“Bürokratik Zorluklara Rağmen Başardık”

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

        BEYPAZARI BELEDİYESİ BAŞKANI MANSUR YAVAŞ:

         

        ”Kentsel Mirasımızın Canlanmasını ve Korunmasını Bürokratik Zorluklara Rağmen Başardık”*

         

        

         

         - İsterseniz söyleşimize Beypazarı’nın tarihiyle başlayalım, geçmişiyle, günümüzdeki sosyo-ekonomik durumuyla panorama çizer misiniz bize?

         

         - Beypazarı;  geçmişi 3500 yıla dayanan, İpek Yolu üzerinde bulunan bir yerleşim yeridir. Beypazarı’na ilk önce Hititlerle aynı kavim oldukları iddia edilen Luwi’ler yerleşmişlerdir. Beypazarı ilçesine ilk ismi de Luwi’ler “Lagania” olarak vermişlerdir. 'Kaya Doruğu Ülkesi' anlamına gelen bu isim Beypazarı'nın konumunu ifade etmektedir. Daha sonra Hititler, Frigler, Romalılar ve Bizanslılar hep buralarda yaşamışlardır. Bu uygarlıklardan geriye farklı anlatılar ve izler kalmıştır. Örneğin;  Frigyalıların ölülerini toprağın altına gömmedikleri, İnözü Vadisinde küçük delikler, mağaralar açarak oraya gömdüklerine dair buluntular var. Daha sonra Bizanslılar döneminde de, erken Hıristiyanlık zamanında bu mağaralar büyütülerek Manastır haline getirilmiş ve Beypazarı bir piskoposluk merkezi olmuştur. Anastasiopolis adını alan Beypazarı’na; daha sonra Selçuklular yerleşmişlerdir. Selçuklular döneminde Beypazarı’nda para basıldığına dair bulgular var elimizde. Eski İpek Yolu üzerinde bulunmasından dolayı da ticaretin çok yoğun yaşandığını biliyoruz. O dönemlerde, İstanbul’dan Kudüs’e ve Bağdat’a giden bütün kervanlar buradan geçmekteydiler. Nüfusunun 1573 yılı resmi sayımına göre 10 bin olması ve yine o yıllarda hafta sonları, haftada iki gün kurulan pazara da civardan 10 bin kişinin gelmesi, Beypazarı’nın günümüzde olduğu gibi o dönemde de çevre kentlerin ilgi odağı olduğunun göstergeleridir. Halen yakın tüm yerleşim bölgelerinden, pazara, alışverişe, hastaneye buraya gelirler.

         

        O yıllarda Beypazarı’ndan yurt dışına pirinç satılmaktaydı ve bir de tiftik çok meşhurdu bölgemizde. Beypazarı’nda üretilen tiftiği Ankara’da dokutturup soft denilen bayanların giydiği kumaş haline getirip Avrupa’ya ticareti yine buradan yapılmaktaydı. Yani, böyle tüccar, çalışkan ve üretken bir yer.

         

        Pirinç yakın zamana kadar vardı ancak Sarıyer Barajı yapılınca 50’li yıllarda Beypazarı’nın iklimi değişti. İklimi değişince hemen pirinci bıraktılar, her tarafa sebze ekmeye başladılar. Şu anda Ankara’da üretilen 680 bin ton sebzenin 400-500 bin tonu Beypazarı’ndan üretiliyor. Yani, halen üretkenliği devam ediyor, ama şunu ifade etmem lazım; son bir iki yıldır yaşanan kuraklık büyük bir sorun yaratmıştır ve çiftçimiz de çok zor durumda kalmıştır.

         

        Bunun yanında kamyon karoser sanayi çok ünlüydü. Hatta sarayın süslü arabaları sadece Beypazarı’ndan ve Bulgaristan’ın bir kentinde yapılmaktaymış. Beypazarı karoseriyle yapılmış arabalar daha fazlaya satılırdı. Şimdi maalesef o sektörde de bir kriz var. Avrupa Birliği uyum yasaları da sektörü olumsuz yönde etkiledi.  

         

        Bunun yanı sıra bölgemizin yakınında kömür işletmeleri var, oralarda çalışan bir miktar insanımız bulunuyor. Ve bir de kendi çapında gümüş işlemeciliğiyle uğraşan esnafımız vardı. Ben Belediye Başkanı olduğum zaman bunların sayısı 5-6’ya kadar düşmüştü, kömür ocağında işe girmek istiyorlardı. Şimdi düşünün gümüş ustası kömür ocağında ne kadar verimli olabilir veya o işi ne kadar zevkle yapabilir? Biz de; insanımızın iyi bildikleri işi yaparak çok para kazanması arzuluyorduk hep. Daha sonra; 2000 yılında başladığımız Restorasyon çalışmalarının ardından Beypazarı’nda müthiş bir patlama oldu, tam anlamıyla bir sosyal değişim yaşandı.

         

        

         

         

         - Bu noktada sizin politikaya girişiniz ve Belediye Başkanı olmanızla ilgili bir soru sorayım. Gerek Ankaralılar ve gerekse Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşayan insanlar Beypazarı’nı çok fazla tanımıyorlardı. Birdenbire Beypazarı 2000’li yıllardan sonra, siz Belediye Başkanı olduktan sonra gündeme geldi ve Beypazarı’nda bir hareketlilik başladı. Bu hareketliliği başlatan sizsiniz bizim bildiğimiz kadarıyla. Ne yaptınız Beypazarı’nda, yani Beypazarı niçin gündeme geldi?

         

        - Seçimlerde en büyük vaatlerimden bir tanesi; Beypazarı’nda tarihi evleri restore ederek ön plana çıkartılmasıydı. Bununla ilgili bir broşür dağıtmıştım. Tabii Beypazarılı seçmen bu broşürü ve vaatleri o kadar çok benimsedi ki şöyle küçük bir örnek vereceğim: Bordürleri boyuyoruz, birkaç renk yaptık; kırmızı-beyaz, siyah-beyaz, sarı-siyah falan derken bir baktık Belediye’ye telefon yağdı, “Bize siz sarı-siyah göstermiştiniz, biz aynısını istiyoruz” diye gerçekten çok telefon geldi. Tabii Belediye Başkanı olduktan sonra bu evler ne zaman restore edilecek sorusu gündeme geldi. Ben ilk önce Beypazarı’nda yatırım yapan Park Holding kuruluşuna gittim. Dedim ki, Beypazarı’nda bir sokağı sizin restore etmenizi istiyoruz. Tamam dediler ama işin doğrusu bir anlam veremediler ilk başta. Tabii 1-1,5 ay gibi kısa zamanda sokağı bitirdik. Acaba sayıyı daha nasıl artırırız diye düşünürken, Park Holding’in Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dünya Bankası Heyetiyle Beypazarı’na geldi. Müzeye giderken sokağı görür görmez çarpıldı, “buralara ne olmuş böyle” diye şaşkınlığını dile getirdi. “İşte bunu siz yaptınız” deyince, kendiliğinden biz 250 tane yapacağız diyerek bana fırsat bırakmadan söz verdiler. Daha sonra ben tabii Beypazarı’na hangi okul gelirse, hangi kuruluş gelirse, sendikalardan tutun, Vali gelirse Vali, herkesten “bir ev de siz yapın, bir ev de siz yapın” diye yola çıktık. İçişleri Bakanı Saadettin Tantan’la Rüştü Kazım Yücelen’den, onlardan da bu iş için destek aldık. Derken Devlet Bahçeli’ye götürdüm yaptığım işleri, o da o zaman Tanıtma Fonuna bakıyordu, o da gerçekten çok meraklı bu işlere. Toplam olarak 1 trilyon 250 milyar da ondan aldım, Tanıtma Fonundan. Tabii harcadığım bütün para yalnız 1,5 trilyondur. En önemlisi vatandaşın kendisini de kattım bu çalışmaya. 2-3 yıl gibi kısa sürede tabii biz 500 tane evin dış cephesini yenileyince hem basında yer almaya başladı, hem insanların ilgisini çekmeye başladı. Bunun yanında tabii bu insanlar buraya gezmeye gelince bunlara yemek yiyecek yer lazım, yöresel yemeklerin hiçbir tanesi lokantalarda satılmıyordu. Çünkü şöyle oluyordu: İnsan yöresinde her gün evinde yediği yemeği gidip de lokantada yemiyor, o da farklı bir şey yemek istiyor. Lokantacılara biz yöresel ürün satın desek de kimse satmıyordu kime satacağız endişesini taşıyorlardı. Ama şimdi Beypazarı’nda yöresel yemeklerin satıldığı en az 30 tane lokanta var. Daha sonra turistler yemeği de yemeye başladılar. Bu sefer bunlara turistlik eşya, bir şeyler satmak lazım. Özellikle Beypazarılı kadınları organize ettim, nasıl olsa her gün tarhana yapıyorsun, makarna yapıyorsun, bunu bir iki teneke fazla yapın dedim. İşte yaprak yapıyorsunuz kendiniz için, bunu birkaç teneke fazla yapın ben bunu size sattıracağım derken, tabii doğru insanları seçmişiz ki bu işe önder olacak iki üç kişi işe başlayınca arkası çabucak geldi. Gelen turistler tarihi ve kültürel zenginliği görünce, buradan alışveriş yapınca mutlu oluyorlar, Beypazarılı esnafımız da bundan büyük memnuniyet duyuyor. İnsanlar para kazanınca turistik işletmelerin sayısı da çoğaldı. Şöyle kısa rakamlar verebilirim: Sıfır konaklamadan şu anda 500 odamız var. Yıllık 30 bin civarında konaklamalı turist geliyor. Müzemizin ziyaretçisi 2 bin bile yokken şimdi yıllık 60 bin kişi ziyaret ediyor. 6 tane gümüşçü dükkânı varken şimdi sayısı 50’ye yaklaştı. Çarşıda yok olmakta olan el sanatlarının birçoğu yeniden canlandı, tabii bunlara da ufak tefek desteklerimiz oldu. Mesela elle ayakkabı dikenler yeniden başladılar mesleğine, kalaycılar, bakırcılar bunlar bakırları süsleme yapmaya başladılar, işlemeye başladılar. Derken Beypazarı’na gelenler 100-150 yıl önce burada insanlar hangi evlerde yaşamış, hangi mekanlarda yaşıyormuş, neler yiyormuş, neler giyiyormuş ve el sanatları nasıl üretiliyormuş, bunları birebir görebilecekleri bir ortam ortaya çıkarttık.

         

        - Bir bakıma Türk kültürünün manevi-maddi unsurlarını da canlandırıyorsunuz, onları yaşatmak için de çaba sarf ediyorsunuz.

         

        - Tabii ki.

         

        - Neler başardığınızı biraz daha anlatır mısınız?

         

        - Tabii bu el sanatlarının birçoğu yok oluyordu. Mesela bir semercimiz var, rahmetli oldu, oğluna vasiyet etmiş sen de bu işe devam edeceksin diye. Çocuk yapıyor, bir gün geldi dedi ki bizim Beypazarı’nın semeri Kıbrısçık ve Kütahya semerinden farklıdır dedi. Şimdi böyle bir şeyi kimse bilmiyor Beypazarı’nda, ondan öğrendim. Demek ki Beypazarı’nda semercilik işi yok olsa bir kültürün bir ayağı yok olmuş olacak. Belki bakırcılık, kalaycılık da kalmayacaktı, bugün biliyorsunuz mesleklerin birçoğu yok oluyor. Bunların hepsi geçmişten gelen bir kültürdür her şeyden evvel. Yöresel yemeklerimiz bizim bir kültürümüzdür. Dilimiz en önemli kültürümüzdür. Mesela dilimizle ilgili bir yarışma yaptık, sadece Beypazarı’nda konuşulan, yani Beypazarı lehçesi olarak tabir edebileceğimiz kelimeleri derledik ve 5600-6000’e yakın kelimeyi Türk Dil Kurumuna verdik. Tabii bunların bir kısmı belki Kütahya’ya ortak, bir kısmı belki Nallıhan’la ortak ama bizim tespit edebildiğimiz, sözlükte yer almayan 5600 kadarı. Beypazarı’ndaki iş yerlerine yabancı isim konmaması için Meclis kararı aldık, bu karardan dolayı Türk Dil Kurumu’ndan ödül aldık. Binlerce tebrik mesajı aldık. Halktan da çok destek gördük. Bazısı uçuk kaçık isim koymak istiyor, bize danışıyorlar, olmaz diyoruz, peki diyorlar kaldırıyorlar. Yani, önemli olan halkın benimsemesiydi bunu. Ama tabii markalara karışamıyorsunuz, logolara karışamıyorsunuz. Fakat burada ben sizin vasıtanızla da Beypazarı’nda şubesi olan bütün bankalara teşekkür ediyorum; hepsinin logoları duruyor da, Türkiye çapında uyguladıkları tabela sisteminden vazgeçtiler, hepsini ahşap görünümlü, yani Beypazarı’nın dokusuna uygun hale getirdiler. Birkaç tanesi binasının cephesini otantik hale getirdi. Yani, Beypazarı’nda yaptığımız restorasyon çalışmaları kadar renovasyon denen dış cephe iyileştirme çalışmalarımız da hızla devam ediyor. Yani, bu evlerin arasında bulunan ahşapların arasındaki görüntüyü bozan apartmanların cephelerini de şimdi değiştiriyoruz ki Beypazarı’na gelen herkes bundan çok etkileniyor. Bir de, Türkiye’nin neresinden gelirse gelsin belli bir yaş kuşağındaki insanların birçoğu bir şekilde bu evlerde yaşamışlar. Şimdi o zaman oradaki komşuluğu, o evlerdeki yaşamanın tadını bir özlemle anlatıyorlar ama, bu neyi getirecek? İnanıyorum ki, o işte elde ettiğimiz kültürü yeniden yaşamak uğruna insanlar bir gün böyle yazlık yapar gibi tekrar özenip bu kültürü oluştururlarsa, toplumumuz da çok sağlıklı olacaktır.

         

         - Sayın Başkan, Beypazarı’nı maddi anlamda aynı zamanda kendi kültürümüzü yaşatma anlamında yeniden canlandırdınız ve diğer ilçelere de bence çok büyük örnek oldunuz. Bütün bunları yaparken kuşkusuz birtakım yasal zorluklarla da karşılaştınız. Uzun dönemden beri de mahalli idarenin Beypazarı’ndaki Başkanı olarak yaşadığınız sıkıntıları biraz anlatır mısınız?

         

        - Çok sıkıntı oluyor. Yani, sıkıntı derken bürokratik sıkıntılardan çok şikâyetçiyiz. En basit iki üç tanesini anlatayım. Beypazarı’na bir kent tarihi müzesi yaptık, orayı muhakkak görmenizi isterim.

         

        Kent tarihi müzesini yaptığımız yer camları kırık eski bir ilkokul, ama orada binlerce insanın anıları var, Cumhuriyet döneminde yapılmış bir ilkokul. Beş-altı yılda zor aldım devletten onu restore etmek için. Yanacak diye içimiz gidiyor. Niye beş-altı yıl beklendi, niye verilmedi bir türlü anlayamıyorsunuz, yani oradaki bürokratın da niye vermediğini de anlamıyorsunuz; kendi değerlendirmiyor, size de vermiyor. Yeni bir ilkokulun yanında camları kırık vaziyette onun bahçesinde duruyor mesela.

         

        Bir diğeri, yine o yıllarda restorasyon yaparken bir uzman danışman çalıştırmak istedim, yazı yazdım. Oradan gelen cevap; “belediye başkanının görevleri 1580 sayılı kanunda sayılıdır, dışına çıkılmaması”;  “sana ne restorasyondan, böyle bir görevin yok” diyor. Şimdi değişti yeni yasada tabii onlar.

         

        Örneğin; Ankara’dan Beypazarı’na gelirken Etimesğut yol ayrımından ayrılmak zorundasınız, yoksa Kızılcahamam tarafına giderseniz. Tabela yoktu orada. Karayollarının bir yönetmeliği varmış, en yakın ve en uzağı yazarmış, en yakın Ayaş, en uzak Adapazarı. Peki, Beypazarı yazsa ne olur? Yazamayız. Ya niye yazamıyorsunuz? İnsanlar işte yanlışlıkla Kazan’a gidiyor, Kızılcahamam’a gidiyor, Beypazarı’nı bulamıyor, böyle turizm faaliyeti varmış, insanlar, evler, bunlar onları ilgilendirmiyor, ben bilmem, yönetmelik böyle diyor cevabını alıyorsunuz.  Hâlbuki bunu Sayın Bakana gidip bir şekilde iletseler, böyle bir problem var deseler herhalde yardımcı olacaktır. Bununla ilgili bakanlara bizzat söylenmesine rağmen sonuç alamadık. Şimdi yeni birtakım gelişmeler var.

         

        Buna benzer çok problemler yaşadık ama yani gerçekten bürokratik problemler, onun haricinde çok fazla problem çıkmıyor zaten. Yaptığınız işi insanlar görünce yardımcı olmak istiyorlar. Böyle yasadan kaynaklanan bazı güçlükler de oluyor.

         

         - Peki, ne yapılmalı, Beypazarı tarzı şehirlerimizi korumak için ne yapmak lazım, ne önerirsiniz?

         

        - Beypazarı’na özellikle 2004 seçiminden sonra 400’ü aşkın belediye başkanı geldi. Biz birkaç tane ilçeye gittik, yaptığımız işleri anlattık oralarda, yani halk da görsün, anlasın diye. Hatta ben bizimkilerin ufku açılsın diye esnaflarımızı 2001-2002 yılında Safranbolu’ya göndermiştim. Öyle bir moralle geldiler ki biz daha iyisini yaparız diye, geçen yıl Eylül ayında da Safranbolu esnafı Beypazarı’na geldi, yani burada ne oluyor, bir şeyler oluyor diye. Şu anda yöresel ürünleri en iyi pazarlayan yeriz.

         

        Şimdi mesela şöyle zorluklar çıkıyor komik sayılabilecek: Orada çalışan bir bayan, biz bunları tarladan kurtarmışız, orada üretken hale getirmişiz, evinde kestiği makarnanın, tarhananın yanında, bir paket de Beypazarı kurusu koysa çeşit olsun diye vergi dairesi diyor ki sen mamul mal satıyorsun vergiye gireceksin diye hemen ceza yazmaya kalkıyor. Yani bir yandan istihdamı teşvik edelim derken, cezalandırma çıkıyor karşımıza. Veya bir bayan kendi oturduğu evi pansiyon olarak çalıştırırsa kimse bir şey demiyor, ama kendisi apartmanda oturuyor da babadan kalma evini pansiyon yaparsa, bir dakika diyorlar;

         

        Bir; vergi dairesine gideceksin.

         

        İki; bilgisayar programı alıp, burada kalan herkesi internetten bildireceksin, gibi bir sürü zorluk çıkıyor. Aslında asıl olan devletin illa birinden vergi alması mıdır, insanları önce üretken yapmak mıdır? Çünkü benim bu şekilde üretime soktuğum insanların birçoğu artık işi o kadar büyüttü ki imalathanelerini açtılar, artık vergi veriyorlar, biraz ekonomik olarak güçlenmelerine, büyümelerine fırsat vermek lazım. Şöyle bir örnek verebilirim: Biz 2000-2004 arası 1,5 trilyon bu işe para harcadık vatandaşın kendi kattığı dahil, geçen yılki bizim ciromuz 20 trilyon civarında. Yani, harcanan paranın hepsini neredeyse biz her yıl vergi olarak veriyoruz. Dolayısıyla, bu insanlara destek olunması gerek.

         

        Bir de, böyle tarihi, turistik olan yerlerin özel ele alınması lazım. Mesela, bunlar çok ayrıntı gibi görülebilir de, İnözü Vadisinde evlerimiz var, bahçelik alanlar var, burada konut yapacaksa babadan kalma mirastan dolayı ince ince bölünmüş, bir ucu derede, bir ucu yolun kenarında, mecburen öyle bölünmüş. Şimdi diyorsunuz ki siz buna, buraya bir ev yapacaksın, komşudan 5 metre çekeceksin, yoldan 10 metre çekeceksin, yani incecik bir parselin içerisine tam ortaya evini kondurup orayı rezil edeceksin deniyor. Yani, böyle yönetmelik Türkiye’nin her yerinde kullanılacak gibi değil. Veya yine biz Belediye olarak Estetik Cephe Komisyonu kurduk. Şimdi yeni yapılan binalarda da eski dokuya uysun uğraşı içerisindeyiz, buna benzer bir sürü çalışmamız var. Ama bir kısmının maalesef yasada yeri yok. Mesela, Türkçe dışında başka dil kullanılmaması konusunda yasak yoktur aslında, yani belediyenin belki böyle bir yetkisi yoktur. Ama biz en azından bir algılama yaşansın, insanlar fark etsin, bunun yanlışını doğrusunu öğrensin diye yapıyoruz. Bence tarihi, turistik, kültürel yerlere Türkiye’nin her yerinde illa ki bu yönetmelikler, bu yasa uygulanacak diye bir şey olmamalı. Yani, oraların kendi özel durumlarına göre, gerek Maliye’nin, gerek Bayındırlık’ın, herkesin farklı uygulaması olması gerekli, yani önemli olan kültürdür. Ben burada sadece kültürün korunmasını düşünüyorum. Mesela, yine bir örnek vereyim; Suluhan yapılıyor. Eğer siz o Suluhan’ı kalkıp da ben bu dükkânları tek tek ihale yapacağım, kim çok parayı verirse o tutsun mantığıyla girerseniz Suluhan’ın hiçbir özelliği kalmaz, yıkılsa daha iyidir. Neden diyeceksiniz? Ben buraya mesela yabancı fabrikasyon ürün hiç sokmuyorum. Şu el yapımı sahan devam etsin derken, fabrikasyon sahanları yapıp sırf ticari amaçla bir yeri tutacak. O zaman bakacak ki biri fabrika günde 100 tane üretiyor, öteki günde bir tane üretiyor. Onunla rekabet edemeyecek, bu meslek yine ölecek. Yani, olaya bakarken sadece maddi açıdan bakmamak gerek. Bu nedenle ben 35 tane dükkân yaptım eski Halkevi civarında. 35 tane dükkânı ihale ederken bunlar sadece yöresel el sanatlarımızı, bizim tarihimizi, kültürümüzü koruyacak meslekleri kullanmak üzere kiraya verilecek dedim. Yasada yeri yok. Yani, diyor ki, sen 2886’ya göre ihale edeceksin, ne yapacaksa yapsın. İyi de, orada onlar sergilenmediği zaman, bu insanlar o işten para kazanmadığı zaman niye yapsın? Öbürü gelecek kimi büro yapacak parasına güvenerek, kimi depo yapacak, yani bunun gibi böyle tarihi, kültürü ön planda olan illere ve ilçelere bu tür konularda farklı karar alabilecekleri mekanizmaların ortaya konması lazım. Eğer öyle değil de, kardeşim Türkiye’nin her yeri aynı uygulayacak dediğiniz zaman bu, bu sonucu vermeyecektir.

         

        - Koşulları farklı tabii.

         

        - Tabii farklı, her yörenin kendine has özellikleri var. Onun yanında belediye deyince bizim normal asfalt, kaldırım, park çalışmalarımız var, içme suyu için yeni projemiz var. Bunları ben açıkçası hep rutin işler olarak görüyorum.

         

        - Bunlar olması gereken şeyler.

         

         - Evet. İzine çıktığım zaman da herkesin suyu akıyor, çöpü alınıyor, yani bunlar için belediye başkanına gerek yok. Belediye başkanı dendiği zaman, halka yeni hedefler, ufuklar gösterecek, kendisi öncülük yapacak.

         

        En son güzel bir örnekle bitirelim isterseniz, bir Müjgan Hanım örneğimiz var, hatta iki tane örneğimiz var. Birisi, Demirciler Sokakta bir arkadaşımızın dükkânı bomboştu. Ona gittim dedim ki, onların köyünün gerçekten cevizli sucuğu, yaprağı ve pekmezi çok güzel olur. Sen sadece kendi köyünün bu ürünlerini getirir satarsan burada ben sana müşteri getireceğim dedim. Kabul etti ve orada yöresel ürünleri satmaya başladı. Şu anda ekonomik durumu çok çok iyi. Yine işte siz biliyorsunuz, Müjgan Hanım çocuğuyla beraber Belediye’ye iş istemeye geldi. İstersen çay-kahve yapayım, istersen ortalığı süpüreyim, ne derseniz diyerek gelen bayanı ben yönlendirdim. Bir yıl dedim benim dediğim işi yap, daha fazlasını kazanmazsan gel söz işe başlatacağım dedim. Kabul etti. Ufak tefek hediyelik bir şeyler yapmaya başladı, ben satın alıyorum, gelenlere hediye ediyorum falan destek vermek için. Şu anda Müjgan Hanımın 5-6 yıl içerisindeki durumu; 200 metrekare imalathanesi var, 20 tane bayan çalışıyor yanında, bütün tesislerin baklavasını, dolmasını veriyor, altında taksisi var, ahşap evin bir tanesini satın aldı, restore etti, şimdi orada satışını yapıyor. Onlar kazandıkça da biz memnun oluyoruz açıkçası. Müjgan Hanımın geliri benimkinin en az beş misli şimdi.

         

         - Hedefinize ulaşş oluyorsunuz.

         

        - Tabii tabii. Daha yapılacak iş çok Beypazarı’nda.

         

        Şöyle şeyler de oluyor: Çevre Bakanlığının bir fonu çıkıyor arıtma tesisleriyle ilgili olarak. Bakanlık siyasi davranıp diyelim ki gidiyor kendi partili belediyelerine duyuruyor, ya burası turistlik bir yer, ben bugün varım, yarın yokum, yani turistlik bir yere yaptığın zaman bu ülkenin kazanımı, Beypazarı’nın kazanımı veya MHP’nin kazanımı olarak göremezsiniz ki, ülkeye bir zenginlik katılmıştır. İşte o gözle bakmıyorlar maalesef.

         

         - Sayın Başkan, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyorum. Size başarılar diliyoruz, daha büyük hizmetler vermenizi temenni ediyoruz.

         

        - Çok sağ olun. Ben de çok teşekkür ediyorum.

         

        

         

         

         * Bu söyleşi Ağustos 2008’de yapılmıştır.

         

 


Türk Yurdu Ocak 2009
Türk Yurdu Ocak 2009
Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele