Su Forumu ve Türkistan’da Su Problemi

Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

                    16 – 22 Mart 2009’da İstanbul’da Beşinci Su Forumu toplandı. Su Forumu, 1997’de kurulan Dünya Su Konseyi’nin bir faaliyeti olarak üç yılda bir toplanıyor. Toplantının, İran ve Turan halklarının baharın başlangıcı olarak kutlaya geldikleri Nevruza denk gelmesi, bilinçli bir seçim değilse iyi bir tesadüf olmuş. Dünya Su Konseyi, ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan hükümet, üniversite, sivil toplum örgütleri düzeyinde 160 kadar üyesi olan oldukça geniş katılımlı bir platform. Bu platformda Türkiye 45 civarında kuruluşla önemli bir yer tutuyor.

         

        Gazete haberlerine göre, Dünya Su Konseyi ve Türkiye hükümetinin düzenlediği İstanbul’daki bu beşinci foruma, 120 kadar ülkenin, aralarında cumhurbaşkanları ve başbakanların da bulunduğu temsilcileri, akademisyenler ve basın mensupları katılıyor. Katılımcı sayısının on bini yerli, on bini yabancı olmak üzere yirmi bin dolayında olması bekleniyor. Toplantıda ele alınacak konular arasında iki tanesi temayüz ediyor: su kaynaklarının rasyonel ve optimal kullanımıyla adil paylaşımı.

         

        Küresel Isınmanın ve su kaynaklarında azalmanın söz konusu olduğu günümüzde, gerek içme ve kullanma, gerek sulama suyunun idareli kullanımı ve adil paylaşımı çok büyük bir önem arz ediyor. Artık ülkeler, sahip oldukları su kaynaklarını diledikler gibi kullanamıyor. Arif Nihat Asya merhum Ağıt isimli şiirinde “Şu yakın suların Kolu neden bükülmez Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin Benden doğar, bana dökülmez?” diyor ya, bizden doğup bize dökülmüyorsa, sınırların dışında bu suların geçtiği ülkelerin haklarını gözetmek, suyu onların da kullanma hakkı olduğunu bilerek hareket etmek zorundayız. Suların hepsi bizim sınırlarımız içinde olsaydı da aynı dikkati göstermek, suyun yukarı bölümlerinde yapılacak inşaatların aşağı bölümlere zarar vermemesini planlamak durumundaydık. Nitekim Türkiye’nin Suriye ve Irak’a önerdiği üç aşamalı plân, bu suların adil ve en yararlı kullanım şeklini birlikte bulma önerisi olarak algılanabilir.

         

        Benzer bir problem bugünlerde Kırgızistan’la Özbekistan arasında ortaya çıkmış durumda. Kırgızistan’ın Seyhun (Sır derya) nehrinin en önemli kollarından biri sayılan Narin nehri üzerinde bulunan Kamber - Ata Hidroelektrik santralına güç kaynağı olarak bir kaskad yapma girişimi 2003’lerde başladı, ancak finansal kaynak bulunamadığı için bugüne kadar ciddi bir inşaat başlamadı. Ne var ki Manas Amerikan üssünün boşaltılmasına karşılık Kırgızistan’ın alamadığı kira bedelini bir anlamda tazmin etmek üzere Rusya’nın verdiği kredi, bu inşaatı tekrar gündeme getirdi.

         

        Türkmenistan Cumhurbaşkanı Kurbankul Berdimuhammedov’un 24–25 Şubat 2009 tarihlerinde gerçekleştirdiği Özbekistan ziyaretinde, bölgeden doğalgaz ve petrol transferinde işbirliği, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi, Afganistan meselesinin çözümü gibi konular ve bu su meselesi ele alındı. Özbekistan, bu meselenin bölge ülkeleri arasında diyalogla çözülmesini, BM nezaretinde tarafsız bir araştırmanın yapılmasını ve hepsinden önemlisi, bölge ülkeleri dışında süper güce sahip üçüncü bir tarafın problemin çözümünde rol almamasını istiyor. İslam Kerimov, konuğu Berdimuhammedov’un ziyareti dolayısıyla basın mensuplarına, üçüncü bir gücün, “Bu problem çözümsüzdür” veya “Siz aranızda bu problemi çözemezsiniz” telkininde bulunmasının tamamen farklı niyetlerle yapıldığını ve hiç kimsenin bu su problemini “böl ve yönet” yaklaşımıyla çözülebilecek bir problem haline dönüştürmemesi gerektiğini söyledi.

         

         

         

        Hatırlatma: Sovyet Uygulamaları

         

        Su Forumunu takip edecek olanların, Kerimov’un bu sözlerini, bölgesel boyuttan küresel boyuta taşımaları gerektiğini söylemek herhalde abartılı olmayacaktır. “Böl ve yönet” yaklaşımlarına artık imkân vermeden dünyanın her yerinde topluluklar ve devletler kendi problemlerini kendi aralarında çözebilmedir. Bu sözler yakın geçmişte yaşanmış olan tecrübelerle söylenmiştir:

         

        Sovyetler Birliği zamanında, Moskova’dan yapılan merkezi planlamayla Sır derya ve Amu derya üzerinde, kullanım alanları ve yapım teknikleri bakımından tamamen verimsiz olan sulama kanalları ve barajlar inşa edilmiştir. Örnek olarak Amu Derya’dan, Karakum çölünü geçen 1000 km. den daha uzun Karakum kanalı, Sır Derya’dan yaklaşık 700 km. de uzunluğunda Fergana kanalı çekilmiştir. Her iki nehir üzerinde irili ufaklı onlarca baraj vardır. Bu yüzden beslenemez hale gelen Aral’ın derinliğinde, 1960’lardan günümüze geçen 50 yıla yakın zamanda, 100 metreden fazla azalma, yüz ölçümünde 70 bin km. kareden 18 bin km. kareye düşme meydana gelen bu iç deniz % 75 oranında küçülmüştür. Böylece Dünyanın bir zamanlar dördüncü büyük iç denizi olan Aral, ölü bir deniz haline gelmiş, insanlar pamuk mono kültürünün kölesi olmuştur. Aral kıyısında balıkçılıkla uğraşan köy ve kasabalar tamamen metruk hale gelmiş, Aral üzerinde yükselen buhar duvarı da yok olunca iklim tamamen değişmiş, Türkistan’ın o güzelim ekolojisi alt üst olmuştur.

         

        Kavram hakkında bilgisi olmayan, “Türkmenistan” demek istedi herhalde diye, kendine göre bir tashih yoluna gidenler için zaruri bir açıklama olarak, burada Türkistan tabirini özenle kullanma sebebim şudur. 19. yüzyıl sonlarıyla yirminci yüzyıl başlarında, İngiliz ve Rus müsteşrikler, “Türklerin Yurdu” anlamına kullanılan Türkistan sözü yerine Orta Asya tabirini ikame etmeye başladılar. Yine bir Sovyet uygulaması olarak, 1917 ihtilâlinden sonra Türkistan tabiri tamamen yasaklandı. Türkistan ziyalıları arasında İsmail Gaspıralı’nın yolundan giden ceditçiler, coğrafyanın Türklükle ilgisini ispatlamak ve pekiştirmek için, buna karşılık Bolşevik veya değil, Rus aydınları, bölgenin ve bölge insanının Türklükle ilgisini unutturmak ve yok etmek için çaba içindeydi. Yasaklamanın da etkisiyle, zaman içerisinde Türkistan tabiri kullanılmaz hale geldi. Kullananlar, pantürkist, milletçi, faşist, Turancı vb. diye suçlanarak ağır şekilde cezalandırıldı.

         

        Bugün İngilizcede “Central Asia” veya “Middle Asia” tabirleri, kah, Sovyetlerin güney cumhuriyetleri (Tacikistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan) için, kâh bunlara Pakistan, Afganistan, Moğolistan ve hatta kuzey Hindistan’ın da dâhil edildiği daha büyük bir coğrafya için kullanılıyor. Rusçada ise Orta Asya anlamında Sirednaya Asya bu dört cumhuriyet için, Merkezi Asya anlamında Centralni Asya, mezkur daha büyük coğrafya için kullanılıyor. Şimdilerde Kazakistan’da Merkezi Asya anlamında Ortalık Asya tabiri, fakat yukarıda bahsedilen dört cumhuriyete ilaveten Kazakistan’ı da kapsayan bir coğrafya için teklif ediliyor. Sovyetler zamanında bu bölge, “Orta Asya ve Kazakistan” diye ifade edilirdi. Biz ise Türkistan tabirini özenle kullanmaya devam edeceğiz. Aslında bu beş cumhuriyet batı Türkistan’dır. Doğu Türkistan ise bugün Çin sınırları içinde kalan ve Çinlilerin “Sincan” dediği Uygur özerk bölgesidir. Batı Türkistan’ın güneyde küçük bir kısmı Afganistan sınırları içindedir.  

         

         

         

        Gelecek Ümit Vaat ediyor

         

        Aral’ı hayata döndürme çabaları devam ederken, bölgedeki su kaynakları üzerinde yeni inşaatlar yapmak, üstelik bunları, suyu tabii yataklarından koparırcasına yapmak, bölgede zaten var olan çevresel dengesizliği daha da artıracaktır. Dün bu çevresel problemleri önemsemeyen Rusya için bunların bugün de önemi yoktur.

        Şimdi “Sizin aranızdaki problemleri ancak benim müdahalemle çözmek mümkündür” diyen Rusya, Kazan’ı işgal ettiği 1552’den beri İdil Ural’da, Kazalinsk kalesini ele geçirdiği 1846’dan beri de Türkistan’da “böl ve yönet” ilkesiyle hâkim olmuştu.

        Kardeşlerimizin, ne bölgede kaybettiği inisiyatifi tekrar ele geçirmek isteyen Rusya’nın, ne de bölgeye kalıcı bir şekilde yerleşmek isteyen Amerika’nın, ne de başka bir gücün kontrolü ele geçirmesine imkân vermemeleri gerekir. Şu anki görüntü itibariyle her biri kendi özel durumunu dikkate alan politikalar geliştirmekte ve bu yüzden de birbirleriyle çelişmektedirler. Bundan dolayı aralarında birlik olma şansları azalmaktadır. Bütün bu olumsuz görüntüye rağmen, Amerika’nın 11 Eylül 2001’den sonra, Afganistan’a girişi sırasında verdikleri desteği, turuncu devrimler zincirinin kendilerine doğru ilerlemesini görünce kesmeleri, Şanghay işbirliği örgütüne üye oldukları halde, Rusya’nın bölgede yeniden otorite kurma çabalarına karşı direnç göstermeleri de bu yönde ümitlenmemizi sağlamaktadırlar. Nitekim 2008 Ağustos’unda yaşanan Rusya Gürcistan savaşı sonrasında Rusya bölgeden umduğu desteği bulamamıştır.

        Bağımsızlığın ilk yıllarında birçok batılı gözlemci ve Türkiye’den bazı tatlı su balıkları, bağımsızlığını elde eden kardeşlerimizi, şaşkın, devlet tecrübesi olmayan kimi ülkeler gibi görmüşlerdi. Aradan geçen yirmi yıla yakın zamanda, ekonomik imkânsızlıklara, batının BDT’nin Avrupalı ülkelerine yaptığı yardımlara kıyasla yok denecek kadar az yardım almalarına rağmen kardeşlerimiz, bu benzetmeleri hak etmediklerini göstermişlerdir. Sovyet Enderunları diyebileceğimiz devlet akademilerinde tahsillerini tamamlayan lider yönetici kadrolarla, Sovyet ve Çarlık öncesi dönemlerden, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Cengiz, Timur ve Babür dönemlerinden tevarüs ettikleri adeta kalıtsal tecrübelerle öyle kolay lokma olmadıklarını göstermişlerdir.

        Şimdi sırada, aralarında birlik oluşturarak, sahip oldukları doğal gaz, petrol ve uranyum gibi tabi kaynaklardan haklarına düşen payı alabilmeleri, adil bir paylaşımı sağlamaları vardır.

         

         


Türk Yurdu Nisan 2009
Türk Yurdu Nisan 2009
Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele