TBMM Çatısı Altında Meydan Okunuyor

Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

                    DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün TBMM’de grup toplantısında Kürtçe konuşması etno- milliyetçi Kürtçülük hareketinin yeni bir hamlesidir.  Bu çıkış bazı çevrelerde alkışlarla karşılandı. Öcalan’ın “Demokratik özgürlük” diye ifade ettiği, Türkiye’yi anayasal zeminde ayrıştırma projesinin üç somut ayağı var:

         

                    1- PKK’lıların tümünü kapsayan kapsamlı bir af kanunu çıkararak, örgüt militanlarının legalleşip serbestçe siyaset yapacakları bir ortam hazırlamak.

         

                    2-Yerel yönetimleri savunma ve dış ilişkiler hariç, Ankara’nın kontrolünden çıkararak, federalleşmenin en kestirme adımı olacak tarzda geniş yetkilerle donatmak.

         

                    3- Kürtçenin resmî kurumlar ve işlemlerde, her kademedeki okullarda ikinci bir dil halinde Türkçe ile birlikte kullanılmasını sağlamak üzere bütün yasal engelleri kaldırmak,  durumu Anayasada açıkça belirtmek.

         

                    Dilin, millet diye tanımlanan sosyolojik oluşumun başlıca unsurlarından biri olduğunu herkes biliyor.  Bunu doğal olarak Kürtçüler de görüyorlar.  Amaçları Kürtçeyi farklı diyalektlerinden sıyırarak bölge halkının hem fiili hem de resmi ifade aracı haline getirmek.

         

                    DTP’li belediyelerde kimi başkanlar görevlerinden alınsalar bile, bölgede belediyecilik faaliyetlerinde önemli ölçüde Kürtçe kullanılıyor. DTP’li milletvekilleri toplantılarında diledikleri kadar Kürtçe konuşuyorlar. Bölge insanlarını mutlaka Kürtçe konuşmak üzere kışkırtıyorlar.

         

                    Anayasamızda “Devletin Dili Türkçedir” diye belirtilmesine rağmen, bu madde çeşitli mülahazalarla delik deşik ediliyor.  Kürtçe yayın yapan TV kanalı açılıyor;  Başbakan halka bir cümleyle de olsa Kürtçe hitap etmekte sakınca görmüyor. Örgütün kullandığı şiddet yöntemi ve içeriden dışarıdan gelen baskılar karşısında demokratikleşme adına, adım adım geri çekilen üniter ulus devlet,  artık sırtını duvara dayamış bulunuyor.

         

                    Ahmet Türk’ün Meclisteki çıkışı bir güç gösterisidir. Bu taktik manevra yerini buldu; başta basın ve siyaset olmak üzere,  bu tarz girişimlerinde kendilerine destek veren, davranışlarını övgüyle karşılayan kesimlerden alkış topladı.

         

                    Yetmişli yıllarda ülkenin kurtuluşunu Marksist–Maoist diktatörlükte gören, bu amaç için Lübnan’a gidip terörist kamplarında eğitim alan Cengiz Çandar, “Kürt Ahmet Türk çok iyi yaptı” başlıklı yazısında şöyle diyor:

         

                    İşte Ahmet Türk,  basit bir hamle ile TBMM binası içinde kendi partisinin toplantısında ana dilinde konuşarak, bir dizi kanunu ve hatta anayasa maddesini kadük hale getirivermiştir. İyi yapmıştır. Hangi gerekçe ile olursa olsun iyi olmuştur. Kürtlerin başta anadil kullanımı olmak üzere, hakları yerine gelmeden, Türkiye’de demokratikleşme olamaz”

         

                    İlginç bir metafor içerisinde seyreden Mümtazer Türköne’ye göre de “Kürtçe sorununu ana dilin her alanda kullanılması sorunu olarak kabul etmek lazım. O zaman Kürt sorununu çözmek için Kürtçe sorununu bütünüyle çözmek gerekir. Bunu ölçüsü ise Kürtçe başlığı altına alınacak hiçbir eksiğin kalmamasıdır.”

         

                    Başka bir yazar ise Türkiye’ye, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi yapısı ve tarihi oluşumu bilinen bir ülkeyi örnek vermekte sakınca görmüyor. Burada hem kamusal alanlarda, hem de seçim kampanyasında altı resmî dilin birden serbestçe kullanıldığını söylüyor.

         

                    DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, bu desteklerden güç alarak, yasal bir engelle karşılaşmadan rahatça hareket edebildiklerini görerek bir adım daha atacaklarını ilan ediyor: “İç tüzükte Meclis çalışmalarının Türkçe olacağına ilişkin bir zorunluluk bulunmuyor. Gruptan sonra Meclis Genel Kurulunda da Kürtçe konuşabiliriz”.

         

                    Hem örgüt mensupları, hem de yandaşları yasal durumu görmek istemiyorlar. İç tüzükte bu zorunluluğu işaret eden bir madde olmasa bile, Anayasanın üçüncü maddesinin hükmü açıktır: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

         

                    Milletvekili sıfatını taşıyan örgüt elemanları, TBMM kürsüsünde yaptıkları yemini unutuyorlar; Meclis’in Türkiye Devleti’ni oluşturan kurumların en yücesi olduğunu,  orada Türkçeden başka bir dilde konuşma yapamayacaklarını düşünmüyorlar.

         

                    Pervazsızca, saygısızca, TBMM ile örgütün her hangi bir toplantı yerini birbirine karıştırıyorlar.

         

                    Konumları, sıfatları ne olursa olsun, örgüt militanlarının psikolojik yapısını, zihniyetlerini, niyetlerini herkes biliyor.  Bütün girişimlerini Türkiye Cumhuriyeti Devletini etkisiz hale getirmek, anayasa ve yasaları işlemez kılmak, güç kullanarak, korkutup sindirerek kontrolü ellerine geçirmek üzerinde yoğunlaştıran, Öcalan’ın talimatı doğrultusunda hareket eden bu militanlarla uzlaşma sağlanabileceğine inananlar hayal kuruyorlar. Türkiye Devleti’nin teslim alınmak istendiğini nedense anlamak istemiyorlar.

         

                    Sonuçta gerek örgütün politik temsilcileri, gerekse basında ve siyasetteki yandaşları çok tehlikeli bir oyun içindeler. Türkiye’nin üniter yapısını, millî varlığını koruması bakımından bir adım dahi gerilemesinin mümkün olmadığını görmüyorlar. Örgütün amaçları doğrultusunda sıkça tekrarlayıp durdukları demokratik sloganların, bu pervasızlıkları sürdükçe patlayıcı bir maddeye dönüşebileceğini,  avuçlarında patlayacağını düşünmüyorlar.

         

         

                   

         

                    


Türk Yurdu Nisan 2009
Türk Yurdu Nisan 2009
Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele