Türk Edebiyatı Tarihi’nden Ömer Seyfeddin

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Hayatı

         

        Ömer Seyfeddin 1300 tarihinde Bandırma civarında Gönen’de bir çiftlikte dünyaya gelmiştir.

         

        Ömer Bey nâmında bir binbaşının oğludur. Seyfeddin bu yerlerde şen, serâzad bir çocukluk hayatı geçirmiştir. “Doğduğum Yer” adlı manzûmesinde bu hayatı hatırlatacak ve yaşatacak bir ifade ile anlatır.

         

        İlk tahsilini o doğduğu yerde gören Ömer Seyfeddin ikinci dereceli tahsilini almak için Edirne’ye gelmiş ve orada Askerî İdadîsine girerek şehadetnâmesini almıştır. Sonra İstanbul’a gelerek Harbiye Mekteb-i Âlîsine dâhil olmuş ve 1319 senesinde piyade zabitliği ile Harbiye’den çıkmıştır. Evvelâ İzmir’de bir kıt’a-i askeriyeye memur olmuş ve orada Şehâbeddin Süleyman ve Baha Tevfik’le dost olmuştur. Ömer Seyfeddin’in daha mektepte iken edebiyata büyük bir merak ve istidadı vardı. İzmir’de bulunduğu sıralarda da mahallî gazetelere hikâye, makale, şiir gibi şeyler yazmaktan halî kalmıyor[du]. Bir müddet sonra vazifesini Rumeli’ye tebdil ettiler. Bir müddet Selânik’te ve Bulgaristan hudud bölükleri kumandanlıklarında bulundu. Bu vazifelerinin gerek hissiyâtı, gerek dimağı üzerinde kuvvetli izleri, intibaları kalmıştı. Yazdığı birçok hikâyeler o intibaların mahsulüdür. 1324 İnkılâbından sonra Ömer Seyfeddin de İstanbul’a gelmiş, mecmualara makale, şiir, hikâye vermeğe başlamış, bilhassa Baha Tevfik’in çıkardığı Piyano ve Düşünüyorum mecmualarına iştirak etmiştir.

         

        Ömer Seyfeddin Catule Mendes’den tercüme ettiği bir[1] manzûme[yi] “Pervîz” imzasıyla Kadın mecmuasında neşretmişti. Bu parçaya da Asır gazetesi bir tarizde bulunmuştu. Garip bir tesadüf neticesi olarak Ali Canip sahibini hiç tanımadığı bu eseri müdafaa yollu “San’at Hakkında” adlı kuvvetli bir makale yazarak Bağçe gazetesine vermişti. Bu vakadan sonra Ömer Seyfeddin ile Ali Canip tanışmışlardı. Seyfeddin de o zamandan itibaren Genç Kalemler’e yazmağa başlamıştı.

         

        Yazılarındaki millî ruh ve açık ifade ile nazar-ı dikkati celbedecek bir şahsiyet olduğunu az zamanda çok kimseye tasdik ettirmiştir.

         

        Ömer Seyfeddin edebiyata nasıl intisap ettiğini şu suretle hikâye eder:

         

        “Daha çocukken evimizde birçok dîvanlar vardı. Onları okuya okuya edebiyata heves ettim. Fakat eski edebiyatın çeşnisini, zevkini tattığımı iddia edemem. Çünki bunun için başka bir ilim, başka bir tahsil ister.

         

        Pek genç iken gazeller falan da yazdım. Fakat tabiî saçma şeylerdi. O vakitten aklımda Leylâ ile Mecnunlar, Şahmeranlar kaldı. Demek hakikatte yalnız onları anlayabiliyormuşum:

         

        Bugün artık “edebiyat-ı atîka”mıza hiç taraftar kalmadığı için bu, bahse bile değmez sanırım. “Dîvan Edebiyatı”! İşte nihayet edebiyat tarihi için bir saha! Daha fazlasına aklım ermez.

         

        Şinâsî’den sonraki edebiyata gelince: Kemal Bey’i çok sevdim. Evrâk-ı Perîşan’dan sahifeler ezberledim. Bana “hayatiyet” veren, beni iyiye, doğruya, güzele samimiyetle alâkadar eden Kemal’dir sanıyorum. Ne yalan söyleyeyim; Hâmid’i pek o kadar anlayamıyorum. Ekrem Bey’e gelince Nijad’ı için yazdığı şeylere hâlâ bayılırım. Ne müessir şeylerdir.

         

        Fikret!... İşte bana “mütehammillik” iştiyakını veren! İdadiye Mektebinde iken hep rubaî okuyordum. Hâlid Ziya bizim ilk üstadımızdır. Ben bir gece hiç uyumamış, sabaha kadar Bir Ölünün Defteri’ni okumuştum. Onun yalnız lisanı skolastiktir. Yoksa tekniği öyle kuvvetlidir ki Avrupa’nın cenûb-i şarkîsinde –meselâ Romanya’da, Sırbistan’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da– o kuvvette bir romancı yoktur. Buna emin olunuz. Bulgarların en büyük muharriri Vazof’un eseri bile bir han odası menkabesine benzer. Ne tasvir vardır, ne de san’at! Hüseyin Cahid bir tek roman yazmıştır -Hayal İçinde- amma ne roman. Hayat olduğu gibi içinde… Nezih hâlâ gözümün önündedir.

         

        Rauf’un Eylül’ü bizim edebiyatımızda emsali bulunmayan bir eserdir. Yüksek, ulvî, manevî, ruhî kadın aşkı! Hiç temas yok. İdeal aşk! Aşkın hürmetten nasıl doğduğunu anlamak için bu romanı okumalı. Her vakit söylerim; yine söyleyeyim. Eğer Fikret’le arkadaşları “tabiî lisan”ı kavrayabileydiler şüphesiz bizim ebedî klasiklerimiz olurlardı. Çünki asrî edebiyatın tekniğini olduğu gibi kabul etmişlerdi.” diyor ve edebiyatta kimlerden müteessir olduğunu, kimleri sevdiğini açıkça bize anlatıyor.

         

        1328’de Balkan Harbi’ne giden Ömer Seyfeddin Sırplar ve Yunanlılarla harp etmiş ve sonunda Yanya’da esir olmuş ve harp bitinceye kadar esarette kalmıştır. İstanbul’a döndükten sonra askerliği terk ederek kendini bütün bütün edebiyata vermiş ve Kabataş Sultanîsi’ne edebiyat ve felsefe hocası olmuştur.

         

        Bir zamanlar da Darülfünûn’da teşkil edilen “Tedkikât-ı Lisaniye Encümeni” azasından olmuştu.

         

        Ömer Seyfeddin birçok mecmualara yazmıştır. İzmir’de bulunduğu zamanlar Serbest İzmir [ve] Sedâd adlı mecmualara; Selânik’te Kadın, Bağçe ve Genç Kalem[ler] mecmularına; İstanbul’da da Piyano, Düşünüyorum, Âşiyan, Zekâ, Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü, Çocuk Dünyası, Donanma ve hususiyetle Türkçülük, milliyetçilik cereyanını takip eden Yeni Mecmua’ya birçok hikâyeler yazmıştır. Edebiyatta milliyetçilik hakkındaki düşünce ve kanaatlerini anlamak için de yine kendi sözlerini dinlemek muvafık olur:

         

        “Bakınız, ben Millî Edebiyat’tan ne anlıyorum: Vezinle lisanın tam Türkçe, yani tabiî olması… Zira ibdâî bir san’atkârın duygularına hudud çizilemez. Mizacına, terbiyesine, temayülüne göre duyar, yazar. Hem zannetmem bir adam, mademki bir cemiyetin içinde yaşıyor, duyuşu, tarzı gayrı millî olsun! Normal, anormal olabilir. Fakat milliyet denilen dairenin içinde her ikisi de yok mudur? Bu iki hâlin mütemadî mücadelesidir ki hayata can verir; mücadelesiz hayat ademin tâ kendisidir!...”

         

        İşte bu fikr-i mahsûsa sahip olan Ömer Seyfeddin aynı yolda çalışan ve bilhassa canlı numuneler veren bir mümtaz sîmâ-yı edeb olmuştur. Ortada cereyan eden dedikodulara gülmüş ve; “Edebiyatımızın şiârı çok laf az eserdir. Şimdilik bu şiârı bozmağa çalışıyorum. Ağustos böceği gibi öterek yan gelmekten ise karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttüğümüz elverdi. Biraz da iş yapalım ki çorak edebiyatımız şenlensin…” deyip çalışıyor. Filhakika çok çalıştı, çok yazdı, yazdığı hikâyeler toplansa oldukça büyük bir eser vücuda gelir. Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi nâmıyla bir eser bastırdı. Ömrü vefa etse, daha genç iken ölüvermese idi ortaya hayli mühim eserler koyacağı şüphesizdi.

         

        Ömer Seyfeddin’in zihniyetinde bir hususiyet vardı. Hayatta herkesin görmediği, herkesin duymadığı, merak ve tedkik etmediği şeyleri görmek, duymak, tedkik etmek merakında idi. Hem de bu merakı birçoklarımızca delilik telakkî edilecek tarzdadır. Meselâ gecenin yarısında yatağından kalkıp “Bakalım nasıl tesir edecek?” diye çocuğunun tenine iğne batırmak istemesi bu kabildendir.

         

        Buna kimi “exentricite” (garâib), kimi de cinnet der. Hâsılı Ömer Seyfeddin’in herkese benzemeyen bir hususiyeti vardı ki bu hâlin eserlerine küllî bir tesiri olmuştur.

         

        Kendisinin de kendi hakkındaki fikri, başkalarının kendi hakkındaki fikirlerine benzerdi. O da kendisini herkes gibi tabiî (normal) bir hâlde bulmazdı. Hatta bir gün; “Ben kimseye benzemem, benim bir hususiyetim vardır: Bir kerre hastayım. Fakat hastalığımın da bir hususiyeti vardır: Herkeste görülen hastalıklardan değildir. Doktorlarla da görüştüm; buna “sedef hastalığı” diyorlar ki binde, hatta on binde bir insana tesadüf etmeyen bir hastalık imiş. Vücud âdeta takaşşür ediyor, sedef kabuğu gibi bir hâl alıyor. Bunun ilâcı da yok. İşte beni bu hastalık öldürecek!” demiş, etrafındakileri güldürmüştü.

         

        Ömer Seyfeddin’in bir hususiyeti de hayatta gülmek ve güldürmekti. Bu tabiat de bazılarında makbul, bazılarınca da makdûh görülür. Bu hasletinin yazılarına da sirayet ettiğini ve Ömer Seyfeddin’in güldürmek gayesiyle san’atının bazı inceliklerini ve derinliklerini feda ettiğini iddia edenler de olmuştur. Hâsılı Ömer Seyfeddin’in hayatı telakkîsi denebilir ki, tamamiyle şahsî ve hususî idi. Son zamanın en feyyaz, en velûd yazıcılarından, en şuh ve şakrak hikâyecilerinden biri olan Ömer Seyfeddin’in ölümü Osmanlı Türklerinin Yeni Edebiyatı için telâfisi hayli güç bir zıyâ’dır.

         

         

        Lisanı ve San’atı

         

        Ömer Seyfeddin’in lisanı açık (clair), keskin, metin ve oynaktır. Yazdığı hikâyeleri sevdirerek okutan bir muharrirdir. Belki bazı yazıları derin bir felsefe göstermez, kalbin iltivâları arasına girmez, giremez hissiyatı teşrih edecek kıvranışları, erilişleri, üzülüşleri gösterecek kadar ruhşinas (psychologue) olamaz. Fakat iyi görür, iyi gösterir, iyi tasvir ve hikâye eder. Lisanında kavrayan sıcak bir cazibe, bıktırmayan tatlı bir hareket vardır.

         

        Fikirleri çok zaman hayalden doğmuş, kahramanları bazen esâtîrîleşmiş, hükümleri tabiîlikten belki ayrılmıştır. Mamafih fikri inciten, kalbi kıran, neşeyi kaçıran tatsız mübalağalardan, içi sıkan kuru ve yalanlardan değildir. Bir hususiyeti vardır ki imkânsızlığını bildiğimiz hâlde imkân vermeğe bizi sevk eder. “Eski Kahramanlar” diye Yeni Mecmua’ya yazdığı hikâye silsilesini teşkil eden yazıları üslûp ve san’at itibariyle hiç de atılamayacak eserlerdendir.

         

        Bir kerre üslubu gençlerce taklide değer. Bir sadeliği ve akıcılığı hâizdir. Fikirlerin bütün kıvrıntılarını gösterebilecek bir seyyaleti hâizdir. San’atı da buradadır. Demek ki Ömer Seyfeddin’in kendine has bir üslûbu vardır. Bu da bir meziyettir.

         

        Ömer Seyfeddin tarihe isnâd ile yazdığı hikâyelerinde de efsanevîleşmiş bir “romantique” olmuştur. Nesrine bir numune vermeden evvel hece vezniyle yazdığı manzûmelerine bir misal vereceğiz.

         

        Ömer Seyfeddin hikâyelerinde bir hususiyet gösterdiği gibi manzûmelerinde de şeklî ve bediî bir hususiyet göstermeğe çalışmıştır. Bir nevi serbestî ile çalışmak, fazla kayıt altında kalmamak istemiştir. Şu “Nişanlı” unvanlı manzûmesi ile “Doğduğum Yer” adlı şiiri iyi birer enmûzec teşkil eder:

         

        Korularda bülbüllerin rüyası                                                                                                     Açılmayan güller ile süslenir;

        Odasında yalnız kalan şu esir,

        Şu genç kızın nedir hazin hülyası?

        Mavi ipek divanına uzanmış,

        Yuvasında hasta yatan kuş gibi

        Sessiz, sakin hıçkırıyor! Sebebi

        Söylenilmez! Ne acıklı saklanış…

        Korularda bülbüllerin rüyası

        Açılmayan güller ile süslenir;

        Odasında yalnız kalan şu esir,

        Şu genç kızın nedir hazin hülyası?

        Şu genç kızın bilinmeyen hülyası,

        Belki şimdi oralarda çarpışan,

        Oralarda can vererek şan alan

        Bir isimsiz kahraman…

         

         

        Ömer Seyfeddin’in bu şiiri bir hakikat değil kendi muhayyilesinde yaratılmış hayalî bir mevzudur. Hayalî olmakla beraber o esir kalan genç kızın kim, hangi zümreden; o isimsiz kahramanın hangi tabaka-i içtimaiyeden olduğunu anlamak da mümkün değildir. Ömer Seyfeddin burada bir fantazya (fantaisie) yapıyor. Tabiatı paletinde boyaları kalmış bir ressamın fırçasıyla oynayarak yarattığı küçücük bir mevzu gibi dört hat ile üç renkten husule gelmiş narin, süzgün ve üzgün bir tablocuk çiziveriyor.

         

        Skolastik edebiyatın ve o edebiyata zemin olan basmakalıp tabirler, istiâreler ve tenasüblerinin şiddetle aleyhdarı olan Ömer Seyfeddin, şarkın bu zekî çocuğu o görenekten, o ananeden kendisini kurtaramıyor. Meselâ “koru”dan, “bülbül”den bahsederken ananevî bir zihin alışkanlığının tesiriyle “gül”ü getirmekten kendini koruyamıyor. Bu da şarkın, şark zihninin bir cilvesi. Bir de şu “Doğduğum Yer”i okuyalım:

         

        Buralardan çok uzakta bir köydü!

        Beyaz, billûr bir derecik, içinden,

        Hıçkırırdı, sevinerek geçerken.

        Kenarında vardı birçok söğüdü…

        Ben işte bu söğütlerin susmayan

        Gölgesinde büyümüştüm. Evimiz

        Tenha idi; ne yabancı, ne bir iz…

        Bahçemizdi yakındaki o orman.

        Bir ses: “Sevin!”derdi gülen rüzgârda,

        Sevinçlere yoktu orda nihayet.

        Sanılırdı bu ses gümüş dallarda

        Görünmeyen bülbüllerin öğüdü!

        Doğduğum yer, doğduğum yer… o cennet

        Buralardan çok uzakta bir köydü!”

         

        Şeklen bir “sone”den ibaret ve yeni olan bu küçücük manzûme “nostaljik” yani sıla derdiyle dolu, ve évocation yani geçmiş zamanları göz önünde canlandıran, yaşatan bir tahassürün ifadesidir. Sade fakat samimî, basit fakat hissîdir. Rıza Tevfik’in “Uçun Kuşlar!” unvanlı manzûmeciğini Béranger’nin[2] his, ruh, hayal, heyecan ile dolu şarkılarını yad ettiren bir neşidedir.

         

        Seyfeddin’in mensûrelerine bir numune olmak üzere Yeni Mecmua’ya yazdığı “Eski Kahramanlar” silsilesinden “Vire” unvanlı hikâyeyi gözden geçirelim.[3]

         


        


        

        [1] Metinde “bu” (YTG).


        

        [2] Béranger [Beranje] 1780’de Paris’te doğmuş ve yazdığı şarkılarla şöhret bulmuş bir Fransız lirik şairidir. Yazdığı şarkıların büyük bir kısmı halkın dilinden düşmeyecek kadar yerleşmiştir. 1857’de ölmüştür.


        

        [3] Buradan sonra hikâyenin metni yer almaktadır. s. 128-140 (YTG).


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele