Geçmişten Hatıralar ve Batum

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

                    Yıl 1991 TÜŞKUR’un kursu sonrası 80 kursiyerle birlikte otobüse bindik ve Gürcistan üzerinden Azerbaycan’a gitmek üzere yola çıktık.

         

                    Bu benim ilk yurtdışına çıkışımdı. Hem de çocukluk hayallerimin, gençlik rüyalarımın merkezine Türkistan’a gidiyordum. Bu gezinin devamı olan Azerbaycan’ı yazmak inşallah nasip olur bir gün.

         

                    İlk durak sınır olan Gürcistan. Daha doğrusu Acaristan ve Batum. Misak-ı Millî’den bir parça…

         

                    Sınırda Gürcüler değil hâlâ Rus askerleri var. Çünkü daha dağılma süreci tamamlanmamış.

         

                    Sınırda gece boyu bizi bekletti gümrük memurları. Ve devasa şişmanlıkta bir Rus kadın gümrük memurunun, bagajdaki Trabzon ekmeklerinden, hazır keklerden, kolalardan, bisküvilerden oluşan bir kucak dolusu (rüşveti) hediyeyi (ve diğerlerinin de) almasından ve “pasta pasta” diye sevinç naraları atmasından sonra sınırı geçtik. Gümrükte, korktuğumuz bir kaçak mal yoktu. Tek korku bagajdaki Türkistan’da dağıtmayı düşündüğümüz kitap ve kasetlerin alınıp bize sıkıntı çıkarılmasıydı. Kurtulmuştuk.

         

                    Sabahın ilk ışıkları ile Batum’dayız: Sakin-sessiz geniş yollar, kimsesiz sokaklar, caddeler ve yollarda beli bükük yavaş yavaş adım atan ihtiyarlar…  

         

                    Ve neredeyse 70 yaşında beli bükük bir yaşlı ninenin sokakları çöpçü olarak süpürüşü. 18 yıl geçti aradan, o tablo gözümün önünden hiç gitmedi. Bu ne demekti? Ya yaşlının değeri yoktu, çalışmalıydı. Ya imkânlar çok kısıtlı,  berbattı ve 70 yaşında bir kadın bile belediyede çöpçülük yapmak zorunda kalıyordu. Ya da komünizmde genç-yaşlı herkes eşitti ve yaşa bakmadan çalışmalıydı.

         

                    Yollar genişti, binalar da dev gibi. Ama komünizmin tipik çirkin görünümlü kübik kibrit kutusu, sosyal konutları, boyaları dökülmüş dış cepheler, kırık camlar, perdesiz pencereler ve bu pencerelerden görülen kırık dökük ev eşyaları insana hüzün veriyordu.

         

                    Aslında gecekondu yerine koca sosyal binalar şehri doldursa da her yer fakirlik kokuyordu.       Sokaklar boştu, çünkü herkes büyük küçük komünizmin kendi sistemi için çalışmaya gitmişti ve meydanlar 70’lik yaşlılar tarafından süpürülüyordu. Batum yemyeşildi. Tabiatı muhteşemdi, burası benim topraklarımdı, sokaklarda Müslüman olduğunu düşündüğüm, ama soramadığım, konuşamadığım yaşlılar yolları süpürüyordu, evde torunlarına masal anlatmıyorlardı. Kendi masallarını anlatan bir komünist sistem vardı. Gerçi o da yıkılma sürecine girmişti, ama yolları hâlâ yaşlılar süpürüyordu.

         

                    Yıl 2009, birkaç saatliğine yine Batum’dayım. Kalışım az da olsa gördüklerim ve anlatılanlar çok idi.

         

                    Batum Karadeniz sahilinde olsa da, bizim sahil illerimizden farklı idi. Şehrin kurulmasına uygun bir düzlük ve arkasında dağlar vardı. Denizi bu yüzden kumluk idi ve bozulmadan korunmuştu. Bizim illerimizde, hem şehrin yerleşim alanını genişletmek hem de sahil yolu yapmak için sahil doldurulmuş ve kıyı şeridinin kumu da güzelliği de yok olmuştu.

         

                    Batum yine yeşildi, güzeldi, etrafta çiçek açmış dev manolyalar vardı. Hanımları da şık idi. Ama evlerin içinin hâlâ fakir, imkânların kısıtlı, maaşların az olduğu, yani vatandaşın aç sallanıp tok gözüktüğü, bir yerdi burası. Biz bunu zaten Gürcistan’dan gelen çok sayıda üniversite mezunu çocuk-yaşlı bakıcılığı yapan yardımcılardan biliyorduk. Bir kısmı uygunsuz işlerle meşgul de olsa çoğu, Türkiye’de kazandığını evine-çocuğuna ana-babasına gönderip destek oluyordu.

         

                    Sarp sınır kapısından girişte karşı tepedeki inşa edilmiş yeni küçük kiliseyi (camilere nispet edercesine) ve bizim taraftaki muhteşem güzel bayrakları görmemek mümkün değil.

         

                    Sarp’tan sonra hemen sahilde karayolunun kenarındaki kale, şehri değil, sahilden gelen tehlikeye karşı karayı korur havası veriyor.

         

                    Burası denize sıfır bir kale, hâlâ sağlam, içinde kanalizasyon-sıcak su sistemleri olan bir eser. 1547’de Kanunî Sultan Süleyman’ın talimatı ile Çoruh nehrinin sol kıyısına kurulmuş olan Gonia Kalesi. Düğünlerden sonra Hıristiyan çiftlerin bu kaleyi ziyaretinin âdet olduğunu anlattılar. Aslında bu âdet tüm SSCB’den ayrılan devletlerde var: Ünlü kişilerin anıtları, heykellerinin, tarihî eserlerin düğün konvoyu tarafından ziyareti. Saçma gibi görünse de aslında iyi bir uygulama olduğunu kabul etmek gerek. Bizde gelin konvoyunun ermiş kişilerin türbelerini ziyaret edip, dualarını istemeleri ne kadar güzel ise, tarihî yerlerin, kahramanların anıtlarının ziyareti de tarihe olan saygı ile evliliğin temellerinin atılması anlamını taşıyabilir. Ve bizde de tarihî sevmeyen ve umursamayan (çoğu) yeni neslin tarihle yüzleşmesini de sağlayabilir.

         

                    Şehirde Türk ve yabancı işadamları hızlı bir imar ve tıpkı koruma (restorasyon) işine başlamışlar. Güzel ve dev projelerin taslaklarını Acaristan başkanı olan Levan beyin dosyalarından gördüm. Gerçekten güzel ve iyi projelerdi. Projelerde özellikle çarlıktan kalan binaların korunması ve turizme kazandırılması amaçlanmış. Başkan “burayı Türkiye’nin Bodrum’u yapmak niyetindeyiz” diyor. Buranın dünya iş adamlarının ilgisini çekmesinin sebebi olarak Türk işadamlarını görüyor ve büyük saygı duyuyorlar. Ama bizim işadamlarımız bu iş için Acaraların ve gürcülerin biraz çalışması, disiplini, düzeni öğrenmeleri gerektiğini, çalışmayı öğrenmedikleri sürece bu hayallerin zor gerçekleşebileceğini de ilave ediyorlar. Eğitimin önemli olduğunu, Tiflis’teki gürcülerin biraz daha çalışma açısından iyi olduğunu, ama Gürcülerle iş yapmanın, onların çalıştırılmasının ve onlara güvenerek işin bitişini ayarlamanın imkânsız olduğunu Türkiye’den işçi götürmenin daha akıllıca olduğunu ilave ediyorlar.

         

                    Ve bizim büyük bir iş adamımız planları-taslakları gördükten sonra başkana dönüp dedi ki: “Kâğıtta iken güzel de, inşallah böyle renkli-güzel olarak bilgisayar çıktısında, fotoğrafta kalmaz bu projeler.”

         

                    Bu, tecrübenin sözleri idi. Tüm dünyada da bizde de her şey iyi, güzel, heyecanla başlardı. Ama ne kadarı sonuca ulaşırdı?

         

                    Turizmde, hem de Karadeniz’de yemekler iyi olmalı idi, özellikle de balık. Ama ben öğle yemeğinde normal balık bulamadım (sadece ithal somon vardı.). Kendileri de balık pişirmeyi bilmediklerini söylediler ve Türkiye’nin balıklarını özlemle yad ettiler. Karadeniz sahilindeki tüm illerde-kasabalarda pişirilen leziz balıkları hatırlayınca bu çok doğru idi.

         

                    Rüşvet bitmiş. Bunun sebebini Saakaşvili’nin gayretine bağlıyorlar. Rüşvet veren de alan da 7 yıl ceza alıyormuş. Hapisten çıkmak isteyen gün başına para ödemek zorunda, ama gürcülerde de para olmayınca hapis cezası devam ediyormuş. Bu yüzden, rüşvet bitmiş. Ama bu sefer de her şeyden,   bir çift ayakkabıdan bile vergi almaya başlamışlar. Gümrükte de en çok zorluğu yine Türk’lere çıkarıyorlarmış. Türkiye’nin ve Türk’lerin kendilerine bunca iş ve ticaret imkânı sağlamalarına rağmen.

         

                    18 yıl öncesi idi. Gümrükten geçip, yola vurduk otobüsleri. O zaman için en lüks otobüsler olan, birinin içinde tuvaleti bile olan iki Ulusoy ile… Yollar da insanlar da bizim için yabancı idi: Mezarlıktan dönen  simsiyah giyinmiş kadınlar,  haçlı, üstünde mevtanın resmi olan mezar taşları, köylerdeki d….zlar, kasap önlerindeki kesik d….z başları, Kutaisi ve Tiflis’deki bol anıtlar, Tiflis’de şehir ortasından akan nehir, yollardaki güvenlik eksikliği, her an soyulma, taciz huzursuzluğu… Kutaisi de bir otel önünde verilen ihtiyaç molası hiç unutulur gibi değildi: Yollarda ne bir temiz otel, motel,  benzinlik vardı ne de tuvalet.  2 otobüs dolusu insanın sıra ile yeşilliklerin arasına dalması da mümkün değildi. Molaya acil ihtiyaç vardı ve otobüs şoförü orası için iyi olduğunu belirttiği bir otelde (Gürcistan’ın önemli ve büyük şehri olan Kutaisi’’de) durdu. Herkes sıra ile tuvalete gidip kuyruğa girdi. Tuvaletin kapısı yüzü-burnu-boynu kıpkırmızı olmuş, şişman, körkütük sarhoş bir dolu adamın oturduğu otelin meyhanesine alçılıyordu.  Adamlar tuhaf bir şekilde bakıyorlar, anlamadığımız bir şeyler söylüyordu. Asıl önemli olan ise tuvalet tuvalete benzemiyordu.  Karanlık, izbe, susuz, pis kokan, ortasında garip bir deliğin olduğu iğrenç bir yer. Herkesin önce girmekten vazgeçtiği, sonra mecburiyetten girip hızla terk ettiği bir tuvalet.

         

                    Dönüşte otobüsteki bagajlardaki tüm yiyeceklerin suyunu çektiği bir zamanda, bir Gürcistan köyündeki fırında, köylülerin karne ile belirli sayıda aldığı ekmeklere rağmen bize sıra verip ekmek almamızı sağlamaları ve hatta parasını bile almamaları ise başka ancak mutlu bir hatıra idi.

         

                    Daha da geçmiş günleri hatırlıyordum, 1980’lerin başını. Sarp köyünde, Sarp’lı ailelerin bize tepeden karşıdaki Gürcistan tarafında kalmış bölünmüş köylerini gösterip, “şu ev halamın, şu dayımın vs…” diye anlatmaları, yılların verdiği ayrılık acısını ve hatta haberleşmek için sabah erken ve akşam geç saatlerde ezan ile düğün ve cenazelerini duyurarak böylece haber verebildiklerini ama onlardan haber alamadıklarını, çünkü SSCB’nin tüm camileri kapattığını elem ile dinlemiş ve acıyı içimize onlar gibi gömmüştük.

         

                    Artık ayrılık acısı bitse de, görüşme, konuşma mümkün olsa da, hatta düğün-cenazede beraber de olunsa hâlâ aradan geçen tel örgüler hasreti yok etmiyor. Uluslararası politikalardaki, köyü bölmenin, insanları ayırmanın gerekçesini haklı göstermiyor, göstermeyecek de.

         

                    Acaristan’ın başkanı 30’lu yaşlarda bir genç adam. Eski Gürcistan başbakanı da benzer yaşlarda bir genç… Genç,  dinamik ve yeniliklere açık, yatırımlara destek ve yardımcı yöneticiler bir ülke için büyük şans. Ancak bu canlılığın tecrübe ile de desteklenmesi gerekli, bir ülkenin bütünlüğü ve devamı için.

         

                    Acaristan yaklaşık 500.000 nüfuslu, yönetim yeri Batum olan Gürcistan’a bağlı bir özerk bölge. Nüfusun yüzde 63’ü Müslüman, geri kalanı Rum, Ermeni, Rus, Gürcü. Batum nüfusunun çoğu Müslüman değil. Acaristan nüfusunun yarısına yakını Batum’da yaşıyor. Acaralar Türk mü? Bir kaynakta Ağaçeri Türklerinden olduğu, (Acarlu, Acaray) Acara isminin buradan geldiği, Kazakistan’da da az bir Ağaçeri Türk’ü olduğunu okudum. Batum ismi Çoruh’tan (Bathys)  geliyor.

         

                    Batum Çoruh nehrinin, Karadeniz’e döküldüğü yerde kurulmuş, petrol ihraç eden önemli bir liman şehri. Nüfusu 150.000 -200.000 arası. İklim sıcak, yağışlı. Çaylık ve meyvelik dolu bir bölge.

         

                    Batum 1564’den 1878’e kadar (314 yıl) Osmanlı –Türk devlet idaresinde kalmış ve imar edilmiş. 1918’de yeniden Osmanlı idaresine geçse bile bu sahiplik birkaç gün sürmüş ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti Batum’dan çekilmek zorunda kalmış. Şehir önce İngilizlere, 1920’lerde İngilizler çekilince Gürcülere geçmiş.

         

                    9 Mart 1921’de Türk kuvvetleri Batum’u yeniden almışlar. Ancak 5 milletvekili ile Ankara’da temsil edilen Batum’un bu dönemi yalnızca 10 gün sürer ve Batum o tarihten sonra elimizden gider.

         

                    Gürcistan hâlâ sıkıntıda, sancılı bir ülke. ABD ve Rusya arasında takip edeceği politika onun parçalanma, savaşın içine düşme ya da devamı konusunda akıbetini belirleyecek. Osetya, Acaristan ve hatta Abazya, Çeçenistan, Karabağ, Nahçıvan, Ermenistan meselesi de onları ilgilendiriyor.  Tüm bu ilişkiler aslında bizi ilgilendiriyor. Kafkasya’nın karışık yapısı çok sayıda etnik grubun ortak toprağı olması, uygulanacak politikanın da önemini vurguluyor. Bizim, bu bölgedeki Müslümanların, Ortodoksların, Gregoryanların yapısını, Megrel, laz, Abaz, Çerkez, Karaçay, Çeçen, Gürcü, Azeri, Ermenilerin,  inguş,  Kabardey, Balkar, Nogay, Ahıskalı’ların durumlarını, ne yapacaklarını, planlarını, bizi nasıl etkileyeceklerini ve bizim nasıl politika takip etmemiz gerektiğini ve bu politikayı da bizim belirlememizi şart koşuyor.

         

                    Misak-ı Millî sınırımızı asla unutmamız gerektiğini bilmemizi de şart koşuyor.

         

                    Batum’dan dönüyorum. İkindi saatleri yine. Arabanın ön koltuğundan dışarıyı seyrediyorum. Yolda bir çöpçü kadın. Yaşlı, başı eşarplı, üstünde iş önlüğü ile. Yine beli bükük, yine saçı ağarmış, yine elleri nasırlı ve kırışık…  

         

                    Neredeyse 20 yıl geçti aradan. Acaristan’da ilk gördüğüm de aynı idi, son gördüğüm de. Değişen bir şey yoktu orada. Zihniyet değişmediği sürece olmasını beklememek de gerekiyordu.

         

         

         

        


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele