Dünden Bugüne Kıbrıs ve Çözüm Arayışları

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

        Geçtiğimiz günlerde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 25. kuruluş yıldönümü, kamuoyunun dikkatinden uzak bir şekilde, sessiz sedasız kutlanmış bulunmaktadır. Zira 15 Kasım 1983 yılında ilan edilen ve Kıbrıs Türk Toplumunun 25 yıl boyunca, kendi egemenlikleri altında, barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayan KKTC’nin kuruluşunun, Kıbrıslı liderler arasında yürütülmekte olan kapsamlı çözüm müzakerelerinin gölgesinde kaldığını düşünmekteyiz. Kapsamlı müzakerelerin ise, Hristofyas’ın uzlaşmaz ve ikiyüzlü tavırlarının gölgesinde kaldığını müşahede etmekteyiz.  Zira Rum liderin, devam eden uzlaşma sürecine aykırı bir şekilde, çözümü başka mecralarda aramayı sürdürmesi, nihayet KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın sabrını taşırmış ve 25 Kasım’da yapılan 10’uncu görüşmede, liderler arasında ilk ciddi gerilimin yaşanmasına sebep olmuş ve “Kıbrıs’ta neler oluyor?” sorusunu bir kez daha gündeme getirmiş bulunmaktadır.

         

        Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) lideri Dimitris Hristofyas tarafından 3 Eylül’de esasları belirlenerek, 11 Eylül’de fiilen başlatılan ve haftalık periyodik toplantılarla devam eden kapsamlı Kıbrıs müzakereleri, ‘tam bir gizlilik’ içerisinde yürütülmekte ve görüşmelerin içeriği hakkında kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmamaktadır. Ne var ki, Kıbrıslı Liderler tarafından kapalı kapılar ardında yürütülen ve diplomasi kurallarına aykırı bir şekilde, kayıt altına bile alınmayan doğrudan görüşmeler hakkında, Kıbrıs Rum basını her nasılsa bilgi sahibi olabilmekte ve bu durum Rumlara psikolojik bir avantaj sağlamaktadır.

         

        Liderlerin görüşmelerde neler konuştuğunu bilemeyiz ancak, Talat’ı “içeride başka, dışarıda başka konuşmakla” suçlayan Hristofyas’ın, Moskova’da verdiği aykırı mesajlar ve imzaladığı memorandum ile esasen bizatihi kendisinin çelişkiler içerisinde olduğunu iyi bilmekteyiz. Şüphesiz, Talat ve Hristofyas kendi halklarının ve uluslar arası toplumun baskılarından bağımsız olarak müzakere etmek amacıyla, toplantılar hakkında “açıklamada bulunmama” kararı almışlardır. Ancak, Hristofyas’ın, başka ülkelere gidip, görüşmelerde ele alınan hassas konularla ilgili açıklamalarda bulunması ve bu şekilde bir güven bunalımına yol açması, esasen Kıbrıs’ta çözümden ne kadar uzaklaşıldığını da işaret etmektedir.

         

         

         

        Dünden Bugüne Kıbrıs

         

        Kıbrıslı Liderler arasında devam etmekte olan müzakere sürecinden bahsetmeden evvel, KKTC’nin 25. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle, Kıbrıs Meselesinin geçmişten günümüze kadar süregelen, tarihi seyri hakkında kısaca bilgi vermenin yararlı olacağını düşünmekteyiz:

         

        Bilindiği üzere, Kıbrıs 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilmiş, Osmanlı İdaresi altında süren 307 yıllık bir barış ve huzur döneminin ardından, 1878 yılında Ada, İngiltere’ye kiralanmak durumunda kalmıştır. 1914 yılında Kıbrıs’ı ilhak eden İngiltere, bu durumu, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesi ile tescil ettirmiştir. 1925 yılında İngiliz kolonisi ilan edilen Kıbrıs’ta, 1954 yılına kadar süren bir dönemde, Yunanlıların da tahrikleriyle, Türk ve Rum toplumları arasında cepheleşmeler başlamış, 1821 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla ortaya çıkan Enosis hayalini gerçekleştirmeye yönelik olarak, İngilizlere karşı Rum isyanları baş göstermiştir. 1954 yılında Yunanistan, self-determinasyon talebiyle Birleşmiş Milletlere başvurmuş fakat Türkiye’nin de karşı çıkmasıyla bu talep reddedilmiştir. 1955 yılında Yunan terör örgütü EOKA Ada’da faaliyete geçmiş ve Türklere yönelik saldırılar başlamıştır. 1957 yılında, Rum saldırılarına karşı müdafaa amacıyla Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmuştur.

         

        1959 yılında Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ilişkin Zürich ve Londra Anlaşmaları imzalanmış, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında Garanti; Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan 1960 İttifak Anlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve güvenliği garanti altına alınmıştır. 1963 yılında, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios, Türkleri Devlet yapılanmasından dışlamak amacıyla,  aralarında anayasanın değişmez maddelerinin de bulunduğu 13 maddeden oluşan anayasa değişikliği önerilerini sunmuştur. Bu teklif kabul edilmeyince, Rumlar tarafından Türklere karşı alçakça saldırılar başlamış ve yüzlerce Türk öldürülerek, evleri ve malları tahrip edilmiş ve binlerce Türk göç etmeye zorlanmıştır. Nihayet Rumlar, Türkleri Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti mekanizmasından tümüyle dışlamışlar ve Kıbrıs Cumhuriyetini tamamen Rumların kontrolü altına alarak, bu devleti adeta gasp etmişlerdir. 1964 yılında, Türkiye’nin Ada’ya bir askeri müdahale girişiminin, ABD tarafından engellenmesi- Tehditlerle dolu olan Johnson Mektubu, kamuoyunda büyük bir infial uyandırmıştı-, Türkiye-ABD ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuş, Türkiye’nin, başta Washington olmak üzere Batı Bloğuna olan güveni ciddi biçimde sarsıntıya uğramıştır.  

         

        1967 yılında, EOKA terör örgütünün Yunanistan tarafından desteklenmesiyle birlikte, Türklere yönelik saldırılar tekrar başlamış ve Yunanistan Ada’ya gayri resmi olarak 15 bin asker yerleştirmiştir. Türkiye’nin Ada’ya askeri müdahale girişimi üzerine Yunanistan’ın askerlerini geri çekmesiyle, 1967 buhranı yatıştırılmıştır. Çalkantılı geçen bir dönemin ardından, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası, Cumhurbaşkanı Makarios’u bir darbeyle devirmiş ve EOKA-B Çetesi Lideri Nikos Sampson’u Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Darbenin ardından Devletin adı Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir.

         

        Bunun üzerine, Garantör ülke olarak Türkiye, Ada’da barış ve huzuru yeniden tesis etmek üzere, 20 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs’a askeri bir harekât düzenlemiş, 14 Ağustos’ta başlatılan ve 2 gün süren 2. harekâtın ardından, Türk Silahlı Kuvvetleri, Ada’nın %37’sini kontrolü altına alarak harekâtı sona erdirmiştir. Barış harekâtının ardından katil Sampson yerini Klerides’e bırakarak Ada’dan kaçmıştır.

         

        Siyasi bir varlık olarak uluslar arası toplumda yer edinme arzusunun, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargoya karşı duyulan tepkiyle birleşmesi üzerine, çok geçmeden, 13 Şubat 1975 tarihinde, Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Bu devletin kuruluşu, aynı zamanda, ileride kurulması muhtemel bir Kıbrıs Federasyonunun Türk unsuru olmayı da amaçlamaktaydı. Nisan 1975 tarihinde Rauf Denktaş ile Makarios arasında başlayan Toplumlararası görüşmeler, 12 Şubat 1977 tarihinde bu iki lider arasında, 19 Mayıs 1979 tarihinde ise Denktaş ve Kyprianou arasında imzalanan “1. ve 2. Doruk Anlaşmaları” ile sonuçlanmıştır. Bu anlaşmalar, Kıbrıslı Rumların ilk defa iki topluma dayalı federal bir çözümü benimsemiş olmaları nedeniyle önem arz etmektedir. Ne var ki Rumların, bugün olduğu gibi, işgalleri altındaki Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında bir çözümde ısrar etmeleri nedeniyle, bu anlaşmaların uygulamaya geçirilmesi mümkün olamamıştır. Hristofyas bugün, bu anlaşmaları, verilmiş en ileri Rum tavizleri olarak değerlendirmekte ve daha ileri gidilmesinin mümkün olmadığını açıkça ifade etmektedir.

         

        Siyasi eşitliğe sahip, iki toplumlu, iki kesimli federal bir çatı altında birleşme hedefinin gerçekleşme şansının kalmadığını gören Kıbrıs Türk Toplumu, self-determinasyon hakkını kullanarak, nihayet 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilân etmiş ve uluslar arası toplum nezdinde, bağımsız bir devlet olarak kendisini temsil etmeye başlamıştır. KKTC'nin kuruluş bildirgesini, Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bizzat okumuştur. KKTC’nin kuruluşunun ardından birleşmiş Milletler nezdinde Kıbrıs ile ilgili çalışmalar yoğunlaştırılmış ve 1984 yılında BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın "Birleştirilmiş Belgeleri", 1992 yılında ise BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin "Fikirler Dizisi", çözüm olarak, Kıbrıs Türk ve Rum Halklarının önüne konulmuştur. Kıbrıs’ın birleştirilmesini amaçlayan, 1977 ve 1979 Doruk Anlaşmalarını teyit eden ve iki bölgeli, iki toplumlu federal bir cumhuriyeti esas alan bu çözüm önerilerinin her ikisi de Rumlar tarafından reddedildiği için rafa kaldırılmıştır.

         

        3 Temmuz 1990 yılında, GKRY, tüm adayı temsilen, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adı altında, AB’ye üyelik başvurusu yapmış, bu başvuru 1993 yılında kabul edilmiş ve 1997 Lüksemburg Zirvesi kararıyla AB-GKRY üyelik müzakereleri başlatılmış, nihayet 1 Mayıs 2004 tarihinde, Kıbrıs Rum Kesimi, haksız bir şekilde, tek taraflı olarak AB üyesi yapılmıştır.

         

        Görüldüğü üzere, 300 yıl boyunca Osmanlı Devlet İdaresi altında barış ve huzur içinde birlikte yaşayan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması ve Ada’nın İngiliz kontrolüne girmesiyle birlikte cepheleşmeye başlamışlar, mahallelerini, köylerini, şehirlerini birbirinden ayırmışlar ve nihayet Ada’yı ikiye bölmüşlerdir. Geldiğimiz noktada ise Kıbrıs Türk ve Rum Toplumları, artık bir arada yaşamaları imkânsız hâle gelen,  birbirine düşman iki halk olarak, uluslar arası kamuoyunun gündemini meşgul etmeye devam etmektedir.

         

         

        Annan Planı ve GKRY’nin AB Üyeliği

         

        Birleşmiş Milletlerin Ada’da barışın sağlanmasına yönelik çabaları devam etmiş, ne yazık ki, bu kapsamda hazırlanan Annan planı da, daha öncekilerle aynı akıbete uğramaktan kurtulamamıştır. 24 Nisan 2004 tarihinde, Adanın her iki kesiminde eşzamanlı olarak referanduma sunulan ve Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’ye alınmasını öngören Plan, Türklerin %65 evet demesine rağmen, Rumların %76 hayır oyu ile reddedilmiştir. Böylece Rumlar, Kıbrıslı her iki toplumun ortak bir devlet çatısı altında, birlikte bir arada yaşamalarına imkân verebilecek son bir fırsatı daha tek taraflı reddederek, Kıbrıs’ta asıl uzlaşmaz tarafın kim olduğunu, tüm dünyaya açıkça göstermişlerdir. Esasen Rumlar,  Kıbrıslı Türkleri eriterek bir azınlık statüsüne indirgemek için, 15 yıl bile beklemeyi göze alamamışlardır. Çünkü Annan Planı dikkatle incelendiğinde, Türkleri 15 yıl gibi bir sürede Ada’nın değişik yerlerine serpiştirmek suretiyle etkisizleştirmeyi ve böylece Rum egemenliğini hâkim kılmayı öngördüğünü anlamamız zor olmayacaktır.

         

        Birçok olumsuzluklarına rağmen, uzlaşma adına Annan Planı’na “evet” diyen Kıbrıs Türk Toplumunun AB tarafından dışlanması ise, durumu daha da vahim bir hâle getirmiştir. Nitekim 1 Mayıs 2004 tarihinde, Kıbrıslı Rumlar, sözde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adı altında, güya tüm Ada’yı temsilen ve tek taraflı olarak, AB üyesi yapılmışlardır. Ne yazık ki AB, bu tutumuyla uluslar arası hukuku çiğnemekte tereddüt etmemiştir. Bilindiği gibi, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’na göre, Kıbrıs’ın tamamen veya kısmen dahi olsa, garantör ülkelerin herhangi birisinin içinde yer almadığı bir devletler topluluğuna veya uluslar arası örgüte katılması yasaklanmış bulunmaktadır.

         

         

        21 Mart Süreci

         

        Buna rağmen, Hristofyas’ın, Şubat 2008 tarihinde, Papadopulos’un ardından GKRY Liderliğine seçilmesi ile birlikte, Ada’da olumlu bir hava esmiş ve Liderlerin 21 Mart’ta yaptığı görüşme ile taraflar arasında çözüme dair umutlar yeşermeye başlamıştır. Zaten Ekim 2005 tarihinde, Türkiye-AB katılım müzakerelerinin resmen başlatılması ile birlikte, Kıbrıs’ta acil bir çözüm bulma arayışları hızlandırılmıştı. Ayrıca, AB’nin, KKTC’ye uyguladığı izolâsyonlarla Kıbrıslı Türklerin yaşam alanlarını daraltmaya devam etmesi, Ada’nın Kuzey Kesimi üzerinde baskıyı artırmakta ve ivedilikle bir çözüme ulaşma heveslerini tahrik etmektedir.   

         

        Uluslararası toplumun birleşme yönündeki baskısı neticesinde, 21 Mart görüşmesi ile başlayan yeni uzlaşma süreci, liderlerin 23 Mayıs, 1 Temmuz, 25 Temmuz ve 3 Eylül’de yaptığı görüşmelerle devam etmiş, bu görüşmelerde bazı parametreler üzerinde mutabık kalınmış ve nihayet 11 Eylül 2008 tarihi itibariyle, kapsamlı müzakereler başlamış bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki acele bir çözüme ulaşma hevesiyle, Rum Lider Hristofyas’ın “tek egemenlik”, “tek vatandaşlık” ve “tek uluslararası kişilik” gibi temel kavramlara, tamamen Rum egemenliğini çağrıştıran anlamlar yüklemesine fazla ehemmiyet verilmemiş ve süreci engelleyeceği endişesiyle bu konuların görüşülmesi hep sonraya bırakılmıştır.

         

        Geldiğimiz noktada ise, görüşmeler kapalı kapılar ardında, kayıt altına bile alınmadan yürütülmektedir. Bu durum ise, Liderlerin, meselenin kırılma noktasını teşkil eden yönetim ve güç paylaşımı konularında ne gibi pazarlıklar yürüttüğü ve ne gibi bir uzlaşmaya vardıkları konusundaki endişelerimizi daha da artırmaktadır. Her fırsatta, KKTC’yi tanımadığını, buna karşın Rumların işgali altındaki ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ Ada’nın tek temsilcisi olduğu tezini tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışan Rum Lider’in çözüm anlayışı ile Türklerin çözüm anlayışı, nasıl olup da ortak bir paydada buluşabilecektir? Kaldı ki, müzakerelerin devam ettiği bir ortamda, Hristofyas’ın “Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet haline dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyetidir” şeklinde açıklamada bulunması, Rum liderin uzlaşmaz tutumundan zerre kadar taviz vermeyeceğini işaret etmektedir.

         

        Varılacak muhtemel bir uzlaşmanın, her iki kesimde de eşzamanlı olarak referanduma sunulacak olması, Liderleri rahatlatmaktadır. Hatta Talat’ın eleştirilere karşı yaptığı “Her şeyin kayıt altında olması, kayıt altına alınması diye bir kural olmadığı ve baş başa görüşmelerin siyasetin bir parçası olduğu, Cumhurbaşkanı olarak istediği şekilde görüşme yapabileceği, bu yetkinin kendisinde olduğu, bu görevi kendisine halkın verdiği” şeklindeki savunması dahi haklı görülebilir. Fakat bir yandan “anavatanlardan kurtulmanın zamanı gelmiştir” diyerek, Ada’da inisiyatifin Kıbrıs halklarına ait olması gerektiğini iddia ederken, bir yandan da Türkiye’ye baskı yapması yönünde AB, İngiltere ve ABD’ye sürekli olarak çağrıda bulunan Rum Liderin içine düştüğü çelişkili durum, mutlaka dikkate alınmalıdır kanaatindeyiz.

         

         

        Hristofyas’ın Farklı Çözüm Arayışları ve AB’nin Tutumu

         

        Hristofyas, son olarak, Türkiye’yi şikâyet etmek için gittiği Moskova’da, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ile 19 Kasım 2008 tarihinde bir memorandum imzalayarak, uluslar arası baskı politikası çerçevesinde, kışkırtıcı faaliyetlerini devam ettirmiştir. Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Dimitri Medvedev’in, “Rusya’nın Kıbrıs sorununa BM Güvenlik Konseyi kararları zemininde adil bir çözüm bulma çabalarını desteklediği, Kıbrıs sorununun çözümünü Kıbrıslıların bulması gerektiği” şeklindeki beyanatının, Rumların Türkiye’yi ve KKTC’yi dışlayan tutumlarıyla birebir örtüşmesi ise düşündürücüdür. Ne var ki Kıbrıs’ta Rumlara arka çıkmak suretiyle, Ada üzerindeki stratejik hedeflerini gerçekleştirebilecek uygun bir zemin tesis etmeye gayret sarf eden Rusya’nın, içine düştüğü çelişkili durum, dünya kamuoyunun dikkatlerinde kaçmayacaktır. Nitekim 2008 Şubat’ında, Kosova’nın bağımsızlık ilanına sert tepki vererek Batıyı, KKTC’ye karşı  “çifte standart”  uygulamakla suçlayan Moskova, Ağustos 2008 tarihinde, Güney Osetya ve Abhazya’nın Gürcistan’dan bağımsızlık ilanını resmen tanırken, K.K.T.C.yi gündeme getirmemiş ve aynı “çifte standardı” bu defa kendisi Kıbrıs Türklerine karşı gösterebilmiştir.

         

        Öte yandan, AB, uluslararası hukuku çiğneyerek, GKRY’yi, tek taraflı olarak üye yapmakla, esasen Kıbrıs’ta çözüme değil, çözümsüzlüğe katkıda bulunmuştur. Önce Yunanistan’ı, arkasından da Kıbrıslı Rumları içine alarak, Kıbrıs meselesini daha da içinden çıkılmaz bir hale sokan AB, Türkiye-AB üyelik sürecini de yokuşa sürmüş, bölgedeki Türkiye-Yunanistan ve Ada’daki Türk-Rum dengesinin, Yunan-Rum lehine bozulmasına sebebiyet vermiştir. AB’nin, ivedilikle Ada’yı yutma senaryosu, Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilmesiyle şimdilik bozulmuş gibi görünmektedir. Fakat ne yazık ki bu proje, tam üyelik sürecinde Türkiye’ye baskı yapılmak suretiyle hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Kıbrıs’ın, 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan Türkiye-AB katılım müzakerelerinin devamının bir ön koşulu olarak Türkiye’ye dayatılması, müzakerelerin ne kadar zor geçeceğinin ilk işaretlerini vermiştir. Öyle ki ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ ile ilişkilerini normalleştirmediği gerekçesiyle 8 başlıkta müzakereleri askıya alan AB Konseyi, 2009 yılı Aralık zirvesine kadar Kıbrıs meselesinin çözüme ulaştırılması için Türkiye’ye süre tanımış, aksi takdirde katılım müzakerelerinin tümüyle askıya alınacağı tehdidinde bulunmuştur. Yunanistan ve GKRY’nin veto haklarını, Türkiye’ye karşı haksız bir şekilde kullanma girişimlerine karşı, Türkiye’nin çok yönlü politikalar üretmesi gerekmektedir.

         

         

        Ada’nın Stratejik Önemi

         

        Hristofyas’ın bir yandan AB’yi, diğer yandan ABD, Rusya ve İngiltere’yi, Türkiye’ye baskı yapmaya çağırırken, bu küresel oyuncuların farklı Kıbrıs stratejisine sahip oldukları hususunu ihmal etmektedir. Öncelikle ABD (ve dolayısıyla İsrail), İngiltere ve Rusya, Ada’nın bir AB eyaletine dönüşmesine kesinlikle karşı olmaları nedeniyle, Kıbrıs meselesinin, AB lehine çözülmektense, çözümsüz kalmasını daha uygun görmektedirler. Zira Doğu Akdeniz’in tam kalbinde yer alan Kıbrıs, dünya devletleri için jeopolitik bir çekim merkezidir. Üç tarafı Müslüman Arap ülkeleri ile çevrili bulunan İsrail ile Orta Doğu’ya hâkim olmak isteyen ABD’nin, Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında, Ada ile ilgili ortak çıkarları bulunmaktadır. Orta Doğu’ya açılmak isteyen İngiltere ise, Ada’daki askeri üslerini muhafaza etmenin telaşı içerisindedir. Diğer taraftan, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni kurma hevesine kapılan Rusya ise, Akdeniz’in sıcak sularına açılmak ve Doğu Akdeniz’de tutunabilmek için Kıbrıs Adası üzerinde hâkimiyet kurmayı planlamaktadır. Yine Fransa’nın, Akdeniz Birliği projesini gerçekleştirebilmek için Ada üzerinde emelleri malûmdur.

         

        Görüldüğü gibi, jeopolitik konumu nedeniyle, uluslar arası oyuncular, Kıbrıs üzerinde farklı senaryolar geliştirmektedirler. Her biri farklı amaçlar güden bu planların ortak paydası Kıbrıs Adası üzerinde mutlak hâkimiyet sağlamaktır. Bu oyuncuların her biri, Ada’nın kontrolünün tamamen diğer bir tarafın eline geçmektense, gerginliğin sürüp gitmesini ve böylece çözümsüzlüğün kalıcı olmasını istemektedirler. Durum bu iken, Hristofyas’ın Kıbrıs’ı birleştirerek, Rumları Ada’nın tümü üzerinde egemen kılmak ve dolaylı da olsa Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla, ABD ve Rusya’dan destek beklemesi nafile bir çaba olacaktır. Hristofyas’ın, AB, ABD, İngiltere ve Rusya’nın gerçek niyetlerini iyi tahlil etmesi ve bu güçlerin elinde bir oyuncak haline gelmekten sakınması özellikle de Rumların yararına alacaktır.

         

        Bu noktada, Ada’ya en yakın Ülke olan Türkiye’nin jeopolitik konumu, Kıbrıs üzerindeki tarihi ve kültürel bağları, uluslar arası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkileri, Ada’daki barış ve huzura sağladığı katkıları birlikte değerlendirildiğinde, Ada’da Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Hepsinden önemlisi, Kıbrıs Adası, Türkiye’nin güvenliği açısından hayati bir öneme sahiptir ve bu nedenle, Kıbrıs’ın ne bir ‘Yunan Adası’ olmasına ve ne de ABD veya Rusya’nın uydusu haline getirilmesine müsaade edilemez. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye, haklı Kıbrıs davasını yakından takip etmek, uluslar arası baskılara göğüs germek ve nihayet Kıbrıs’ta barış ve huzurun garantörlüğü misyonunu ilelebet sürdürmek mecburiyetindedir.

         

         

         

        Türkiye’nin Kıbrıs Yaklaşımı

         

        Hristofyas’ın bu uzlaşmaz tavırları ve çözümü başka mecralarda arama gayretleri karşısında, Türkiye’nin Kıbrıs politikalarında takındığı istikrarlı ve kararlı tutum ise memnuniyet vericidir. Bilindiği üzere, KKTC Cumhurbaşkanı Talat, doğrudan müzakerelerin başlamasından kısa bir süre önce Ankara’yı ziyaret etmiş, yaptığı bir dizi görüşmelerden sonra Türkiye’nin tam desteğini alarak Ada’ya dönmüştü. Bu görüşmeler sırasında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin parametrelerini açıkça belirtmiş ve Talat’a bir nevi yol haritasını vermişti. Buna göre, Kıbrıs'ta çözüm; BM çatısı altında, BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu çerçevesinde, adadaki gerçekler temelinde, iki eşit halk ve iki kurucu devlet tarafından oluşturulacak yeni bir ortaklıkla bulunacaktır. Aynı yaklaşım, 2008 Türkiye Ulusal Programı’nda da kayda geçirilerek, AB’ye, gereken mesaj verilmiştir. Cumhurbaşkanı Gül, BM Genel Kurulu 63. Dönem görüşmeleri açılış konuşmasında da, uluslar arası topluma aynı hatırlatmayı yapma gereği hissetmiştir. Bu husus, en son 21 Kasım 2008 tarihinde Ankara’yı ziyaret eden K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a, Başbakan Recep Tayyib Erdoğan tarafından bir kez daha hatırlatılmıştır.  

         

        Öte yandan, tam da Kapsamlı Kıbrıs müzakerelerinin devam ettiği bir sırada, Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yapılan 1. tur oylamada, grubunda en çok oyu (151 oy) alarak, 2009-2010 Dönemi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici üyeliğine seçilmiş olması, Hristofyas’ı ziyadesiyle tedirgin etmiştir. Öyle ki “Türkiye’nin üyeliğinin kendilerini memnun etmediğini” söyleyen Hristofyas’ın, vakit geçirmeksizin, BM Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinden Çin’e ve arkasından Rusya’ya giderek Türkiye’yi şikâyet etme girişimlerinde bulunması, esasen Türkiye’nin doğru yolda olduğuna işaret etmektedir.

         

         

        Müzakereler ve Gerçekler

         

        Bütün bu gerginliklere rağmen, Kıbrıslı Liderler,  haftalık görüşmelerine BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Misyon Şefi Taye Brook Zerihoun’un arabuluculuğunda devam etmektedirler. Bu kapsamda, son günlerde –görüşmelerin gizliliği ilkesine rağmen- Rum basınında çıkan haberlere göre, Kıbrıs Türk Tarafı, İsviçre’de uygulanan Başkanlık Konseyi modelini teklif etmiş, buna karşın Hristofyas, cumhurbaşkanı ile veto hakkına sahip olmayan yardımcısının dönüşümlü görev yapacağı başkanlık sistemini önermiştir. Her iki teklifin de karşılıklı olarak kabul görmediğini belirtmemiz, herhalde şaşırtıcı olmayacaktır. Liderlerin, nasıl bir çözüm üzerinde anlaşacaklarını öğrenebilmek için ise Rum basınını dikkatle izlemeye devam etmemiz gerekecektir.

         

        Talat ve Hristofyas çok iyi bilmektedirler ki, ne garantörlük, ne Ada’daki Türk Barış Gücü, ne yerleşikler ve ne de toplumların siyasi eşitliği konusunda Türkiye’nin taviz vermesi mümkün değildir. Ayrıca, Rumların, Kıbrıs Türk Toplumunu bir azınlık statüsüne indirgemek suretiyle, işgalleri altındaki ‘Kıbrıs Cumhuriyetine’ eklemleme hayallerinin de gerçekleşmesi söz konusu olamayacaktır. Hepsinden önemlisi, iki toplumda da son derece zayıf olan birlikte yaşama arzusunun, temel belirleyici faktör olarak karşımıza çıkacağının gözlerden uzak tutuluyor olmasıdır. Rumlar, bu konudaki isteksizliklerini, Annan planı’nı reddederek açıkça ortaya koymuşlardır. Kıbrıslı Türklerin ise yaklaşık %60’ının Rumlarla birlikte yaşamak istemedikleri, kamuoyu yoklamaları ile ortaya konulmuştur. Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un, 17 Kasım’da, liderler arasında yürütülmekte olan doğrudan müzakerelerden olumlu bir sonuç çıkmayacağından emin olduğunu, müzakerelerde çıkmazın kesinleşmesi durumunda KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki sınır kapılarının ve barikatların kapatılmasının en uygun çözüm olacağını" beyan etmesi ise Rumların bakış açılarını göstermesi bakımından dikkate değerdir.

         

        Tüm bu gerçeklerin iyi bilinmesine rağmen, Kıbrıslı liderlerin, olmayacak duaya âmin demelerinin sebebinin izahında yarar bulunmaktadır. Mesela, Türkleri sindirebileceğini düşünen Hristofyas, eğer bir çözüme ulaşılamazsa, Ada’nın geri dönüşü olmayan bir bölünmeye doğru sürükleneceği endişesine kapılmıştır. Amacı, Kıbrıslı Türkleri de Rum egemenliğine dâhil ederek, tüm Ada’yı kontrol altına almak ve bu cihetle AB ve ABD’nin çıkarlarına hizmet etmektir. Talat ise bir an evvel, Rumlar gibi, AB vatandaşlığını kapmanın peşine düşmüş vaziyettedir. Kuşkusuz, aynı coğrafyada yaşayan Kıbrıslı Türklerin de, tüm izolâsyonlardan kurtularak, Rumlar gibi AB vatandaşı olmaları ve Kıbrıs Türk Toplumunun dünya ile entegre olması yararlı olacaktır. Fakat Kıbrıs Türklerinin, AB ile bütünleşmeye çalışırken, aynı zamanda millî onurunu, egemenliğini ve uluslar arası saygınlığını da muhafaza etmesi gerektiği hususu, izahtan varestedir.

         

        1977-1979 Doruk Anlaşmaları ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını çarpıtarak, BMGK Daimi üyeleri ile ortak siyasi deklarasyonlar imzalayan, Hristofyas, tedirginlik içersindedir. Zira iyi bilmektedir ki Türkiye’nin Kıbrıs davasında eli güçlüdür ve zaman Türklerin lehine işlemektedir. Ayrıca Rum Lider, Annan Planı’na hayır demeleri nedeniyle, uluslar arası kamuoyunda, kendileri hakkında oluşan “uzlaşmaz taraf” imajından dolayı rahatsızlık hissetmektedir. Ortada, 25 yıllık, bağımsız bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır. Kuzey komşusu Kıbrıslı Türklerle, eşit şartlarda bir arada yaşamayı reddeden Rumlar, sonuçta mevcut statüyü kabul etmekten başka bir çare bulamayacaklardır. O halde Liderlerin, Kıbrıslı Türklerle Rumların birlikte bir arada yaşamalarının imkânsız olduğu gerçeğini kabul etmeleri ve bu temel üzerinde çözüm aramaları, son derece yararlı olacaktır. Kaldı ki, Türkiye’nin içinde yer almadığı bir Avrupa Birliği’ne Kıbrıslı Türkler dâhil edilseler bile, kısa zamanda bir azınlık durumuna düşürülmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu meyanda, KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın, 34 yıldır Ada’da barış ve huzurun güvencesi olan Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde, millî bir politika takip etmesi ve Türkiyesiz bir AB’ye dâhil olmanın, Kıbrıs Türklerine yarardan ziyade zarar getireceğini bilmelidir.

         

         

         Sonuç

         

        Rumların, yerleşik BM parametreleri olan iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe sahip iki kurucu devletin oluşturacağı yeni bir ortaklık devletini bile kabule yanaşmadıkları artık aşikârdır. Rumlar, Türklerle eşit statüde bir arada yaşamak istememektedirler. Bu anlamda, Türkiye’yi süreçten dışlamak isteyen, Ada’daki Türk Barış Gücü’nü “işgal ve kolonizasyon” olarak nitelendiren Hristofyas’ın esasen, eski EOKA’cı Makarios veya Papadopulos’tan hiçbir farkının olmadığı, son zamanlarda sergilediği tavırlardan kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Daha da önemlisi, Cumhurbaşkanı Talat’ın, Hristofyas’ın gerçek niyetini nihayet görmeye başlamış olmasıdır. Nitekim 25 Kasım’da yapılan 10’uncu müzakere görüşmesinde, Hristofyas’ı, çözümü Ada dışında aramakla suçlayan Talat’ın, “…100 memorandum daha imzalasan ne olur, sorunun parametreleri değişmez. …Kıbrıs’ta tek halk olduğunu iddia ediyorsun. Bu tümüyle yanlış bir iddia. …Rum Cumhuriyeti’ne dönüşş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bayrağını, Kuzey Kıbrıs sınırları içinde dalgalandıramayacağının bilincine varmalısın.” şeklindeki çıkışına, Hristofyas’ın “Seninle ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ egemenliğini tartışacak değilim…” diyerek sert karşılık vermesi, gelinen noktayı göstermesi bakımından önemlidir.

         

        Durum bu iken, toplumları zorla bir araya getirmek yerine, Ada’daki gerçekler temelinde, her iki kesimin kendi siyasi egemenliğine sahip olduğu kalıcı bir çözüm üzerinde çalışılmasının daha doğru olacağını düşünmekteyiz. Böylesi bir çözüm için Rumların yapması gereken şey, Enosis’ten ve 1963 yılında hukuken geçerliliğini yitirmiş bulunan ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, tüm Ada’yı temsil ettiği şeklindeki iddialarından vazgeçmek ve Kuzey komşusu KKTC’yi egemen bir devlet olarak tanımak olmalıdır. Aksi halde, Ada’da ne Rumlar ve ne de Türkler için kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması mümkün olamayacaktır.

         

        Kıbrıslı Liderler arasında devam eden görüşmeler, Türkiye’nin Kıbrıs parametreleri çerçevesinde devam ettiği sürece, Anavatan tarafından desteklenecektir. Fakat eşitlik temelinde oluşturulacak bir federasyon fikrinin hatırlatılmasını bile “kışkırtıcı” olarak nitelendiren ve görüşmelerin devam ettiği bir ortamda, başka ülkelerle tek taraflı mutabakat muhtıraları imzalayarak müzakere sürecini baltalamaya çalışan Hristofyas ile bir uzlaşmaya varılamayacağı gerçeği de ortada durmaktadır.  Rum Lider, çözüm için, “Yeni Bir Ortaklık Devletinden” ziyade, “Yenilenmiş Kıbrıs Cumhuriyeti” tezini savunmaya devam etmektedir. Bunun ise, Kıbrıs Türkleri için çözüm değil, yıkım olacağı kesindir. Ayrıca Rum liderin, “Kıbrıslı çözüm” söylemiyle, esasen Türkiye’yi süreçten dışlamaya çalıştığı hususu herkesin malûmudur. Öyleyse, Talat ve Hristofyas’ın, gerek kendi toplumlarını ve gerekse uluslar arası kamuoyunu oyalamaktan vazgeçip, öngörülebilir çözümler üzerinde çalışmaları daha uygun olacaktır.

         

        Son elli yılda verdikleri mücadeleler neticesinde, cemaat statüsünden bağımsız bir devlet statüsüne ulaşan Kıbrıslı Türklerin elde ettikleri kazanımlar, acil bir çözüm hevesine kurban edilmemelidir. Bu nedenle, ya KKTC’nin, Kosova örneğinde olduğu gibi, uluslararası camia tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınması sağlanmalı ve Ada’da iki ayrı bağımsız devlet varlığını sürdürmeli ya da iki ayrı bağımsız devletin teşkil ettiği konfederal bir birlik tesis edilmelidir. Türkiye’nin Millî Kıbrıs Davasının “kırmızı çizgileri” dikkate alındığında, bu iki çözümden başka çıkar yol bulunmadığı anlaşılmaktadır.

         

        2009-2010 döneminde, BM Güvenlik Konseyi üyeliğini yürütecek olan ve dünya siyasi arenasında ağırlığını giderek daha çok hissettiren Türkiye’nin ise, bağımsız KKTC’nin uluslararası toplum tarafından tanınması için, diplomatik alanda yapabileceği çok şey bulunmaktadır. Nitekim 14’üncü temsilciliğini Katar’ın başkenti Doha’da açan ve Avrupa Birliği ve İslam Konferansı Örgütü ülkelerinde yeni temsilcilikler açma hazırlıkları içerisinde bulunan KKTC’nin bu son girişimleri, dünya ülkeleri ile entegre olma yolunda, ümit verici gelişmeler olarak karşımızda durmaktadır. Uluslar arası camia tarafından tanınmış, bağımsız bir KKTC ise aynı zamanda, küresel oyuncuların Kıbrıs Adası üzerindeki çıkar hesaplarını nafile kılacak ve Türkiye’nin bölgesel güvenliğine katkıda bulunabilecektir.

         

         

         


Türk Yurdu Ocak 2009
Türk Yurdu Ocak 2009
Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele