Ömer Seyfettin

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

                                                                                          “Bir insanın hayatındaki en önemli olay,

                                                                                          kendi benliğinin bilincine vardığı andır.”

                                                                                                                              Stefan Zweıg

         

         

                    Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde doğan Ömer Seyfettin, İstiklâl Savaşı’nı göremeden otuz altı yaşında ölmüştür. Bu kısa ömrüne çok önemli başarılar sığdıran yazar, sadece bir edip değil, aynı zamanda bir fikir adamı olarak da tarihteki yerini almıştır. Ömer Seyfettin, bir aksiyon adamıdır. O, düşündüklerini eyleme dönüştüren bir şahsiyettir. Hayatı koşuşturma içinde geçen yazar, askerlikten arta kalan zamanda kendini sanata vermiştir.

         

         

         

                    Edebiyata Bakışı

         

         

                    Her devir, kendi nesli ile tanımlanır, anlam ve değer kazanır. Devirleri değerlendirirken olaylara tek bir bakış açısıyla bakmak bazen bizi yanıltabilir. Biliyoruz ki sağlıklı değerlendirme yapabilmek için çoğulcu bakış açısına ihtiyaç duymaktayız. Bu bakış açısından yola çıkarsak, Ömer Seyfettin gibi bir şahsiyeti sadece bir hikâye yazarı olarak değerlendiremeyiz. Çünkü o bir askerdir, bir sosyologdur ve aynı zamanda bir fikir adamıdır.

         

                    Çok yönlü bir kişilik olan Ömer Seyfettin, işe “millî” olmak kavramı ile başlar. Ona göre millî kavramı dil unsuru ile tanımlanır. Millet olmanın temelinde dil vardır. Dil, ayrıca manevi bir vatandır:

         

         

                    “Lisân öyle bir vatandır ki, bozulursa ne millet kalır, ne devlet…Milliyetimiz nasıl Türklük, vatanımız nasıl Türkiye ise, lisânımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti resmi ve millî vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir. Çünkü vatanını gaib eden bir millet eğer lisânına ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve bir gün gelir siyasi istiklâlini kazanır; düşmanlardan intikam alır. Bir millet lisânını bozar, gaib ederse, hatta siyasi hakimiyeti kalsa bile tarihten silinir.[1]

         

         

                    Ömer Seyfettin’in dil anlayışı ile Atatürk’ün dil anlayışının örtüştüğünü görürüz. Tarihi süreç içinde Türk dilinin gelişim seyrine baktığımızda, Orhun Anıtları’ndan günümüze kadar dilimizle ilgili birçok uyarının yapıldığına tanık oluruz. Bütün bunlara rağmen dil bilincinden yoksun olan bazı hükümdarlar, Selçuklular döneminde olduğu gibi Farsçayı resmî dil olarak kabul ederler. Orta Doğu coğrafyasına baktığımızda dil bilincinden yoksun olan milletlerin nasıl yok olup gittiklerini tarih bize anlatır. Bu tarihi gerçeklerin farkında olan Ömer Seyfettin, gençlerin uyanık ve bilinçli olmalarını ister ve onlara önemli sorumluluklar yükler. Ona göre “Bir millet ancak lisânda yaşayabilir, buna değer vermeyenler, yeterince Türklüğünü duyamayanlardır.

         

                    Ömer Seyfettin, “Millî Edebiyatı” “Yeni Lisân” hareketi ile başlatır. “Millî Edebiyat”ın dili öncelikle Türkçe olmalıdır:

         

         

        “Bakınız ben millî edebiyattan ne anlarım: Vezinle dilin tam Türkçe, yani tabiî olması…Zira yaratıcı bir sanatkârın duygularına sınır çizilemez. Bu sanatkâr karakterine aldığı terbiyeye, nelere karşı bir meyil duyuyorsa onlara göre yazar. Hem, zannetmem ki bir mademki bir topluluğun içinde yaşıyor; duyuşu, tarzı millî anlayışı dışında olsun. İnsan normal anormal olabilir; fakat milliyet denilen mânevî dairenin içinde bunların her ikisi de yok mudur? Bu iki hâlin durmadan devam eden mücadelesidir ki hayat can verir. Mücadelesiz hayat, ölümün yokluğun ta kendisidir.[2]

         

         

                    Ömer Seyfettin, edip olmanın kolay bir iş olmadığının bilincindedir. O, sanatkârlığın bir yetenek ve birikim olduğu kadar esaslı bir çalışma gerektirdiğini konuşmalarında ve yazılarında vurgular. O hâlde sanatkâr edebiyatımızı canlandırmalı ve ona yeni bir ruh vermelidir. O, kendi misyonunu şu sözlerle ifade eder:

         

         

                    “Bana gelince; ortaya esaslı bir eser koymadan sanatkârlık hulyasına kapılmam bile!...Edebiyatımızın hedefi: ‘Çok laf, az eserdir.’ Ben şimdilik bu hedefi ve bu anlayışı bozmaya çalışıyorum. Ağustos böceği gibi, öterek yan gelmekten ise, karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttüğümüz elverdi; biraz da iş yapalım ki çorak edebiyatımız şenlensin, değil mi? Siz de bu fikirdesiniz sanıyorum.[3]

         

         

                    Ömer Seyfettin, fikirleriyle arkadaşlarını etkiler ve onları da edebiyatın etkin eylemcisi hâline getirir. “Genç Kalemler” hareketi bu anlayışın bir sonucudur.

         

         

         

                    Hikâyeciliği

         

                    Edebiyatımızda kısa hikâyenin önemli temsilcilerinden biri olan Ömer Seyfettin, çocukluğundan itibaren hayatında derin izler bırakan birçok olayı hikâyeleştirir. Subay olduktan sonra Rumeli’ye tayin edilen yazar, dağılmakta olan bir devletin çöküş psikolojisini yaşar. Bu psikoloji ile sınır boylarında müfreze komutanı olarak etnik ve ayrılıkçı komitacılarla savaşır, Balkanlar’ın yavaş yavaş elimizden çıkışının yakın tanığı olur. Bu durum onun sanatçı kişiliğinde derin izler bırakır.

         

                    Ömer Seyfettin’in bir subay olarak cephede yaşadıkları, onda milliyetçilik duygusunun gelişimini sağlar ve mücadele azmini kuvvetlendirir. Özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra “hürriyet”, “eşitlik” ve “adalet” kavramları arkasına gizlenen Balkanlar’ın ayrılıkçı unsurları, amaçlarına daha kolay yoldan ulaşabileceklerini hesaplarlar. Bu durum, Ömer Seyfettin’de vatanın nasıl kurtarılabileceği sorusunu düşündürür. Bu amaçla milliyetçilik anlayışına dönük hikâyeler yazar.

         

                    Ömer Seyfettin, Balkan komitacılarıyla yaptığı silahlı mücadelede zaman zaman esir de düşer. Yaşadığı bu olaylar onda realist bir bakış açısının oluşumunu sağlar. Özellikle Balkanlar’da yaşadıklarını “Bomba, Nakarat, Hürriyet Bayrakları, Tuhaf Bir Zulüm, Beyaz Lale” isimli hikâyelerinde toplar.

         

                    Yazar, bir fikir adamı olarak, Türkçülük idealinin gelişmesi için büyük gayretler sarf eder. O, sosyal olay ve olguların toplumu nasıl yönlendirdiğini yaşadıklarından yola çıkarak anlatır. Bu düşünceden hareketle Türkçülük idealini ön plana çıkaran hikâyeler yazar. “Çanakkale’den Sonra, Bir Kayışın Tesiri, Gayet Büyük Bir Adam…”…

         

                    Bir sosyolog gözüyle toplumu ayrıntılarıyla inceleyen yazar, toplumun geri kalmışlığını ele aldığı hikâyelerinde mizah unsurunu etkin bir biçimde kullanır. Buna paralel olarak da cahilliği ve yobazlığı eleştirir. İlerleme ve gelişmenin toplumsal zihniyetin değişmesine bağlı olduğunu gören yazar, “Kurbağa Duası, Yemin, Keramet, Beynamaz, Yalnız Efe, Kesik Bıyık, İrtica Haberi İki Mebus…” gibi hikâyeleri kaleme alır.

         

                    Ömer Seyfettin’e yöneltilen eleştirilerden biri de bütün hikâyelerinin tezli oluşu iddiasıdır. Bu iddia genellikle doğrudur. Balkan Savaşı’na katılan ve 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nin işgalini gören yazar, hikâyeleriyle millî bilinci canlı tutma yolunu seçer. Bu nedenle hikâyelerinde fayda prensibini ön plana çıkarır. Ona göre yazarın sosyal ve toplumsal sorumluluğu vardır. Yazar, kendini bu sorumluluktan soyutlayamaz ve fildişi kulesine çekilemez.

         

                    Ömer Seyfettin, Batı kopyacılığına karşı çıkar. Bu nedenle asimile olmuş, kendi millî değerlerini kaybetmiş kişileri eleştiren hikâyeler yazar. Primo Türk Çocuğu Nasıl Doğdu ve Nasıl Öldü, Türk Çocuğu Aleko hikâyesi bunlardan bazılarıdır. Ömer Seyfettin, kendi köklerinden kopmuş gençleri, bu hikâyelerle bilinçlendirir, onları geçmişini öğrenmeye yöneltir. O, bu hikâyeleri yazarken batı medeniyetine kayıtsız kalmaz, onu algılayış ve yorumlanış biçimine karşı çıkar:

         

         

                    “Ömer Seyfettin, Avrupalıların geliştirdiği ve Tanzimat’tan sonra Türk yazarlarının benimsedikleri ‘asri edebiyat’ tekniğinin değil, ona uygun olmayan dil ve üslûbun aleyhindedir…Ömer Seyfettin ve arkadaşları batı edebiyatını klasik devrinden itibaren bir bütün olarak görürler ve yapılacak tercümelerin bir sistem dahilinde, eski Yunan ve Latin’den başlaması ve günümüze kadar gelmesi gerektiği görüşünü müdafaa ederler. Onları Servet-i Fünûnculardan ayıran ikinci bir nokta daha vardır. Bu da batı kültür ve edebiyatına dönerken, millî kültürü ihmal etmemeleri, bu ikisi arasında bir sentez vücuda getirmeye çalışmalarıdır.[4]

         

         

                    Ömer Seyfettin’in hikâyelerindeki en ilginç tiplerden biri de Efruz Bey tipidir. Bu tip bugünde toplumumuzda güncelliğini koruyor. Tam bir şarlatan olan Efruz Bey, hiçbir şeyi doğru dürüst bilmediği hâlde her şeyi biliyormuşçasına kamuoyunu etkilemeye çalışır. Yozlaşma kültürünün en tipik örneği olan Efruz Bey, tam bir batı hayranıdır:

         

         

                    “Efruz Bey, hürriyet, siyaset, alafranga yaşayış, yabancılara benzeme, bilim, milliyetçilik, köylücülük, dil, edebiyat, tarh, sosyoloji, eğitim, felsefe gibi anlayış ve yaşayış husûsiyetlerini ele almakta, çeşitli kesimlerin temsilcileri Efruz Bey’in kişiliğinde birleştirilmektedir…Efruz Bey, gösteriş düşkünü ve dönek bir tiptir. Zaman ve zemine uymasını, günün adamı olmasını çok iyi bilir. Belli bir düşünce ve inançtan yoksun, kolay değiştiren bir tiptir.” [5]

         

         

                    Ömer Seyfettin, hikâyelerindeki tip oluşturma başarısını karakter ve şahsiyet oluşturmada da gösterir. Daha çok bu nitelikteki hikâyelerini Eski Kahramanlar adıyla yazdığı kitabında toplar. Ferman, hikâyesinde Tosun Bey, bir karakterdir. Onu diğer kahramanlardan ayıran kendi özgü yiğitlik başarılarıdır. Tosun Bey, olaylar karşısında  çözüm yolları üretir, olumlu davranışlar sergiler.

         

        Ömer Seyfettin hikâyeciliği bir biçim ve üslup sanatı olarak görmez. Bir karakter sanatı olarak görür. Üslubuna yöneltilen eleştiri onun başarısızlığı ile ilgili değil, savsaklığı ile ilgilidir.[6]

         

                    Yazarın, Pembe İncili Kaftan hikâyesindeki Muhsin Çelebi bir şahsiyettir. O, aynı zamanda bir idoldür. İran’a Padişahın elçisi olarak tayin edildiğinde devletten hiçbir istekte bulunmaz. Muhsin Çelebi, İran Şahı’nın huzuruna göz kamaştıracak bir görkemle çıkar. Osmanlı Devleti’ni en iyi şekilde temsil eder. Bu nedenle borçlanır, zor günler geçirir. O, bütün bunlara rağmen asaletinden ve erdeminden hiçbir şey kaybetmez.

         

                    Ömer Seyfettin, toplumu ve yaşadığı dönemi çok iyi analiz eder; sağlıklı tespit ve değerlendirmeler yapar. O, olaylara realist bakış açısıyla yaklaşır. Çünkü o bir dava adamadır. Hikâyelerinde durumdan ziyade vaka hâkimdir.

         

         

                    Sonuç

         

         

                    Sanat, bir yorum işidir. Sanatı ölümsüz kılan onu yeniden yorumlamadır. Her yazar, sanat vasıtasıyla kalıcı olmak ister, fakat bunu çok azı başarır. Ömer Seyfettin, bunu başaran bir yazardır. O, eserleriyle zamanın içinde yolculuğa devam etmektedir. Bugün ülkemizde en çok okunan hikâyecilerimizden biri olması bunun belirgin göstergelerinden biridir.

         

                    Ömer Seyfettin, kısa yaşamında yüz otuz sekiz hikâye, yüzü aşkın makale ve mensûre, yetmiş üçü şiir, birçok tercüme, altı tiyatro yazar.[7]

         

                   

                    Ömer Seyfettin’in eserlerinden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz.

         

         

  1. 1.     Türk dili millî olmalıdır,

         

  1. 2.     Millî dil vasıtasıyla millî edebiyat oluşturulmalıdır,

         

         

  1. 3.     Türklük bilinci esas alınmalıdır,

         

  1. 4.     Topluma tarih ve kültür bilinci verilmelidir,

         

         

  1. 5.     Gençler, Türk milleti için çalışmalıdır,

         

  1. 6.     Realist bakış açısıyla hareket edilmelidir,

         

         

  1. 7.     Yenilikçi olunmalı ve değişime ayak uydurulmalıdır,

         

  1. 8.     Eklektik düşünce yapısı geliştirilmelidir.

         

         

         

                    Ömer Seyfettin, Millî Mücadele ruhunun harekete geçmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında büyük katkısı olan fikir mimarlarından biridir.

         


        


        

        [1] Öksüz, Yusuf Ziya; Türkçenin Sadeleşme Tarihi Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, Ank.1985, s.140


        

        [2] Ünaydın, Ruşen Eşref; Diyorlar ki, Ank.,1985, s.221.


        

        [3] age.; s.222.


        

        [4] Kerman, Zeynep; Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, Ank., 1998. s.356-357.


        

        [5]Kavcar, Cahit; Türk Kültürü, Aralık 1984, S.260.,s.831.


        

        [6] Baltacıoğlu, İsmail Hakkı; Dilcilere Saygı, Ank., 1966.,s.28.


        

        [7] Tural, Sadık; Türk Dili” Aralık 1984, S.260.,s.838.


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele