Roman Okuyan Kadınlar

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Türk hikâyeciliğinin önemli isimlerinden biri olan Ömer Seyfettin, otuz altı yıllık kısa ömrüne çok sayıda hikâye sığdırmıştır. Onun realist çizgideki hikâyeleri durumdan çok olay ağırlıklıdır. Çocuk, tarih, sosyal eleştiri gibi ana konular çevresinde okurunu bilgilendirmeyi, uyarmayı ve duygulandırmayı düşünen Ömer Seyfettin’in üslubundaki ironi de dikkat çekecek kadar önemlidir. Bu ironik üslubu genellikle sosyal eleştiri kaynaklı hikâyelerinde kullanır. Onun “Bahar ve Kelebekler” ve  “Erkek Mektubu” adlı hikâyeleri de bir fikri aydınlatma ve eleştirme esası üzerine kurulur. “Bahar ve Kelebekler” hikâyesinde büyük nine ve torununun torunu üzerinden kadınların roman okumalarını eleştirir; ancak onun asıl eleştirisi kadınları roman okumaya iten sebepleredir. “Erkek Mektubu” hikâyesinde ise kadınların roman okuması problemini evli bir çift üzerinden verir. Bu hikâyede “Bahar ve Kelebekler” hikâyesindeki gibi kadınları roman okumaya sevk eden sebepler üzerinde durulmaz, sadece roman okumanın kadınlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkilerine değinilir.

         

         

        Roman ve Kadın

         

         

        Anlatmaya dayalı eserlerinde kadın probleminin ele alınışı birkaç noktada toplanabilmektedir: 1. Kadının eserdeki işlevi. 2. Sosyal hayattaki kadınla eserdeki kadının ilişkisi. 3. Roman okuyucusu olarak kadının varlığı.

         

         

        İlk romanlarda kadın tematik bir problemden ziyade figüratif bir unsur olarak yer almaktadır. Fakat kadının romandaki bu konumunun uzun sürdüğü söylenemez. Ahmet Mithat’ın romanlarıyla beraber kadın, çalışma hayatında, aile reisi olarak, şahsi teşebbüsleri olan bir insan olarak, tek başına veya bir erkekle beraber, sosyal hayatın her alanında görülmeye başlar. Soruna modern bağlamda bakıldığında düşüncelerinden ve eylemlerinden sorumlu olarak; yani bir birey olarak var olan kadının romanlarda görülmesi ise Halit Ziya ile başlar.

         

         

        Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yazarlarımız, sosyal hayattaki değişme ve gelişmelerde kadının da rol alması için romanla hayat arasında kadın üzerinden ilişkiler kurmak isterler. Bu nedenle artık kadın sadece bir aşk nesnesi veya bir hayat tecrübesinin figürü değil, çalışan, mücadele eden, kitap okuyan sosyal bir varlıktır. Bu andan itibaren hayatın romanı biçimlendirdiği kadar romanın da hayatı biçimlendirdiği tartışılmaya başlanır. Bu noktada görülen değiştirici bir öğe de gerçek hayatta ve kurmaca dünyada (roman ve hikâye) kadının roman okumasıdır. Romanda ve hikâyede roman okuyan kadınlar, yazarların eğitimlerine, dünya görüşlerine, bakış açılarına ve zamanın şartlarına göre farklı şekillerde görülebilmektedir. Kimi yazarlar, okudukları romanlardaki hayatlara özenerek kendi kimliklerinden uzaklaşan ve kültürel yozlaşmaya uğrayan kadınları bu türden uzaklaştırmak isterler veya okudukları romanların niteliğini eleştirirler. Bu davranış biçiminde hem ahlaki bir boyut hem de geleneksel yaşam biçimini koruma endişesi göze çarpmaktadır. Bazı romanlarda ise bunun tam tersi olarak kadının roman okuması, yeni yaşam biçiminin bir gereği olarak görülmektedir.

         

         

        Fatih Andı’nın da belirttiği gibi romanlar, fertlere kendi hayat şartlarının ve geleneklerinin dışında yeni ve ideal bir hayat tarzı sunabilmektedirler. Hatta kimi okuyucuların kendilerini romanın cazibesine kaptırarak, romandaki hayatı gerçek hayatta da yaşamak istedikleri söylenebilir. İşte bu fertler için artık bir değişim de başlamış demektir. Bu değişim olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilir. Bu etkilenme, sıradan okuyucu için tehlikedir çünkü o gerçekle muhayyel arasındaki bağı kuramamış ve romandaki hayatı yaşamaya ve böylece kendi kimliğinden, geleneğinden kısacası köklerinden kopmaya başlamış demektir. Kimi okuyucuda ise bu etkilenme bir melankoliyi yaşama şeklinde diğerine nazaran daha hafif etkiler bırakır. Her ne şekilde olursa olsun ikisinin de sonucunda fert kendi benliğinden uzaklaşacaktır. Cervantes’in Don Kişot’u bunun ilk örneklerindendir. Kahramanlık hikâyelerini okuyan Don Kişot, kendini olmadığı bir dünyanın içine sürükler. Cervantes de bu tarz eserleri kendi romanı içinde eleştirerek Don Kişot’un bu deliliğine okuduğu bu tarz kitapların sebep olduğunu vurgular ve romanın bir yerinde Don Kişot’un kütüphanesindeki bu kitapları rahibe yaktırır. 

         

         

        Bizde de mîzaçlarından dolayı daha kolay tesir altında kaldıklarından, kadınların ve genç kızların roman okumalarına karşı çıkılmıştır. Bu nedenle Fatih Andı’nın da belirttiği gibi İkinci Meşrutiyet öncesinde ve sonrasında bazı yazarlar, kadınların ve genç kızların hayallerini canlandıracak ve onları başka âlemlere sürükleyecek bu tarz eserler yerine gerçekçi eserleri okumalarını tavsiye etmişlerdir[1]. 19. yüzyılda romanın hayatımıza girmesiyle başlayan bu düşünce, uzantılarını Cumhuriyet döneminde de yer yer devam ettirmiş ve roman “muhafazakâr Türk ailesinde ancak dinî- ahlakî- tarihî bir mahiyet kazanmış örnekleriyle kabul görmeye başlamış”[2]tır.

         

         

        Tanzimat’ın ilanıyla tanıştığımız Avrupaî romanlardan Cumhuriyet’e kadar kadının sorunları, sosyal hayatta yer alamamalarından eğitim meselelerine kadar, çok çeşitli şekillerde ele alınmıştır. Roman okuma işi kimi yazarlara göre kadının eğitimi noktasında sağladığı yararlardan ötürü olumlu bir etken olarak görülürken kimilerine göre de onları kendi toplumlarından uzaklaştırdıkları için olumsuzdur.  “Roman okuyan kadınlar” konusunda genellikle söz konusu edilen tür romandır. Böyle olması romanın yansıttığı hayat açısından da doğaldır; fakat hikâyelerde de genç kızların ve evli kadınların roman okuması işlenmektedir. Ömer Seyfettin’in “Bahar ve Kelebekler” ile “Erkek Mektubu” adlı hikâyelerinde de roman okuyan kadınlar bir problem olarak görülmektedir. 

         

         

         

        “Bahar ve Kelebekler” ile “Erkek Mektubu” Hikâyelerinde Roman Okuyan Kadınlar

         

         

                    Ömer Seyfettin’in “Bahar ve Kelebekler” ve “Erkek Mektubu” hikâyelerinde, roman okuyan genç bir kız ve bir kadın merkeze alınır. Merkeze alınan problem,  okunan kitaplardan dolayı kadınlarda meydana gelen yeni ruh halleri ve davranışlar üzerinedir. Bu iki hikâyeyi ele almadan önce hikâyelerin konularını kısaca özetlemenin, roman ve kadın arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.

         

         

        a)     Bahar ve Kelebekler

         

         

        Ömer Seyfettin’in “Bahar ve Kelebekler”[3] adlı hikâyesinde vakanın geçtiği zaman bahar mevsimidir. Doksan yedi yaşındaki büyük nine ile on sekiz yaşındaki torununun torunu olan esmer genç kız evlerinde oturmaktadırlar. Torun, maroken kaplı bir kitap okumaktadır. Nine odaya hâkim olan sessizliği bozmak için torununa ne okuduğunu sorar. Torunu ‘Desenchante’ adında bir roman olduğunu belirtir. Nine bu kelimenin anlamını sorar. Torunu, “sevinç ve saadetten mahrum kadınlar” der. Ninesi torununa bunların kim olduklarını sorduğunda genç kız, “Türk kadınları” cevabını verir. Ninesi bu söze karşı çıkar ve Türk kadınlarının sevinç ve saadetten mahrum olmadıklarını, mahrum olanların şimdiki gençlik olduğunu ifade eder. Ninesi gençlerin okudukları bu kitaplarla zehirlendiklerini düşünür ve torununa bu kitabı elinden atmasını söyler. Torunu itiraz eder ve ninesine eğer kitap okumazsa bu evde, bu hapis gibi hayat içinde başka neler yapabileceğini sorar. Ninesi de gençken kendilerinin neler yaptıklarından bahseder. O zamanlar her şeyin kendileri için birer zevk ve eğlence olduğunu belirtir. Kendilerinin şimdiki gençler gibi ne yapalım diye düşünmediklerini ve hiç sıkılmadıklarını dile getirir. Bahar geldiğinde ilk görecekleri kelebeğin bir senelik talihleri olacağını düşündüklerini ve bu nedenle bahçeye çıkarak ilk kelebeği görmeyi beklediklerini anlatır. Beyaz kelebeğin saadet ve talihe, pembe kelebeğin sıhhat ve afiyete, sarı kelebeğin keder ve hastalığa, siyah kelebeğin matem ve ölüme delalet ettiğini belirtir. Bunun üzerine torunu pencereye doğru gider ve ninesine ilk kelebeği bütün Türk kızlarının talihi için göreceğini söyler. Ninesi de torunuyla birlikte tüm Türk kızlarının talihi için ilk kelebeği beklemeye başlar. Genç kız bir kelebek görür ancak bu kelebek siyahtır. Ninesi, torununa kendisinden önce başka bir kelebeği gördüğünü ve o kelebeğin beyaz olduğunu ifade eder. Torunu ise o kelebeğin beyaz değil sarı olduğunu belirtir. Tüm sevinçleri sönen nine ve torun eski yerlerine dönerler. Nine bir müddet sonra uyur. Genç kız ise maroken kitabını yeniden eline alır; ancak ağlamamak için hıçkırıklıklarını zor tutmaktadır. Türk kadınının talihinin felaket, keder ve ölüm olduğuna ve sonsuza kadar siyah kefenini yırtamayacağına kanaat getiren genç kız, bu esnada siyah kelebeğin pencerenin önüne geldiğini ve orada çırpındığını görür.  

         

         

        Yukarıda da görüldüğü üzere hikâyede iki kişi yer alır. Bunlardan birisi doksan yedi yaşındaki büyük nine,  diğeri on sekiz yaşındaki torunudur. Ömer Seyfettin, hikâyesinde bu iki kadın arasındaki zihniyet farkını özellikle vurgular. Yazarın bu farklılığı neden özellikle vurgulamak istediğine yani amacına geçmeden önce bu iki kişinin romanda nasıl ele alındığını göstermenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Bu açıdan hikâyeyi genç kız ve büyük nine olmak üzere iki kısma ayırmayı uygun gördük.

         

         

        Hikâyedeki Genç Kızın Mutsuzluğu ve Roman: Hikâyede genç kız üzerine düşünceler yazar- anlatıcı ve büyük nine üzerinden verilir; kızın kendi düşünceleri hikâyede çok az yer alır. Hikâyede genel olarak genç kız mutsuz ve etrafından nefret eden olumsuz bir tip olarak verilir:

         

         

        “Genç ve esmer kız yeni neslin, son Türk kadınlarının o asla hal ve tatmin edilemeyecek olan ebedi hicran ve elemiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabından ayırmayarak…” (s. 116)

         

         

        “…Gür siyah saçları mağmum ve hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü, zevk veriyor gibi idi…” (s. 116)

         

         

        “…Bu vücut işte hayatın baharı idi. Arkasındaki, görmek istemediği şu pencerenin dışarısındaki gürültülü ve kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu? Kendisini tehyiç eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yaşındaki bir aşığın busesi kadar leziz ve muhrik olan bu nisan rüzgârı niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında biraz tebessüm, gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu…” (s. 116)

         

         

        “…Bu kız tıpkı büyük matemlere geçirmiş, felaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor ve ebedi mahzun duruyordu…” (s. 117)

         

         

        “…Ah, biz… gençken ne kadar mesut idik. Bütün meşguliyetimiz eğlence ve neşe idi. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşünüyor, kabarıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahlûk oluyorsunuz…” (s. 117)

         

         

        “…Şimdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor; başka memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinç ve saadetten mahrum kalıyorsunuz.” (s. 118)

         

         

        “- Hayır kızım, okuyor, fakat eğlenmiyorsun. Gözlerini görsen… Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder…” (s. 118)

         

         

        “…Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil… Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, her şeyi karanlık gören, berbat, hasta, tedavisi imkân haricinde bir nesil… Ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit…” (s. 119)

         

         

        Mutsuz Genç Kızın Karşısında Büyük Nine: Hikâyenin büyük bir bölümünde büyük ninenin düşüncelerini okuruz; ancak onun kendi gençlik hatıralarına dair düşünceleri genç kızınkinin tersine olumludur:

         

         

        “…Her şey bizim için zevk ve eğlence idi, her şey! Çocukluk, mektebe başlayış, feraceye giriş, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile… Bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok kadınlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatımız eğlence içinde geçerdi”… (s. 119- 120)

         

         

        “…Mesela bahar… Ah! Siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi biz hep bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.” (s. 120)

         

         

        “… bahar da her mevsim gibi bir eğlence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatımızı baharda tefeül eder, güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefeül… pek şairane, pek latif, pek hassastı…” (s. 120)

         

         

        “- Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmağa, yapraklar yeşillenmeğe, çimenler baş göstermeye başladı mı bizim gözlerimiz odalarda duramazdı. Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik…” (s. 120)

         

         

        Büyük nine genç kızken bir Türk kadını olmaktan mutludur. Öte taraftan büyük nine, genç kızın okuduğu romanların da etkisiyle Türk kadınının  ‘sevinç ve saadetten’ mahrum olduğunu düşündüğünü ve bundan dolayı kendi cemiyetinde yaşamaktan mutsuz olduğunu da görür. Bu nedenle genç kızın okuduğu romanlar yüzünden zehirlendiğini düşünmektedir:

         

         

        “…Ah, işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç ve güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi…” (s. 117)

         

         

        “… Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşünüyor, kabarıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahlûk oluyorsunuz…” (s. 117)

         

         

        Büyük nine torununun Türk kadınlarının mutsuz olduklarını söylemesine şiddetle karşı çıkar ve sevinç ve saadetten mahrum olanların şimdiki gençlik olduğunu ifade eder. Kendilerinin zamanında erkekler âlemi gibi ayrıca bir de kadınlar âlemi olduğunu ve orada kadınların eğlence ve neşe içinde zaman geçirdiklerini, her şeyden ayrı bir zevk ve tat aldıklarını dile getirir. Şimdiki gençliğin ise bütün bunlardan mahrum olduğunu belirtir. Buna neden olan şeyin ise büyük ninelerine benzememeleri olduğunu vurgular:

         

         

        “…Şimdiki kadınlar… Siz bozuldunuz. Siz büyük annelerinize benzemediniz... Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşünüyor, kabarıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahlûk oluyorsunuz…” (s. 117)

         

         

        Ömer Seyfettin eskiden kadınların kendilerine has bir âlemlerinin yani cemiyet hayatlarının bulunduğunu göstermek için şimdiki genç kızın karşısına büyük nineyi koyar. Şimdiki Türk genç kızlarının ise kendilerine mahsus bir cemiyet hayatları yoktur ve bu nedenden dolayı evlere kapanmışlar ve adeta hapis hayatı yaşamaya başlamışlardır. Bu hapis hayatında yapacak başka bir şeyleri olmadığından roman okumaya başlayan genç kızlar mutluluğu uzaklarda aramaya, romanlardaki batılı tarzdaki hayatlara özenmeye, ona bu imkânları sağlayamayan kendi toplumundan adeta nefret etmeye ve böylece kendi toplumundan uzaklaşmaya başlamışlardır:

         

         

        “…Hakikaten seksen sene evvel kadınların mes’ut olmaları lâzım geliyordu. Kendileri, yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidaî kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevk-i saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten ve demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet gibi sessiz ve meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşafları, kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telâkki ediyorlardı…” (s. 121)

         

         

        Ömer Seyfettin, şimdiki genç kızların kendi toplumlarına yabancılaşmalarını sağlayan bu roman okuma hastalığından uzaklaşabilmeleri için büyük ninenin zamanındaki gibi (yaklaşık seksen sene önce) kendilerine has bir âlemlerinin olması gerektiğini belirtir; ancak ona göre bugün kurulacak olan bu âlem eskisinin aynısı da olmamalıdır. Şimdiki Türk kadını önceki halinden sıyrılarak gerçek bir kadın ve nihayetinde değer gören bir insan haline gelecektir:

         

         

        “…Fakat haksız mıydılar? Mademki ‘terakki’den içtinap kabil değildi ve terakki ise mutlaka değişmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai ve mebnaî halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hâsılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan, insan olacaktı…” (s. 121)

         

         

         Tüm bu açılardan bakıldığında Ömer Seyfettin, bu hikâyesinde hem öncekinin hem de şimdinin eleştirisini yapar. Ona göre Türk kadınının talihi geçmişte olduğu gibi şimdilerde de açılamamıştır:

         

         

        “…Okumuyor, ırsî, intisalî bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine; zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının talihi ancak felaket, keder, ölüm olduğuna; ebediyen siyah kefenini yırtamayacağına, evlerin halî ve tenha duvarları arkasında, meçhul çiçekler gibi, açmadan solacağına, doğmadan öleceğine, kanaat getirir gibi oluyordu…”  (s. 123)

         

         

        “… Odanın uyutucu ve gölgeli sükûnunda sanki bu iki vücut eski ve yeni Türk kadınlığının meyus ve teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesi, hayattan, ziyade ölüme ve nisyana ait bir hatırası… Diğeri, bugünün, bir asırlık mecburi ve meşum terakkinin, tagayyürün narin ve tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibarıyla ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda… Bu muhteşem ve süslü mezar idi.” (s. 124)

         

         

        Ömer Seyfettin “Bahar ve Kelebekler” hikâyesiyle Türk kadının sosyal hayatta yeterince yer alamaması problemini ele alır ve geçmişten kendi zamanına doğru eleştirisinin dozunu artırır. Bunu büyük ninenin genç kız üzerindeki düşüncelerinden rahatça görebiliyoruz. Eleştiri dozunun artmasında, kadınların gün geçtikçe sosyal hayata daha fazla katılmaları beklenirken tam tersi bir geriye dönüşle eskiden sınırlı olarak da olsa var olan kadın âlemlerinin giderek yok olması ve kadınların evlerde adeta hapis hayatı yaşamaya başlamaları neden olur. Bu hapis hayatında onlar gerçek hayata dokunamadan, soyutlanarak yaşarlar. Bu soyut hayata, zamanlarını geçirmek için roman okumaları da eklenince gerçeklik dünyasından iki kat daha fazla uzaklaşırlar. Bu uzaklaşma, romanlarda okudukları hayatı daha fazla benimsemelerine ve o hayatın değer yargılarını, zevklerini, beklentilerini kabul etmelerine sebep olmaktadır. Kurmaca dünyanın hayatını benimsedikçe veya taklit ettikçe de hem kendi kimliklerinden hem de sosyal bir varlık olarak geleneklerinden uzaklaşmaktadırlar. Bu problemi geçmiş ve şimdi üzerinden veren Ömer Seyfettin, geleceğin bu ikisindeki eksikliklerin ortadan kaldırılmasıyla oluşacağını düşünmektedir. Öte yandan eleştirisini yönelttiği bu eksikliklerin nasıl kaldırılacağı noktasında herhangi bir fikir beyan etmez yani problemi teşrih eder ancak tedavi yollarını ortaya koymaz.

         

         

         

        b)Erkek Mektubu

         

        “Erkek Mektubu”[4]  hikâyesi mektup tarzında düzenlenmiştir. Hikâyede adı verilmeyen anlatıcı, Sermet adlı arkadaşına yazdığı mektupta hem evliliğini hem de kendisi evlenmeden önce Sermet’le birlikte hayal ettikleri kadınların özelliklerini anlatır. Kendisi, asabi, heyecanlı, âli, çok güzel ve orta hisli bir kadın hayal etmiştir; Sermet ise lenfatik, sakin, orta halli, az güzel, az hisli bir kadın hayali kurmuştur. Eşiyle görücü usulü evlenen anlatıcı, önceleri pek sessiz sakin bir kadın olan eşinin zamanla değiştiğini ve çok asabi biri olduğunu belirtir. Zehir ayları diye adlandırdığı balayından sonraki dönemlerde anlatıcı, eşinin sinirliliğinin arttığını ve gaddarlığa başladığını dile getirir. Anlatıcı, eve bir sürü doktor çağırdığını, doktorların eşine katiyen okumamasını ve açık havada gezmesini telkin ettiklerini aktarır. Eşi, doktorların yanında bu ikazlara uyacağını belirtmekte fakat doktorlar gittikten sonra buna karşı olduğunu belirtmekte ve okumayan insanın gıdasız kalacağını söylemektedir. Kadının mutsuzluğu ve huysuzluğu giderek de artmaktadır.  Onda kitapla birlikte piyano çalma hastalığın da baş göstermiş ve bir hafta odasından çıkmayarak piyano çalmıştır.  Adamcağız onu odasından zorla çıkartmak istemişse de kadın bayılmış; bu kez de üç hafta yataktan çıkamamıştır. Bu üç haftalık süreçte kocasını hizmetçi ve herkesi azarlayıp durmuştur. Anlatıcı, iki ay sonra eşine bir sükûnet gelir gibi olduğunu ancak ardından her suretle herkesle kavga ettiğini dile getirir. En sonunda da bir okuma çılgınlığı icat ettiğini ve okuduğu Loti’nin Deschantee adlı kitabı yüzünden sanki her şeye sebep olanın kendisi olduğunu düşündüğünü ve kendisi olmasa adeta eşinin mesut olacağını ifade eder. Daha sonra eşinin çığlıklarını duyan anlatıcı, onun odaya geleceğini, mektupları ve yazdıklarını görüp sinirleneceğini belirterek Sermet’e “lenfatik, sakin, orta halli, az güzel ve az hisli bir kadın nerede” diye sorar.

         

         

                    “Erkek Mektubu” adlı hikâyede doktor sinirleri yıpranan kadına roman okumayı yasaklar ve bunun yerine açık havada dolaşmasını telkin eder; ancak kadın, ruhunun gıdası olarak gördüğü romanı okumaktan vazgeçmez. Görüldüğü üzere her iki hikâyede de Piyer Loti’nin ‘Deschantee’ adlı romanı okunur ve her ikisinde de bu roman kadınlar üzerinde olumsuz bir etki yaratır. Bu nedenle her iki hikâyede de kadınların roman okumaları eleştirilir. Öte yandan Ömer Seyfettin’in “Erkek Mektubu” adlı hikâyesi “Bahar ve Kelebekler” hikâyesindeki gibi bu roman okumanın nedenini bir probleme dayandırmaz, bu açıdan bakıldığında “Bahar ve Kelebekler” hikâyesine göre daha tekdüze ve daha az derindir. “Bahar ve Kelebekler”de genç kızın roman okumasının ve bu nedenle de mutsuzluğa sürüklenmesinin nedeni genç kızın yaşayabileceği bir sosyal hayatının olmamasıdır. Bu hikâyede ise kadının roman okumasının nedeni verilmez, sadece onun mizacında yaptığı olumsuz değişikliklere değinilir.  Bu nedenle “Erkek Mektubu” adlı hikâyede bu roman okuma sonucunda oluşan olumsuz durum daha şiddetlidir. Bizce yazarın “Bahar ve Kelebekler” hikâyesinde roman okuma sonucunda oluşan olumsuz durumun şiddetini azaltmaktaki amacı problemin nedenini ortaya koymak isteyişidir; aksi takdirde bu problem diğer konunun gölgesinde kalacaktır. Bununla birlikte yazar, her iki hikâyesinde de roman okuyan kadınlara bir eleştiri yapmış ve okunulan bu romanlar yüzünden kadınların mutsuz olduklarını vermek istemiştir.          

         

         

                    Sonuç:  

         

                    Modern hikâyenin öncüsü olarak görülen ve günlük dilin edebiyat dili haline dönüşmesini sağlayan Ömer Seyfettin, yazarlığının iki iyi tarafı olarak gerek iyi bir konu bulabilmesi gerekse de vakayı iyi kurgulayabilmesi ile hikâyeleri bugün için de zevkle okunan hikâyecilerimizdendir. Ömer Seyfettin, ele aldığımız bu iki hikâyesinde olduğu gibi bazı hikâyelerinde olayları geri çekerek bir düşünceyi işler ve sosyal bir eleştiri getirir. Bu iki hikâyesinde de roman okuyan kadınları eleştirir; ancak bu problemin yüzeysel sebeplerle idrak edilemeyeceğini de gösterir.  “Bahar ve Kelebek”lerde kadının roman okuması problemi, onun sosyal hayata katılamaması ve bunun sonucunda yaşadığı mutsuzluk ve yabancılaşma duygusuyla birlikte verilmiştir. “Erkek Mektubu” adlı hikâyede ise roman okuyarak gerçeklik duygusunu kaybeden kadının etrafındakileri de mutsuzluğa sürüklemesi anlatılır.

                   


        


        

        [1]  Fatih Andı, “Kadın Roman Okursa…”, Dergâh, C. VI, nr. 66, Ağustos 1995, s. 9- 10


        

        [2] Fatih Andı, “Roman ve Hayat”, Dergâh, C. VI, nr. 62, Nisan 1995, s. 9- 10


        

        [3] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Hikâyeler 1,  (Haz. Hülya Argunşah), Dergâh Yayınları, 1. Baskı: Ocak 1999, s. 115- 125  

         


        

        [4] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Hikâyeler 1, (Haz. Hülya Argunşah), Dergâh Yayınları, 1. Baskı: Ocak 1999,  s. 37- 41


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele