Ömer Seyfeddin’in Esaret Hatıraları

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

            Bazen, bir büyük adamın erken ölümüne çok üzülürüz ve milletin ona çok ihtiyacı vardı, deriz. Ömer Seyfeddin’de; erken değil çok erken kaybedilmiş bir değerdir. Onun yaşındakiler daha hayata yeni başlarken, o müthiş bir enerji ile büyük eserler vermiştir. Musikide Şevki Bey, Rus yazarlarından Anton Çehov ve Puşkin de aynen böyledir. 1920 yılında kaybettiğimiz Ömer Seyfeddin, yirmi-otuz yıl daha yaşasaydı, şüphesiz daha çok değerli eserler verecekti. Onu, bu gün için genç sayılan altmış altı yaşında kaybetseydik, ne eserler verirdi kim bilir?

         

          Ömer Seyfeddin, 11 Mart 1884 tarihinde Gönen’de doğdu. Nasıl bir çocukluk geçirdiğini ve o günlerin Gönen kasabasını, ünlü hikâyesi Ant’ta, o kadar güzel anlatır ki sanki İstanbul’a gittiği yedi yaşına kadar olan hayatının bir özetini yapar. Ant, bir hikâye değil, sanki yazıyla yapılmış bir tablodur.

         

         Yedi yaşındayken, babası askerlik şubesi reisi Ömer Fevzi Bey’in tayini dolayısıyla İstanbul’a geldi. Babası, önce İnebolu’ya, arkasından da, Ayancık’a tayin edildi. Küçük Ömer bu sırada okula başladı. Okul günlerini de Falaka hikâyesinde anlatır. Ayancık’ta sıbyan mektebine yazdırılır. Ömer’in okumakta pek gözü olmayınca bunun farkına varan annesi Fatma Hanım, oğlunu alarak l892 yılında babasının yanına İstanbul’a geldi.

         

          1893 yılında babası Ömer Fevzi Bey, subay çocukları için Eyüp Sultan Askeri Rüştiye’sinde açılan özel bölüme oğlu Ömer Seyfeddin’i yazdırdı.

         

         Ömer Seyfeddin’in askeri okuldaki hayatını ve Tiyatroya olan düşkünlüğünü o günleri anlatan arkadaşlarının hatıralarından öğreniyoruz. Ömer Seyfeddin, bu okulu 1896 yılında bitirerek “Edirne Askeri İdadisi”ne gitti. İlk edebiyat zevkini bu sırada edindi. Okulu bitirdikten sonra, İstanbul’a gelerek “Mekteb-i Harbiye-yi Şahane’ye kaydoldu.

         

         İlk yazılarını bu okulun sıralarındayken yazdı. Bu tarihlerde Edebiyat-ı Cedide’ciler gençliğin üzerinde çok etkiliydi. Ömer Seyfeddin’de bu etkiden nasibini alacaktır.

         

         Okulu bitirdikten sonra (1903), önce İzmir’e arkasından Kuşadası’na tayin oldu. İzmir bölgesinde beş yıl kaldı. Bu sırada gazeteci ve Edebiyatçı Hakkı Tarık Us’la mektuplaşıyordu. Onun edebiyat hakkındaki ilk düşüncelerini bu mektuplardan öğreniyoruz. Daha sonra ise Ruşen Eşref Ünaydın’ın, Diyorlar ki adlı mülakatında daha geniş olarak anlatacaktır.

         

         Ömer Seyfeddin, bu arada şiirler yazıyor ve bunları Selanik’te Bahçe ve Kadın adlı dergilerde yayınlıyordu. Bu sırada eline, ünlü Fransız yazarı Guy de Mauppassant’ın, hikâyeleri geçti. Bu hikâyelerin uzun süre etkisinde kaldı. Ömer Seyfeddin daha sonra şunları söyleyecektir:

         

        “İfadeler, o kadar basitti ki, onun ki kadar basit bir satır, alfabe kitaplarında bile bulunmaz diyebilirim”

         

         1907 yılında İzmir’e nakledildi. İzmir’de Jandarma Erat Okulu’nda öğretmenlik yaptı. Sonradan İzmir’in işgali üstüne yazacağı, ölümü üzerine yarım kalan Yalnız Efe romanının malzemelerini topladı. İzmir’de, Türkçü Necip, Baha Tevfik, Şehabettin Süleyman ve daha henüz lise öğrencisi olan Yakup Kadri ile tanıştı.

         

        Meşrutiyetin ilanından sonra, Balkanlara tayin edildi. Bir süre dağlarda eşkıya takibinde dolaştıktan sonra, Manastırdaki Piretepe kazasına verdiler. Balkan milletlerinin baş kaldırmalarını ve Bulgar çetelerinin faaliyetlerini yakından gördü. Bu sırada yazdığı hikâyelerde, o günlerin etkisi hemen göze çarpar. Yazarın Bomba ve Nakarat hikâyeleri, Balkan isyanlarını ve bu isyanların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerinden söz eder. O dönemin Osmanlı gençlerinin ülküsüzlükleri ve başıboş hayat tarzları ise Hürriyet bayrakları adlı hikâyesinin ana temasıdır.

         

         Ömer Seyfeddin bu sıralarda Ziya Gökalp’la tanışır. Arkasından 31 Mart olayını bastırmak için İstanbul’a yürüyen “Hareket Ordusu”na katılır. Daha sonra askerlikten ayrılarak Selanik’e gider. Selanik’te Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’le birlikte Yeni Lisan hareketini başlatır. Bir yazısında: ”Geliniz beyler dilde bir inkılâp yapalım” der. Ve bu inkılâbı başarır. Bu gün bile onun yazıları çok rahat okunur.

         

        1910-1912 yılları arasında Genç Kalemler dergisinde altı hikayesi yayınlanır. Ömer Seyfeddin, bu dönemde kendisini Servet-i Fünun etkisinden kurtararak Milli Edebiyat Akımı’nın ilkelerini uygulamaya yönelir.

         

        Trablusgarp Savaşı’nın ardından Balkan Savaşı patlayınca, Ömer Seyfeddin, yeniden orduya çağırılır. Yanya kuşatması sırasında esir düşer. Ömer Seyfeddin’in esirliği bir yıldan fazla sürer. Esaretinde boş durmuyor, notlar alıyor ve durmadan da okuyordu. Bu arada, bir yandan da yazdığı hikâyelerini İstanbul’daki dergilere yolluyordu.

         

         Ömer Seyfeddin, 17 Aralık 1913’de İstanbul’a döndü. Rumeli’nin kaybedilmesi ve esaret günleri onu iyice karamsar yapmıştı.

         

         Bir süre sonra, Halka Doğru dergisinde başyazarlığa getirildi. Yazılarıyla geçinmek zorunda olduğu için, döneminin mizah dergilerinde ve magazin gazetelerinde hikâyeler yayınlıyordu. Toplu eserlerini oluşturan yüz otuz dört hikâyenin on altısı bu dönemde yazılmıştır. 1914’te, ölümüne kadar sürecek olan Kabataş Sultanisi Edebiyat Öğretmenliğine atandı.

         

         Ömer Seyfeddin, 1915 Yılında Calibe Hanımla evlendi. Fakat bu evlilik pek uzun sürmedi. İki ayrı dünyanın ve farklı kültürlerin insanları olan karı koca, bir müddet sonra ayrılmak zorunda kaldılar.

         

         Ömer Seyfeddin, 1917 yılında kendisini tamamen yazılarına verdi. 1917-1920 yılları arasında doksan bir hikaye yayınladı.

         

         Bu arada, rahatsızlığı gittikçe artıyordu. 23 Şubat 1920’de henüz otuz altı yaşındayken öldü. Ömer Seyfeddin, kısa bir ömre büyük bir sanatı sığdırabilmiş nadir kişilerden biridir. En önemli hikâyelerinden olan Diyet ve Pembe İncili Kaftan’ın kahramanları, bir bakıma onu yansıtır.

         

         Türk hikâyeciliğinin kurcusu olarak kabul edilen Ömer Seyfeddin, çevresinde rastladığı en küçük olaydan bile hikâye çıkarabilecek kudrette bir yazardır. Bu yüzden onun hikâyelerinde ilk göze çarpan özellik konu zenginliğidir. Onun hikâyelerinde, çocukluğundan başlayarak hayatının çeşitli dönemlerine ait sahneler görürüz. Ant, Falaka, Kaşağı, İlk Namaz ve İlk Cinayet gibi hikâyeler onun çocukluk yıllarını anlatır. Bu hikâyeleri okuduğumuzda, 1900’lü yılların ilk çeyreği Batı Anadolu’sunun hayat tarzını görürüz. Refik Halit Karay’ın hikâyeleriyle birlikte, Anadolu sosyal hayatı hakkında fikir edinmiş oluruz. Arşiv belgeleri insana her şeyi söylemez. Ömer Seyfeddin’den önce yazılan hikâyeler, onun hikâyeleri kadar canlı değildir. O hikâyelerinin çoğunda, yabancı kültürlerin etkisi altında kalmış, kimliğini kaybetmiş, sahte yarı aydınları cezalandırmaktan ayrı bir haz duyar. Efruz Bey tipi buna bir örnektir. Tuhaf Bir Zulüm, Falaka, Kurbağa Duası, Yalnız Efe, Keramet gibi hikâyelerinde boş inançlar ve bilgisizlikle alay eder. O dönemdeki aydınların ortak problemi olan Batıya yetişebilmenin yolunun, çalışmak ve bilgiden geçtiğini savunur.

         

         Onun bazı hikâyelerinde,  hikâyelerin yazıldığı yıllardaki Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumun etkisiyle, millî duyguları uyandırma, kahramanlık duygularını aşılama gayesi ön plandadır. Beyaz Lale, Kızıl Elma ve Pirimo Türk Çocuğu bu amaçla yazılmıştır.

         

         Ömer Seyfeddin, bazı hikâyelerinin başına, bir atasözü veya vakanüvis tarihlerinden alınma bir pasaj koyarak, konuyu bu ana fikir çevresinde işlemekten özel bir zevk alırdı. Sözgelimi, Başını Vermeyen Şehit hikâyesinde Peçevi Tarihi’nden alınma bir olay işlenir. Aynı yolu daha sonra Kemal Tahir’de denemiştir. O da bazı romanlarına, Naima Tarihi’nden alınma pasajlar koymuştur.

         

         Kütük adlı hikâyesinin başına “Karamanın koyunu sonra çıkar oyunu” atasözü yazılmıştır. Bu söz bir ana fikir olarak hikâyede işlenir. Hikâyede Türkler, bir düşman kalesini kuşatmışlardır. Kuşatma için gereken topları yoktur. Türklerin topları olmadığını gören düşmanları surların üzerinden onlara gülerler. Bir süre sonra toplar görünür. Bunlar dağdan kesilip siyaha boyanan kütüklerdir. Kaledekilere:”Eğer teslim olmazlarsa, kaleyi topa tutacaklarını” bildirirler. Kendilerine çevrili top namlularını gören kaledekiler hemen teslim olurlar. Daha sonra teslim olmalarına sebep olan topları görmek isterler. Bir de bakarlar ki ortada top falan yoktur. Ortada sadece siyaha boyanmış, top şekli verilmiş ağaç kütükleri vardır.

         

        Ömer Seyfeddin, karakter yaratmakta da ustadır. Hikâyelerinin kahramanlarının çoğunda onu görürüz. Özellikle Pembe İncili Kaftan hikâyesi onun karakterinden birçok özellikleri taşır. İttihat Terakki döneminde arkasını hükümete dayayan, çok çabuk zengin olan insanlar arasına girebilecek imkânları varken Ömer Seyfeddin, bu yola başvurmamış Diyet ve Pembe incili Kaftan’daki kahramanları gibi yaşamıştır. O ortamı, Refik Halit Karay; İstanbul’un İçyüzü ve Burhan Cahit, Dünkülerin Romanı ve Cephe Gerisi adlı kitaplarında çok iyi anlatır.

         

         Ömer Seyfeddin, Efruz Bey tipini yaratmış ve ondan nefret etmiştir. Onun kimliğinde kökünden kopan yarı aydınlarla alay etmektedir. Efruz bey’e karşılık Cabi Efendi tipini yaratmıştır. Cabi Efendi, akıllı, olgun, halkın arasından çıkmış fakat ondan kopmamış, bir halk filozofudur. Davranışlarıyla, dengeli ve halktan gelen, millî duygularla yüklüdür. Cabi Efendi’de Ömer Seyfeddin’in karakterinden çizgiler buluruz.

         

         Ömer Seyfeddin hikâyelerinin, bu gün bile okunmasının sebeplerinin başında kullandığı dil gelir. O her şeyden önce Yeni Türkçecilik akımının öncüsüdür.

         

         Ömer Seyfeddin’i daha çok hikâyeleriyle tanırız ama şiir de yazmıştır. Hatta edebiyata girişi şiir yoluyla olmuştur. İlk şiirlerinde Aruz veznini kullanmıştır. Şiirde, Ahmet Haşim ve Tevfik Fikret tarzını benimsemiştir. 1914 yılından sonra yazdığı şiirlerinde ise hece veznini kullanmıştır.

         

         Fakat Ömer Seyfeddin’in en az söylenen yanı hatırat yazarlığıdır. Bu gün aradan yüz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen çocukların bile zevkle okuyabildiği Ant, Kaşağı, hikâyeleri Ömer Seyfeddin’in çocukluk hatıralarıdır.

         

         Ömer Seyfeddin’in çocukluk hatıralarının anlatıldığı Ant hikâyesinin ilk paragrafı çocukluğumuzdan beri birçoğumuzun zihninde yer etmiştir. Ömer Seyfeddin sımsıcak üslubuyla şunları yazar:

         

        “-Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldan beri görmediğim bu kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla bir vakit önünden geçtiğimiz Çarşı Cami’ini karşısındaki küçük harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruk yüzen nehirciği, bazı yıkanmağa gittiğimiz sıcak sulu hamamı şimdi hatırlamağa çalışırım. Fakat beyaz bir nisyan dumanı önüme yığılır, renkleri siler, şekilleri kaybeder… Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam, doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında bulup ta sevdiği şeyleri uzaktan bir an evvel görmediği için nasıl mahzun olursa, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa benzer bir elem duyarım. O her akşam sürülerle mandaların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ahşap köprüler, nihayetsiz tarlalar, alçak çitler, hep bu dumanın içinde erir.

         

        Fakat Ömer Seyfeddin’in başlı başına hatıra ve günlük türü bir eseri vardır. Bu eserin adı Ruzname, diğer adıyla Balkan Savaşı Günlüğü dür. Eser, 27 Eylül 1912’de Selanik’te yazılmaya başlanmıştır. Bu notlar, Balkan Savaşları sırasında esir düşen Ömer Seyfeddin’in, bir yıl üç ay, on altı gün süren esaret hatıralarıdır. Ömer Seyfeddin bu hatıralar için; ”-Ben birçok hatıra defteri tuttum ama içlerinden yalnız birini, Balkan Savaşı günlerinden kalanı tamamladım” diyordu. Fakat araştırmacılar, Ömer Seyfeddin’in asıl Balkan Savaşı notlarının ele geçmediği ve bu notların zaman zaman hikâyelerinde kullanıldığı görüşündedirler.

         

         Ömer Seyfeddin, Balkan Savaşı çıkınca, üsteğmen rütbesiyle, Garp Ordusunun 39. Alayına katıldı. Önce Komonova’da Sırplara, sonra da Yanya’da, Yunanlılara karşı savaştı. Yanya Kalesi’nin Esat Paşa komutasındaki dört alayla, Yunanlılara karşı beş ay süren savunmasında o da bulundu. Teslimden önceki kanlı savaşlara katıldı. Yanya kalesi 21 Şubat 1913’de düştü. Ömer Seyfeddin’de 20 Ocak 1913’de esir oldu. Hatıralarının esir düşüşüyle ilgili kısmı, eksik olan bölümü, yakın arkadaşı yazar Aka Gündüz’ün kaleminden öğreniyoruz.

         

        27 Eylül 1912. Dün Karaburun’a geldik. Galiba bu gece şimendifere bineceğiz. Karadağ ilan-ı Harp etti. Bulgaristan ve Sırbistan henüz susuyor. Kimi gördümse:

         

        “Mutlaka harp olacak”diyor.

         

        Ben hâlâ ümit etmiyorum. Niçin harp olacak? Balkan hükümetlerinin istekleri verildikten sonra harbe ne hacet.. Buna aklım ermiyor. Otuz dokuzuncu alayın üçüncü taburundayım. Askeri hastanenin arkasındaki viranelikte oturuyoruz. Çadırlarımız intizamsız fasılalarla kurulmuş. Yüzbaşım Faik Efendi Selanikli. Kısa, tombul, kuvvetli bir çocuk. Lakırdı söylerken sesi titriyor. Bu hal kalbinin iyiliğine, yani ruhunun hafifliğine delalet eder. Diğer arkadaşım Eşref Efendi, uyanmamış Türklerden. Hemen hemen bütün birliği o idare ediyor. Ben daha misafirim. Neferleri tanımıyor, isimlerini bilmiyorum. Demek muharebe olursa, son derece münasebetsiz şartlar dâhilinde ateşe gireceğim.

         

         Ayın beşi güneş daha doğmadı. Çadır yık borusu vuruldu. İleriye gideceğiz. Galiba Bulgarlar taarruz ettiler.

         

        ****

         

        Akşam. Bu gün Öğle Üstü Kilisesi’ne geldik. İnce ince yağmur yağıyor. Hâlâ bu yağmur devam ediyor. Usturumca Fırkasının kırk üçüncü alayı solumuzda çayırlıkta. Alay yaveri bana, Erkan-ı Harbin bir lafını gülerek tekrar etti. Hep diyormuş ki; “Ahval vahimdir”

         

        Bakalım ateşe ne zaman gireceğiz. Yüzbaşım iaşe işleriyle uğraşmak için Köprülü’de kaldı. Bölük şimdi benim emrimde. Yalnız genç mülazım arkadaşım Eşref Efendi var. O da bu gün nöbetçi.

         

        Askerin hepsi acemi. Hatta silah doldurmasını bile bilmiyorlar. İşte bu kadar münasebetsiz şartlar altında harbe giriyorum. Netice muzafferiyet olursa hayret etmekten memnun olamayacağım. Ama bu hareketler bana hep oyun gibi geliyor.

         

         Hala kendimi bir manevraya gidiyor sanıyorum. Harekâtımız o kadar hissiz ve hareketsiz ki ancak bir manevra böyle olabilir.

         

        Ömer Seyfeddin, Kanlıtepe bölgesinde 18 Ocak 1912 günü şiddetli çarpışmalar sonucu esir oluşunu da şöyle anlatır:

         

        Biz Kanlıtepe’deyiz Toplar o kadar müthiş patlıyor ki iki istihkâm yıkıldı, neferler altında kaldı. Bir saatten beri belki bin gülle olduğumuz yere düştü. İhtiyatlar ve bütün tabur geri çekilmeye başlamış.

         

        Ölmeyen askerler kaçıyorlar. Ben yalnız kaldım ben de gidiyorum.

         

        Artık harp sayfasını kapatmalı. Kaçamadım. Yirmi bir neferle esir düştüm. Bulunduğumuz tepeden Efzunlar göründü. Bize,”Teslim olun” diye haykırdılar. Biz de ellerimizi kaldırdık “Teslim” diye bağırdık. Neferleri bağladılar, beni yüzbaşıya verdiler”

         

        Ömer Seyfeddin, esir subaylara işkence edildiğini duyduğu için kendisini doktor olarak tanıtır. Çünkü Yunan ordusunda şiddetle doktora ihtiyaç vardır. Doktorlar üstelik savaş esiri de sayılmazlar. Böylece bu hile sayesinde işkenceden, belki de öldürülmekten kurtulur. Daha sonra; Ömer Seyfeddin’in doktor olmadığı anlaşılırsa da pek üstünde durulmaz.

         

        Ömer Seyfeddin Önce Atina’ya, bir süre sonra da Nafliyon kasabasına nakledilir. Nafliyon’da bir yıl sürecek olan esaret hayatı başlar. Bu arada boş durmaz. Eline ne geçerse okur. Bu arada geleceğe ait planlar yapar. Yakın dostu Ali canip Yöntem, Ömer Seyfeddin adlı kitabında şunları yazar:

         

        “Bir yıl Yunanistan’ın Nafliyon kasabasında kaldı. Boş durmuyordu. Bir taraftan Gustave le Bon’un mantığa dair yazdığı bahisleri esas edinerek Psikoloji ve Beş Türlü Mantık adlı küçük bir kitap hazırlıyor. Bir taraftan da hikâyeler kaleme alarak basılmak üzere bana gönderiyordu. Ben bunları tanin’de, Türk Yurdu’nda neşrettiriyordum. “

         

        Ömer Seyfeddin,  esaretinin son günlerini de şöyle anlatır:

         

        “5 Temmuz hâlâ sulhu bekliyoruz. On günden beri Balkan müttefikleri arasında harp bütün şiddetiyle devam ediyor.

         

         8 Temmuz bizimkiler tekrar Edirne’yi aldılar ama muharebesiz. Romanya orduları Sofya’ya yaklaşıyorlar. Her gün gazete okuyoruz. .

         

        9 Temmuz, artık beş on güne kadar gideceğimiz anlaşılıyor. Bir haftaya kalmayacak, bizim delegeler Atina’da sulhu imza edecekler.

         

        26 Temmuz, çanlar çalınıyor, silahlar atılıyor.

         

        17 ağustos, üç dört gündür vapur vapur terhis olunan asker geliyor. Biz hâlâ buradayız. Hep diyorum ki birkaç güne kadar.

         

        4 Eylül, hala sulh olmadı. Birkaç güne kadar Reşit Bey, sözde imzalamak için sözde Atina’ya gelecekmiş.

         

        28 Eylül beni hapsettiler.

         

        1 Ekim, Bulgar esirlerinin altındaki yere getirdiler. Elli kişi olduk.

         

        1 Kasım, sulh imzalandı.

         

        15 Kasım Necat isimli bir vapur geldi.”

         

        Ömer Seyfeddin’in notları burada bitiyor.

         

        Ömer Seyfeddin, esaretten dönüşünden sonra ancak yedi yıl yaşayabildi. Bu yedi yıla çok şey sığdırır. Eğer cumhuriyetten sonra da yaşayabilse, olgunlaşmış daha da gelişmiş bir Ömer Seyfeddin çok şeyler yapabilirdi.

         

        Nasıl ölümünden sonra Yahya Kemal’le Nihad Sami Banarlı, gelecek nesillere tanıtmış, bir nebzede olsa unutulmaktan kurtarmışsa, Tahir Alangu da daha çok hatırlanmasına vesile olmuştur. Kitap, 1968 yılında Ömer Seyfeddin, Ülkücü Bir Yazarın Romanı adını taşıyordu. May Yayınevi tarafından basılmıştı. Kitabın basıldığı yıllar Türkiye’de siyasi kamplaşmaların had safhada olduğu yıllardı. Kitap sol bir yayınevinden çıktığı için, sağcılar okumadılar. Kapağında, Ülkücü Bir Yazarın Romanı yazdığı için, solcular okumadılar. Hâlbuki kitap bir devrin panaroması ve yirmi beş yıllık bir emeğin mahsulüydü. Bu gün baskısı yoktur.

         

         Ömer Seyfeddin hakkında, Tahir Alangu, Ali Canib Yöntem, Necati Mert, Şerif Oktürk, Güven Kaya, Fethi Gözler, Fevziye Abdullah Tansel ve Hilmi Yücebaş, çok değerli çalışmalar yapmışlardır.  

         

         


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele