Schrödinger’in Kedisi’nde Yabancılaşma

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

                 Türk romanında yabancılaşma temi, yenileşme sürecimizin ilk evrelerinden günümüze kadar birçok eserde işlenmiştir. Sözgelimi, Araba Sevdâsı, Felâtun Bey ile Râkım Efendi, Efruz Bey, Fahim Bey ve Biz, Ali Nizamî Bey’in Şeyhliği ve Alafrangalığı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Fatih Harbiye, Binboğalar Efsanesi bu tematik yapıdaki eserlerden bir kaçıdır.

         

                    Bu metinlerin hemen tamamında yabancılaşma birey merkezli bir problem olarak ele alınır. Özüne yabancılaşarak bir tutunma/tutunamama sorunsalı ile karşı karşıya kalan bu tutamaksız ve idealsiz kurgusal figürler, Cennet’ten kovulan Âdem kadar bu gezegene yabancıdır. Sürgün psikolojisi yaşayan bu insanların çoğu romanın sonunda ya intihar eder ya da uzak bir coğrafyaya savrulur.

         

                    Roman türündeki ilk eseri Yaseminler Tüter mi Hâlâ’da Kıbrıslı bir Rum kadının Türk ve Yunan/Rum toplumları arasında kalmışlığını konu alan Alev Alatlı, sonraki romanlarında, Cumhuriyet döneminde modernleşme olgusuna paralel gelişen bunalım ve çatışmaları işler. Bu romanların ana temlerinden biri daima, yabancılaşma/yozlaşma olur. Yazar, bu tematik eksende kurguladığı Schrödinger’in Kedisi’nde yabancılaşmayı, bireyin ve toplumun, insani özden; öze ait değerlerden uzaklaşması ve yozlaşması olarak görür.

         

                    Schrödinger’in Kedisi romanlarında, yabancılaşmanın bir başka görünüşü de türsel/estetik yabancılaşmadır. Bundan kastımız, bu romanların klasik gerçekçi/geleneksel romanın biçim estetiğine yabancılaşmış olan modernist/postmodernist romanın eğilimlerini güçlü bir şekilde temsil ediyor olmasıdır.

         

         

        Schrödinger’in Kedisi’nde Tematik Yabancılaşma/Yozlaşma:

         

        İlk bakışta bir komplo teorisi izlenimi veren Schrödinger’in Kedisi’nin birinci kitabı Kâbus 2035 yılından 1980’li yıllara doğru geriye bakış (flash back) yöntemiyle kurgulanmış, yabancılaşmanın bilinçli, amaçlı ve sistematik bir dayatma olarak gerçekleştirildiğini anlatan bir sürgün romanı; bir karşı ütopya (disütopya)’dır. İkinci kitap olan Rüya ise ‘Kara Kalpaklı Adam’ın önderliğinde, ilhamını Oğuz Kağan’dan alan, rehberliğini ‘seher yıldızı, dağlar ve turnalar’ın yaptığı ‘onarımcılar’ın sürgünden dönüş hikâyesi; bir ütopyadır.

         

        İkisi birlikte düşünüldüğünde de ağır bir kâbustan güzel bir rüyaya geçişin hikâyesidir.

         

        Schrödinger’in Kedisi’nde tematikyabancılaşma’ hem bireysel hem de toplumsal yönden işlenir. Birey planında düşünüldüğünde, yabancılaşma problemini derinden yaşayan, köylülükten şehirliliğe geçiş sürecinin ‘Körkuyu’sunda kalmış kurgusal figürler Devrim, Bekir, Osman, Müjgan, Mustafa ve Oğuz’dur. Toplumsal yönden bakıldığında ise köylüler, şehirliler, aydınlar, cahiller, sanatçılar, siyasetçiler ve bilim adamları da topyekûn yabancılaşma/yozlaşma mağdurlarıdır.

         

        Birçok kurbanı olan romanlarda asıl trajik kişi, İmre Kadızade’nin yeğeni Devrim Kuran’dır. Çarpık ilişkileri olan bir baba ile kişiliksiz bir annenin kızı Devrim, kendine ait bir kimlik oluşturamamış, İmre de dâhil, hiç kimse, ona benimseyebileceği bir kimlik inşasında yardımcı olmamıştır. Devrim, böylece ailesiyle ve toplumla bağlarını koparmış, alkol, uyuşturucu, aşk ve cinsellikte kurtuluşu aramış ama tutunamamış; intihar etmiştir.

         

        Yabancılaşmayı ‘ferdî ben’inde yaşayan bir diğer kişi olan ve farklı bireysel tercihleri yüzünden aşağılanan Oğuz da kurtuluşu intiharda arayan bir başka figürdür. Maddi ihtiraslarının peşinde sürüklenerek Romanya’da öldürülen Mustafa Kuran ile ilerlemiş yaşına rağmen cinsi ihtirasları yüzünden torunu tarafından öldürülen Osman Kuran da başka yabancılaşma hikâyelerinin kahramanlarıdır. Müjgan-Bekir çifti ise, özlerindeki ‘Körkuyu köylülüğü’ ile şehirlileşme arasında kalarak kimliksizleşmiş, kişiliksizleşmiş figürlerdir.

         

        Romanların temel figürü İmre Kadızade ‘yansıtıcı merkez’ olarak kurgulanmış bir akademisyendir. İmre’nin gördüğü bir ‘kabûs’ ve ‘rüya’dan oluşan eserlerde ‘hologram’ sayesinde onun bilinç düzeyindeki ve bilinçaltındaki her türlü sözel ve nesnel birikim görüntüye dönüştürülmüştür. Bu çözümlemeler ortaya koyar ki İmre, en yakınları dâhil bütün bir millet ve insanlık ‘insani öz’e yabancılaşırken kılını kıpırdatmamış; kıpırdatamamış, ‘öğrenilmiş çaresizlik’le olanı biteni seyretmiştir. Onun trajedisi de budur.

         

        Romanlarda bizim toplumumuzdaki yabancılaşma/yozlaşmanın temsilcisi bu figürlerin yanında, Helsinkili İngrid, Meksikalı Maria Evangelista gibi başka milletlerden pek çok yabancılaşmış/yozlaşmış roman kişisi de kurgulanmıştır.

         

        Schrödinger’in Kedisi’nde toplumsal yabancılaşma/yozlaşma, genelde tüm insanlığın özelde de Türk toplumunun normatif değerlerden uzaklaşarak cinnet geçirmesi hali olarak değerlendirilir. Eserin zengin dokusu içinde yer verilen din, dil, bilim, tarih, kültür ve davranış yabancılaşmaları toplumsal cinnetin göstergelerinden bazılarıdır.

         

        Bu cinnet birden bire ortaya çıkmamış; 2035’ten geriye doğru genişleyen yaklaşık seksen beş yıllık bir süreçte tüm dünyayı kuşatarak evrensel bir biçim almıştır. ‘Yüce Pir’in ‘koalisyon’ güçleri bütün toplumları yabancılaştırarak küresel bir egemenlik; bir ‘Yeni Dünya Düzeni’ kurmuş, Türk insanı da, adım adım toplumsal bilincini, ahlakını, dinini, dilini kaybederek; tarihine, kültürüne yabancılaşarak devletinin parçalanmasına yol açmış, kendisi de bu yeni düzenin gönüllü kölesi haline gelmiştir.

         

        Eserlerde, dini yabancılaşma, Osman Kuran’ın ve onun köyü Körkuyu halkının inanç dünyalarından hareket ederek gösterilir. Körkuyu, koyu bir batıl fanatizm içinde insanın özüne ait her türlü doğal davranışı din aleyhtarı görerek reddeden ve böylece insanı kendisine yabancılaştıran bir tutumu temsil eder. O ‘körkuyu’dan, bu tutum yüzünden hepsi trajik bir hayat yaşayan Osmanlar, İrmeler, Bekirler, Müjganlar, Devrimler, Mustafalar, Oğuzlar çıkar.  

         

        Romanlarda dini yabancılaşma sadece Körkuyu düzleminde ele alınmaz. ‘Körkuyu’yu şehre taşımış insanlar günlük yaşantılarının birçok anında özellikle de sıkıntılı zamanlarında batıl inanışlara sarılır, dini duyguları istismar ederek rant temin eden uyanıklardan medet umarlar. İmre’nin komşularından biri, ‘Otomotiv endüstrisinin yedek parça patroniçesi’ Boğaziçi mezunu kızının bir cine sevdalanmış olabileceği fikrini yadırgamamıştır (Kâbus: 353). Şehirdeki ‘körkuyu’nun hocaları, müritlerini, ‘mutfağınıza, kilerinize dikkat edin, cinler erzağınızdan çalmasın’ diye uyarır (Kâbus: 355). Bu hocalara göre aslında, apartmanda oturmak da sünnet değildir. İhtiyaç olduğu için oturulsa da bereketi yoktur.

         

        Romanın ana figürlerinden olup din adına kadını aşağılayan Osman Kuran’ın, o güne kadarki bütün eylem ve söylemlerini inkar ederek kendisinden çok genç bir yabancı kadının tutsağı olması hem dini yabancılaşmanın, hem de davranış yabancılaşmasının tipik bir örneğidir. Eserdeki ‘Eski Türkiye’nin yukarıda adı geçen ve geçmeyen birçok bireyi ve bu bireylerden oluşan toplumu ‘davranış bozukluğu’ yaşayan insanlardan ibarettir. İnsanî özün tersine, toplum ‘nekrofili’ (ölü sevicilik) ve ‘afazi’ hastalığına yakalanmıştır.

         

        Alatlı’ya göre, Türkiye’yi yıkıma götüren yabancılaşma göstergelerinden biri olan davranış bozukluğunun tipik bir yansıması ‘uzlaşma’dır. ‘Eski Türkiye’de bu kavram, içi boşaltılıp anlam kaymasına uğratılarak değer ve inançlardan ödün verme kültüne dönüştürülmüş, en çok da siyasal alanda böyle yapılmıştır. Tüm siyasal ve ideolojik görüşler, uzlaşma adı altında inançlarından taviz vererek özünü kaybetmiştir.

         

        ‘Uzlaşma’ ile aynı akıbete uğrayan bir başka kavram ‘hoşgörü’dür. İmre, ‘geçim olsun diye teşvik edilen hoşgörünün sahtekârlığını’ (Kâbus: 344)  düşünür. Ona göre, bu sahte hoşgörünün çağrıştırdığı ‘tahammül’ ise, ‘kendi işine bakmanın, sorumsuzluğun öteki adıydı. Yabancılaşmanın öteki adıydı.’ (Kâbus: 344) 

         

        Toplumsal yabancılaşmanın bir başka göstergesi dil yabancılaşmasıdır. Yazar, 2035’te parçalanmış Türkiye’yi o günlere götüren dil yabancılaşmasını üç kategoride ele alır.

         

        Birinci kategoride, dilimizdeki sözcüklerin anlam içeriklerinin boşaltılması ya da ‘sözcük anlamlarının konfüzyon yaratacak şeklide kaydırılması’(Kâbus: 145) vardır. Eserde buna ‘hak’ ve ‘dalavere’ sözcükleri örnek verilerek şu açıklama yapılır:

         

        ‘Hak kelimesinin Türkiyeli Mağdurların zihinlerindeki geleneksel tasarımının ‘batıl’ formatının zıddı olarak doğru, gerçek, adil, harcanmış emek karşılığı, vâcip ve lâzım kavramlarından oluştuğuna, yalansız olma durumunu içerdiğine dikkat çekiyorlar. Bir de ‘dalavere’ kelimesi var ki, el altından yürütülen kötü iş anlamında. Psikolojik Savaş Ünitesi, önce, kötü iş kavramını ele alıyor ve Kapitalist Ahlak uyarınca yeniden tanımlıyor: Kötü iş diye bir iş yoktur, başarısız iş vardır. Böylece, Mağdurların bir kısmı, servetini dalavereyle, emek sarf etmeksizin edinmiş, sonuçta başarılı olmuş, birisinin mesela mülkiyet ‘hak’kını gönül rahatlığı ile savunurken diğerleri neden bahsedildiğini anlamaz oluyorlar ve yabancılaşıyorlar.’ (Kâbus: 145)

         

        Bu tutumla ‘hak’ sözcüğünün anlam içeriği ‘güçlü olan haklıdır’ şeklinde formüle edilecek bir yöntemle boşaltılmıştır. ‘Adalet’ sözcüğünün içi de, adalet kavramı bütünüyle ortadan kaldırılarak boşaltılmıştır. Böylece, toplumsal bir kodlama sistemi olan dil işlevini yitiriyor, görünüşte iletişim kuruyormuşuz gibi bir izlenim bıraksak da, iletişim kuramayan, sadece bir takım garip sesler çıkaran mahlûklara dönüşüyoruz.

         

        İkinci kategoride yabancı sözcüklerin dilimizi istilası vardır. Yazar, bu durumun, ‘özel kortikal alanlarda kodlanmamış kelimelerin sirkülâsyonunun artırılması’(Kâbus:145) şeklinde gerçekleştiğini söyler. Beyin bu sözcükleri kodlayamadığı için bu sözcükler dilsel bir öge olmaktan çıkmakta ve gürültü hükmünün ötesine geçememektedir. Bu yöntemle bir ‘kelime seli’ akıtılmış, böylece bir yandan kendi dilimizde varolan/bilinenler unutturulurken, diğer yandan ihtiyaçlar doğrultusunda yenilerinin üretilmesi de bilinçli bir şekilde engellenmiştir.

         

        Dil yabancılaşmasının üçüncü kategorisinde ise sözcüklerin yazılış/söylenişlerinin değiştirilerek içeriğinin boşaltılması vardır.

         

        ‘Üçüncü taktik, Mağdurun zihninde karşılığı olan bir kelimeyi, çağrışım yapmayan bir başka kelime ile değiştirmek suretiyle düşürmek esasına dayanıyor. (…)

         

        Örneğin, ‘Beytüllahm’ gibi bir kelime, bir özel isim, ‘Betlehem’ kelimesiyle ikame edildiğinde tek tanrılı dinlerin mukaddes bildikleri Davut, Süleyman ve İsa Peygamberlerin doğdukları bu Ürdün şehri, Wernicke’de karşılığı ile buluşamayacak, şehre ilişkin tüm bilgi,  düşünce, tasarım ve tasavvurlar bir daha geri gelmemek üzere kaybolacak. Olmayan bir format dillendirilemeyeceği için ‘Beytüllahm’ şehri Mağdurun gündeminden düşecek, hiç olmamış gibi olacaktır.’

         

        Bu dil yabancılaşmaları ‘Eski Türkiye’ insanının gerçek kâbusu olur. Onlar ‘afazi’ye yakalanarak ‘ön-insan’ konumuna düşer. ‘Afazi, hasta için dışarıdan izlenebilen lisan bozukluğunun çok ötesinde büyük bir konfüzyonel boşluğu ifade eder’ (Kâbus:72) diyen anlatıcıya göre bu zihinsel hastalık, Yeni Dünya Düzencileri tarafından organize edilen bir tertibin parçasıdır. Bu da kendiliğinden ortaya çıkan değil ‘celbedilmiş afazi’dir.

         

        Eski Türkiye’yi yıkıma götüren bir başka tutum da bilimdeki yabancılaşmadır. Dünya bilim hayatı en azından Aristo’dan beri matematiksel bir kesinlik öngörmüş; insanı, eşyayı, tabiatı ve hatta Tanrıyı dahi böyle bir algılama ile izah etme yoluna gitmiş, siyah-beyaz çelişkisini tek yöntem kabul etmiş, ‘kırçıl’ı reddetmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan ‘Nekrofiliya, Aristo biliminin dünyaya hediyesidir!’ (Kâbus: 389) Klasik fiziğin dogmatizmi kuantum fiziğinin keşiflerini boğmaya çalışmaktadır. Oysa fizik bilimi, kendi alanıyla sınırlı olmayan, çağların felsefesini ve dünya görüşünü belirleyen bir alandır. Klasik fiziğe paralel gelişen dogmatik düşünce insani öze yabancıdır. Çünkü ‘dünyaya dair olup da yüzde yüz doğruluğu veya yüzde yüz yanlışlığı kanıtlanabilmiş tek bir olgu dahi yoktur.’ (Kâbus: 127)  

         

        Bütün bu değerler yabancılaşmasına/yozlaşmasına uğramış ‘Eski Türkiye’ 2020’li yıllarda parçalanmanın eşiğine gelmiş, takip eden kısa bir süreç içinde de parçalanarak küçük devletçiklere bölünmüştür.

         

        Yazar yabancılaşan bireyin ve toplumun kendine/özüne dönüş yolunu Rüya’da gösterir. ‘Yeni Dünya Düzeni’ne başkaldıran ‘Onarımcılar’ bu yolda ‘Kara Kalpaklı Adam’ın önderliğinde, ilhamını ‘Dağlar, Turnalar ve Seher Yıldızı’ türkülerinden alan, Oğuz Kağan’ın, Ali Kuşçu’nun, Uluğ Bey’in yöntemleriyle savaşan evrensel bir öze dönüş hareketi başlatırlar. Bilimsel ve teknolojik bakımdan çağın en ileri imkânlarını ele geçiren bu hareket dünyanın değişik ülkelerinden illegal güçlerle işbirliği yaparak ‘Beyaz Turna Yassaları’nın hüküm sürdüğü bir diriliş hamlesi başlatır. Onlar küresel egemenliğin yabancılaştırdığı insanı akıl, ahlak, adap, adalet aşk ve sadakatle özüne döndürecek, sürgünden kurtaracaktır.

         

         

                    Schrödinger’in Kedisi’nde Estetik Yabancılaşma

         

                    Estetik yabancılaşma bu romanlarda geleneksel/klasik gerçekçi roman türünün özelliklerinden uzaklaşarak modernist/postmodernist romanın çeşitli eğilimlerini kullanma biçiminde görülür. Bu eğilimler geleneksel roman açısından olumsuz bir anlam içerse de, günümüzde geniş bir eleştirmen ve romancı kesimince bir değer olarak algılanmaktadır.

         

        Geleneksel roman biçim estetiğini ihmal etmiş bir türdür. 20. yüzyılın başlarından itibaren Kafka, Joyce, Proust, Faulkner gibi postmodernizmin öncüsü ‘modernist’ yazarlar biçim estetiğini ‘söylem’den önemli görmüşler, yeni bir roman oluşturmuşlardır. Bu yeni roman, okuyucuya yalan söylemeyen, ‘yol boyunca gezdirilen ayna’yım demeyen bir türdür.

         

        Modernist/öncü postmodernist romancıların bu tutumu ‘roman ölüyor’ korkusu taşıyan geleneksel roman yanlılarının tüm çığlıklarına rağmen kendine çok geniş bir hareket alanı açarak günümüze ulaşmıştır.

         

        Schrödinger’in Kedisi romanı, geleneksel romanla karşılaştırıldığında şu farklılıklar, ‘yabancılaşmalar’ görülmektedir:

         

  1. Geleneksel roman, bir ‘düz yazı’ metindir. Schrödinger’in Kedisi ise içinde bilimsel ve ansiklopedik bilgilerin, haritaların, krokilerin, planların bulunduğu çok katmanlı bir metindir.

         

  1. Geleneksel roman, ‘kurgunun gerçek olduğu’ fikrini daima vurgulama gereği duyar. Bu romanlar ise, fantastik, düşsel bir kurgulamadır. Metnin bütünü, İmre Kadızade’nin gördüğü bir kâbus ve bir rüyadan ibarettir.

         

         

  1. Geleneksel roman kurgusal gerçekle realite arasına kesin bir sınır koyar. Bu romanlarda ise günümüz Türkiye’sinin ve dünyanın reel görünümleri çoğu zaman gerçek olaylar, kişiler, mekânlar ve tarihler çerçevesinde yansıtılır, irdelenir, tartışılır; derin fikri ve felsefi analizler yapılır. Söylemsel/düşünsel/felsefi metin parçaları çoğu zaman kurgunun önüne geçer.

         

  1. Geleneksel roman tanrısal anlatıcının ‘anlatıcılık’ tutumunu elden bırakmadığı tahkiye esaslı metinlerindendir. Schrödinger’in Kedisi’nde ise anlatıcılık yerine gösterme/sahneleme ağırlıklı bir metin oluşturulmuştur. Fantastik bir öge olarak düşünülmüş hologramlar sayesinde insan zihninde var olan her şey sahneye yansıtılarak gösterilir. Böylece, sinematik öge anlatımın temel özelliği olur.

         

         

  1. Geleneksel roman her daim orijinal bir metin olma iddiasındadır. Bu romanlar ise, ‘orijinal metin yoktur’ iddiasından hareketle ortaya çıkmış ‘metinlerarasılık’ ilkesini kullanır. Montaj/kolaj yöntemi ile çeşitli tarihsel/tarihselimsi metin parçalarına yer verilmesi, klasik gerçekçi romanın yabancı olduğu bir tutumdur.

         

  1. Geleneksel roman geleneksel anlatım tekniklerini kullanırken bu eserlerde, laitmotiv, bilinç akışı, aktarılan/alıntılanan iç konuşma gibi modern anlatım tekniklerinden geniş ölçüde yararlanılarak geleneksel romanın dışına çıkılmıştır.

         

         

        Schrödinger’in Kedisi, bu türsel yabancılaşmalarla geleneksel romanın özelliklerinden uzaklaşarak modernist/postmodernist romanın eğilimlerine yaklaşmıştır.

         

         

        Sonuç

         

                    Schrödinger’in Kedisi romanları, özelde bizim genelde insanlığın 20. yüzyılda karşı karşıya kaldığı modernist dayatmacılığı, tek tipleştirmeciliği, yeni dünya düzenciliğini irdeleyen, bir çağ felsefesi eleştirisidir.

         

                    Eserler, küresel kapitalizmin kurduğu yeni dünya düzeninde insanların özlerinden uzaklaştırılarak kimlik yitimine uğratıldığı, köleleştirildiği, ‘mankurtlaştırıldığı’ fikrini işler. Yönetenleri, aydınları, kanaat önderlerini, basiretlerini yitirmemişlerse, derinden sarsacak tespit ve uyarılarda bulunur. Bu gidişatı değiştirecek köklü tedbirler alınmazsa, ülkemizin büyük bir iç savaşa ve parçalanmaya sürükleneceğini söyler.

         

                    Yazar, bu tematik yapıyı roman türündeki çağdaş gelişmeleri göz önüne alarak postmodernist yanı ağır basan bir biçim estetiği içinde verir. Schrödinger’in Kedisi Türk okuyucusunun son yirmi yılda tanımaya başladığı bu tarz romanın güzel örneklerinden biridir.

         

         

         

        

         

        

         

                 Kaynaklar

         

  1. Aktulum, Kubilay, Metinlerarası İlişkiler, Öteki Yay., Ankara 1999.
  2. Bakthin, Mikhail, Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yay., İst.,2001. (Cem Soydemir)
  3. Çağdaş Türk Yazını, Adam Yayınları, İstanbul 2000. (Haz. Zehra İbşiroğlu)
  4. Ecevit, Yıldız, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yay., İst., 2001.
  5. Parla, Jale, Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yay., İstanbul, 2001.
  6. Tekin, Mehmet, Roman Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001.
  7. Emre, İsmet, Postmodernizm ve Edebiyat, Anı Yayıncılık, Ankara 2004.

Türk Yurdu Ocak 2009
Türk Yurdu Ocak 2009
Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele