Kırım Mektubu II

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Yazımızın başlığını sanırım çoğunuz Türkiye Türkçesine aktarmadan da anladınız. “Yeni yıl yok bizlere, bizler Tatar(ız)” demek. 15 Mayıs 1893’te Kırım’ın Karasubazar şehrinin Argın köyünde dünyâya gelen, Avrupa üniversitelerinde okuyan, daha sonra Âzerbaycan’da yaşamak zorunda kalan ve milliyetçi Türk aydınlarının pek çoğuna uygulanan pantürkistlikle, câsuslukla, akla gelebilecek bir sürü ithamla ve devlet düşmanlığı yaftasıyla 13 Ekim 1937’de Âzerbaycan’da kurşuna dizilen Bekir Sıdkı Çoban-zâde, 1919 yılının 1 Ocak’ında Budapeşte’de bulunduğu sırada, herkesin bayram coşkusu içinde yeni yıl kutlamaları yaptıkları bir sırada, kendisinin ve milletinin başına gelen felâketleri, karanlık yarınları ve ümitsizliği tâ iliklerine kadar hissederek “Bin Dokuz Yüz On Dokuz” başlıklı şu şiiri yazmıştı:

         

        “Hava suvuk, kök bulut, cavun cava..

        Penciremni acı cel kaga, cuva

        Cañı cılnı bekliymen yañgız kalıb,

        Ötken cıldan her işke hesab alıb..

        Ötken cıl da cetmedi oñganlıkga,

        O da ketti batırıp peşmanlıkga..

        Men bu cılnıñ işlerin aytalmayman,

        Oylarıma lâyık söz tabalmayman..

        Cañı cılım cok menim söz kıskası,

        Bizim dünya muñlarnın kart dünyası.

        Bizniñ caşav kaygusu, tasasıman,

        Cüñ hırkası, koturlu asasıman,

        Bir uzun cıl, soñ künü suvuk mezar..

        Cañı cıl cok bizlerge, bizler Tatar…

         

         

        Şiirin Türkiye Türkçesine aktarılmış şekli

         

         “Hava soğuk, gök bulut, yağmur yağıyor..

        Penceremi keskin rüzgar itiştiriyor, yuyor..

        Geçen yılı bekliyorum yalnız kalıp,

        Geçen yıldan her iş için hesap alıp..

        Geçen yıl da yetmedi bahtiyar olmağa,

        O da gitti batırıp pişmanlığa..

        Ben bu yılın işlerini söyleyemiyorum,

        Düşüncelerime uygun söz bulamıyorum..

        Yeni yılım yok benim, sözün kısası,

        Bizim dünya, bunaltıların kart dünyası..

        Bizim hayat kaygısı, tasası ile,

        Yün hırkası, yaralı asası ile,

        Bir uzun yıl, son günü soğuk mezar..

        Yeni yıl yok bizlere, bizler Tatar..”

         

        Budapeşte, 1 Ocak 1919 (İsmail Otar, Kırımlı Türk Şair ve Bilgini Bekir Sıdkı Çobanzade, Mayıs 1999, İstanbul, s. 63).

         

         

        Kırım’da çöl şîvesi denilen Nogay ağzıyla yazılmış bu şiirin anlattıklarını, açıktan söylemese bile, bugün Kırım’da Tatar olup da aynen hissetmeyen insan yok gibidir. Cañı cıl (yeni yıl)ı, ben bir remiz, bir sembol olarak gördüm ve aldım. Hür asırların, müstakil devirlerin, güzel günlerin, müreffeh ve neşeli çağların, dînî ve millî bayramların sembolü.

         

        1783’ten günümüze iki yüzyılı aşkın bir süre geçti. Bu zaman zarfında, Çoban-zâde’nin ifâdesiyle,Tatarlara âit hiçbir şey olmadı. Kırım’ı tek taraflı ilhâk eden Ruslar, bu târihten îtibâren kendilerine hiçbir şeyi lâyık görmediler. Onlara artık devlet yoktu, toprak yoktu, mal-mülk yoktu, istedikleri yerde yerleşme hakkı yoktu; kültürlerini yaşama ve yaşatma, bayramlarını-seyranlarını diledikleri gibi kutlama hakkı yoktu; dinlerini, dillerini, târihlerini, örflerini, âdetlerini diledikleri şekilde, diledikleri mekânlarda, diledikleri metotlarla öğrenme, çocuklarına öğretme, gelecek nesillerine aktarma hakkı yoktu. Kısacası hiçbir şey yoktu onlar için.

         

        Kırım’da olan her şey, Tatarlardan alınmış, Ruslara verilmişti. Tatarlar artık bir sığıntı bile değillerdi. Vatan Ruslarındı, toprak Ruslarındı; ev-bark, mal-mülk Ruslarındı; karar verme, hükmetme hakkı Ruslarındı… Bayramlar-seyranlar Ruslarındı. Devlet dâireleri de, mektepler de, çarşı-sokaklar da Ruslarındı. Tıpkı Tataristan’da, Âzerbaycan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da olduğu gibi… Sâdece Rusların dümen suyuna gitmeyi içlerine sindirenlere, o da çok geri plânlarda kalmak üzere, câize kabîlinden kırıntı haklar verilmişti. Bunlar da mankurtlardı. Bir zamanların beyleri, mirzaları, sultanları, hanları, ağaları tasfiye edilmişler; direnenler ortadan kaldırılmış, kadere rızâ gösterenler de dilenci mesâbesine indirilmişler, çırılçıplak bırakılmışlardı. Onlara sâdece itilip kakılma, horlanıp dışlanma, hakâret ve aşağılanma lâyık görülmüştü..

         

        Bütün bunlara râzı olmayanlar bin yıldır yaşadıkları toprakları terk ettiler; Balkanlara geçtiler, Anadolu’ya koştular. Kendi ifâdeleriyle ak topraklara… Artık Kırım kararmış; kara çarların ve müstekreh çariçelerin kara ve kanlı ayakları altında kirlenmişti. Tekrar temizlemeye imkân da kalmamıştı. Devran tersine dönmüş, felek ağlarını örmüş ve yeşil Kırım’ın üzerini kara bulutlar kaplamıştı. İzbalarındanki iplerini koparan Ruslar her tarafı doldurmaya, bütün köşe başlarını tutmaya başlamışlardı.

         

        Bu ıstıraplı günler Çarlık Rusyası zamânında yaklaşık bir-buçuk asır sürdü. Bu bir-buçuk asırlık zaman zarfında Kırım Tatar Türkleri ata topraklarını terk etmeye, ak topraklara akmaya devâm ettiler. Ruslar, kendileri açısından Kırım’ın temizlenmesi olan bu göçleri el oğuşturarak, sevinerek, bayram ederek izlediler; sâdece izlemediler, Kırım’ı terk etmeleri için onları zorladılar.

         

        Fakat Kırım Tatar Türkleri ata topraklarını terk edip başka diyarlara göçmekle bir türlü bitmiyorlardı. Gidenlerin sayıları ne kadar çok olursa olsun, yine de geride kalanlar vardı. Kalanların okumuşları, elleri kalem tutanları, söyleyecek bir çift sözü olanları bin türlü işkencelere mâruz bırakıldılar; Çoban-zâde gibi okumuşlar, vatanlarına sâhip çıkmak isteyenler, milletlerini ayakta tutmaya çalışanlar, insanlarının hak ve hukuklarını korumaya gayret edenler sürüldüler, öldürüldüler, yok edildiler; bunların pek çoğunun bugün mezârları bile yok; nerede yattıkları bile bilinmiyor. Ruslar, Tatarları yok ettiler, yok ettiler, yok ettiler… Fakat bütünüyle sonlarını getirmek, arkalarını almak, köklerini kazımak bir türlü mümkün olmuyordu. Bunu da Kızıl Çar Stalin gerçekleştirmeyi denedi. Bir gece, 18 Mayıs 1944’te Kırım’daki bütün Tatarları toplayıp kalbi, gönlü ve vicdânı gibi kara, kapkara trenlere doldurtarak –ekseriyeti Özbekistan’a olmak üzere– Orta Asya’ya sürdü. Tatarların mühim bir kısmı da bu sürgün sırasında yollarda telef oldu. Hiçbir suçları yoktu; tek suçları Tatar olmaktı; Kırım’da oturuyor olmaktı; Rus olmamaktı. Bu da Ruslar açısından büyük bir suçtu! Zâten Ruslar için suç îcat etmek zor bir şey değildi ki… Bir ellerinde bin kara olan Ruslar için kara çalmak güç değildi ki…

         

        Ruslar, kendilerini büyük, medenî ve kültürlü bir millet olarak görürler. Her fırsatta bunu söyler veyâ îmâ ederler. Kendileri için “bolşaya natsiya, vısokaya kultura” (büyük millet, yüksek kültür) sıfatlarını kullanırlar. Fakat bu büyük ve kültürlü millet, Osmanlı’nın Karadeniz’in kıyısındaki Özi Kalesi’ni ele geçirdiğinde, içinde yaşayan çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek Müslüman olan herkesi kılıçtan geçirmiş, tebaasına revâ görülen bu insanlık dışı muâmeleyi, bu kara haberi öğrenen Sultan I. Abdulhamid, ânında felç olmuş, birkaç gün sonra da vefât etmişti!...

         

        Kezâ bu büyük ve kültürlü millet, Orta Asya’da Türkmenleri dize getirebilmek için altı yıl uğraşmış ve akıl almaz zulümlere imzâ atmıştı. O sırada türkülere bile konu olan bir Göktepe müdâfaası vardır ki, orada yaşananlar insanın kanını dondurur. Ağır silahlarla ve topçu birlikleriyle Göktepe’yi kuşatan Ruslar (1879), kale önünde âdetâ çakılıp kalmışlardı. Türkmenler, fırsat buldukça Rus kuvvetlerine saldırıyor, sonra tekrar kale içine çekiliyorlardı. Göktepe kuşatması üç yıl sürdü; mevcut askerî birliklerle kaleyi alamayacaklarını gören Ruslar, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından başarıyla çıkmış bulunan Balkanlardaki askerî birliklerini de buraya getirdiler. Nihâyet 1881 yılında Göktepe’yi düşürdüler; bu yetmedi; kale içinde buldukları herkesi, çoluk-çocuk, kadın, yaşlı, asker demeden kılıçtan geçirdiler; dökülen kanların sokaklarda sel olup aktığı; bu fâcia sırasında 30 bin insanın yok edildiği söylenir.

         

        Ruslar bununla da yetinmediler; intikam hırsıyla kaleyi bütünüyle yıkıp içindeki evleri bile yerle bir ettiler; Göktepe’yi âdetâ tarla hâline getirdiler. Bu vahşet, Türkmenler arasında o kadar etkili oldu ki, türkülere konu edildi. Göktepe savaşlarının hâtırası Türkmenler arasında hâlâ yaşar…

         

        Ruslar, büyük ve kültürlü millet olmasalardı acabâ ne yapar, ne eder, nasıl davranırlardı?! Tahmin etmekte zorlanıyorum. Savaşın bile mertçe, erkekçe, dilâverce yapılanı şereflidir. Ruslar hiçbir savaşta mertçe, erkekçe, dilâverce, şerefleriyle savaşmadılar… Dün Özi de, Göktepe’de yaptıkları gibi… Bugün Çeçen topraklarında yaptıkları gibi… 90’ların başlarında Âzerî topraklarında, Bakü’de yaptıkları gibi…

         

        Kırım’da da benzerini yaptılar. Bir milletin kökünü kazımayı denediler; yerlerinden, yurtlarından ettiler; soylarını kurutmaya çalıştılar. Fakat, yine de istediklerini tam mânâsıyla başaramadılar. Rus emperyalizminin kılık değiştirmiş şekli olan Sovyet İmparatorluğu dağıldıktan sonra, bugün Kırım’da yeni bir Tatar Türk topluluğu oluşmaya başladı. Ne var ki, dönüş tamamlanamadı; en az Kırım’a dönebilenlerin yekûnu kadar Tatar hâlâ sürüldükleri topraklarda yaşıyor. Kırım’a dönebilenlerin çileleri bitti mi? Ne mümkün?! Dün olduğu gibi, bugün de kendileri için fazla bir şey değişmiş değil.

         

        Yine hiçbir şeyleri yok; yine malları-mülkleri yok; yine gerçek mânâda toprakları, vatanları yok; yine bayramları-seyranları yok; yine hakları-hukukları yok; yine insan ve vatandaş yerine kondukları yok... Başkalarına tanınan vatandaşlık hakları, Tatarlar için geçersiz, gereksiz… Fakat Ruslar ağızlarını açtıklarında hâlâ hoşgörüden, toleranstan, insanlıktan, medeniyetten söz etmeyi sürdürüyorlar. Tıpkı Orta Asya Türk dünyâsını işgâl yıllarında “oraya medeniyet götürdükleri” gibi… Yüzyıllarca ve şimdi bile kadın, erkek, çoluk-çocuk, gelin, kaynana, damat… bir evde kim varsa, çırılçıplak aynı saatte aynı hamama girip güle oynaya banyo yaparak yüksek ahlâkî ve medenî kültürlerini sergileyen Rusların, sanki insanlığa öğretebilecekleri bir medeniyetleri ve yüksek ahlâkları varmış gibi. Âkif boş yere “medeniyet denen tek dişi kalmış canavar” demedi böyleleri için.

         

        Bugün Kırım’ın yeni hâkimleri görünüşte Ukraynlar. Fakat Kırım’ı Tatarlara dar etmeye çalışanlar hâlâ o eski Ruslar. Ruslar için Kırım Tatarları, buranın eski sâhipleri değil, “rüzgârın getirdikleri”! İlk fırsatta buradan tekrar kovulacak olan gereksiz yaratıklar! Dirileri bir tarafa, bugün Tatarların ölüleri bile mezarlarında râhat bırakılmıyor! Mezarlıklar talan ediliyor, mezar taşları parçalanıyor; mezar taşlarına veyâ mezarlık duvarlarına “Tatari von!” (def’olun Tatarlar!) yazılıyor…

         

        Ruslar, bütün yaptıklarını çarpıtmayı, zeytin yağı gibi üste çıkmayı da iyi beceriyorlar; bu tahrîbâtı Rusları suçlamak için Tatarların kendilerinin yaptıklarını bile iddiâ edebiliyorlar! Rusya’da kendi binâlarını kundaklayıp Çeçenlerin üzerine atmaları gibi… Bir okul baskını ve rehine krizi sırasında içerideki rehinelerle birlikte bütün öğrencileri kurşunlayıp, çocukları öldürenlerin baskıncılar olduğunu söylemeleri gibi… Bir tiyatro baskını sırasında baskıncıları bertaraf etmek için seyirci salonuna zehirli gaz pompalayıp içerideki kendi sıradan vatandaşlarını bile yok ettikten sonra, dünyâya bu işi teröristlerin yaptıklarını îlân etmeleri gibi… Bir millette, gerçek ortaya çıktığında utanacak, kızaracak yüz olmadıktan sonra, neler yapılıp inkâr edilmez ki!?

         

        Yukarıda Tatarlar için hiç biri şey yok demiştim. Evet, Çoban-zâde’nin yukarıdaki şiirini yazdığı 1919-20’lerde Tatarlar için hiçbir şey yoktu; bu gün de yok. Ruslar, Ukraynlar, Ermeniler, Rumlar ve burada bulunan diğer bütün Hıristiyan etnik gruplar için meselâ dînî bayramlar var ve o günler resmen tâtildir; paskalya olur, resmî tâtil yapılır; yıl başı gelir, resmî tâtil îlân edilir; eski takvime göre Rus yıl başısı gelir, tâtildir. Kadınlar günü denir, tâtil yapılır; erkekler günü olur, tâtil yapılır; sevgililer günü denir tâtil olur; 9 Mayıs gelir, vatanın kurtuluşu günüdür, yine tâtil. Sayısını bilmediğim bir sürü aziz için tâtil günleri îcat edilir…

         

        Ruslar bir gariptir; kendi insanlarını bile önce öldürüp sonra aziz yaparlar; adına gün uydurup tâtil îlân ederler. Aziz Nikola günü gibi. Hani şu son Rus çarı; Bolşeviklerin türlü türlü işkencenin ardından kurşuna dizdikleri, mezârını bile kaybettikleri Nikola. Şimdi o da azizler arasında… Her vesîleyle bir fırsat ve bahâne îcat edilir, kutlanacak bir gün, bir bayram bulunur; fakat sıra Müslüman Tatarlara gelince durum değişir; her imkân, her fırsat engellenmeye, yok edilmeye çalışılır. “Rüzgârın getirdikleri!”nin bayram nelerine, mukaddes günler, tâtiller nelerine?! Önümüzde Kurban Bayramı var; ama Tatarlar için tabiî ki yine tâtil diye, bayramlaşma imkânı diye bir şey düşünülmeyecektir… Tatarların buradaki hukûkî statüleri nedir, belli değil. Ülkenin eşit vatandaşları mı, yoksa azınlık mıdırlar? Eşit vatandaşlar iseler, diğerleri gibi hakları olmalı; azınlık iseler azınlık hakları olmalı ama kim okur, kim dinler?

         

        Gerçekten de, kimse kabûl etmek istemese de, ülkenin kānun önünde sözde eşit vatandaşları görünen Müslüman Kırım Tatarlarının kendilerine has bir tâne bile resmî tâtil ve bayram günleri yok. Resmî millî günlerinden vazgeçtik; Ramazan Bayramı gelir, tâtil verilmez; Kurban Bayramı olur, tâtile ihtiyaç duyulmaz; Nevruz Bayramı gelir, ne bayramı, ne tâtili?! Şahsî bayram veyâ  tâtil gününe ne ihtiyâcınız var, bizimkilerle idâre edin der gibi, Tatarlar görmezden gelinir. Kırım’ın tek Tatar üniversitesinde, eğer istiyorsanız Ramazan ve Kurban Bayramının birinci günü tâtil yapabilirsiniz, fakat çalışmadığınız o günleri, bir sonraki Cumartesi veyâ Pazar günü telâfî etmelisiniz diye tebligat yapılır…

         

        Aslî vatanlarında Kırım Tatarlarına revâ görülen muâmele ve vatandaşlık hakları bundan ibâret işte. İstedikleri yerde câmi ve mescit inşâ etme hakları yok; gönüllerince ev-bark yapmalarına rızâ gösterilmez; mevcut câmi ve mescitlerinde yüksek sesle ezân okumaları başlarına problem olur; îkâz edilirler. Sözde millî mektepleri var, sâdece isimleri millî; bütün tedrisat Rusça ve Ukraynca yapılır. Mekteplerinde dillerini, dinlerini, kültürlerini, târihlerini, örf ve âdetlerini öğrenmelerine, öğretmelerine ya rızâ gösterilmez veyâ burun kıvrılır. Hattâ Tatarların millî ve mâşerî vicdanlarını kanatmak, acıtmak, pek muhtemeldir ki tahrik etmek için, Akmescit’in ortasına Kırım’ı ilhâk eden Çariçe Katerina’nın heykeli dikilir. Bunu bir tahrik girişimi olarak görüp karşı çıkanlar coplanır, protesto edenler itilir, kakılır...

         

        Bütün bunlar karşısında Tatarlara söyleyecek tek söz kalıyor: Cañı cıl cok bizlerge, bizler Tatar… Başka bir ifâdeyle, bayram-seyran yok bize, çünkü bizler Tatarız! Kānun, nizâm yok bize, çünkü bizler Tatarız! Hayat hakkı çok bize, çünkü bizler Tatarız! Kalplerimiz atmasın, Rus gözüne batarız!...

         

______________


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele