyasi model kurmuş değildir. Eğer bu tespitimizin aksi söz konusu olsaydı Kitap’ta yani Kur’an-ı Kerîm’de buna dair hükümler bulunmalıydı ve bu bağlayıcı olurdu. Dolayısıyla eğer nesih söz konusu değilse bu model aynı zamanda kalıcı da olurdu. Oysa tarih disiplini ve özelde de İslam tarihi bize bunun böyle olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in Medine’de ortaya koyduğu model tamamen beşerî, konjonktürel ve dünyevîdir. Nitekim öyle olduğu içindir ki, çok geçmeden Yahudiler Medine’den tehcir edilmişlerdir. Bu tehcirde Yahudilerin sözleşmeye sadık kalmadıkları için böyle bir muameleye maruz kaldıkları gerçeği bu tespitimizi zail etmez. Tersine güçlendirir. Çünkü Yahudilerin Medine’den tehcirine dair karar alınırken Hz. Peygamber, arkadaşları ile istişarenin gereğini yapmıştır; bir vahiy beklememiştir.

         

        İkinci olarak, Medine Modeli’nin konjonktürel olmasına binaen Mekke’nin ve daha sonra tüm coğrafyanın fethinde ortaya çıkan uygulamalara baktığımızda Medine Modeli’nin tekrarlandığına dair bir tane örnek bulamayacağımız gibi, Medine de müteakip zamanlarda o ilk modele göre bağımsız bir kent devleti değil, sonra oluşan tek devletin bir kenti olmuştur. Dolayısıyla pek açık olarak görüleceği üzere ortaya konulan şey, Medine Modeli’nin vahyî değil beşerî ve konjonktürel olmasıdır. Meseleyi biraz daha zorlamak pahasına Medine Modeli’ni nebevî addetsek dahi model Medine’de kalıcı değil geçici bir model olmuştur. Model ne Hz. Resul zamanında bir kez daha ne de Râşid halifeler döneminde uygulanmamıştır. Yani Medine Modeli’ni nebevî (sünnet) olarak kabul etsek dahi bu model bizzat Hz. Peygamber tarafından neshedilmiştir.

         

        Buradan şuraya gelmek istiyoruz: Aslında böyle olması tabiidir. Çünkü çok net olarak biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim’de bir devlet ya da siyasal toplum modeli bize emredilmemiştir. Bize; biz müminlere emredilen âdil ve ahlâki bir toplum oluşturmadır. Dolayısıyla her asabiyeye, etnisiteye ve dile bir devlet modelinin İslami gelenek ve kitap bakımından bir karşılığı yoktur. Hâl böyleyken Rûm Suresinin 22. Ayetini bağlamlarından kopararak; tarihte de hiç olmamış olmasına rağmen buradan bir siyasal meşruiyet ve proje çıkartmak Kur’anî değildir. Çünkü söz konusu ayetin öncesinde ve sonrasında yer alan tüm ayetler bize Allah’ın kudretini gösteren; bizi bunlar üzerinde düşünmeye sevk eden ayetlerdir. Bu ayet kümesi içerisinde yer alan 22. ayette de Kur’an bizden aynı şeyi istemektedir. Nitekim şiveleri asabi farklılığın en önemli göstergesi olan Arap kabileleri bu ayetten kendileri için bir duruş ve sonuç üretmemişler; ayeti böyle anlamamışlardır.

         

        Ayeti “Kongre”de dile getirildiği şekliyle okumak ve anlamak, Kur’an’ı siyasal hedeflere alet etmektir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak mızraklara Kur’an sayfası geçirmektir. Bu öylesine taktik, siyasallaşmış ve olguyu çarpıtan bir tavırdır ki, bu noktada kadim ümmet tanımı bile tahrifata uğramaktan kendini kurtaramamakta; aslında aynı zamanda milleti ifade eden bu kavram, bambaşka bir mahiyete büründürülmektedir.

         

        Söz buraya gelmişken bir teşhis ve tespiti bir kere daha yapmak zorundayız: İslam tarihinin tebliğ, teşekkül ve tekemmül devresini bir miktar ezber bozarak okumak ve anlamak mecburiyetimiz bulunmaktadır. Çünkü bu dönem bizim ülkemizin tefekkür ve siyasal tarihinde çok fazla sübjektif muameleye maruz bırakılmıştır. Benzeri bu okuma ve istimal biçimi bu defa yukarıdaki satırlarda ifade etmeye çalıştığımız gibi bölücü örgüt tarafından yapılmakta, buradan bir çıkış aranmaktadır. Bu nedenlerle aşağıda bu dönem kısa ve fakat ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılacaktır.

         

        Bizim yukarıda tebliğ, teşekkül ve tekemmül dönemi olarak adlandırdığımız döneme baktığımızda Hz. Peygamber ve Râşid halifeler tarafından ortaya konulan toplumsal ve siyasal yapının sosyolojik mahiyeti, diğer asabiyeler ikincileştirilerek ve hatta ihmal edilerek Kureyş asabiyesi üzerinde oluşan bir sosyal, kültürel, siyasal ve dini yapıdır. Bu yapının temel karakteristikleri ise şöyle hülasa edilebilir:

         

        • Kureyş’i temel alan ve Hz. İsmail üzerinden Hz. İbrahim’e uzanan bir ortak köken bilinci,

         

        • Kâbe ve civarı üzerinden kutsal bir mekân bilinci,

         

        • Kureyş Arapçası üzerinden ortak bir dil ve kültür bilinci.

         

        Tüm bunların hülasası olarak ortaya çıkan toplum; aynı dine mensup, Kureyş asabiyesinin rengini verdiği bir müminler topluluğunun milletleşmesinden ve bunun tek bir devlet olmasından başka bir şey değildir. Bu anlamda millet, “Kongre”de çarpıtıldığı biçimiyle ümmet adı verilen çok dilli, çok kültürlü, çok dinli bir topluluğun alt siyasal etnik şubelerini değil, aksine tek bir dil, aynı geçmiş bilinci ve aynı kültürü paylaşan bir kitleyi anlatmaktadır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak millet/ümmet, “tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil” anlamına gelen bir toplumdan başka bir şeyi anlatmaz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Kureyş Arapçası hem Kitap’ın hem devletin dili olarak egemen kılınırken bunu yapanlar “dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın kudretinin delillerindendir” Ayet-i Kerime’sinden haberdar idiler. Çünkü nüzul sona ermiş, Din tamamlanmıştı. Kaldı ki Kureyş Arapçası hem Kitap’ın hem de devletin dili kılınırken Kur’an başka şiveler üzerinden de kıraat ediliyordu. Buna rağmen Hz. Peygamberin arkadaşları Kur’an’ı Kureyş Arapçası üzerinden mushaflaştırdılar, diğer Kur’an nüshalarını lağvettiler ve devletin dili olarak da Kureyş Arapçasını tercih ettiler. Onlar böyle yaparken hiç kimse çıkıp da Rûm Suresinin yukarıdaki ayetini delil göstererek Allah’ın emrinin ve Peygamberin sünnetinin ihlâl edildiğinden bahsetmemiştir. Çünkü coğrafyanın sosyolojik zemininin en elverişli parçasını Kureyş oluşturuyordu. Bu hâl tüm coğrafyalar için geçerli sosyolojik bir gerekliliği bu gün de bize açık olarak göstermektedir.

         

        Bu kısa hatırlatmalardan sonra diyoruz ki; bölücü terör eylemleriyle maruf ve mahkûm bir yapının ve onun öznesinin, müfessir ve müçtehit edasına bürünerek dini ve Kitap’ı tahrif eden beyanları karşısında bu ülkenin tüm Müslümanları uyanık ve dikkatli olmak; İslam tarihini doğru okumak ve doğru anlamak mecburiyeti bulunmaktadır.


Türk Yurdu Hazıran 2014
Türk Yurdu Hazıran 2014
Hazıran 2014 - Yıl 103 - Sayı 322

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele