Ömer Seyfettin’de Dil ve Edebiyat Milliyetçiliği

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        II. Meşrutiyet sonrası süreçte doğup gelişen Millî edebiyat akımının önde gelen dil kuramcılarından ve edebiyatçılarından biri olan Ömer Seyfettin, esaslı bir Türk milliyetçisidir. O, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına doğru, bütün milletlerin milliyetçilikte çok ileri aşamalara geldiği hâlde Türk milletinin uyanamaması, millî kimliğini fark edememesi karşısında bilinçli bir tavır sergilemiştir. Başka milletlerin düşmanlığı altında kötü durumlara düşürülmek istenen Türk milletini uyarmak, ona Türk millî ruhunu kazandırmak, Türklük değerleri etrafında bilinçli bir Türk milleti inşa etmek, onun başlıca hedefleri arasındaydı. Türk milletinin milliyetçi bir yapıya kavuşabilmesi için milliyetin temeli olan dil üzerinde yoğunlaşmıştır. Çalışma ve ürünlerinin önemli bir bölümünü, dil ve edebiyat milliyetçiliği anlayışına dayalı Türkçe ve Türk edebiyatı davası oluşturmuştur. O, hayatı boyunca Türkçemizin millî olmayan unsurlardan temizlenmesi ve Türk milletinin konuştuğu gibi yazabildiği bir dil hâline gelebilmesi için uğraştı. Ona göre Türkçenin temelleri sağlam atılabilirse, bu sağlam zemin üzerinde Türk millî edebiyatı ve Türk kültürü daha kolay ve daha güçlü bir şekilde yükselebilecektir.

         

        Bu bağlamda Ömer Seyfettin, özgün görüşler ortaya koymuştur. Biz bu yazımızda onun dil ve edebiyat milliyetçiliğine dayalı nasıl bir Türkçe ve Türk edebiyatı istediğini anlamaya çalışacağız.

         

        Öncelikle bazı terimlere ve kavramlara yüklediği anlamlara bakalım.

         

        Millet: Kültür, Millî Kültür: Ona göre bir milletin kendi sınırları içinde ürettiği uyumlu yapılar toplamına kültür denir. Bu doğrultuda mesela Türklere mahsus olmak üzere millî bir Türk harsı (kültürü) vardır. Kültürde belirleyici olan kaynak dildir. Dil, bir milletin dünyayı, varlıkları, olayları nasıl algıladığını gösterir. Dil, toplumsal bir gözlük mahiyetindedir. Kültür, bir milletin zihin ve hassasiyet yetileri yani vicdanı hükmündedir. Millet zümresinin ayırıcı özelliği, kendine ait bir kültürünün olmasıdır. Hars yani kültür, kurumların dile dayalı bir düzen içinde birleşmesinden doğar. Kültür millîdir, bir millete özgüdür.

         

        Ömer Seyfettin, değişik yazılarında Türk millî kültürünün ayırıcı özelliklerini, ne ve nasıl olması gerektiğini net bir çerçeve içinde ortaya koymuştur.

         

        Mesela esatir (mitoloji) konusunu millî kültür konusu olarak değerlendirir. Mitoloji sadece Yunanlılara has değildir. Her milletin bir dini vardır ve bu eski, ilkel dinini terk edince o dinin ayinlerinin hatırası masal şeklinde nesilden nesle devredilir gider. Artık terk olunan bu din kutsallıktan çıkmış, milletin ortak hayali, hafızası ve kültür üretme gücü ona yeni bir şekil vermiştir. Böylece sanat, edebiyat yani bedii esatir (estetik mitoloji) ortaya çıkmıştır. Batı bugün de Yunanlıların eski dinlerinin hatıraları olan mitolojilerine önem vermişler ve edebiyatlarında, sanatlarında yeniden yeniye işleyip durmaktadırlar. Bizim de yani Türk millî kültürüne özgü olmak üzere Kutludağ, Ergenekon, Göç gibi mitolojilerimiz vardır. Biz de edebiyatımızda bunları işleyerek Türk millî kültürünün oluşum ve gelişimine katkı sağlarız. Yunan mitolojisinden ilham almaya ihtiyacımız yoktur ve bu gereksizdir. Başkalarının mitolojisine ihtiyaç duyan, kendi mitolojisi, mazisi, tarihi, kültürü olmayan milletlerdir. Mesela 73 kavmin bileşimi olan Fransız milletinin mitolojisi, eski tarihi olmadığı için Yunan mitolojisine dayanmıştır. (ÖS, BE 15, s.79-83)

         

        Ömer Seyfettin, millî kültürümüzle Avrupa medeniyetine girmemiz gerektiği düşüncesindedir. (ÖS, BE 13, s.131)

         

         

        Türklerin Milletleşme Süreci: Ömer Seyfettin, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Türklerden başka her milletin milletleşme yolunda büyük mesafeler aldıkları hâlde Türklerin hâlâ kendilerini millet olarak görmemeleri, ümmet devrinde kalmaları, “Türk milleti” adı altında modern anlamda millî bir yapıya kavuşmamaları konusunda çok dertlidir. O, değişen şartların ve zamanın akışının bir gereği olarak ümmet devrinden millet devrine geçmekte geç kaldığımızı düşünür. Bir yazısında bir münasebetle biz Türklerin kozmopolit Osmanlılık yapısından kurtulup bilinçli bir Türk millet yapısına geçmemiz gereğine işaret eder ve şöyle der:

         

        “Bu Birinci Dünya Savaşından sonra mutlaka millet hâline geçeceğiz. Rumlar gibi, Ermeniler gibi, Yahu­diler gibi, kısacası dünyadaki her millet gibi biz de bir "millet" olacağız. Dilimiz medresede, mektepte öğretilen değil, anamızdan öğrendiğimiz, konuştuğu­muz lisan olacak. Siyasî, toplumsal herhangi bir mevki, bir memuriyet için edebiyatı alet yapmayan sanat­kâr, âmmesinin "birtakım efendiler zümresi" değil, halk olduğunu anlayacak. Halkın estetik, edebî talebini uzun uzadıya araştıracak. İskolastik lisanı (Osmanlı yazı Türkçesini) bırakıp tamlamasız doğal dili kabul edecek. Batı edebiyatının tekniği­ni, çağdaş türlerini bilecek. Milleti bir bütün görecek, halk-seçkinler diye iki soyut kısma ayırmayacak.” (ÖS, BE 14, s.116)

         

        Ona göre bir milletin varlığı ancak dil ve edebiyatla, âdetleri ve gelenekleriyle belli olur. (ÖS, BE 13, s.55)

         

        Ümmet: Medeniyet: Aynı dine bağlı milletlerin toplamı olan ümmet dairesi içinde ürettikleri yapılar toplamına medeniyet denir. Medeniyet dine dayanır. Toplumsal kurumlar, hep din kaynaklıdır. Bilim, yazılı, sözlü, sesli, şekilli, görüntülü, hareketli, renkli, çizgili sanat dalları, hukuk, ahlak gibi ahlakî, hukukî, iktisadî, güzel duyusal kurumlar hep dinden kaynaklanmıştır. Bu bağlamda bütün Müslüman milletlerin ortak bir İslam medeniyetleri vardır. Medeniyette belirleyici olan kaynak dindir. Din de dil gibi toplumsal bir gözlüktür ve hayatı kendine ait bir görüşle görür. Bu görüş biçimi medeniyeti üretir. Ümmet zümresinin ayırıcı özelliği kendine ait bir dini olmasıdır. Kurumların dine dayalı bir düzen içinde birleşmesinden medeniyet doğar. Medeniyet milletlerarasıdır.

         

        Tüm İnsanlık: Temeddün (uygarlaşma): Ömer Seyfettin, ümmetler arasında yaygın olan kurumlar toplamına da temeddün (uygarlaşma) adını veriyor. Bu da bilimsel yöntemlerden, fen, teknoloji ve aletlerden ibarettir. Dolayısıyla bunlar, genel anlamda insanların daha çok gündelik hayatlarını kolaylaştırmaya yarayan araçlardır ve evrenseldir. Yani bütün dünya insanlarının kullandığı ortak araçlardır. Temeddünde belirleyici olan kaynak bilimdir. Bilim de dil ve din gibi yine toplumsal bir gözlüktür. Bilim de dünyayı kendine ait bir bakışla görür. Bu görüşünün ürettiği yapılara da temeddün denir. Bu, bir millete ya da bir topluluğa ait değil, bütün insanlığa aittir. Beynelümemiyyet (ümmetlerarasılık) zümresinin ayırıcı özelliği ise ilimdir. Kurumların bilime dayalı bir düzen içinde birleşmesinden de temeddün doğar. Temeddün, ümmetlerarasıdır.

         

        Demek ki Ömer Seyfettin, insanlık âlemini millet, ümmet ve tüm insanlık olarak üçe ayırıyor. Millet kültür üretir, ümmet medeniyet, tüm insanlık da uygarlaşma üretir. Bu tasniflerden yola çıkarak Ömer Seyfettin, Avrupa’dan sadece temeddün alabileceğimizi, çünkü temeddünün evrensel uygarlık olduğunu söylerken; Avrupa’dan kesinlikle medeniyet alamayacağımızı belirtir. Çünkü Avrupa medeniyeti bir Hıristiyan medeniyetidir. Avrupa milletlerinin medeniyeti Hıristiyan medeniyetidir. Müslüman milletlerin medeniyeti ise İslam medeniyetidir. Dolayısıyla bizim medeniyetimiz de İslam medeniyetidir. Harsa yani kültüre gelince onu ne Avrupa’dan, ne başka bir yerden alacağız. Başka milletlerin olduğu gibi bizim harsımız da millîdir, bize özgüdür ve Türk ruhunun ürünüdür. Fakat millî kültürümüz bugüne kadar aranıp bulunmamıştır. (ÖS, BE 15, s.73-78)

         

        Halk: Ömer Seyfettin halk terimini, fertleri tamamiyle birbiriyle eşit olan, yalnız meslek toplulukları hâlinde aralarında bir fark bulunan demokrat millet olarak anlar. Yani sınıflaşmada ölçü meslek farklılığıdır. (ÖS, BE 131 s.131)

         

        Geleneğe, Eskiye, Maziye Yaklaşımı: Ömer Seyfettin, eski geleneksel değerleri, kültürü özellikle Tanzimat öncesi kütür mirasını ihya etme değil, hatıra hâlinde yaşatma taraftarıdır. İade etmek, fiil hâlinde yaşatmak taraftarı değildir. Tanzimat öncesi yaşama biçimi, kültür ve düşünce sistemi eskide kalmıştır, onları olduğu gibi günümüzde yaşatamayız. Onlar müzelerde ve kütüphanelerde kalmalıdır. Ölmüş olan mazi olduğu gibi bugüne taşınamaz, o hayat bugün yeniden yaşatılamaz. Tanzimat’tan önceki hayata dönmeye çalışanların bizi aldatmaya çalıştıklarını söyler. Onlar, Avrupa âdetlerini ve ahlakını taklit etmeye karşıdırlar ama milliyetimize dönelim diyerek eskiyi olduğu gibi almaya ve yaşatmaya çalışırlar. Bunların asıl maksadının bizi millet hâline geçirmemek olduğunu belirtir.

         

        Ömer Seyfettin’e göre bunlar, bizim millî kültürümüzle Avrupa medeniyetine girmemize engel olurlar. Bunlara “kablettanzimatçılar” yani Tanzimat öncesine dönenler der. Bunlar ümmet devrinin dilini tekrar kurmaya çalışırlar. Bütün amaçları maziyi iade etmektir. Bu durum, halis bir geriye dönüştür. Her millet geçmişini, eski kültürünü sever ama onu iade etmeye çalışmaz. Fakat ihya etmeye çalışır. Eskiyi iade etmekle ihya etmek farklı şeylerdir. Milliyetçiler tarihi iade etmeye değil ihya etmeye çalışırlar. Eskiye ait bütün kültür varlıklarını ortaya çıkarırlar, tespit ederler, bunları kutsal birer miras olarak müzelerde, kütüphanelerde korurlar.

         

        Kablettanzimatçılar ise maziyi, eski hayat tarzını ve kültürü ihya etmek yerine iade etmeye, aynen yaşatmaya çalışırlar. Edebiyattan doğal dili kovarlar, eski Arapça, Acemce tamlamalarla dolu anlaşılmaz dili kullanırlar. Roman, hikaye gibi yeni edebî türlere de karşıdırlar. Bunları bozup yave hâline, tiyatroyu söndürüp orta oyunu, karagöz hâline koymaya çalışırlar. Gazelde, kasidede, rübaide ısrar ederler. Gayeleri ölü maziyi olduğu gibi hayata iade etmektir. Bunların yaptığı irticadır. Milletimizi ve milliyetimizi mahvederler.

         

        Milliyetçiler ise bu maziyi yalnızca ihya etmek amacını güderler. Bunların yaptığı hamiyettir. Milletimizi ve milliyetimizi yükseltirler. Mesela mehter takımının giysileri ve musikileri müzede durur ve biz onu zevkle dinleriz. Onun eskiye, maziye ait olduğunu biliriz, hatıramızda yaşatırız. Yoksa mehteri bugün devam ettiremeyiz. Yani piyanoları, kemanları, fülütleri, obuaları farfaraları bir tarafa atıp eskide olduğu gibi mehterin müzik aletleriyle müzik yapamayız. Mehter müziğini aynen günümüzde de yegane müzik anlayışımız olarak devam edip gitsin diyemeyiz. O zaman gelişimin, tekamülün, ilerlemenin engellenmesi demektir. Bu da geriye gitmektir. (ÖS, BE 13,131-134)

         

        Milliyet, Vatan ve Dil İlişkisi: Ömer Seyfettin, milliyetin temel unsurunun dil olduğunu belirtir. Ona göre milliyet demek, dil ve millî eğitim demektir. Ortak edebî bir dili olmayan bir millet, birbirleriyle bağı olmayan sürüler gibidir. Dil, en güçlü bağdır. Dil, manevî vatandır. Bu bozulursa ne millet kalır ne devlet. (ÖS, BE 13, s. 61,62)

         

        Ona göre Milliyetimiz Türklük, vatanımız Türkiye, dilimiz de Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevî vatanın bağımsızlığı, kuvveti, resmî ve millî vatanımızın bağımsızlığından daha önemlidir. Çünkü vatanını kaybeden bir millet eğer diline ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve yine bir gün gelir siyasi bağımsızlığını kazanır, düşmanlarından intikam alır. Fakat bir millet, dilini bozar, kaybederse hatta siyasi hâkimiyeti kalsa bile tarihten silinir. Esirleri onu yutar. Yazık ki bizim dilimiz, bu konuştuğumuz güzel Türkçe de hemen hemen kaybolmaya yüz tutmuştu. Eğer uyanmamız biraz gecikseymiş tamamıyla kaybolacakmış. (ÖS, BE 13, s. 63)

         

        Milliyetler, dil ve millî kültür ile ayrılır. Türk milletinin dili de Türkçedir. Bütün Turan’da bu dil konuşulur. Millî kültür henüz kurulmak, oluşmak üzeredir. Tabii bu da millî uyanıklıktan çıkacaktır. Şimdi uyanan gençler, konuşulan tabii ve hakiki Türkçeyi bu canlı dili yazmaya başladılar. Milliyet sevgisinden vatan sevgisi, vatan sevgisinden de dil sevgisi doğar. (ÖS, BE 13, s.76)

         

        Bir dille konuşan iller bir millet demektir. Türk yurdunun ve Turan’ın ahalisi gibi. Bir milletin esas itibariyle yalnız bir dili olur. Ümmetin dilleri ayrı, fakat dinleri birdir. İslam ümmetini meydana getirten millet Türk ve Arap. Bu iki milletten birinin dili Türkçe, birinin Arapçadır.  (ÖS, BE 13, s. 83)

         

        Ömer Seyfettin, milliyetle dil arasında o kadar kuvvetli bir bağ bulur ki Türk milletini inkar eden bazı kişilerin Türkçenin değişik şekil, görünüm ve lehçelerini ayırıp Osmanlıca, Çağatayca, Azerbaycanca, Karabağca, Özbekçe, Kırgızca, Kuzeyce, Güneyce, Kırımca, Tatarca gibi ayrı birer dilmiş gibi takdim etmelerine çok kızar. Bunlar ayrı birer dil değil, hepsi Türkçedir. Rus alimleri kolayca yutmak için Tatarları dil bakımından Türklükten ayırmaya son derece çalışırlar. (ÖS, BE 13, s.91-92)

         

         

        Edebiyatta Milliyetçilik: Divan Edebiyatına ve Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı Anlayışlarına Tepki

         

        Ömer Seyfettin, Türk millî edebiyatını eski Divan edebiyatı ile Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatından ayırır. Bu önceki edebiyatları bizim asıl kendi ruhumuzdan fışkıran edebiyatlar olarak görmez. Bunlar Doğu ve Batı edebiyatlarının etkisinde kalan edebiyatlardır. Divan edebiyatı şekil, dil ve anlam bakımından Acemlerin, İranlıların, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları ise yalnız anlam bakımından Batının pek az değiştirilmiş bir örneğidir. Temellerinin atılmasında katkı sahibi olduğu Türk millî edebiyatını bu iki yabancı etkisindeki edebiyat anlayışına bir tepki olarak ortaya koyar. Ona göre Millî edebiyat şekil, dil, anlam bakımından bizim özelliklerimize sahip bulunan edebiyattır. Millî veznimiz hecedir, millî dilimiz İstanbul’da her gün konuşulan Türkçedir. (ÖS, BE 15, s.84-88)

         

        Yazar, Türk edebiyat tarihini millîlik bakımından kısaca şöyle değerlendirir:

         

        “Eskiden şairlerimiz yalnız şaraptan, sevgiliden, meyhaneci çırağı bahsederlermiş. Sonra kelebekler, ha­valar, bulutlar, ahlar, ohlar başladı. En nihayet ku­ğular, göller, kamerler, mehtaplı geceler, bitmez tükenmez mesafeler, füsunlar moda oldu... Edebiyatta Arap, Acem, Frenk ruhu kaynaşıyor, Türklük kör ve sağır bir şuursuzluk içinde kaybolup gidiyordu.

         

        Son zamanlarda "millî edebiyat" için bir hare­ket, bir arzu görüldü. Lisanımızda ilim ve fen huzu­runda yabancı olan aruz vezinleri ihmal olunmaya ve bütün medenî milletlerin kabul ettiği hece vezniyle manzumeler söylenip yazılmaya başlandı. (…) Aynı hâl bugün de tekerrür ediyor. Millî edebiyat yavaş yavaş kuruluyor, millî vezinler doğuyor. Fakat eskiler yine o milliyetsiz ve anlaşılmaz, uydur­ma lisanlarını bırakmıyor ve onu yaşatmak istiyorlar.

         

        Millî şiirler millet için yazılır. Bir kısım, bir züm­re için yazılan şiirler millî sayılamaz. İşte eskiler bu noktayı düşünerek kendileri gibi Arapça ve Acemceye son derece vakıf, hususî ve edebî bir lisa­na sahip edebiyatçılar için yazmadıkları zaman Türk mille­tinin konuştuğu lisanı, Türkçe sarfını, Türk selikasını okşayan ahenk ve tertibi kullanmalıdırlar.

         

        Millî matemler, millî sevinçler millî ve konuşulan lisanla terennüm olunmalıdır. Ve bu pek mantıkîdir. Aksini, biraz düşünen iddia edemez.” (ÖS, BE 14, s.36-37)

         

        Divan Edebiyatını Millî Edebiyat Olarak Görmez: Ömer Seyfettin, Osmanlı İmparatorluğunu kuran Türklerin en muhteşem eserleri arasında Divan edebiyatını sayar. Bu edebiyat, başka milletlerin tarihinde olmayan yüksek bir sanat eseridir. Divan edebiyatı model olarak Acem edebiyatını almıştır. Fakat Bakî ve Nefî gibi dahiler, aslında taklit olan Divan edebiyatını aslı olan Acem edebiyatının üstüne çıkarmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun parlak döneminde bu edebiyat da parlaktı. Ancak imparatorluğun çöküşüyle birlikte bu edebiyat da çökmüştür. Bu edebiyata “medrese edebiyatı” da der.

         

        Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını gerçek anlamda Türk’ün millî edebiyatı olarak görmez. Çünkü ona göre Divan edebiyatı sunî, yapma bir edebiyattır, doğal bir edebiyat değildir. O, Divan edebiyatı devresini “Şark’a Doğru: İran’a” yönelik bir edebiyat olarak algılar. Divan edebiyatı döneminde Türk şairleri Türkçe yazdıkları divanların yanına şöhret ve iktidarlarını kuvvetlendirmek için bir de Farsça, Arapça divan düzenlerlermiş. Türk şairleri ya Farsça ya da Arapça yazmışlar. (ÖS, BE 13, s.20-21)

         

        Ayrıca Ömer Seyfettin’e göre medenî İslamiyetimiz, kadınlarla erkekleri birbirinden ayırdığından hakiki ve hastalıklı aşklara meydan kalmamış. Hakiki aşklar olmayınca şairler hayalleriyle sevişmeye başlamışlar. Şiirlerinde hakikatin o basit sadeliğine karşılık, hayalin tantanalı, alacalı, boş yapmacıklığı meydana gelmiş. Samimi hareket edenler, hakikatı yazmak isteyenler de ahlaksızlıkları Bizans duygularından yapılma heykeller dikmişlerdir. Mesela Nedim’in Hamamname’si, Fazıl’ın Hûbânnname’si, Vehbi’nin Şevkengiz’i, Rahmi’nin Name-i Dil’i gibi. (ÖS, BE 13, s.22)

         

        “Bir insan kendi edebiyatının tarihini bilmezse mümkün değil millî bir satır yazı yazamaz. Mesela Divan edebiyatının -buna eski edebiyat da der­ler- son dereceyapma olduğunu, hiçbir vakit hayatın aynası olmadığını bize ancak edebiyat tarihi göste­rir. Kasideleri, naatları, gazelleri, terkipleri, terci’leri, kıt'aları okumalıyız; fakat merak için! İlim için! Tıpkı bir müzenin içindeki eski eşyaya bakar gibi... Bugünkü hayatta ne miğferlerin, ne kalkanların, ne okların, ne yayların vazifesi vardır. Onların vazifesi camekânlarda, asıl sahiplerinin torunlarına görün­mekten başka bir şey değildir. Divan edebiyatı da bugün manevi bir müzedir. Edebiyat tarihinin mev­zuudur. Fakat bugün ne lisanı, ne sanat hakkındaki telakki tarzı, ne tekniği işimize yarar.” (ÖS, BE 14, s.145)

         

        Ona göre devamlı Divan edebiyatını okumak zevkimizi bozar, bizi tabiattan ayırır, sunilik uçurumuna sürükler. Kelimecilik tehlikesine atar. Divan edebiyatını sevip taklide kalkmak, müzedeki kavukları, şalvarları, sarı çedik pabuçları giyip sokağa çıkmak demektir. Böyle yaparsak herkes bize güler. Ömer Seyfettin, Klasik Türk edebiyatını canlılığı olmayan, marazî (hastalıklı) ve mücerret (soyut) bir edebiyat olarak algılar. (ÖS, BE 14, s.81)

         

        Ömer Seyfettin, Divan edebiyatının bir unsuru olan aruz veznini gayr-ı millî olarak niteler, yani Türke ait hissetmez. Bu veznin en büyük kusuru fazla ahenkli olmasıdır. Bu ahenk o kadar fazladır ki mânâya nüfuz ettirmez. Dolayısıyla aruzun baskın ahengi anlamı geri planda bıraktırır. (ÖS, BE 14, s.57)

         

        Millî Türk edebiyatı, güzel Türkçemize ve hece veznine dayanmalıdır.  Ona göre aruz vezni bizim dilimize uymamış hatta dilimizi bozmuştur. O yüzden aruz vezni bırakılmalı ve Türklerin millî vezni olan, Türkçenin doğasına uygun olan hece vezni kullanılmalıdır. (ÖS, BE 15, s.84-88)

         

        Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını milliyetsiz, kavmiyetsiz, kozmopolit, çanak yalayıcı, dalkavuk Enderun edebiyatı, Enderun argosu olarak nitelendirir. (ÖS, BE 13, s.35)

         

        Divan edebiyatının dili tamlamalı ve yapma bir dildi. Bu dil, Divan edebiyatının çürük zeminidir. Divan şairleri ince istiareler yapıyorlar ama bu sanatı canlı bir dille ortaya koyamıyorlardı. Özel ve konuşulmaz bir dille yazıyorlardı. Bu uydurma dili ancak birkaç kimse anlayabiliyordu. Bugün ise o dili kimse anlamamaktadır. Hatta eski edebiyatın tamlamalı dili yavaş yavaş mizah dili olmaya başladı. Arapça Acemce tamlamalar, halkı güldürmek için kullanılır olmuştur.(ÖS, BE 13, s.126)

         

        Tanzimat’tan önce ümmet hayatını sevdiğimiz için edebiyatımız da tamamiyle dinî mahiyette idi. Belirli yerleşik şekillerinden bir santimetre dışarı çıkmayan bu edebiyatta bütün mazmunları, istiareleri, mecazları, mânâ sanatlarını, her şeyi dinden, şeriatten, tasavvuftan süzülüyordu. Aşk, elem, ayrılık, ümit, sevinç, gurur, hüzün, ümitsizlik basma kalıp şekiller içinde ayetlerin yahut hadislerin çağrışımları ile ortaya konuyor, hatta sevgililerin yüzleri, kaşları, dinî eşyaya, mihraba filan benzetiliyordu. (ÖS, BE 13, s.136-137)

         

        Batı Etkisindeki Türk Edebiyatını Millî Edebiyat Olarak Görmez: Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını hakiki mânâda millî edebiyat saymadığı gibi Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Atî edebiyatlarını da yani Batı etkisinde gelişen edebiyatları da gerçek anlamda millî edebiyat olarak görmez. Edebiyat-ı Cedide dediği edebiyat da dil ve vezin bakımından eski edebiyatı devam ettirmiştir. Bunların millî olmayışlarını yine büyük oranda dillerine bağlar. Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatını o, “Garba doğru: Fransa’ya” şeklinde ifade eder. Bu dönemdeki gençlerin Fransızca manzumeler ve piyesler yazmakla övündüklerini belirtir. (ÖS, BE 13, s.21)

         

        Nitekim Tanzimat sonrası ortaya çıkan edebiyat da Divan edebiyatı gibi tabiilikten uzaktır. Tanzimat yazarlarının eserlerinde bazı faydalı fikirler olmakla birlikte üslupları, tarzları, teknikleri sunidir, tabii değildir, dilleri eskidir.

         

        Tanzimatçılara Yaklaşımı: Ömer Seyfettin, Tanzimatçıların neler yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, zihinsel donanımlarının ne olduğunu, batılılaşmaktan ne anlayıp anlamadıklarını derinlikli olarak irdeler. Ona göre Tanzimatçılar, batının dinamik ilerleyişini, yeni eğilimlerini anlayamamışlardır. Tanzimatçılar, Batının ilerleyişi, güçlenmesi karşısında kurtuluş çaresini Batının silahını, ilmini, medeniyetini alelacele almakta bulmuşlardır. Batı medeniyetini olduğu gibi kabul edelim dediler ve aceleyle işe koyuldular. Hepsi ümmet sisteminin terbiyesiyle yetiştiği için millet kavramından haberleri yoktu. Tanzimatçıların millet ve milliyet farkından haberleri yoktu. Onlara göre sadece din farkı vardı. Yani insanlar millet toplulukları halinde değil, din toplulukları halinde ayrılmışlardı. Batıya baktıkları zaman ayrı ayrı Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol, İtalyan milletleri görmüyorlar sadece toptan büyük bir Hıristiyan âlemi görüyorlardı. Onların zihniyetlerinde Batı demek bir bütün halinde Hıristiyan topluğu demekti. Kendileri İslam ümmeti, Batı da Hıristiyan ümmeti idi. Milliyet kavramına yabancı idiler. Tanzimatı ilan ederken devletin siyaseti adı altında ve mezhep farkı gözetmeksizin bir millet oluşturacaklarına inanıyorlardı. Ümmet terbiyesi aldıklarından yalnızca medeniyet biliyorlar ama milletlerin kültürlerinin farkında değillerdi. Kültür diye bir şey olduğunu da bilmiyorlardı. Batı medeniyetini biçimsel olarak almaya başladılar. Batı medeniyetine ümmet hâlinde girmek istediler. Halbuki modern Batı medeniyeti demek milliyet ve kültür denekti. Tanzimatçılar, milliyet ve kültür kavramlarını bilmedikleri için din, dil, âdet, değer farklılıklarına önem vermiyorlar. Batıdan aldıkları kurumların yanında eskileri de duruyordu. Böylece çift kurumlu, çift ruhlu, çift zihniyetli bir toplum olduk. Bu ikilik Meşrutiyetin ilanına kadar devam etti. (ÖS, BE 13, s.135-136)

         

        Siyasi Tanzimatçılar, edebiyatta dil meselesini pek kurcalamıyorlar, eski ile yetiniyorlardı. Edebî Tanzimatçılar ise yani Şinasi ve arkadaşları gazelle, kasideyle edebiyat olmayacağını anladılar ama Batı edebiyatının hakikatini göremediler. Batı edebiyatında en belirgin özellik, dilin tabii oluşu idi. Batı edebiyatında klasik tarzın dili halk dili idi. Halkın konuşma dili idi. Kitap dili değildi. Üslup kelime ve ifadelerde değil, manada, cümlelerin ilkelliğinde, ifadenin sahip olduğu hayalde aranıyordu. Şinasi ve arkadaşları ise doğal dille İskolastik dilin farkını göremediler. İskolastik edebiyatın yani Divan edebiyatının kitap dili unsurlarıyla Avrupaî yazılar yazdılar. Ümmet zihniyetinden kurtulamadılar. Avrupa medeniyetini alma konusunda siyasetçilerle beraberdiler ama Batı edebiyatının doğal dil anlayışını göremiyorlardı. Fikirleri Batı edebiyatındandı, dilleri ise Doğunun eski dinî dili idi. Onların öğrencileri olan Servet-i Fünuncular, daha sonraki Fecr-i Aticiler de da bu İskolastik dili bırakmadılar. Arapça, Farsça tamlamalarla karışmış alacalı, yapma bir dille yazdılar.

         

        Tanzimatçılar kültürsüz bir medeniyet yapmaya kalkıyorlar, edebiyatçılar da doğal dilsiz bir çağdaş edebiyat yapmaya çabalıyorlar, millet kavramı ile ümmet kavramını birbirinden ayıramıyorlardı.

         

        Ziya Paşa sonradan durumun farkına vardı. Ziya Paşa, Avrupa’da doğal dilin yazıldığını gördü. Avrupa’da herkes kendisini zorlamadan lakırdı söyler gibi kolaylıkla yazıveriyordu. Konuşulmayan Latince, mabetlerde, üniversitelerde kalmıştı. Halk dili, en yüksek şiirlerin aleti, en derin duygulanımların tercümanı oluyordu. Mademki Batı medeniyetini alacaktık, batının bu millî tarzını da almaya mecburduk.

         

        Diğer taraftan Servet-i Fünuncular, mesela Fikret’le Cenap güzel ama milliyetimize, duygumuza, zevkimize aykırı Fransızca şiirler yazmışlar. Halit Ziya, Fransız romanlarını, özellikle de Rene Maizeroy’u okuyarak saysa sayfa aktarmaya başlamış, kısacası hiçbiri esaslı ve önemli bir yenilik gösterememişler, yalnız çalmışlar. Eserlerinin isimlerini bile Fransızcadan aynen almışlar. Mesela Fikret Rübab-ı Şikeste ismini, Emile Bergarac’ın Lyre Brisee adlı kitabından almıştır. Servet-i Fünuncular, 35 sene evvel başlayan sadeliği öldürmüşler, konuşma diliyle yazı dilini birleştirmek değil, tam tersine kilometrelerle birbirinden ayırmışlardır. Bazı mısralarında hiç Türkçeye yer vermemişler. Divan edebiyatının sadece nazım şekillerini bırakmışlar, onların yerine sahte sonelerden meydana gelen tatsız ve eskilerden daha mânâsız bir salon edebiyatı yapmışlar. Fecr-i Aticiler de büyük oranda Servet-i Fünuncuları taklit ettiler. Fakat bunlar gençtir. Eski ve suni lisanı terk edip millî edebiyat yapacaklardır. Ümidimiz onlardadır der. (ÖS, BE 13, s.22-23)

         

        Servet-i Fünuncular, batı tekniğini almakla birlikte batı edebiyatının temel bir unsuru olan doğal dili almamışlardır. Tam tersine çok eski, yapma bir Osmanlı Türkçesi kullanmışlardır. Ayrıca İskolastik edebiyattan (Divan edebiyatından) ilk ayrılan "Edebiyat-ı Cedide"ciler doğal dili göremedikleri gibi millî vezinlerin de farkına varmamışlar, dinî edebiyatın yabancı bir aleti olan Acem aruzunu devam ettirmiş­lerdir. (ÖS, BE 14,s.168)

         

        Vaktiyle Ziya Paşa "Şi­ir ve İnşa" makalesinde İskolastik lisanın (Divan edebiyatı dilinin), İskolastik şiirin aleyhinde bulunuyor, millî dilin, millî şiirin ihmaline karşı "Vah bize! Yazık bize!" diye teessüf­ler ediyordu. Cevdet Paşa Acem aruzunun Türkçeye hiç uymadığını en ilmî bir kesinlikle söyledi. Fakat Edebiyat-ı Cedide şairleri bu hakikatleri duyacak va­ziyette değildiler. O vakit halkın, yani milletin kıymeti, ehemmiyeti yoktu. Tevfik Fikret konuşulan Türkçeyle yazmayı "aşağıya inmek" sanıyor, Arap­ça, Acemce tamlama, lügat falan paralamayı "yüksek­lik" olarak algılıyordu. Kendisine açık Türkçe yazma­sını rica edenlere karşı masum bir gafletle: "Ben ahalinin seviyesine ineceğime, onlar be­nim seviyeme yükselsinler!" diyordu.

         

        Fakat münakaşalar azıştı. On sene içinde "tabii lisan, millî vezin, asrî (çağdaş) edebiyat" umdeleri edebiyata hâkim oldu. Bu on senelik münakaşaların ilmî birer kıymeti varsa da şüphesiz edebî bir şerefleri yoktur. Bu şeref münhasıran millî sanat eserlerine de, bu eserleri meydana koyan sanatkârlara da aittir. Artık hemen bütün gençlik millî vezinlerle, tabii lisanla ya­zıyor. Eski üstatlardan da millî harekete yabancı kal­mayanlar var. Mesela "Fecr-i evvel"in mübdii (başlatıcısı) âdeta bu hareketin başındadır. O yalnız lisanını değil, be­yanını da halka uyduruyor.” (ÖS, BE 14, s.129-131)

         

        Ömer Seyfettin, Servet-i Fünuncuların Batı edebiyat tekniğini tam olarak almış olmalarını son derece olumlu bulur. Çünkü ona göre biz, Batı medeniyeti içine girmeye mecburuz ve Batının da tekniğini almak zorundayız. Ona göre kim ne derse desin, artık teknikte model bize yalnız Batıdır. Maneviyatımız millî, maddiyatımız milletlerarasıdır. Konularımız, duygularımız millî olabilir. Fakat edebiyat türleri millî olamaz. İçinde yaşadığımız medeniyetin edebiyatlarındaki türler birdir. Hikaye, roman, tiyatro, şiir vs. Kuralları, Batı edebiyatının kurallarıdır. Dil, halkın mânâsını sezgileriyle bildiği konuşulan dildir. Batıdaki sanatın disiplinine biz de tabiyiz. Gerçekte Avrupalılarla bizim “görüş”ümüz farklıdır. Fakat gözlüklerimiz, dürbünlerimiz birdir. (ÖS, BE 14, s.148)

         

        Millî Edebiyat: Ömer Seyfettin, kendi dönemine kadar millî bir Türk edebiyatının olmadığını belirtir. Millî edebiyat kapsamı içinde değerlendirilebilecek olanların da savaş ve tasavvuf tasvirlerinden ve ilkel şarkılardan ibaret olduğunu söyler. Bizde daha önce millî bir edebiyatın olmayışını da şu sebeplere bağlar: Edebiyatın temel konularından birisi sevişmektir, aşktır. Eski Türk toplumunda ise kadın-erkek ayrı olduğundan, kadınlarla erkeklerin bir arada olması yasak olduğundan aşk ve sevişmek, toplumsal ve kültürel sebeplerden dolayı olamamıştır. (ÖS, BE 13, s.21)

         

        Ömer Seyfettin, Millî edebiyatı, İskolastik Divan edebiyatı dediği eski Osmanlı edebiyatına ve Edebiyat-ı Cedide dediği Tanzimat sonrası ortaya çıkan Batıcı edebiyata tepki olarak ortaya koyar.

         

        Ona göre yavaş yavaş millî edebiyat uyanmaya başlamıştır. Yani konuştuğumuz saf, sade ve güzel Türkçe ile şi­irler, edebî parçalar okumak saadetine nail olduk. "Her millet kendi lisanında yaşar." Lisan vatan ka­dar mukaddestir. Fiilî vatanımız olan Türkiye'de, millî vatanımız olan bütün Turan'da nasıl yabancı düşmanlar bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkleşmemiş ecnebî kelimeleri, ecnebî kaideleri (yabancı kuralları) is­temeyiz.

         

        Millî gurura, millî izzet-i nefse sahip olmayan es­kiler, güzel Türkçemize giren yabancı kelimelerin Türkleşmemesine, yabancı kuralların yabancı kelime­lerle sanki kendi öz yurtlarında imiş gibi hâkimiyet­lerine kızmıyorlardı. Uyanan Türk gençliği bu hâki­miyete kızdı. Çünkü dillerini milletleri kadar seviyorlardı. "Yeni lisan" adı altında hakiki Türkçeyi, konuştuğumuz güzel ve ahenkli lisanı meydana çı­karmak, millî olmayan Enderun (Divan) edebiyatının hatırası olan eski tamlamalı ve kapalı edebiyat lisanını bırak­mak istiyorlardı. (ÖS, BE 14,s.42-43)

         

        Millî Türk Edebiyatının Beslenme Kaynakları: Ömer Seyfettin kurulacak olan yeni Millî Türk edebiyatının beslenebileceği başlıca kaynaklar arasında üç temel alanı saymıştır: Türk halk edebiyatı, Batı edebiyatı ve Türk milletinin hayatı. Bunlara kısaca bakalım.

         

        1. Türk Halk Edebiyatı: Ömer Seyfettin, Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Atî edebiyatlarına karşı Millî Edebiyat akımını önceler ve önemser. Hakiki Türk edebiyatı olarak da sadece Millî Edebiyatı görür.

         

        Ömer Seyfettin, okuması yazması olamayan ya da az olan Türk milletinin yüzyıllar boyunca köylerde, kasabalarda şehirlerde ürettiği Türk halk edebiyatı ürünlerini, modern anlamdaki Türk millî edebiyatı için vazgeçilmez kaynaklar olarak görür. Türk milliyetçiliğinin oluşumunda ve pekişmesinde bu ürünlerin önemine dikkati çeker. Bir yazısında şöyle der:

         

        “Sonra Âşık Garip, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Âşık Kerem, Şahmeran ve ilh. gibi millî hikâyeleri okumamak büyük bir noksandır. Türkçenin hakiki bünyesini biz ancak bu kitaplarda görebiliriz. Konuştuğumuz tabii lisanda hiç atıflar, falanlar yoktur. "Vav" yoktur.

         

        Arap, Acem nesrinin zevkiyle bu fazla lügatlar (sözler) bize musallat olmuş! Şimdi yalnız Anadolu köylüleri­nin okuduğu bu eski hikâye kitaplarında hakiki Türk nesrinin şeklini buluruz. Vakıa (gerçekte) bunların kelimeleri, tabirleri eskimiştir. Mevzuları (konuları), asrî (çağdaş) bir tasviri haiz (sahip) ol­madıkları için ibtidaî (ilkel) görünür. Fakat cümleleri o ka­dar tabii, o kadar kısadır ki... Biz bugün o hikâyeleri yazanlar kadar sade yazamayız.

         

        Evet, tabii nesrimizin (doğal düzyazımızın) izleri bu ibtidaî masallardadır. Kim yazmak istiyorsa mutlaka bunları okuma­lı. Bir vakitler, konuşulan tabii lisanın da nasıl yazıl­dığını görmeli.” (ÖS, BE 14, s.150)

         

        “İskolastik yani dinî edebiyat alet olmak üzere Acem aruzunu, model olmak üzereAcem edebiyatı­nı almıştır. Altı yüz sene içinde bu mücerret mef­hum (soyut kavram) edebiyatı yaşarken millî lisan gibi millî vezinler de ölmemiş, halkın vicdanında yaşamıştır. Fikrîleşen, her an halktan, halkın telakkilerinden (anlayışından), an’anelerinden (geleneğinden) ayrılan münevverler (aydınlar) sınıfı medreselerde öğrendikleri Arapça, Acemce kuvvetiyle divanlarda, kendi mahfillerinde bugün eserleri bize yadigâr ka­lan divan edebiyatını yaparken saz şairleri, halk şair­leri tekkeleri, orduları, serhatleri, köyleri, kasabaları dolduruyorlar, millî lisanla, millî vezinlerle terennüm ediyorlardı. (…) Kaç yüz sene ümmî (okuma yazma bilmeyen) halk şairlerine bırakılan bu alet oldukça ibtidaî (ilkel) kalmıştı. Mekteplerde okutturulmuyordu. Fakat hemen herkes, hemen bütün halk bu vezinleri hadsleriyle (iç sezileriyle) biliyordu. İstanbul'da her çı­kan türkünün vezni millî idi. Vakıa (gerçekte) güzel şeyler yazılamıyordu. Çünkü edebî terbiye alan münevverlerin (aydınların) hepsi Acem aruzuna meftundu (tutkundu). Gayr-ı tabii (doğal olmayan) aletlerde tabiatın fevkinde (üstünde) bir güzellik buluyorlardı. Mesela,

         

        “Üsküdar'a gideriken bir mendil buldum.

        Kâtip benim ben kâtibin el ne karışır.”

         

        gibi güftelerde lirizm yoktu. Yalnız millî olarak lisan­la alet vardı. Heyecanlar adiydi. Sonra genç şairler çıktı. Millî veznin bu şekliyle yani (4-4-5) ile) çok ne­zih, çok kıymetli şeyler yazdı.”  (ÖS, BE 14, s.168-169)

         

        2. Batı Edebiyatı: Ömer Seyfettin’in Türk millî edebiyatının oluşabilmesi için Batı edebiyatından özellikle teknik anlamda faydalanılması gereği üzerinde de durur. Modern anlamda bir Türk millî edebiyatı yapılacaksa, Batının edebiyat tekniği, anlayışı, kurgusu, türleri konusundaki kazanımlarının görmezlikten gelemeyiz. Nitekim Ömer Seyfettin bu konuda şöyle der:

         

        “Halk edebiyatından, eski edebiyattan, Edebiyat-ı Cedide'den (yeni edebiyattan) okuyacağınız bu eserler, yine size tabii yazmasını öğretemez. Biz artık mutlaka Batı medeniyetinin içine gireceğiz. Onun için bize şimdi­lik mutlaka garp lisanlarından birisini öğrenmek la­zımdır. Ya Fransızca, ya Almanca, ya İngilizce... Yazı yazmasını isteyen mutlaka bu üç lisandan birisini bilecektir. Nesrin, nazmın tekniği garptadır. Modeller garptadır. En büyük şaheserler garptadır. Bu üç lisandan birisine vâkıf değilsek dünyanın ölmez şaheserlerini okumak saadetinden mahrum kalaca­ğız. Avrupa lisanlarından birini öğrenince ilk evvel mutlaka o lisana tercüme olunmuş bulunan şaheser­leri okumalıyız. Sanatın sırrı Yunan-Latin klasiklerindedir. Sadelik, saflık, samimilik, açıklık bu büyük eserlerin esasıdır.

         

        Okunacak klasik yazarların en başına "Homer"i koymalı. Homer, her devrin, her yerin en bü­yük yazarıdır. Edebiyat öğretmenlerinden Albalat: "Tasvir içinde hayatın ilk modeli ancak Homer'de bulunur. Eğer Homer'i okumamışsanız hakiki realiz­min, yazmak sanatının ne olduğunu asla anlayama­yacaksınız" der. Homer Türkçeden başka hemen her lisana tercüme olunmuştur. Hatta Arapçaya bi­le... Ermeniler bu şaheseri yarım asır evvel manzum olarak lisanlarına geçirmişlerdir. Ben üstatlarımızın gayretsizliklerinden müteessir olarak İlyada’yı ge­çen sene tercüme ettim. Yarısından fazlasını Yeni Mecmua'da bastırdım. Müsait bir zamanda Odesa’yı da tercüme ederekkitap hâlinde çıkaracağım. Çünkü "Homer" en faydalı bir "edebî kıraat'tır (okuma). Her edebî mektebin tohumu ondadır. Onda heyecan, be­lagat, insanilik, gözlem, resim, renk, tasvir, hare­ket o kadar canlıdır ki... Eseri hiç şüphesiz dünyada "yazmak sanatının ezelî bir modeli hâlinde kalacak­tır. Homer'den bir sahife okuduktan sonra en be­ğendiğiniz muharriri elinize alınız. Hemen onun za­aflarını, acemiliklerini, beceriksizliğini, madûnluğunu (geriliğini) göreceksiniz.” (ÖS, BE 14, s.151-152)

         

        3. Türk Milletinin Hayatı ve Kültürü: Nihayet modern anlamda yeni bir Türk millî edebiyatı, konu ve muhteva bakımından Türk milletinin hayatını, sorunlarını, beklentilerini, geleneklerini, göreneklerini, duygu ve düşünceleriyle kültürünü kendisine kaynak olarak alacaktır.

         

        Millî Edebiyatın Başlıca Unsurları: Ömer Seyfettin, yazılarında kurulmasını istediği modern anlamdaki Millî Türk edebiyatının başlıca unsurlarının, özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda görüş beyan etmiş ve değerlendirmeler yapmıştır. Ömer Seyfettin’e göre millî edebiyat demek “Millî vezin (hece vezni), tabii Türkçe (Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarından arınmış, İstanbul halkının konuştuğu Türkçe), Batı edebiyatı teknik ve anlayışına bağlı edebiyat)” demektir. (ÖS, BE 14, s.172)

         

        Nitekim millî edebiyatın nasıl olması ve nasıl olmaması gerektiği konusunda şunları söylemektedir:

         

        “Edebiyatta milliyet konuda değildir. Mesela Pierre Loti'nin Aziyade'siyle Desenchantees'si mün­hasıran bizim hayatımızdan bahsettiği hâlde yine millî sayılamaz. Bu güzel eserler ancak Fransızlara göre millîdir. Çünkü lisanları, tarzları Fransızcadır; görüş Fransız görüşüdür. Buluş, Fransız buluşudur. Tıpkı bunun gibi Turan'dan murandan, Ergenekon'dan bahseden bir sanat eseri de -eğer lisan, eda, alet unsurları, duyuş, hissediş tarzları Türkçe değilse-millî sayılamaz.

         

        Millî demek, halkça demektir! Bir şair halkın li­sanını, halkın vezinlerini kullanarak en uzak, en ro­mantik bir âlemden, mesela Çin'den bahsetse, yine eserler millîdir. (ÖS, BE 14, s.129-131)

         

        Yazar, Türk edebiyatının millî bir edebiyat olabilmesi için şu özelliklerin olması gereğine işaret eder:

         

        Konu: Eserin konusu onu millî yapmaya yetmez. Sanatkâr konu hususunda hürdür. Bütün dünya, bütün duygular onun sanatına vatandır. Bir şair eski Firavunların, eski Mısır'ın hayatını tas­vir eden trajik bir piyes yazsa eğer dili, aleti, edası, gö­rüşü, duyuşu, Türkçe ise eserine kimse "millî değil­dir!" diyemez. Fakat yine bir sanatkâr çıkıp Acem aruzuyla, halkın anlamadığı iskolastik ilmî lisanla mesela Fatih'in İstanbul'a girişine dair bir şehname düzse bu eser şüphesiz millî değildir. Çünkü millet, yani halk ondan bir şey anlamaz. Onu anlayan yal­nız münevverlerden oluşan bir zümredir. (ÖS, BE 14, s.129-131)

         

        Ömer Seyfettin, şaire, yazara konu dayatmaz, ya da önermez. Ona göre edebiyatçı istediği konuyu yazabilir. İster millî konuları isterse millî olmayan konuları yazabilir. Yalnız onun edebiyatçıdan beklediği tek bir şey vardır, o da dilinin konuşulan canlı bir Türkçe olmasıdır. Sanatkâra kimse karışamaz. O istediğin yapar. Yalnız zeminin sağlam olması lazım. Zemin de dildir. Halkın diliyle yazılmayan eserler, ölüme mahkumdur. (ÖS, BE 13, s.125-126)

         

        Üslup: Eserin tarzının ve edasının Türk’e göre olması gerekir. Yazarın görüşünün, bakış açısının, duyuş tarzının, buluşların Türk’e göre olması şarttır.

         

        Teknik: Batı edebiyatı teknik ve anlayışına bağlı olmalıdır.

         

        Muhatap Kitlesi: Eser, belli bir zümreye değil; Türk milletinin geneline, çoğunluğuna hitap etmelidir.

         

        Bir zümrenin zevki, bir milletin zevki değildir. Bir zümrenin dili, bir milletin dili değildir. Bir züm­renin edası, bir milletin edası değildir. Dâhi bir şair, milletinin dehasından aldığı büyük duygulanımlara kaynak olarak heyecanını milletinin anladığı doğal dille eda ederse millî olabilir. Mesela bizim sevgili Hamit’imizi, bütün Türk dünyasından vazgeçtik, şu İstanbul'da kaç kişi anlar? Nihayet şairler, edebiyatçılar, öğretmenler zümresi... Bunlar bir milletin içinde kaç kişi­dir? Şimdi bir de D'Annunzio'yu düşünelim. Bu dâhi son derecemillîdir, Latinceyi değil, milletinin dili olan saf İtalyancayı kullanır. Heyecanını halkın müş­terek kelimeleriyle eda eder. Bir şiiri koca orduları sarsar. Bir mısraı koca bir milleti düşünmeden, ta­şınmadan harbe sürükler. Bir cümlesi en müthiş bozgunları durdurtur. Çünkü onun beyanı şahsî de­hasının ise, dili doğrudan doğruya hitap ettiği mil­letindir.

         

        Şimdiye kadar ümmet sistemi içinde yaşadığı­mız için bizde böyle dâhiler, şairler yetişemezdi. Çünkü milletin, yani bütün halk kitlesinin bir kıyme­ti yoktu. Zümrelerin kıymeti vardı. Ümmet devrinde bir şair halkın değil, medrese âleminin, divan çevresinin, kısacası aydınların zevkine hitap ederdi. Şimdiden sonra tabii bizim de millî şairlerimiz olacak. En yüce, en yüksek heyecanlarını kendi dehalarının özel beyanıyla, fakat halkın diliyle eda edecek­ler... Yani her millet gibi bizim de millî bir edebiyatı­mız doğacak (ÖS, BE 14, s.129-131)

         

        Hece Vezni: Ömer Seyfettin hece veznini, Türkçenin millî vezni olarak görür ve bunu gelecekteki Türk şairlerinin kullanacağı yegane vezin olarak değerlendirir. Ancak şiirde hece vezninin başarısı zeki ve dahi şairlere bağlıdır. Yoksa zayıf şairlerin elinde hece ile yazılmış şiirlerin ifadesi pek plastik, pek zihnî, pek şiirsiz, pek ahenksiz olur. (ÖS, BE 14, s.57)

         

        Ömer Seyfettin, şiirde vezin olarak aruz vezni yerine millî veznimiz olan hece veznini esas alır. “Efâ’îl ve tefâ’îl” diye ifade ettiği aruz vezinlerini bizim dilimizin yapısına uygun bulmaz. Aruz kurallarını bilmeyen bir adam, aruzla yazılmış bir şiir okurken güçlük çeker ve zevkine varamaz. Fakat hece vezinleriyle yazılmış bir şiiri herkes okur ve zevkine varır. Nitekim eski destanlarımız ve koşmalarımızdaki o samimi ahengi, duyguları hangimiz duymayız? Aruz vezni uzun okunan hecelere sahip Arapça ve Acemcenin dil yapısına uygun olan vezinlerdir. Türkçede ise uzun okunan hece yoktur. O yüzden aruz Türkçeye uymaz. Aruz, Türkçenin ses yapısını bozar. Bir dilde uzun hece yoksa o dilde uzun heceye dayanan aruz kullanılmaz. Türkçeye girmiş Arapça ve Acemce kelimelerdeki uzun heceler de kısalmıştır. Mesela hayat ve sabah kelimelerinin ikinci “a”larını uzun okumayız. Bu kelimeler Arapçadan alınmıştır ve Arapçada ikinci “a”lar uzun okunur ama Türkçeye girdikten sonra Türkçenin ses yapısına uygun hâle gelmiş, yani Türkçeleşmiştir. Fakat bu kelimeler aruz ile kullanılınca hemen uzun okunur ve Türkçe olmaktan çıkarlar. Bu kelimeleri konuşurken kısa söyleriz. Aruz vezniyle yazılan bir şiirde kullanınca uzun okuruz. Fakat hece vezniyle yazılmış bir şiirde yer alırlarsa o zaman konuştuğumuz gibi okuruz, yani şiirde de uzatmayız. Konuşurken nasıl kullanıyorsak şiirde de öyle kullanırız. Türkler kelimelerinin hecelerini çekmezler, sayarlar. Araplar ise çekerler. (ÖS, BE 13, s.127-129)

         

         

        Türkçe

         

        Ömer Seyfettin, Millî edebiyatın temeli olarak en fazla Türkçe üzerinde durdu. Millî yapımızın temeli olarak Türkçeyi gördü ve Türkçenin sorunlarına eğildi. Türkçenin asliyetinden uzaklaşması karşısında büyük bir duyarlılık ortaya koydu. Türkçenin sadeleşmesi için büyük bir çaba ortaya koydu.

         

        Dil Konusundaki Tepkileri: Ömer Seyfettin, yeni lisan dediği bir Türkçe anlayışını temellendirirken davasını iki farklı dil anlayışa tepki göstererek ortaya koymaya çalıştı:

         

        1. İskolastik Lisancılar: Bunların kullandığı Türkçe, Tanzimat’tan önce yoğun olarak yazı dilinde, edebiyat dilinde, resmî dilde kullanılmakta olan Arapça ve Farsça tamlamalar, edatlar, kelimelerle dolu olan Divan edebiyatı dilidir.

         

        Ömer Seyfettin, Türk milliyetçiliğinin temeli olarak sade Türkçeyi esas almıştır. Bunun için öncelikle Arapça, Farsça, Türkçe karışımı bir dil hâline gelen Osmanlı Türkçesine tepki göstermiştir. Osmanlı Türkçesini asla konuşulmayan, Latince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakiyle alakalı bir şey olarak görür. (ÖS, BE 13, s.20)

         

        "Osmanlıca" diye Arapça, Acemce, Türkçe ke­lime ve kurallardan oluşmuş bir lisan olamayaca­ğını dil bilimi söylediği gibi Şemseddin Sami Bey tekrar ediyor ve "Bu, Allah’ın kanununa aykırıdır" diyordu. (ÖS, BE 14, s.42-43)

         

        Yalnız bu konuda önemli bir ayrıntıya dikkat çekiyor ve her dilin başka dillerden kelime alabileceğini, bunun kendi bünyesine uydurabileceğini; bunun normal olduğunu ancak kural alamayacağını belirtiyor. Osmanlıca denilen Osmanlı Türkçesini de Arapça ve Farsçadan kelime aldığı için değil; dilbilgisi kuralları aldığı için eleştirmektedir. Yazar şöyle demiştir:

         

        “Bu milliyet asrında böyle garip inançlar yaşayamaz. Her millet, bir millettir: Üç dört milletten oluşmuş bir millet olmaz. Tıpkı bunun gibi her dil de bir dildir, üç dilden oluşmuş bir dil olmaz. Türkçe Türkçedir! Arapça, Farsça, Türkçe dillerinden oluşmuş bir Osmanlı dili yoktur.

         

        Bugün "üç dilden oluşmuş bir dil" tasav­vur etmek en kara bir cahilliktir. İskolastik lisanımız, yani eski divan edebiyatının lisanı, Türkçenin hari­cinde soyut bir sanattı. Şairler medresede Arap­ça öğreniyor, karşılarına model gibi Acem edebiyatı­nı alıyorlardı. Türkçe, satırlarda değil, sadırlarda (göğüslerde) idi. Millî edebiyat halk arasında saz şairleriyle yaşıyor, fakat saray kıymet vermediği için kütüphanelerde kendine bir köşe bulamıyordu. Tekkeler millî Türkçeyi Enderun lisanına (saray diline) tercih ettiler. Millî edebiyat bir vakitler tasavvufun tercümanı oldu. Tanzimat’tan sonra tabii lisanımızı da yazmaya başlayacaktık.

         

        Nitekim Şinasi küçücük divanındaki safi Türkçe birkaç kıtayı yazmıştı. Fakat tabii lisanın konuşulan lisan olduğunu bilmiyordu. Zannediyordu ki "Kelime­leri kök itibarıyla bütün Türkçe olan bir lisan, Türk­çedir!" Hâlbuki bu bir hata idi. Dünyada karışmamış bir ırk kalmadığı gibi karışmamış lisan da kalmamıştı.

         

        Her lisan komşu lisanlarından ihtiyacı olan keli­meleri almıştı. Fakat kural almamış, aldığı yabancı kelimeleri de kendi bünyesine, kendi tabiatına uy­durmuştu, Türkçeye yabancı lisanlarından girip de Türkçeleşen kelimeler, sözlüğe bakmadan, ezberle­yereköğrenmeden manasını sezgilerimizle bildiğimiz kelimelerdir. Mesela, "kalp, ateş, hasta, azap, keder vs..." gibi. Bu kelimeleri konuşurken Türkçe kelimeler gibi kolaylıkla kullanabiliriz. Bilakis bu kelimelerin kökçe Türkçeleri tabii lisanda yoktur. "Od, kaygu vs..." gibi. İskolastik lisanın Arapça, Acemce kelimeleri de Türkçeye karışmamıştır. Me­sela "hadîka, iane, murg, serteser, sefîd, ser, şitâ, tûde, berg, semen, cenâh, kebûter, sehâb, ter vs..." gibi. Bu kelimelerin tabii lisanda karşılıkları şunlardır: "bahçe, yuva, kuş, baştanbaşa, beyaz, baş, kış, yığın, yaprak, yasemin, kanat, güvercin, bulut, taze..." Şair bu güzel Türkçe kelimeleri, İsko­lastik lisanla yazdığı için beğenmez, kullanmaz. Hep Arapça, Acemce karşılıklarını yazar.

         

        (…) Bir lisanı doğru yazmanın ilk şartı, o lisanın ta­biatını bozmamaktır. Doğrunun ölçüsü tabiattır. Es­ki İskolastik lisan ise -içinde manasını sezgilerimizle bilmediğimiz kelimelerle, yabancı kurallarla yapılmış tamlamalar bulunduğu için- doğru sayılamaz. Çünkü hadd-i zatında sunidir. Tanzimat’tan sonraki­leri bir tarafa bırakalım. Eski divan şairlerinden Fu­zulî, Bakî, Nef'î, Nedim gibi üstatlar bile yanlış yazmışlardır. Eserleri söz, mânâ hatalarıyla doludur. Her edebiyat kitabında yanlışlığa onlardan birçok şekiller bulabilirsiniz. Nesirde İskolastik lisanın son üstatları olan Namık Kemal, Halit Ziya, SüleymanNazif, Cenap Şehabettin Beylerin "matbuu'l-endam, yâre-i muhabbet vs..." gibi birçok yanlış tamlamaları vardır. Tanzimat’tan evvel, İskolastik lisanın en kuvvetli zamanında şairleri yine ara sıra tabii lisanla birer mısra, birer kıta, birer gazel yazabiliyorlardı. Bunu bile bile yapmıyorlardı.” (ÖS, BE 14, s.137-138)

         

        Ömer Seyfettin’e göre Osmanlıca, üç dilden oluşmuş, iki yabancı dilin kuralları altında dengesini, ahengini, Türklüğünü kaybetmiş bir dildir. (ÖS, BE 13, s.38)

         

        Ona göre Osmanlıca adında bir dil yoktur ve olamaz. Siyasi Osmanlılığın resmî dili Türkçedir, Osmanlıca değildir. Bu Kanun-ı Esasî yani anayasa ile güvence altına alınmıştır. (ÖS, BE 13, s.44)

         

        Osmanlı lisanı diye yaşayan ve konuşulan bir dil yoktur (ÖS, BE 13, s.77). Osmanlıca, uydurma bir yazı dilidir (ÖS, BE 13, s.52). Bunun adını Tanzimatçılar, “lisan-ı Osmanî” koymuşlar (ÖS, BE 13, s.64). Osmanlıca uzun, boğucu, manasız ve suni cümleler, manasını bilmediğimiz birçok tamlamalardan oluşan bir dildir. (ÖS, BE 13, s.55)

         

        Osmanlılık bir devlettir. Ama bir milliyet değildir. Osmanlılık bir milliyet olmayınca tabii Osmanlıca diye bir dil de olamaz. Türk milletinin bir kısmı Osmanlı Devletinin ülkesindeki Türk yurdunda, yani Halep ve Kerkük millî sınırıyla Arap yurdundan ayrılan Anadolu’da oturur. Konuştukları dil Turan’ın bütün milletinin dili olan Türkçedir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin ülkesindeki Arap yurdunda oturan Arap milletinin bir kısmı da bütün Arapların dili olan Arapçayı konuşur. Türk ve Arap dindaş olduklarından bir ümmettir. Fakat dilleri bir olmadığından bir millet değildir. Ayrı ayrı iki millettir. Osmanlı Devleti’nin ülkesindeki Arap yurdunda oturan Arap milletinin diline nasıl Osmanlıca diyemezsek aynı ülkenin Türk yurdunda oturan Türk milletinin diline de Osmanlıca diyemeyiz. Osmanlı Devleti’ndeki Arapların dili nasıl Arapça ise Türklerin dili de Türkçedir ve Osmanlıca değildir. (ÖS, BE 13, s.83-84)

         

        Dil bir devletin değil; bir milletin kurumudur. Osmanlılık bir devlettir, Türklük bir milliyettir. Osmanlı adı altında bir millet yoktur. Halbuki dil, mutlaka bir milletin olur. Osmanlı diye bir milliyet kabul olunmayınca Osmanlıca diye bir dil de kabul olunamaz.(ÖS, BE 13, s.90-91)

         

        Eldeki bütün Osmanlıca sözlüklerin hiçbirinde bir kelime Türkçe bulunmadığını, bunların hep Arapça, Farsça kelimelerle dolu olduğunu belirten yazar, Osmanlıca denilen düzme edebiyat dilinde Türkçeye zerre kadar önem verilmediğini belirtir. Türkçe, Osmanlıcanın içinde adeta önemsiz bir safradır. Türkçe kelimeleri adi, kaba, ahenksiz bulurlar.(ÖS, BE 13, s.109)

         

        2. Tasfiyeciler: Dilimizden kök itibariyle Türkçe olmayan her kelimeyi atmaya kalkan, bunların yerine konuşma dilimizde yer almayan eski Türkçe kelimeleri koymaya kalkan arındırmacılar.

         

        Ömer Seyfettin, millî bir edebiyat yapılabilmesi için Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça kökenli yerleşmiş kelimeleri atmak yani dilimizi tasfiye etmek taraftarı değildir. Konuştuğumuz dil, İstanbul Türkçesi en doğal dildir. Klişe olmuş tamlamalardan başka lüzumsuz süsler asla konuşmamıza girmez. Yazı diliyle konuşma dilini birleştirmek lazımdır. (ÖS, BE 13, s.25)

         

        Ömer Seyfettin dilde tasfiyeciliğe karşıdır. Dili, Türkçeyi asla ilkel hâline çevirmeyi düşünmemiştir. Tarihî kelimelerden başka eski ve unutulmuş, ölmüş Türkçe kelimeleri canlandırmak hayaline kapılmamış, böyle düşünenlere de itiraz etmiştir. Mesela İstanbul lehçesinde olmayan “özge” kelimesini kullanmaz. “Allah” kelimesini atıp yerine “Çalap” kelimesini kullanmaz. Temel ilkesi, konuşulmayan şe


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele