The Milliyetçilik: Made in US

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        ABD Başkanı Obama’nın televizyonlardan canlı olarak yayınlanan yemin töreni Türkiye’de bazı yazarları cezb etmiş görünüyor. Doğrusu seyr-i süluku ruhanide, cezbi iczaba gelen insanlar gibi aynı yöne dönmüş milyonların hali kimi büyülemez ki. Bir ritüel havasında geçen tören karşısında hangi kuvvet bu yığınları bir cazibe merkezi gibi etrafında topluyor diye sormamak elde değil. Taha AKYOL Obama ve milliyetçilik, Ertuğrul ÖZKÖK Maazallah bir kurt çıksaydı başlıklı yazılarında bu kuvvet-i ruhani’nin Milliyetçilik olduğu tespitini yapmışlar.

         

        Liberal, çoğulcu demokrasinin tecelli-i timsali bir devlet nasıl olup da uzlaşmaz farklılıkları bir potada eriterek bizdekilerin bile gözünü yaşartan bir milliyetçiliği inşa edebilmiştir? Şimdi bu soruya yine hani şu meşhur, bir potada eritme, asimilasyon, entegrasyon, inkültürasyon, Hıristiyanlaştırma gibi politikaların ABD’de ne kadar ince, bilimsel, kamusal bir stratejiyle uygulandığını hatırlatarak cevap versek acaba bizdeki liberal elitleri küstürmüş olur muyuz? Ya da Amerikanın yerkürede en büyük kolonyal kıtanın siyasal bir çıkıntısı olarak inşa edildiğini hatırlatsak, sömürüden özgürlüğe yol varmış denebilir mi? Dışlanan, inkâr edilen, ezilen, yok edilen kimliklerden bina edilmiş bir özgürlük abidesi bu gün insanların gözünde ne kadar muhteşem ve hayran edici gözüküyor. “Gücün içselleştirilmesi” bu olsa gerek! Farklı kültür, inanç ve dillerin absorbe edilerek üzerinde özgür bir millet inşa edilmiş.

         

        Okuyucunun meseleyi tahayyül edebilmesi için şöyle bir benzetme kurabiliriz. XV. yüzyılın başlarına doğru büyük Osmanlı Devletinin haritasını göz önüne getiriniz, sonra Asya’dan Avrupa içlerine, Kuzeyden Arap yarım adasına kadar uzanan coğrafyada herkesin Türkçe konuştuğu ve İslam’ın dışında başka bir din kalmadığı  “Birleşik Türk Cumhuriyetleri” diye bir devletin kurulduğunu düşünün. Yine hani söz gelimi bu Devletin, İngiltere üzerine el-Toni b. Blair’e demokrasi dersi vermek üzere seyr-i sefer düzenlediğini varsayalım.

         

        Bu durumda “Birleşik Türkiye Cumhuriyeti” tüm Avrupa basınında özgürlük ve demokrasi ihraç ettiği için alkışlanır mıydı, dersiniz. Yoksa egemenliğiniz altındaki kültürleri, inançları ve dilleri yok ettiğiniz yetmedi bir de bize mi musallat oldunuz diyerek ilk fırsatta Uluslararası insan hakları mahkemesinde yargılanır mıydık? Bu gün aydınlar için oldukça garip ve kabul edilmez gelebilecek bu benzetme ABD hegemonyası için yaşanan bir gerçek ve herkesin kabul ettiği bir ideal.

         

        Şimdi koloni ve sömürü kültürü ile kapitalizm ve liberalizm arasında nedensel bir ilişki olup olmadığı konusunda kafamızın karışmaması mümkün değil. Pamuk endüstrisinin XVIII. Yüzyılda endüstri devriminin lokomotifi olduğu ve pamuğun da kolonyal topraklardan köleler sayesinde çok ucuza elde edildiği düşünülürse bu düşünce hiç de saçma gözükmez. Douglas Dowd’ın Capitalism and its economics: a critical history adlı eseri bu açıdan oldukça önemlidir.

         

        Yinede ben Obama’nın yemin töreninde ABD malı bir milliyetçiliğin hangi semboller ve simgeler üzerine kurulduğunu okumayı sürdürerek ABD malı liberalizme katkı yapmak istiyorum. Çünkü Milliyetçiliği duyduklarında tüyleri diken diken olan Türkiye’deki liberal elitlerin ABD malı bir milliyetçiliğe ne diyeceklerini çok merak ediyorum. Mademki made in US damgası yiyen her şey bir başka güzel hani milliyeçiliğin önüne de The eki getirerek The Milliyeçliği bu millete yutturamaz mıyız diye aklıma gelmedi değil.     

         

        Hulasa-i kelam şu ihtişamlı törene baktığımızda ne gördük; Amerikan milli kimliğini, milli ruhunu yücelten bayraklar, milli semboller, irad edilen söylevler, özel üniformalı askerler ve İncil üzerine yapılan yeminle son bulan seremoni…

         

        Kutsal Roma İmparatorlarının taç giyme törenlerine taş çıkartırcasına ihtişamlı, Sezar’ı çatlatırcasına görkemli. Beyaz Saray katedralinde gerçekleştirilen bu tören, tarihin zaman tünelinden günümüze ışınlamış bir Roma İmparatorunun taç giyme ayinidir aslında. Roma imparatorluk kültüne dayanan bu seremonideki görkem ve ihtişam, imparatorun gücünü ve yasallığını simgeler. Bir dini lider eşliğinde yapılan yemin Tanrı’nın Amerikan halkının yanında olduğu ve kutsandıklarını gösterir. Roma’da askerler taç giydirirken, Bizans’ta din adamlarına bu yetki verilmiştir.

         

        Ayinde kullanılan siyah ve kırmızı rengin yoğunluğu oldukça anlamlıdır. Kırmızı zeka, sertlik ve şan’a, siyah da krallık’a tekabül eder. Ertuğrul Özkök’ün bizdeki Kurt sembolüyle kıyasladığı Kartal ise malumu olduğu üzere Roma kartalıdır.

         

        Seyrettiğiniz şey yalnızca siyasal bir seçimle iş başına gelmiş bir başkanın yemin töreni değildir. Temelini soysal ibadetten alan, Roma ve Bizans İmparatorluk ve kahramanlık kültüyle yoğrulmuş, tebaanın tapınma, itaat ve yüceltme duygusunu kamusal alana taşıyan bir hükümdar kültünün temaşasıdır.

         

        Türkiye’de Liberal ve Jakoben elitlerin anlayamadıkları “din ve iktidar” ilişkisinin ne kadar karmaşık, yüzyıllar boyu süre giden bir sistemin özünü oluşturduğunu; tarihin ve kültün toplumların hayatlarında ne kadar köklü olduğunu gösteren bir ayindir bu.

         

        Çünkü Roma’da Din ve iktidar genellikle gücü ve yönetimi sağlamak amacıyla birlikte kullanılmış, var olan iktidara karşı bağlılık ve sadakatin arttırılması ve düzenli hale getirilmesini sağlamak için her türlü iletişim araçları ve alanları kullanılarak belirli imparatorluk mesajlarının yerine ulaştırılması sağlanmıştır. Böylelikle hem imparatorun gücü ve iktidarı sağlanmış hem de halk bu sistemin içinde kendine bir yer bulmuştur. İmparator tanrı benzeri olarak tanımlanmış ve iktidarını korumak ve yaygın hale getirmek amacıyla tanrısal nitelikler yüklenerek, hem dünyevi hem de ölümsüz kişiliklere bürünerek tanrılar katına çıkartılmıştır. Bu gün yemin edenler Tanrı’nın çocuklarıdır.  

         

        Bu törenden hareketle bize bir The Milliyetçiliğin ne kadar güzel olduğunu söyleyenlerin aslında kültlerle, dinsel inanışlar ve sembollerle bezenmiş bir Kutsal Roma inşa ettiklerini biliyorlar mı dersiniz.  Amerikan malı The Milliyetçilik araçsalcı motifli ideoloji temelinde iş gören bir ideolojidir. Bu açıdan The Milliyetçilik ekonomik, siyasi ya da askeri seçkinlerin ülke içinde ya da başta az gelişmiş ülkeler olmak üzere dünya genelinde tahakküm kurmasına ve kendi çıkarlarına uygun düşünceleri meşrulaştırmasına yarayan önemli araçlardan birisidir.

         

        Oysa epistemolojik ve kültür motifli ideoloji kavrayışına bağlı Türk Milliyetçiliği temelde ideoloji-gerçeklik ilişkisi içinde kavranmaktadır. Genel anlamda gerçeğe ilişkin bir tasavvur dünyası, bir kültür dünyası inşa etmek dışında çok büyük meşrulaştırma amaçları taşımamaktadır. Kim bilir beklide en büyük eksiği asimilasyon ve entegrasyon politikaları ile tek dilli ve tek inançlı bir dünya egemenliği kuramamış olmasıdır. The Milliyetçilikle kıyaslandığında ideolojinizin küresel ölçekte meşruiyyet ve adaletini sağlayan en önemli şeyin gücünüzün milletlerin en ince damarlarında dahi ne kadar hissedildiği ile orantılı olduğunu söyleyebiliriz.  

         

        ABD malı bir milliyetçiliğin Hollywood gibi bir silahı olduğunu da unutmamalıyız. Bizim ise Polat’ımız var denilebilir amaMurovari bir cevap göndermek gerekir ise; “Emperyalist eğitimin sonucunda, bilinçsiz şekilde yetiştirilmiş, kendini çözememiş ve kapitalist düzenin çarkının dişleri arasında sıkışmış bir zavallı...” güruh ile ancak bu kadarı yapılabilir. Hollywood’un yaptıkları ise ortada.

         

        Amerikan malı The Milliyetçilik böyle bir şey işte. Ola ki Taha Akyol ve Ertuğrul Özkök’ün yazılarını okuyup The Milliyetçilik bizim Türk Milliyetçiliğinden daha iyiymiş, daha medeni, daha uygar, daha batılı falan deyip yanılmayın. The Milliyetçilik toplumların ve milletlerin tüm sinir sisteminde ve kılcal damarlarında ideolojinizin, benimsenmesi önemli değil, hissedilmesini gerektirir.

         

        Şimdi biz bu gençliğe kültür ve medeniyet bilincine dayalı bir Milliyetçiliği bile öğretirken çekmediğimiz çile kalmazken made in US tarzı bir The Milliyetçiliği nasıl anlatmayı göze alabiliriz. Erol Güngör bile fazla gelirken İsmet Özel’in Türk Milliyetçiliğinin birkaç gömlek daha üstü olan The Milliyetçilik, asla olmaz bence. Bırakın Osmanlı’yı, tarihten Hunları diriltip tüm İmparatorluk kültlerini ve İslam’ın hilafet makamını üst üste koyacaksınız, bir de buna Türkiye Cumhuriyeti’nin Ayyıldızlı Hilalini ekleyeceksiniz. Sonra da Gazi Mustafa Kemal’i gelmiş geçmiş tüm Türk ve İslam devletlerini küllerinden yeniden dirilttiği için saygıyla selamlayacaksınız.

         

        Ve bu topraklarda yaşayan tüm Afrikalı, Asyalı, Avrupalı, Arap, Kürt ne olursa olsun herkesin bu kültün önünde saygıyla eğilmesini, kendi ata kültleriymiş gibi de bu imparatorluk kültlerine iman etmelerini sağlayacaksınız. Etmeyenlerin başına bomba yağdıracaksınız. Hani şu asimilasyon, entegrasyon…. Politikalarını yani bir devlet ve kamu iradesi olarak eksiksiz uygulayacaksınız.

         

        Zira ABD nüfusunun çoğunluğunu Afrika, Asya ve Hint kökenli göçmenler oluşturmasına rağmen, kamusal alanda Roma, Bizans ve Avrupa kültürüne bağlı bir kültün egemenliğinin paylaşılması ancak asimilasyon ve entegrasyon politikalarına bağlı bir eğitim modelinin başarısına bağlanabilir. 

         

        Bizdeki eğitim ortada, baktık ki Türkçede öğretemiyoruz; acaba Kürtçe öğretmeyi başarabilir miyiz dedik. İdaremiz altındaki tüm coğrafyaya Türkçeyi öğretmeyi ve dayatmayı hâşâ akıl edemediğimiz gibi, en sonunda biz bile Anadolu’da vazgeçer olduk Türkçemizden.

         

        Karada, denizde, nerde olursa olsun petrol ya da doğal gaz görürseniz, ya benim olur ya da kimseye yar etmem diyerek, fetih seferlerine çıkacaksınız. Ola ki isteyerek, kendi rızası ile vermeyeni hemen demokrasi düşmanı ilan edip uygarlaştırma eğitimine başlayacaksınız. Astığınız, kestiğiniz, biçtiğiniz ve de ısırttığınız hiçbir şeyin hesabını vermeyeceksiniz.

         

        Ya biz şurada üç teröristin hesabını veremezken tüm dünyaya terör estirmenin hesabını nasıl verelim.

         

          Yani şimdi ABD’ye bakıp “Ah! Ne millet ama” diyerek ağzının suyu akan yazarçizerlerin Milliyetçilik deyince neden bir tuhaf olduklarını anla anlayabilirsen. (Taha Akyol üstadımız bir nostalji yapmış olabilir mesela) Acaba Milliyetçiliğin Millet olma ile ilgisini mi kuramamışlardı? Ya da Millet olmayı İllet olma mı anlamışlardı? Ya da Milliyetçiliğin paketinde US ya da NATO bandrolü mü olmalıydı?

         

        Milleti bir arada tutan tüm değerleri ve sembolleri gericilik sepetinin içine koyup kaçmasın diye Mamak Askeri Cezaevine kapatıp bandrollüleri dışarıda bırakırken aklınız nerdeydi diye sormayalım mı şimdi!

         

        Fark! Fark! Fark! Diye bu milletin her bir taşını ayrıştıranlar, üzerinde US bandrollü bir The Milliyetçiliğe sıcak bakarlar mı dersiniz. Bence hayır. Çünkü başında The olsa da adı Milliyetçilik. Ayrıca dünyaya her şeyi ihraç eden ABD, tek ABD tarzı bir milliyetçiliği pazarlamaz. O zaman tek kutuplu bir dünya nasıl mümkün olur, düşünsenize. Hadi varsayalım ki biz ABD tarzı bir The Milliyetçiliği deneyelim dedik, bunun için de Türk milliyetçileri gibi sahip olmanız gereken şey romantizm değil paradır. Muro’nun dediği gibi “Maalesef en kutsal devrim, ilkelerle, prensiplerle değil; para ile gerçekleştirilebiliyor.” Birileri bu gerçeği çoktan fark etmiş görünüyor, Milliyetçiler ise hâlâ romantizm peşinde. En iyisi biz elimizdeki liberallerle idare edelim şimdilik. Nasıl olsa üstadımız Mümtaz’er Türköne de Son Ülkücüyü yazdı. The END.

         

         


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele