Ömer Seyfettin’in Nev-yunanîlik Yorumu: Boykotaj Düşmanı

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

             1911-1923 yılları arasında oluşan Millî Edebiyat Dönemi’nde devrin siyasi olaylarına paralel olarak sosyal ve kültürel hayatta da değişme ve gelişmeler olduğu gözlenir. Özellikle 1912’deki Balkan Savaşları’ndan sonra bazı milliyetçilik hareketlerinin ortaya çıkması, bunların dernekler (Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı) ve yayın organları(Türk Yurdu, Halka Doğru)  aracılığıyla teşkilatlanmaya başladıkları görülür.

         

             Sosyal hayattaki bu gelişmelere bağlı olarak edebiyat hayatında da bir canlanma gözlenir. 1911’de Selanik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi milliyetçilik akımını edebiyatta başlatmış olur. Ömer Seyfettin ve arkadaşları Ali Canip, Akil Koyuncu ile Rasim Haşmet’in çıkardıkları bu dergi Millî Edebiyat kavramını ortaya atar. Millî bir edebiyatın oluşturulmasının edebi dilin millîleşmesine bağlı olduğu görüşünde olan bazı gençler “Yeni Lisan” davasını gündeme getirirler.

         

             Millî Edebiyat Hareketi’nin tutunmaya çalıştığı yıllarda (1911-1917 arası)Türk şiirinde karışık bir durum görülür. Fecr-i Ati şairleri yazmayı sürdürürler. Mehmet Akif farklı şiir anlayışı ile sahnededir. Milli Edebiyat şairleri de kendilerini kabul ettirmeye çalışırlar. Öte yandan bazı gençler Rübab dergisinde toplanırlar. “Nâyiler” adıyla “yeni bir edebi hareket” yaratmak isteyen bu gençler Mevlana ve Yunus Emre‘nin şiirlerindeki mistik ve lirik havayı canlandırmak isterler.  Bazıları da millî edebiyat kavramından “eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanmayı”, bazıları ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun parlak devirlerini yaşatmayı” anlarlar. Bazıları millileşmeyi “halk şiirine dönüş” sayarlar. Üç sanatçı da “Eski Yunan Edebiyatı’nı örnek alma eğilimindedirler. Yakup Kadri, Salih Zeki ve Yahya Kemal; “Havza Edebiyatı” yahut “Nev-Yunanilik de denilen bu eğilimi temsil eder.

         

         

             Nev-Yunanîlik/Havza Edebiyatı**

         

              

        Asırlarca Arap ve Fars edebiyatının etkisinde kalan Türk Edebiyatı, 19. yüzyıldan itibaren yönünü Batı’ya çevirmiş; ilkin Fransa, sonraki yıllarda da Yunan ve Latin kaynaklı edebiyatlarla ilgilenmiştir.

         

              Nev-Yunanilik düşüncesini ortaya atan Yahya Kemal bu ilginin sebebini şöyle açıklar: “Bütün Avrupa’yı anlamak için ancak Yunanlılardan başlamak lazımdı. Biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe Yunanlıların varisiyiz. Bu verasete din mani olmuştur. Bu hal, 1850-1860 senelerine kadar sürmüştür. Biz o tarihlerden bu yana, hep Fransızlara tabi olmuşuz. Bütün Fransızların ve onlarla beraber Avrupalıların menbaı olan Yunanlılara dönmeliyiz ki tam mânâsıyla bir edebiyatımız olabilsin. Binaenaleyh şiir ve fikir telakkimizi değiştirmek, onların telakkisini almak lazımdır.”

         

              Dövizimiz olarak Eflatun’un şu sözünü almıştık :“Biz medeniler, Akdeniz etrafındaki bir havuzun kenarlarındaki kurbağalar gibiyiz.” (Yücel 1989: 255-256)

         

              1912’de Paris’ten bu ve benzeri yeni fikirlerle dönen Yahya Kemal, İstanbul’da Yakup Kadri ile tanışır ve düşüncelerini ona da açar. 1913’ten itibaren ikisi de Ali Kemal’in çıkardığı Peyam ve Peyam-ı Edebi’de Nev-Yunanîlikle ilgili yazılar yazarlar. Yahya Kemal’in “Biblos Kadınları” “Sicilya Kızları”, “Bergama Heykeltıraşları” ile Yakup Kadri’nin “Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri” adlı mensur yazısı edebiyatımıza renk katan edebi metinlerdir. Yahya Kemal, Nev-Yunanî tarzda ilk şiir denemelerine 1905’te başlamıştır.

         

              Paris dönüşü Tevfik Fikret’le tanışan ve zaman zaman Aşiyan’ında kendisini ziyaret eden Yahya Kemal, bir sohbet sırasında “Havza” adlı bir dergi çıkarma fikrinin doğduğunu belirtir. Dergiyi Yakup Kadri ile yönetecekler, Fikret’in arzusu üzerine Rıza Tevfik ile Cenap’ı da kadrolarına alacaklardır. Daha ilk teşebbüste Rıza Tevfik ile Cenap’ın itirazları ile karşılaşırlar. Onları Celal Sahir, Süleyman Nazif, Yusuf Akçura, Fazıl Ahmet, Ziya Gökalp, Sedat Nuri ve Ömer Seyfettin gibi isimler izler.

         

         

              Ömer Seyfettin ve Nev-Yunanîlik

         

             

        Ömer Seyfettin Boykotaj Düşmanı adlı hikâyesi ile iki makalesinde Nev-Yunanîlik fikrine farklı yorumlar getirir. Önce Boykotaj Düşmanı adlı hikâyeye bakalım:

         

              Doktor Abdullah Cevdet Bey’e ithaf edilen bu hikâye 30 Mayıs 1914 yılında Tanin gazetesinde yayınlanmıştır.

         

              Hikâye, gazeteci Mahmut Yesri’nin akşam vakti tam sofraya oturacağı zaman Rum hizmetçi kızın verdiği küçük ve kırmızı kitabın sinirlerini bozduğunu bildiren cümlelerle başlar. Bu kitap bir propaganda risalesidir ve her sayfasında, “ Ey Türkler! Paralarınızı yerli Yunanlılara vermeyin. Yunan donanmasının dörtte üçünün Türk Parasıyla yapıldığını söylüyorlar. Kardeşlerimizle, Türklerle alışveriş edin. Yoksa mahvolacağız, açlıktan öleceğiz, ezan yerine camilerde çanlar uluyacak. Uyanın, uyanın…” denilmektedir. Mahmut Yesri’ye göre bu tavır küstahçadır. Kendisi gibi “din ve özellikle milliyet taassubundan tamamıyla kurtulmuş medeni ve centilmen bir adamı” bile bu küstahlık rahatsız etmektedir. Sabaha kadar sinirden uyuyamaz ve sabahleyin erkenden karakola koşar. Bu kitabın kendisine bırakılmasını “canilik” olarak değerlendirdiğini belirtir. Komiser önce onu ciddiye alır, ancak sonradan gazeteci olduğunu öğrenince kovmaktan beter eder.

         

             Karakoldan çıkan gazeteci Mahmut Yesri, vapura daha vakit olduğu için Orfanidis’in pastanesine girip iki kadeh likör içer. Düşünür, kendi kendine konuşur, komisere kızgınlığı geçmemiştir. Milliyetperverlerden dolayı her şeye garaz bağlamıştır. Vapura gitmek üzere pastaneden ayrılır. Yolda “en aziz arkadaşlarından ve Neobizantinlerin ileri gelenlerinden Nihat” ile karşılaşır. Onunla Moda’da bir gazinoda dertleşir.

         

             Sonunda Nihat ona o çok sevdiği ve hayranlık duyduğu Akropol’e gitmesini, “pis bir oturak” diye tanımladığı İstanbul’dan bir süre uzaklaşmasının sinirlerine iyi geleceğini söyler ve “Afrodit” adlı iki mısradan ibaret büyük ve uzun şiirini(!) okur. Mahmut da şiiri tekrarlarken tatlı hayallere dalar. Kokuyla dokunduğu bira şişesi masadan aşağı yuvarlanınca, gürültüden gözlerini açar. Kendine gelir, Nihat ise hala şiirini bitirememiştir…

         

             Bu hikâyesinde Ömer Seyfettin, açıkça ve alaylı bir dille Nev-Yunanilik eğilimini ve onun savunucusu olan Yahya Kemal’i (hikâyede Mahmut Yesri) eleştirmekte ve suçlamaktadır. Hikâyenin girişinde evine bırakılan, halkı Yunan ve Rum mallarını boykota çağıran risaleye sinirlenen, bunu cinayet olarak niteleyen bir adamla karşılaşır okuyucu. Yazar, hikâyenin başından sonuna mübalağa sanatına yeterince yer vermiştir. Bu adamı “din ve bilhassa milliyet taassubundan kurtulmuş, centilmen ve medeni bir adam” olarak tanıtırken, aynı zamanda Yahya Kemal’in de din ve milliyet duygularından uzak olduğunu vurgular. Ancak Yahya Kemal’in gerçekte, dinin şartlarını yerine getirmese bile bu gibi duygularının varlığından dolayı bir şiirinde şükrettiği bilinir. Milliyetçilik konusunda da Yahya Kemal’in hassas olmadığını söylemek doğru olmaz. Bu konuda Ömer Seyfettin’in, Yahya Kemal’e fazlaca yüklendiğini söyleyebiliriz.

         

             Ömer Seyfettin kahramanına o kadar kızgındır ki, onu tanıtırken de bu duygusunun ne kadar etkisi altında kaldığını görmemek mümkün değildir. Burada da alay ve eleştirinin mübalağadan nasibini aldığı oldukça belirgindir:

         

             “… Kendisi bir Rum evinde oturuyordu. Aşçısı, uşağı, hatta evindeki süt emen çocukların sütanaları bile Rum’du. Şimdiye kadar ömründe bir Türk ve Müslüman’dan alışveriş ettiğini bilmiyordu ve yine etmeyecekti. Dostları, terzisi, kunduracısı, gündüzleri yemek yediği lokantanın sahibi, kitapçısı, kolacısı, hatta potinlerinin boyacısı bile Rum’du” (Ö.S. 1999:292).

         

             Mahmut Yesri’nin arkadaşları da kendisi gibi “Neobizantin”dir. Yunanlılar ve Türk düşmanlarından başka kimseyi sevmez, kimseyle de ilişki kurmazlar. Durum uygun olmadığı için düşüncelerini de kendilerinden başkalarıyla paylaşmazlar. Şimdilik Arapça ve Acemce kelimeler ve terkiplerle bir Bizans, bir Yunan edebiyatı yapmaya çalışmaktadırlar. Şiirlerine hep Yunan esatirini, tarihini, menkıbelerini ve ananelerini konu olarak seçerler. Durmadan yazdıkları halde “Biz Türkçe ile bir Yunan edebiyatı yapacağız…” diyemezler. Soranlara önce herkesin hür olduğunu hatırlatırlar; sonra İskenderiye edebiyatından, Yeni Eflatunîlikten bahsederler; sonunda da “Bahr-ı Sefid” edebiyatı yapıyoruzderler. Onlara göre,Bütün medeniyet, insaniyet, şiir, musiki, hayat oradan çıkmıştır. Türklerin “edebiyat” denilen bu köpeksiz köyünde sopasız gezerler. Bütün ruhları, zevkleri, hisleri, emelleri, Yunanîleşmeye çalışırlardı. Ama işte şimdi karşılarında görüyorlar” (Ö.S. 1999:292).

         

              Yunan ve Rum hayranlığı, Mahmut Yesri’nin gözlerini adeta kör etmiştir. “Dünyada bu milletten asil, bu milletten necip, bu milletten kibar bir millet daha var mıydı?” diye soran Yesri’ye göre varlık, saadet, şiir, musiki, zevk… Her şey, her şey Yunan’ın, Yunanlılığındır. Bunu inkâr etmek barbarlıktır. Mahmut Yesri, atalarımızın bile bu gerçeği şimdikilerden çok önce anladıkları düşüncesindedir. Çünkü dedelerimiz şimdiki serseriler gibi “Turan, Turan…”diye bağırmıyorlar, kendilerine “ehli Rum” diyorlar. Şairlerine de “şairi Rum” adını veriyorlardı. Nedim bile Yunan aşkını halis bir Rum gibi, Arapça ve Acemce terkiplerle ne güzel anlatmıştır. Hamamda genç bir oğlanın vücudunda İncileşen terleri nasıl ilahi ve esatiri bir şevkle ifade etmişlerdir (Ö.S 1999:290).

         

              Mahmut Yesri’ye göre zaten Türklük kabalık, Yunanlılık ise incelik demektir. Sözlüklerde de böyle yazılıdır. Türklerin Altayları, Turanları, Kültiginleri, Kızılelmaları, Bozkurtları, Alageyikleri, Çamlıbelleri için “neşideler” söylenirken “uğursuz boykotaj” da “mukaddes Yunanlılığın” üzerine tüy dikmektedir. Hal böyleyken, Avrupa hâlâ uykudadır. Bir uyansa da bu güzel İstanbul’u “barbar mutaassıpların” elinden kurtarsa! İşte o zaman, Marmara’nın bu narin ve mükemmel ırkı nasıl ilerleyecektir? Bizans’ın eski mesut günleri, yine bütün şiiriyle doğacaktır; zevk ve neş’e, din olacaktır ( Ö.S 1999: 290-291).

         

              Mahmut Yesri hayalindeki İstanbul ile günümüzünkini karşılaştırır. İki üç sene içinde İstanbul’un nasıl değiştiğine şaşkınlıkla bakakalır. Birkaç serseri yeni lisan, yurt, ocak, fırın, baca gürültüleriyle Bizans’ın şimdiye kadar hiç duymadığı uğursuz bir heyecanı, milliyet taassubunu uyandırmışlardır. Bunlar bir Türklük emeli izlenmektedirler. İki sene önce kimsenin bilmediği Turan’ı bugün duymayan kalmamıştır. Bunlara karşı intikam arzusuyla dolan Yesri, “Türklük lâfını çıkaranların kafalarını bir nar tanesi gibi ezivermek için Herkül’ün esâtiri kuvvetini ister.” (Ö.S. 1999:291).

         

              Türkün değerlerine yabancı olan Mahmut Yesri ırkının kahramanlarına da yabancıdır. Güç / kuvvet sembolü olarak Herkül’ü bilir.

         

              Yesri, arkadaşlarını da kendisi gibi düşünenlerden seçmiştir. Nihat bunlardan biridir. Hikâyede Nihat Nev-Yunanîlikle ilgilenen Yakup Kadri’yi temsil eder.

         

              Nihat, Mahmut Yesri’nin en sevdiği arkadaşıdır. Yesri vapura doğru giderken yolda karşılaşırlar ve Moda’da deniz kenarında bir gazinoya gidip otururlar. Arkalarını İstanbul’a dönüp oturan arkadaşların ufkunda hayran oldukları, edebiyatını yapmak istedikleri Yunanistan ve Akdeniz vardır.

         

              Daha önce, Mahmut’un arkadaşlarını kendisi gibi düşünenlerden seçtiğini belirtmiştik. İste Nihat da bunlardan biridir. O da tıpkı kendisi gibi, Yunan edebiyatını, ruhunu, zevkini yaymak için senelerdir propaganda yapmaktadır. Türkçülüğe karşı da insani ve kozmopolit bir cereyan uyandırmaktadır. Damarlarında Rum kanı vardır. Çünkü doğduğu yerdeki ahalinin çoğu Rum’dur. Bu yüzden Rumcayı çok iyi konuşur. Türkçe yazan bir Yunan şairidir. Hatta edebi Yunan dininin havarisidir. Şimdi milliyetini inkâr etmiş gençlerden Mürit toplamaktadır. Yazar fakat yayınlanmaz. Ama bir gün gelecek, dehasının güneşiyle bu büyük Yunanlılığı tekrar Bizans ufuklarında doğduracak, canlandıracaktır. Nihat’a göre İstanbul, etrafına kötü kokular yayan “dolu bir oturak”’tır. Bundan bir an önce kurtulmak lâzımdır.

         

              Ömer Seyfettin hikâyenin başından sonuna kadar yararlandığı alay ve mübalağanın doruk noktasına aşağıdaki cümlelerde ulaşmış denilebilir: “Türkçe yazan bu Yunan şairinin İstanbul için bulduğu bu zarif ve parlak teşbih Neveflâtunîleri çıldırtmıştı. Oturak… Bu hayali o kadar nefis, o kadar temiz, o kadar fevkalâde buluyorlardı ki hatta içlerinden birisi milliyetperver muarızlarına: “Nihat bütün ömründe mısra neşretmese, yalnız bu “buluşu” onun dehasını, şairliğini ispata kâfidir” demişti” (Ö.S. 1999 ;294).

         

              Nihat muharebeden sonra oturağın büsbütün kokmaya başladığını düşünür. Bundan rahatsız olanlar Avrupa’da ya da mukaddes Akropol’de soluğu almalıdır. Akropol, Atina, Argos, Agamemnon’un mezarı… “Bilitis’in Minasidika’nın, Kriton’un mest ve tahrik edici, bayıltıcı kokularıyla, aşk ve lezzet kirleriyle dolu saf ve kasvetli bir küvete” girmelidir…

         

              Nihat’ın tahrik edici hayallerine kapılan Mahmut, bir an yine Nihat’ın yazdığı ve okuduğu üç kelimeden ibaret olan (Afrodit, Afrodit, Afrodit) “büyük ve uzun şiirinin” (!) etkisiyle kendinden geçer.

         

                 Yazar, hayatın, lezzetin, zevkin, hakikatin ve sefanın, kısacası her şeyin kaynağı olarak görülen Yunanîliğin hayranı olan bu insanlarla son bir kez alay eder: “Kendisi gibi bir sanatkâr bu oturakta yaşayabilir miydi? Ona eski ilahların bıkılmaz ve hakiki mabedi lazımdı. Bu mabede girecek, güzelliğin ve sanatın esrarına vakıf olacaktı” (Ö.S. 1999:296).

         

         

              Sonuç 

         

              

        Ömer Seyfettin bu hikâyesinde Yunan ve Rumlara karşı girişilen bir boykottan hareketle, dönemin Nev-Yunanîlik eğilimini ve buna taraftar olanları acımasızca, alaycı ve mübalağalı tarzda eleştirmiştir. Hikâyenin kahramanları olan Mahmut ve Nihat gerçekte Yahya Kemal ve Yakup Kadri’yi temsil etmektedirler. Ömer Seyfettin, Millî Edebiyat döneminde, millîlikten bahsedildiği bir zamanda, gayrı millî olan Yunanîlikle ilgilenen Yahya Kemal ve Yakup Kadri’ye karşı oldukça insafsız davranmıştır.

         

              Yahya Kemal’in çok sevdiği İstanbul’a “dolu bir oturak” demiş ve onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istemiştir. Hâlbuki Yahya Kemal vatan saydığı İstanbul’dan uzaklaşmayı ölümden beter bulmaktadır. Ömer Seyfettin Türklüğü küçültücü davranışlar sergileyen Yahya Kemal’e karşı hakaretamiz davrandığı için, bu hikâyenin yayımlanmasından sonra araları açılmış ve anlaşmazlıkları, savaşın son yıllarına kadar devam etmiştir. Yahya Kemal, Hasan Ali Yücel’le konuşmasında, “O sırada Ömer Seyfettin de Tanin’de maatteessüf müddeamızı gülünç gösterecek tehlikeli bir makale yazdı. Bizi Yunan Donanmasına iane toplayan ve Yunanlılığa hizmet eden iki adam gibi gösteriyordu” diyerek sitemini dile getirmiştir (Yücel, 1989:256).

         

                Ömer Seyfettin’i kızdıran ve bu hikâyeyi yazmaya götüren sebep, Yahya Kemal’in Peyam ile Peyam-ı Edebi’deki yazılarında görülen Yunan hayranlığı ve Rumların koruyucusu gibi görünmesidir. Toker’e göre, “Yazar burada tamamen duygusal davranmaktadır. Hikâye asıl, Balkan Savaş’ından sonra yayılan, Yunan ve Rum aslından olanlara karşı girişilen boykotu baltalayan, millî ekonomi politikasına aykırı davranan bir insan gibi gördüğü Yahya Kemal’i suçlamak amacına yöneliktir. Hikâyede eski Yunan medeniyetiyle o günlerde bozuk olan, Türk-Yunan münasebetlerinin birbirine karıştırılması söz konusudur” (Toker 1982:161).

         

               Hikâyesinde Nev-Yunanîlik eğiliminde olanlarla alay eden Ömer Seyfettin, 1915’te yayınlanan “Güzellik ve Esatir” ile 1919’da yayınlanan “Tabii Yazmak Sanatı” başlıklı yazılarından Yunan Mitolojisi ve klasikleri hakkındaki görüşlerini belirtmiştir. İlkinde, bizim de Kutludağ, Ergenekon ve Göç gibi mitlerimizin olduğu, bu yüzden başkalarının mitolojilerine ihtiyacımız olmadığı belirtilirken, ikinci yazıda yazı yazmaya başlamadan önce klasiklerin, özellikle de Homeros’un mutlaka okunması gerektiği vurgulanmıştır. Ancak Yunan-Latin klasiklerinde “sanatın sırrını”, “sadelik, sağlık, samimilik ve vuzuhu” bulsa da (Kerman 1984:111) Boykotaj Düşmanı’nda Nev-Yunanîlik anlayışını savunanlara düşman kesilmiştir.

         

         

         

                     Kaynaklar

         

         

        Akyüz, Kenan (1979), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri,  Ankara: A.Ü Basımevi.

        Demir, Şenol (2007), “Türk Edebiyatında Nev-Yunanilik Eğilimi” II. Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı,     

                                Ankara: Akçağ Yayınları

        Kerman, Zeynep (1984), “Ömer Seyfeddin ve Batı Edebiyatı”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin,

                                İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

        Ömer Seyfettin (1999), “Boykotaj Düşmanı”, Bütün Eserleri-Hikâyeler–1, İstanbul: Dergah Yayınları

        Toker, Şevket (1982), “Edebiyatımızda Nev-Yunanilik Akımı”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi,

                                S.1, İzmir.

        Yahya Kemal (1973), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım İstanbul: Baha Matbaası

        Yücel, Hasan Ali, (1989), Edebiyat Tarihimizden,  İstanbul: İletişim Yayınları 2. baskı

         

         

         

        **Burada bu konu üzerinde kısaca durulmaktadır. Ayrıntılı bilgi için kaynakçada belirtilen Toker, Yücel ve Demir’in eserlerine bakılabilir.

         


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele