2009’da Türkiye’nin Ortadoğu Politikası ile İlgili Öngörüler

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

              Önümüzdeki dönem, küresel politikanın, 1991-2008 arasında belirleyici olan tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu dünya düzenine geçiş süreci olacaktır. Çok kutupluluğun olgunlaşması ve yerleşmesi belirli bir süreyi gerektirmektedir. ABD, geçiş sürecini tek kutupluluğu muhafaza etmeye, bu olmaz ise, çok kutuplu yapıda en avantajlı konumu elde edebilmeye yönelik politikalar geliştirilecektir.

         

              Türk dış politikası da böyle gerilimli, kolay geçmeyecek, çok kutuplu dünya düzenine evrimle sürecinin önüne koyduğu tehdit ve fırsatlar çerçevesinde oluşacaktır. Çok kutuplu dünya düzenine geçişte, Türk dış politikasının temel dinamiklerini, ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya bölgesinde, Türkiye’nin yaşamsal ve milli menfaatlerini ilgilendiren konularda aldığı kararlar yakından ilgilendirecektir.

         

              Bu süreçte, bir yandan ABD’nin menfaatlerini tekrar tanımlaması diğer yandan Türkiye’nin kendisine yönelik yaşamsal tehdit dahil, çok boyutlu tehditleri aşmak için geliştirmesi gereken politikalar, Türk-Amerikan ilişkilerinin genel çerçevesini çizerken, Türkiye’nin izleyeceği politikalarında belirlenmesini etkileyecektir. Bundan dolayı, Türkiye’nin çok kutuplu dünyada geliştireceği politikaları, tespit etmek için önce ABD’nin yakın gelecekteki politikalarını doğru öngörmek gerekmektedir.

         

        ABD, Irak ve Afganistan’da istediği sonucu elde edememiştir. Irak’ı bölmek için Saddam rejimini yıkan ABD, İran’ı hem Afganistan hem de Irak’ta olağanüstü güçlendirmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), uğranılan bu mağlubiyetler sonucunda tasfiye olma süreci içerisine girmiştir. Küreselleşme, Amerikan tek kutupluluğu ve siyasal etnikleşme gerileme süreci içerisine girmiştir. Dünya, bölgeselleşme ve millî devlet yapısının tekrar güçleneceği bir döneme girmektedir.

         

         

        Obama Yönetiminin Karşı Karşıya Olduğu Çok Boyutlu Küresel Bunalım

         

        Obama yönetiminin politikalarını belirleyecek genel çerçeve, ABD’nin karşı karşıya olduğu, dört nesnel boyutu olan küresel krizdir. Dünya, Soğuk Savaş’ın ardından 1990’lardan bu yana devam ve Kissenger’ın “Amerikan kapitalizmi” diye adlandırdığı küreselleşme, Nadim Macit’in ifadesi ile “tek kutuplu dünya düzeninin belirleyici aktörü olan gücün ABD’nin etrafında toplanma sürecini ifade eden politik bir kavramdır.”[1] Bu anlamı ile küreselleşme,

        a)   Neoliberalist politikaların iflası ile ABD’nin liderliğini yaptığı ekonomik sistemin çöktüğü,

         

        b) ABD’nin küreselleşmenin devamı için Bush döneminde uyguladığı BOP’un Irak-İran-Afganistan ekseninde karşılaştığı direniş ile iflası ettiği,

         

        c)   ABD’nin ve Batı Avrupa’nın ihraç ettiği politik etnikleştirme projelerinin ABD ve AB’yi de vurduğu ve nihayet

         

        d) çok kutupluluğun tekrar döndüğü

         

        yoğunlaştığı bir süreçten geçmektedir. Ebedi olduğu propagandası yapılan küreselleşme ve ABD tek kutupluğu hızla bölgeselleşme ve çok kutupluluğa doğru kaymaktadır. Obama Yönetimi’nin dış politikasının nesnel çerçevesini bu şartlar belirleyecektir. Obama Yönetimi’nin bu nesnel krizi aşmak için uygulayacağı politikaları aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz.

         

         

              Obama Yönetiminin Karşı Karşıya Olduğu Temel Sorunlar

         

               Obama Yönetimi’nin devralacağı, ABD açısından “küresel enkaz” diye tanımlayabileceğimiz, dünyanın temel çerçevesini, bu dört temel kriz ekseni belirlemektedir. Bu dört temel kriz ekseni çerçevesinde Obama’dan beklenen ve Obama’nın dünya ve Amerikan kamuoyunda beklenti yarattığı hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

         

                 a)Küresel ekonomik krize cevap veren politikalar üretmek,

         

                 b)Amerikan halkının ekonomik ve sosyal reform taleplerini karşılamak,

         

                 c)ABD’nin bozulan imajını hızla düzeltmek,

         

                  d)Yükselen Çin tehdidini aşacak politikalar geliştirmesi,

         

                 e)Toparlanan Rusya’nın Hazar ve Batı Türkistan enerji kaynaklarına erişmesini engellemesi.

         

                  f) Afganistan’da ABD’de yeni bir anlayış ile sonuç alması,

         

                 g)Afrika kıtası üzerinde Amerikan üstünlüğü sağlayacak adımların atılması

         

                 h)Ortadoğu barış sürecini geliştirmesi,

         

                 ı) İran-ABD ilişkilerini yeni ve bugün olduğundan ileri olumlu bir noktaya taşıması,

         

                 k) Irak’ta ABD’nin yeni politikalar oluşturması,

         

         

                  Aşağıda bu hedeflerin hangi sonuçlar üreteceği kısaca ele alınacaktır.

              

         

        a)Küresel Ekonomik Reform

         

                ABD’den yeni veya 2. Bretton Woods sistemini 1944’de gerçekleşen katılımdan daha geniş bir katılımla gerçekleştirmek zorundadır. Katılan ülkelerin sayısının 1944’den daha geniş kapsamda gerçekleşmesi, uzlaşmanın daha zor olmasına neden olacaktır. Üstelik şartlar 1944’de olduğundan çok daha farklıdır. 1944’de Amerikan ekonomisi dünyanın koşulsuz en güçlü ekonomisidir. Bütün dünya ekonomileri savaşın tahrip olurken, Amerikan ekonomisi savaşın sağladığı üretim gücü ile tarihinin en güçlü olduğu günleri yaşamaktadır.

         

                Amerikan ekonomisi çok zor bir durumdadır. 14 trilyon Dolar’lık Amerikan ekonomisi dünyanın en büyük ekonomisidir ancak 8 yılda 10 trilyon Dolar borca girmiştir. 2008 yılında bütçe açığı 500 milyar dolar’dır. Bu açığa bu yıl 700 milyar Dolar finansal yardım paketinin maliyeti de eklenmiştir. Özetle ABD, dünyanın geri kalan ekonomilerine şartlarını dikte ettiremeyecek kadar güçsüzdür.

         

                 Küreselleşme gurusu Friedman, bunu şu şekilde ifade etmektedir: “Bu krizde hayatta kalabilmek için yabancılara ve Çin, Asya, Avrupa ve Ortadoğu’dan gelecek SWF’lere (Sovereign Wealth Funds-bağımsız varlık fonları, hükümetlerin döviz rezervi yönetimi amacıyla kurdukları bir ulusal yatırım fonu) her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız. Ve onlar da sağlıklı olabilmek için bize ihtiyaç duyacak” demekte ve eklemektedir “Eski bir özdeyişin de ifade ettiği gibi elinde altın tutan kuralları belirler. Artık eskisi kadar çok altınımız yok ve biraz daha fazlasına sahip oluncaya dek, bize kendi altınlarını ödünç verenlerin kurallarına daha fazla kulak vermemiz gerekecek.” 

         

                 Yale Üniversitesi İşletme Fakültesinden Jeffrey Garten, durumun ABD açısından vahametini daha radikal bir tarzda ortaya koymuştur. Garten şöyle demektedir: “Yurtdışından gelecek bir sonraki sermaye çok daha talepkar olacak ve reel varlıklara yönelecek. Daha da borçlanan bir ulus olmak, egemenliğimizi bir az daha kaybetmemiz anlamına geliyor. Ekonomi politikamızı diğerlerinin onaylayıp onaylamadığını dikkate almamız anlamına geliyor.50 yıldan uzun süredir diğer ülkelere onları bıktırıncaya kadar yönelttiğimiz öğütlere ve eleştirilere açık olmamız anlamına geliyor. Bütçe ve para politikalarımızda, diğer sermayelerle çok daha yoğun istişarede bulunmak anlamına geliyor.”

         

                Bunlardan çıkan sonuç, 2. Bretton Woods’un oluşmasının, Bretton Woods’dan daha zor olduğu ve daha fazla Amerikan tavizine ve daha çok küresel uzlaşmaya dayanması gerekeceğidir. Üstelik ABD Birinci Bretton Woods’un ideolojik öncülüğünü yapmakta da zorluk çekmemiştir. Bugün ise ABD’nin ideolojik öncülüğünü yaptığı neoliberal-monetarist politikaların dünyayı iflasa sürüklediği bir noktada Washington’un yeni bir ideolojik öncülük yapmasını zorlaştırmaktadır.

         

         

         

                  b) Amerikan Halkının Ekonomik Reform Talepleri

         

         

                  Küreselleşme, bütün dünya halklarını yoksullaştırırken, Amerikan halkının da yoksullaşmasına neden olmuştur. Amerikan orta sınıfı Obama’nın ekonomik politikalarından büyük bir beklenti içerisindedir. Obama’nın halka gerçekleştireceğini söylediği reformların kapsamı 300 milyar Dolar’dır. Bu paranın hangi kaynaktan temin edileceği henüz açık değildir.

         

         

         

               c)ABD’nin Bozulan İmajının Düzeltilmesi

         

         

                 ABD’nin son sekiz yılda olağanüstü bozulan imajının düzeltilmesi amacı ile Obama Yönetiminin bazı çalışmalar gerçekleştirmesi beklenmektedir. Bu çerçevede, küresel ısınma ile mücadeleye ABD desteğinin açıklanması, Guantanamo’daki hapishanenin kapatılması, Amerikan küresel işkence sisteminin eleştirilmesi ve durdurulması düşünülebilir.

         

                 Ayrıca, Bush’un “tek taraflı politikalarının” terk edilerek, Obama’nın “müttefiklerle beraber çalışacağı” görüşünün yayılması, Bush’un “önleyici darbe” doktrininin terk edilerek, Obama’nın “diplomatik girişimi” ön plana çıkaracağının duyurulması, “Bush’un “iyiler ve kötüler” şeklindeki anlayışının terk edilerek, Obama’nın “farklılıkları aşmak” anlayışı ile siyaset yapacağının propagandasının yapılması ve nihayet Obama’nın Bush’un evangelist ideolojiye dayanan dış politikasının yerine pragmatist politikalar izleyeceğinin ifade edilmesi de Amerikanın yeni imaj çalışmalarının parçası olmaya başlamıştır.

         

         

                  d)Yükselen Çin Tehdidi

         

                  ABD, Çin’e karşı karışık duygular ve açmazlar içersindedir. Bir yandan Çin’in durmak bilmeyen ekonomik kalkınması neticesinde çok kısa bir süre sonra dünyanın en büyük ekonomik gücü haline geleceği gerçeği öte yandan ABD ekonomisinin Çin ekonomisi ile oluşmuş olan bağları, Amerikalı karar alıcıların Çin’e yönelik bağımsız politika izlemelerini zorlaştırmaktadır. Çin izlediği ekonomik politikalarla küreselleşme sürecinden en fazla istifade eden ülkelerin başında gelmektedir.

         

              Bush Yönetiminin 11 Eylül’e kadar geçen ilk 9 ayında Washington’un en önemli gündemi Çin tehdidi olmuştur. Ancak, 11 Eylül’den sonra ABD’nin gündeminin merkezine El Kaide ve BOP oturunca, Çin’in örtülü desteğine ihtiyaç duyan Washington Çin ile uyum politikası izlemeyi tercih etmiştir. Pekin, bu sekiz seneyi ekonomik atılımını sürdürmekle geçirmiştir. Küresel finansal kriz yaşanırken, Çin Merkez Bankası 2 trilyon Dolar rezerv ile ABD’nin krizi aşmasındaki en önemli ortaklarından birisi olmaya adaydır.

         

         

            e)Rusya Yeniden Kutup

         

         

                 Rusya’da Putin yönetimi altında ve son yılların yüksek petrol gelirleri ile politik ve ekonomik gücünü önemli ölçüde restore etmiş bir ülkedir. Moskova, Tekrar çok kutuplu bir dünya politikasında önemli bir siyasi ve askeri aktör olmaya çalışmaktadır. ABD, bir yandan Rusya’nın yeniden kutuplaşma politikasından büyük rahatsızlık duyarken, öte yandan İran’a karşı Moskova’nın desteğine ihtiyaç hissetmektedir. Üstelik, Obama, gerek Afganistan gerek ise Hazar petrolleri konusunda izlemeyi planladığı politikalar ile Moskova’yı aşırı derecede rahatsız edecektir.

         

             Ayrıca, Rusya’yı kuşatma planının önemli bir parçası olan Büyük Karadeniz Projesi’nin mimarı olan Ronald Asmus’un Obama Yönetimi içinde olması bu projenin yeni yönetim tarafından da ısrarla savunulabileceğinin bir işaretidir. Washington, Ankara’yı Karadeniz bölgesinde Moskova ile işbirliği içinde görmektedir. Obama’nın NATO’yu güçlendirerek, Rusya etrafında güçlü bir çember oluşturma, alternatif enerji hatları ile Rusya’nın Avrasya enerjisi üzerinde tahakküm kurma politikasını kırma isteği, ABD’yi Türkiye ile iyi ilişkilere zorlayacaktır.       

         

         

                   f)Afganistan Savaşı Devam Edecek

         

         

             Obama, Irak’tan çekilirken, savaşın ağırlığını Afganistan’a kaydırmayı planlamaktadır. Terörle savaş bu bölgede devam edecektir. Obama, “Afganistan’da savaşı kazanırsak, Irak’ta da kazanırız” demektedir. Hala hazırda Afganistan’ın % 90’ı Taliban’ın denetimindedir. Karzai yönetimi genel hatları ile çökmüştür.  Afganistan’da 8.300 askerle, ABD’nin 32.00 askerinden sonra en büyük gücü bulunduran İngiltere, Afganistan savaşının kazanılamayacağını düşünmektedir. Irak’tan çekilen Amerikan birliklerinin 2 tugayı Afganistan’a kaydırılacaktır. Ancak, Obama’nın Bush’un son aylarda başlattığı Pakistan’a sınır ötesi harekat politikasını güçlendirerek devam ettireceği açıklanmaktadır. Bu politika çok ağır sonuçlar verebilecek bir süreci tetikleyebilir.

         

            İşte bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi’nden bile çılgınca olan bir politikaya ise Ergin Yıldızoğlu dikkat çekmektedir. Yıldızoğlu,  ABD’nin Çin sınırına kadar uzanan bir askeri varlık oluşturmak amacı ile Pakistan’ı istikrarsızlığa hatta birkaç devlete bölecek bir istikrarsızlığı destekleyebileceğini ileri sürmektedir. Bu çılgınca teorinin hedefi, ABD’nin İran’dan Çin’e uzanan alanda askeri varlık oluşturması olarak belirtilmektedir.[2] Amerikan askerileri ile Pakistan Ordusu arasında Pakistan topraklarında çatışmaların çıkması önemli bir gelişmedir.[3]

         

           Ancak böyle bir süreci ABD’nin oluşturabilecek askeri gücü ve politik etkinliği yoktur. Bu bölgeye ileri sürüldüğü gibi NATO’nun yerleşmesini sağlamak ise NATO’nun Avrupalı ülkelerinin ikna edilmesi mümkün görünmediği için muhtemel görünmemektedir. ABD’nin izlediği politikalardan büyük bir endişe duyan Pakistan ise Çin ile ilişkilerini yoğunlaştırmaktadır.[4] Öte yandan, Pakistan kaynaklı bir terörist baskının Hindistan’da gerçekleşmesi konusunda bu terör eyleminin Pakistan’ı sindirmek için gerçekleştirilmiş bir örtülü operasyon olarak nitelendirilmektedir.[5]

         

           Obama’nın savaşın eksenini Afganistan’a döndürmesi, BOP’un BAP yani Büyük Avrasya Projesi olarak, devam ettiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. BAP’ın amacı, Batı Türkistan’ın enerji kaynaklarını üzerinde hakimiyettir. Ancak Afganistan-Pakistan ekseninde büyük bir istikrarsızlık sürerken, böyle bir hakimiyetin kısa sürede gerçekleşmesi mümkün olmaz. ABD’nin Afganistan operasyonunda davet edeceği güçlerden birisi bölge üzerinde manevi etkisi olan, Türkiye olabilir. Hatta Türkiye’yi teşvik için Kerkük konusunda bazı teşvik önerileri de Türkiye’ye sunulabilir.

         

         

         

        g)ABD Gücünün Afrika Kıtasına Açılması

         

         

         ABD, Obama’nın başkanlık döneminde Obama’nın Afrika’daki köklerinden de faydalanarak Afrika kıtasına güçlü bir açılım gerçekleştirecektir. Bush döneminde ABD milli güvenlik alanı içine alınan Afrika petrolleri de dahil olmak üzere bir çok husus Obama’nın bu açılımı başlatmasını gerektirmektedir.

         

          Bu noktada ABD’nin Ortadoğu politikalarına ve bu politikaların Türkiye’nin Ortadoğu politikalarına etkisine eğilebiliriz. ABD’nin Ortadoğu politikalarını üç ana eksen etrafında özetlemek mümkündür. Bunlar sırası ile Ortadoğu barış süreci, ABD-İran ilişkileri ve ABD’nin Irak politikalarıdır. Aşağıda bu süreçleri ve Türkiye’nin yapması gerekenleri ele alacağız.

         

         

         

               a)Ortadoğu Barış Süreci

         

         

               Her Amerikan başkanının gündeminin önemli bir parçası Ortadoğu’da İsrail ile Araplar arasında barış sağlamaktır. Obama’nın da sonuca ulaşması mümkün olması da Ortadoğu barış süreci önemli bir gündem parçası olacaktır. Obama’nın ekibi içinde Ortadoğu barışına bakış açısı farklı olan üç farklı ekip bulunmaktadır. Obama, ne 2009’da ne de daha sonrasında büyük bir ihtimal ile Arap-İsrail çatışmasını aşacak bir süreci tetikleyebilecek durumda olmayacaktır. Ancak, Ortadoğu barış süreci söylemi sürekli gündemde tutulacaktır.

         

         

         

         

          b)ABD-İran İlişkilerinde Yeni Nokta

         

           

               ABD-İran ilişkilerinde Obama yeni bir süreç başlatacaktır. Bu sürece “büyük havuç-büyük sopa” politikası olarak nitelendirilmektedir. Obama, İran’a nükleer güç politikasını durdurması karşılığında, İran’da rejimi tanımayı, ABD-İran ilişkilerini normalleştirmeyi, ekonomik işbirliği önermeyi planlamaktadır. Hatta, İran’ın nükleer silah yapmama güvencesi vermesi karşılığında nükleer güç olmasına izin verilmesi dahi söz konusu olabilecektir.

         

                Taraflar arasında uzlaşma olmaması durumunda Obama, İran’a karşı deniz kuşatmasını da öngören bir ekonomik ambargo planladığı kaydedilmektedir. İran’a yönelecek ekonomik ambargoda en stratejik ülkelerin başında Türkiye’nin geleceği açıktır. ABD’de Türkiye’den bu talepte bulunacaktır. Ekonomik ambargonun sonuç almaması durumunda ise İran’a taktik nükleer silahları da kapsayan bir saldırı ihtimali üzerinde düşünülmelidir.

         

         

                   

                c)Irak’tan Çekilme ve Türkiye İçin Olası Sorunların Bir Bölümü 

         

         

                Türkiye-ABD ilişkileri açısından en önemli husus ABD’nin Irak politikası olacaktır. Çünkü 1990’dan buyana Türk-Amerikan ilişkilerini ağır ağır büyük bir krize sürükleyen husus, iki ülkenin Irak politikalarının çok farklı olması olmuştur. 2003’den buyana yaşanan gelişmeler, Amerikan toplumunu Irak yorgunu yapmıştır. Amerikan halkı, Amerikan Ordusu’nun bir an önce Irak’tan çekilmesini arzu etmektedir.

         

                 Bu arada ABD ile Irak arasında Amerikan Ordusu’nun Irak’tan 3 sene içinde, 2011’e kadar çekilmesini öngören bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma bir yandan Tahran’ın dolaylı müdahalelerinin de sonucu olarak, Amerikan Ordusu’nu memnun etmeyen şekil alırken, öte yandan da Irak’tan bir sene içinde çekilmek isteyen yeni başkan Obama’nın da önünü kesmiştir. Obama, başından beri Bush’un Irak politikasına muhalefet etmiştir. Muhalefetinin nedeni Irak savaşının kazanılmaz olduğuna inanması ve Irak savaşının El Kaide ile mücadele edilmesini engelleyeceğini düşünmesidir.

         

                  Amerikan geri çekilmesi çok boyutlu olarak Amerikan için sorunlar yaratacak bir geri çekilme olacaktır. El Kaide, Amerikan Ordusu’nun Irak’tan çekilmesini, İsrail Ordusu’nun Lübnan’dan çekilmesi ile karşılaştırmaktadır. Öte yandan Obama’nın Irak’ta bölgesel barış görüşmelerine Suriye ve İran’ı da çekerek, yeni bir açılım gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Önümüzdeki üç yıl içinde yeni gelişmeler yaratarak, Amerikan Ordusu’nun Irak’ta kalmasını sağlayacak aktörlerde olacaktır.

         

         

                   2009 Başında Türk-Amerikan İlişkileri

         

         

                   2009 başı itibarı ile Türk-Amerikan ilişkileri iki aşamalı olarak incelebilir. 1991-2002 sürecinde ikili ilişkiler Irak ekseninde “karşılıklı şüphe” ve zaman zaman “kontrollü yüksek tansiyon” politikası ile devam etmiştir. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve 4 Temmuz 2003’de Amerikan askerlerinin peşmerge güçleri ile Süleymaniye’de Türk Özel Kuvvetleri’ne saldırması ve PKK’ya Kuzey Irak’ta sağlanan Amerikan koruması ile iki ülke arasındaki ilişkiler tarihindeki en büyük krizine girmiştir. Bu dönemde ABD’nin Türkiye’ye bakışını Ankara’daki eski Amerikan Büyükelçisi Mark Paris şu şekilde özetlemektedir: “Türkiye’ye sömürücü miyoplukla baktık.”[6]

         

                  Obama’nın Türkiye politikası ile ilgili ilk ipuçlarını ise Obama’nın resmi internet sitesinde bulmak mümkündür. “Türkiye ile Stratejik Ortaklığı Yeniden İnşa Etmek” başlıklı bölümde Bush döneminin Türkiye politikası kötü yönetilmiş politika olarak nitelendirilmektedir. Obama, Türkiye’nin ABD’nin Irak’a müdahalesinden zarar gördüğünü ve Bush Yönetiminin PKK ile mücadele etmediğini kaydetmektedir. Bütün bunların Türkiye’nin sırtını Batı’ya dönmesine yol açtığı kaydedilmektedir. Ancak, Obama Yönetimi’nin Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunları aşmak için ne yapacağı ortaya konulmadığı gibi, AB, Kıbrıs ve nihayet Irak konusunda kullanılan ifadeler, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir iyileşmenin olacağını göstergesi olmamaktadır.

         

                   Obama’nın sitesindeki şu ifade, Türk-Amerikan ilişkilerine yaklaşımı göstermektedir: “Başkan seçilirse Obama ve yardımcısı Biden’ın Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi ve Türkiye’nin AB’ye katılımına da destek verecektir.”  Bu ifade, Obama yönetiminin en önemli meselelerde Türkiye’nin iç işlerine müdahale etme konusunda ne kadar istekli olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, ikili ilişkilerde sorunları süreceğinin göstergesidir. Ancak Obama Yönetiminin sadece AB ve Türkiye’de demokratikleşme gibi muğlak ifadelerle geniş bir alana müdahale yaklaşımı değil, sözde Ermeni soykırımına ve Fener Rum Patrikhanesi-Heybeliada meselesindeki yaklaşımı da ikili ilişkilerde sorun yaratacak niteliktedir. Fakat, ikili ilişkilerde gelişmeleri belirleyecek, ABD’nin Ortadoğu ve Irak politikalarına yaklaşımı olacaktır. 

         

         

         

                      Türk-Amerikan İlişkilerinde Irak

         

         

        Obama başkan olması halinde Irak’tan 16 içinde çekileceğini açıklamıştır. Ancak Obama’nın başkan seçilmesinden hemen önce, Irak ile ABD arasında Amerikan Ordusu’nun üç sene yani 36 ay içinde Irak’tan çekilmesini öngören bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmanın Irak’tan çekilmek istemeyen Amerikan generallerini çok memnun ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü anlaşma görüşmeleri yapılırken masada oturan Amerikalı generaller, ikili baskı altında kalmışlardır. Bu baskılardan birisi Obama’nın iktidara yaklaşmasının ürettiği zaman baskısı diğeri ise Tahran’ın Şii Araplar aracılığı ile ABD-Irak anlaşmasına yaptığı müdahalelerin ürettiği baskıdır. Bu ikili baskı altında, Amerikalı generaller, bu şekilde imzalamak istemedikleri bir anlaşmayı imzalamak zorunda kalmışlardır.

         

        Öte yandan Amerikan halkı Irak yorgunu bir halktır. Amerikalılar oğullarının geri dönmesini istemektedirler. Irak’tan çekilme konusunda angaje olan Obama, Irak’tan çekilmeme gibi bir seçeneği, en azından kısa bir süre içinde, çok ciddi bir şekilde savunamaz. Ancak, ABD Ordusu’nun geri çekilmesi için yeni başlayan üç sene çok uzun bir zamandır. Bu üç sene içinde Amerikan Ordusu’nun Irak’tan geri çekilmesini engelleyecek bir çok önemli gelişme gerçekleşebilir. Bu “somut” gelişmelere “subjektif” katkı yapacak ise Obama’nın çevresinde bulunan dış politika ekibinin katkısı olacaktır. 

         

        Irak söz konusu olduğu zaman Türkiye açısından Obama Yönetiminde üzerinden durulması gereken üç isim vardır. Bunlardan birisi Başkan yardımcısı Joseph Biden’dır. 2006 yılında Delaware senatörü olan J. Biden ve Les Gelb ile beraber, 27 Ağustos 2006’da The New York Times gazetesinde  Irak’ın etnik saf otonom bölgelere bölünerek zayıf bir konfederal çerçevede örgütlenmesi  ve parçalanması önerisini ortaya atmışlardır.

         

                   2007 yılında tartışılmaya başlanan Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Les Gelb ile Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı senatör Biden’in planı da “yumuşak bölünme” diye adlandırılacak bir süreci desteklemektedir.[7] Ancak Gelb-Biden planı yeni bir şey söylememekte sadece olan durumu tespit etmektedir. Çünkü ABD Irak’ı coğrafi federalizm yerine zaten etnik ve mezhepsel federalizm ile bölünmeye müsait şekilde kurgulamıştır.

         

        Senatör Joe Biden 2 Ağustos 2007’de yaptığı açıklamada sanki yumuşak bölünmeden vazgeçmiştir. Biden, “Kuzey Irak’ta yarı özerk bir Kürt bölgesinin kurulması, Türkiye için bağımsız bir Kürt devletinin ilanından daha iyi”dir demiştir.[8] Joe Biden 26 Eylül 2007’de ise Irak’ın “bağımsız, tek bir federal ülke” olarak kalmasını destekleyen bir yasa tasarısının Senato’dan 23’e karşı 75 oy alarak yasalaşmasını sağlamıştır. Petrol gelirlerini Bağdat’ın kontrolünde olmasını isteyen tasarıya göre “ABD, Irak anayasasında yer alan ana bölgeler arasında federal bir sistemi ve federal bölgelerin yaratılmasını sağlayacak siyasi çözümü desteklemelidir” denilmektedir.[9] Yasada “etnik ve mezhepsel temele dayalı veya üç bölgeli federasyon kavramları da geçmemektedir.

         

        Yasa farklı anlamlandırmalar ile karşı karşıya kalmıştır. Büyük bir çoğunluk yasayı yumuşak bir bölünme yasası olarak nitelendirirken, yasanın petrolün denetimini üniter bir ülkede olduğu gibi tamamen Bağdat’ın denetimine vermesi kafalarda karışıklıklara neden olmuştur. Çünkü bu da bölünme ve çok eleştirilen “gevşek federasyon” politikalarının tam aksine bir politikayı içermektedir. Petrolun Bağdat’ın denetiminde olmasını destekleyen yasa Ankara’da memnuniyet yarattığı görülmüştür.[10]

         

         Türkiye açısından ikinci önemli isim ise Richard Hollbroke’dur. Hollbroke, uzun süre, Obama Yönetiminde dışişleri bakanı olmak için çalışmış ancak sonunda bu koltuğu Hillary Clinton’a kaptırmıştır. Ancak bu Hollbroke’un Obama Yönetiminde önemli bir görev almayacağı ya da görüşlerinin etkili olmayacağı anlamına gelmez. Hollbroke, NATO’nun ve ABD’nin Kuzey Irak’a askeri üslere yerleşerek Türkiye’nin bölgeye müdahalesinin engellemesini savunmaktadır. Richard Hollbroke’da “efsanevi lider Mesut Barzani” tarafından yönetilen” 4 milyon halkın (Kürtlerden bahsediyor) ezici çoğunluğu (2005 referandumunda yüzde 98) Irak’ın parçası olarak kalmak istemiyor. Kim onları suçlayabilir ki?” diyerek bağımsızlık isteğini ahlaken onayladıktan sonra “Türkiye ve Irak Kürdistanı’nın birbirlerine ihtiyacı var. Kürdistan, Türkiye ile güneydeki kaos arasında tampon oluşturabilir.Türkiye ise teknik olarak hala Irak’ın parçasıyken, artık işlevsiz kalabilecek bir Bağdat hükümetinden fiilen kopmuş bir Kürdistan’ın koruyucusu olabilir”demektedir.[11] Ancak ABD Kongresi’ Dış İlişkiler Komisyonundan bir konuşma yapan R, Hollbroke Türkiye’nin PKK tehdidinden dolayı İran ile yakınlaştığını, Türk Ordusu’nun İran ile görüşmelere başladığını söylemiş ve „Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayız“ da demiştir.[12]

         

        Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçek mimarlarından olan ABD e. Dış İşleri Bakan yardımcısı Ronald Asmus’da Irak’ın parçalanması durumunda iç savaşın K. Irak’a sıçramasını engellemek amacı ile NATO’nun K. Irak yerleşmesini önermektedir.[13] Böylece, NATO Kürt devletinin kurulmasını sağlayacak araç haline gelecektir. Hollbroke ve Asmus’un Obama Yönetiminde yer almaları durumunda bu görüşlerinde ısrar etmeleri büyük sıkıntıya neden olacaktır.

         

        Obama’nın sitesinde yapılan açıklama da ise şöyle denilmektedir: „Obama ve Biden, Türk ve Kuzey Iraklı Kürt yöneticileri bir araya getirerek, PKK tehdidi ile baş edecek Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti edecek ve Kuzey Irak’ta çok ihtiyaç duyulan Türk yatırımlarına yardımcı olacak kapsamlı bir diplomatik çözümde öncülük yapacaktır“ denilmektedir.[14] Aralık 2008’in ikinci haftasında Türk basınında gündeme gelen Türkiye’nin Kuzey Irak’ı tanıması karşılığında PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiye edileceği haber/yorumlarının kökeninde Obama’nın bu yaklaşımı vardır.  Ancak, ABD’de iktidarda kim olursa olsun Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini belirleyecek olan jeopolitik zorunluluklardır.

         

         

                  Sonuç

         

         

                  Bu çerçeveden baktığımızda ABD için önümüzdeki dönemde en önemli sorun, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’da Amerikan yanlısı bir güç dengesinin muhafaza edilmesidir. Çok kutupluluğa doğru kayan bir dünyada bu zor olacaktır. Dünyanın çok kutupluluğa kayışı ve Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik konum, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin politik manevra alanını genişleteceği gibi, ABD’nin son yıllarda Türkiye’ye yönelik izlediği düşmanca politikalara benzer politikaları izlemesini zorlaştıracaktır. Bu hususu N. Eslen şu şekilde ifade etmektedir: “Amerikan gücünün tehditlerinin anlaşıldığı dinamik çok kutuplu düzende ABD’nin ve Obama’nın Türkiye’ye ihtiyacı giderek artacak. Bu ihtiyaç yeni dönemin dinamiklerinden, Türkiye’nin coğrafi konumundan, jeopolitik özelliklerinden ve gücünden kaynaklanıyor.”[15]

         

                   ABD’nin son yıllarda Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarını ihlal ettiği alan Irak olmuştur. ABD’nin Irak’ta oluşturduğu alt yapı, bu ülkenin bölünmesini ve Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını hedefleyen bir alt yapı olmuştur. ABD’nin bugüne kadar Irak’ı, Kürt devleti, Sünni Arap devleti ve Şii Arap devleti şeklinde üçe bölmemesinin tek nedeni, Türkiye’nin itirazları değil, bu bölünmenin gerçekleşmesi durumunda bölgedeki dengelerin bir kez daha İran lehine değişeceği keyfiyetidir.

         

                     Önümüzdeki dönemde Irak’tan çekilmenin ve Afganistan’a daha fazla angaje olmanın yarattığı sorunlar, Vashington’un daha fazla Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyacağı anlamına gelecektir. Türkiye’nin ağırlığını, anti-Amerikan kampa vermesi, Rus-Türk-İran ittifakının güçlenmesi, ABD için çok can sıkıcı sonuçlara neden olabilir. Üstelik Ankara ve özellikle askerler bunun güçlü sinyallerini ABD’ye vermişlerdir.

         

                      Obama Yönetimi, Irak’tan çekildikten sonra Kuzey Irak’ta Amerikan askeri üslerini tutar ise bu ilk fırsatta bağımsız Kürt devletini kuracağı anlamına gelecektir. Ankara, bu askeri üslerin lojistik desteği için asla Habur Sınır Kapısının kullanılmasına izin vermemelidir. Buna rağmen, Amerikan Ordusu, Kuzey Irak’a yerleşir ise Ankara’nın çok kutuplu dünyada ABD’ye muhalefet ve eksen değiştirmeden başka seçeneği kalmamaktadır. Çünkü ABD korumasındaki bir bağımsız Kürdistan orta vadede Türkiye için çatışma anlamına gelecektir.

         

               Esasen bu gerçeğin devletin stratejik aklı tarafından da uzun süreden buyana görüldüğü anlaşılmaktadır. Eski MGK Genel Sekreteri Org. Kılınç’ın 2 Mart 2002’de Harp Akademilerinde yaptığı konuşmada “Türkiye’nin Rusya ve İran ile ittifak oluşturması” gerektiği fikri¸ kişisel bir fikir değil, bir psikolojik operasyondur.[16]2007 senesinde Org. Yaşar Büyükanıt’ın Washington ziyareti sırasında Putin’in Münih Güvenlik Konferansında yaptığı ve tek kutuplu dünya düzeninin sona ermesini talep eden konuşmasının Türkçesinin aynı gün Türk Genelkurmay Başkanlığı web sitesine konulması doğru okunması gereken bir husustur.

         

              Org. Büyükanıt’ın Nisan 2007’de Amerikan Ordusu’nun Kuzey Irak’a yerleşmesinin bölgeyi bir terör üssü haline getireceğini açıklaması, TSK’nın terör-ABD bağlantısı konusundaki algılamasının açık bir göstergesidir. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ’un İran ile askeri ilişkilerin çok iyi ilerlediğinin ve PKK’ya karşı ortak mücadelenin geliştiğinden bahsetmesi de ABD-İran ilişkilerinin  altını çizmesi üzerinde durulması gereken bir husustur.

         

           Gürcistan’daki son gelişmeler sonrasında Türkiye’nin Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz’e girmesine zorluk çıkarması ve Amerikan savaş gemileri Karadeniz’de iken Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Rus Deniz Kuvvetleri Komutanı ile bir gemide buluşması doğru okunması gereken mesajlardır. Esasen ABD, uzun bir süreden bu yana Türkiye’nin Karadeniz’de ABD politikalarına muhalefet etmesinden büyük rahatsızlık duymakta ve bu politikaları bir anti-Amerikan  Türk-Rus ittifakı olarak görmektedir.[17]

         

            Türkiye’ni bu yaklaşımlarına karşı Moskova’dan da ilginç açılımlar gelmektedir. Rus Savunma Bakanlığı’nın resmi yayın organı olan Karsnaya Zvezda (Kızıl Yıldız) dergisinde Ekim 2008’de yayınlanan bir makalede Türkiye’nin uzun vadede güvenilir bir ortak olduğundan bahsetmiştir. Dergide ayrıca, Venezuella’ya Amerikan gücüne meydan okumak için giden Rus askeri deniz filosunun Türk Deniz Filosunun merkezi olan Aksaz-Karaağaç’a uğradığı ve çok sıcak karşılandıkları da kaydedilmiştir.[18] Rus milletvekili Sergey Markov ise İzvestiya gazetesinde yazdığı makalede Rusya’nın Türkiye’yi siyasi ve ekonomik müttefik olarak keşfetmesinin zamanının geldiğini kaydetmiştir.[19] 

         

        Türk-Rus ilişkilerindeki gelişme sadece Washington değil, Avrupa başkentlerinin de farkında olduğu bir husustur. La Figoro gazetesinde yer alan bir analizde şöyle denilmektedir: AB ile ilişkilerinde derin bir hayal kırıklığına uğrayan Türkiye, Rusya ile yakınlaşmaktadır. Türkiye’nin tepkisi anlık bir tepki değildir. Hem AKP iktidarı, hem Türk Ordusu hem de laik elit, Rusya ile yakınlaşma konusunda dipten gelen bir dalganın etkisindedir. Fransız gazetesine göre, eski Osmanlı alanında aktif politika yürüten Ankara, Moskova’nın da eski SSCB alanındaki aktif politikasına olumlu bakmaktadır.[20]

         

                  Bütün bu gelişmeler ışığında baktığımızda Washington, Irak’ta bağımsız Kürt devleti projesini desteklediği takdirde Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler köklü bir kopuş yaşayacaktır. Türkiye, oluşmakta olan çok kutuplu dünya düzeninde ağırlığını Rusya, İran, Pakistan, Çin eksenine kaydıracaktır. Unutulmamalıdır ki, Milletler Cemiyeti’nin Musul Vilayetini Türkiye’den kopararak, İngiliz mandası altındaki Irak’a veren kararından hemen sonra Türkiye, Sovyetler Birliği ile 20 senelik dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalamıştır.

         

         

         


        


        

         

        [1]        Nadim Macit, Küresel Güç Politikaları, Türkiye ve İslam, Fark Yayınları, Ankara 2006, s.4.


        

        [2]    Cumhuriyet, 24 Eylül 2008, Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan Uçuruma İtiliyor?


        

        [3]     Milliyet, 27 Eylül 2008, “ABD ve Pakistan askerleri çatış


        

        [4] Pakistan’ın yeni Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari İlk ziyaretini Pekin’e yapmıştır. Çin ve Pakistan arasında 12 anlaşma imzalanmıştır. Zerdari’nin her üç ayda bir Çin’i ziyaret etmesinin planlandığı duyurulmuştur. Cumhuriyet Strateji, 3 Kasım 2008, Yıl :5 Sayı 227, Barış Adıbelli, “Pakistan beklentileri karşılamadı


        

        [5] Yeniçağ, 4 Aralık 2008, “Pakistan’ı sindirme hamlesi”; Amerikan Senatosuna Florida Senatörü Bob Garham ve Missouri Senatörü Jim talent tarafından verilen bir araştırma raporundan Pakistan’ın biyolojik ve nükleer silah kaynağı olarak Pakistan’ın gösterilmesi de ilginç bir gelişmedir. Yeniçağ, 4 Aralık 2008, Arslan Bulut, “ABD’nin sıkıntısı Pakistan’daki bilimsel gelişme


        

        [6] Vatan, 28 Ekim 2008, “Türkiye’ye sömürücü miyoplukla baktık


        

        [7] Milliyet, 2 Mayıs 2006, „Irak üç parça olsun“. Yazının orjinali için bkz. Radikal, 4 Mayıs 2006, ‘’Irak’ federasyon kurtarır’’


        

        [8] Yeniçağ, 3 Ağustos 2007


        

        [9] Cumhuriyet, 27 Eylül 2007, “Irak’ın bölünmesine yeşil ışık”


        

        [10] Cumhuriyet, 28 Eylül 2007, “ABD’nin petrol hesabı”


        

        [11] Washington Post, 12 Şubat 2007 „Kürtler ve Türkler için bir fırsat mı?” Türkçesi için bkz. Radikal 13 Şubat 2007 ve Milliyet, 13 Şubat 2007, “Kerkük’te uzlaşma gerek


        

        [12] Cumhuriyet, 20 Eylül 2007, “PKK tehdidi Türkiye ve İran’ı yakınlaştırıyor”


        

        [13] Cumhuriyet, 8 Şubat 2007, “Kuzey Irak’a NATO gelsin


        

        [14] Milliyet, 24 Ekim 2008, “Türkiye’yi kazanacağız


        

        [15] Radikal, 10 Kasım 2008, E. Tuğg. Nejat Eslen, “Obama Türkiye için şansı mı?


        

        [16] Radikal, 8 Mart 2002, “Kılınç: AB olmaz


        

        [17] Bu konuda en kapsamlı ve çarpıcı makalelerden birisi için bkz. Ariel Cohen, ABD’nin Karadeniz Stratejisi, 21. Yüz Yıl, Cilt 1 Sayı, 1. s. 189-209


        

        [18] Yeni Çağ, 29 Ekim 2008, “Türkiye güvenilir ortak


        

        [19] İzvestia, 29 Ekim 2008’den nakleden Cumhuriyet, 30 Ekim 2008, “Rusya Türkiye’yi keşfetmeli


        

        [20] Le Figaro, 3 Aralık 2008, Thierry Portes’den nakleden Milliyet, 4 Aralık 2008, “Türkiye Rusya’ya Yakınlaşıyor


Türk Yurdu Ocak 2009
Türk Yurdu Ocak 2009
Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele