Türkiye Beynini Kaybetti

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

        Yirmi yıldan fazla bir süredir hayatımda çok önemli bir yeri olan Türkiye'nin en büyük düşünürlerinden kıymetini hiçbir kelimenin anlatamayacağı ağabeyim Durmuş Hocaoğlu'nu 23 Ekim 2010'da kaybettik. Tanımayanlar farkında olmadı ama aslında kaybedilen Türkiye'nin beyniydi.

         

        Rahmetli Durmuş ağabeyim insanlar ikiye ayrılır: Kas adamlar ve beyin adamlar derdi. Kendisi gerçekten bir beyin adamdı.

         

        Felsefenin varolmadığı bir ülkede ve felsefenin yanından bile geçmediği milliyetçi-muhafazakâr camiada böyle mütebahhir bir filozofun varlığı çok önemliydi. Rahmetli ağabeyim yıllarca beni ve arkadaşlarımı filozof yapmak için uğraştı. Ancak biz nasıl felsefe konusunda Durmuş Hocaoğlu'nun eteklerine yaklaşacaktık. Durmuş Hocaoğlu'nun anlattıklarını dinlemek bile bize ağır geliyordu. Biz Kant'ı, Herder'i, Hegel'i, Bacon'u, milliyetçilik teorilerini, Avrupa Birliği'ni ve daha birçok meseleyi ondan öğrendik. Yirmi yıla yakın bir süre Üsküdar'da yaptığımız saatler süren sohbetlerde bana ve birçok akademisyen arkadaşıma hiç durmadan, bıkmadan usanmadan anlattı. Üsküdar Çevresi diye bir fikir kulübü olalım diye uğraştı, durdu.

         

        Bir âlim düşünün konuşurken gözlerinden zekâ, ağzından bilgi saçılsın. Çevresindekiler sohbet hiç bitmesin diye gecenin geç saatlerine kadar yanından ayrılmasın. Eski Yunan Felsefesi'nden Descartes'a, Laiklikten Milliyetçilik teorilerine kadar birçok konuda en önemli yorumları rahatlıkla yapsın. Bir gün yolda giderken hiç alakası yokken açılan bir mevzu üzerine mermer çeşitlerini ve heykellerin hangi mermer türlerinden yapılacağını bütün teferruatıyla anlatsın. Avrupa Birliği konusunda en esaslı eleştirileri yazsın. İşte durmuş Hocaoğlu böyle bir düşünürdü. Mühendis titizliği, engin matematik ve fizik bilgisiyle sosyal bilimlere farklı bir bakış açısı getirmişti.

         

        Rahmetli Durmuş Hocaoğlu felsefeye o kadar hakimdi ki günümüzde "Evreni Tanrı değil, zaman yaratmıştır" sözü tartışılan Stephen Hawking'in "Zamanın Kısa Tarihi" isimli eserini 1989 Mayıs'ında Türkiye Günlüğü Dergisi'nde eleştiren çok önemli bir yazmış ve Hawking hakkında "İyi Fizikçi Kötü Filozof" hükmünü vermişti.

         

        Damat Halil Paşa, Dilaver Paşa, Kara Davut Paşa, Lefkeli Mustafa Paşa, Hüsrev Paşa, Topal Recep Paşa diye arka arkaya bazı paşa isimleri saysam, eğer profesyonel bir yeniçağ tarihçisi değilseniz sizin için bu isimler hiçbir şey ifade etmez. Ancak Kâtip Çelebi dediğim zaman ilgili ilgisiz herkes bu ismi bilir ve saygıyla önünde eğilir. Bu paşalar Kâtip Çelebi'yle aynı dönemde sadrazamlık yapmış Osmanlı yöneticilerdir. Bir yerden bir yere giderlerken etraflarında yüzlerce görevliyle birlikte yolculuk eder, önlerinde insanlar yerlere kadar eğilirlerdi. Şimdi geçtikleri zaman deprem oluyor zannedilen bu sadrazamları hatırlayan var mı? Hâlbuki Kâtip Çelebi aynı dönemde sıradan bir memurdu ve ilim çevreleri dışında fazla bilinmezdi. Ancak sahib-i eser olduğu için ismi aradan 400 yıl geçmiş olmasına rağmen unutulmadı ve unutulmayacak.

         

         Durmuş Hocaoğlu da sahib-i eser ve büyük bir düşünürdü. Arkasında "Laisizm'den Milli Sekülerizme", "Devletçilik Bumerangı" ve "Düşük Şiddetli Devrim" isimli yayınlanmış üç kitap vile milliyetçilik, Avrupa Birliği, dil felsefesi, bilim felsefesi gibi konularda yayınlanmayı bekleyen onlarca kitap bıraktı.

         

        Durmuş Hocaoğlu ömrünün son yirmi yılında hiç durmadan yazdı. Röportajlar verdi, bildiriler sundu. Yeniçağ Gazetesi'nde Muhalif Gazetesi'nde, Ayyıldız Gazetesi'nde, Gelecek Gazetesi'nde, Son Çağrı Gazetesi'nde, Yeni Ufuk Gazetesi'nde, Zaman'da Aksiyon Dergisi'nde, Türkiye Günlüğü'nde, Türk Yurdu'nda, Köprü Dergisi'nde vs. birçok yayın organında makaleler kaleme aldı. Sorumlu bir aydın tutarlılığında ömrünün son yirmi yılını bildiklerini Türk milletine aktarmak, milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin fikri kalitelerini artırmak, insanların zihinlerini açmak ve milletimize gelecekle ilgili uyarılarda bulunmak için yazdı.

         

        Bazı köşe yazarları on dakikada yazılarını tamamlarken Durmuş Hocaoğlu bir köşe yazısı için bazen iki-üç gün uğraşıyor, sabahlara kadar uykusuz kalarak işini ciddiye alıyordu. Aynı ciddiyet ve titizlik hayatının her alanında vardı. Dersleri hiçbir zaman normal zamanında sona ermezdi. Eğer kendisinden sonra öğrencilerin dersi yoksa ders saatler sürer ama anlatacakları yine de bitmezdi.

         

        Yazdıklarının ağır olduğu, insanların zor anladığı söylense de aldırış etmeden kendi üslup ve sistemiyle aynı şekilde yazmaya devam etti. Bir kişi bile anlasa onun için yeterliydi. Sorumlu bir aydın olmanın gereğini yapıyordu. Eğer bugün anlayan olmazsa gelecekteki araştırmacılar, bu kadar boş yazan köşe yazarının içerisinde bir âlimin doğruları haykırdığını, ancak anlaşılamadığını elbet söylerlerdi. Nitekim 1930'da 39 yaşında vefat etmesine rağmen Türkiye'de sosyolojinin tanınmasında ve gelişmesinde büyük katkıları olan Mehmet İzzet'in kıymetini Coşkun Değirmencioğlu'nun araştırmaları sayesinde 1980'lerde öğrenmedik mi?

         

        O kadar doluydu ki yazdığı yazılar sütunlara, sayfalara sığmıyordu. Gazete ve dergilerde en büyük meselesi yazdığı yazıların hacmi meselesiydi. Bir diğer önemli husus da yazdığı yayın organlarının bir kısmında makalelerinin rahatsızlık yaratmasıydı. Çünkü Durmuş Hocaoğlu nabza göre şerbet vermediği gibi zamana uygun yazılar da asla yazmadı. Doğru bildiğini hiç çekinmeden yazdı. Bu yüzden de milliyetçi-muhafazakâr bir insan olmasına rağmen ne muhafazakârlar ne de milliyetçiler sahiplenmedi.

         

        Milliyetçi camia rahmetli Erol Güngör'den sonra en büyük düşünürlerden birine sahip olmasına rağmen siyasetin önünde eğilmediği için Durmuş Hocaoğlu'nu sahiplenmedi. Eğer Durmuş Hocaoğlu sol görüşlü bir aydın olsaydı, yazdıklarından ve birikiminden dolayı heykeli dikilirdi.

         

        Milliyetçiler ne yaptı. Üçüncü sınıf sağa sola sataşmaktan başka bir marifetleri olmayan, yazdıkları incir çekirdeğini bile doldurmayan köşe yazarlarına "Kant" muamelesi yaparlarken, Durmuş Hocaoğlu'nu anlamaya bile çalışmadılar. Anlamaya çalışmak işlerine gelmiyordu. Çünkü Milliyetçilerin yanlışlarını yüzlerine vuruyor, milliyetçiliğin laf yarışmak olmadığını, ülkenin meselelerine teorik çözümler üretmek olduğunu haykırıyordu.

         

        Bir röportajında Türk milliyetçiliği hareketinin bugün karşı karşıya olduğu teorik problemlerin şunlar olduğunu söylemişti: Demokrasi Problemi; Kadın Problemi; Feminizm, Ahlâk Problemi, Ailenin Çöküşü, Uyuşturucu, Çevrecilik, İnsan Hakları, İşkence, Gelir Dağılımı, Hukuk Devleti, Etnikçilik, Etnik Milliyetçilik veya “Sub-Nationalism” de denen Mikro-Milliyetçilik; Yerlilik, Yerellik, Yeni Osmanlılık, Anayasal Vatandaşlık; Küreselleşme (Globalization), Türkçe’ye garip bir şekilde “Küyelleşme” olarak da çevrilen “Glocalization”; Türkiyelilik, Kozmopolitanizm, Alevîlik, Alevîcilik, Türk Müslümanlığı; bilhassa “Milliyetçilik Teorileri”, Ulus-Devlet, Hiper-Ulus Devlet, Türkiye’de ve Dünya’da Din-Devlet İlişkileri; Laisite, Laisizm, Sekülerite, Sekülerizm.

         

         

        Bu kadar önemli meseleye kafa yormak mı kolaydır? Yoksa sağa sola bağırıp-çağırarak siyaset yapmak mı? Onlarca teorik probleme çözüm aramak makbul görülmediği için Durmuş Hocaoğlu gibi bu meseleler üzerinde uğraşan bir büyük düşünür dikkate alınmadı. Hâlbuki böyle bir milliyetçi âlime sahip bir camianın rahmetli hocamızı değil el üstünde tutmak, sırtında taşıması gerekirdi.

         

        Kendi değerlerine sahip çıkmadığı için Milliyetçi hareket Türkiye'de gelişmiyor. Bakın 1980 öncesinde doğru dürüst bir düşünürü bile olmayan muhafazakâr kesim her ne kadar eski solcu ve liberaller tarafından dejenere edilmiş olsalar bile onlarca düşünüre sahip ve camiaları tarafından el üzerinde tutuluyorlar. Kültürün ve fikrin başkenti İstanbul'dur. İstanbul aydınını dikkate almayan, İstanbul'da oluşan siyasi fikirleri kullanmayan siyasi hareketlerin başarılı olma ihtimalleri yoktur.

         

        Durmuş Hocaoğlu ömrünü halkın yanında jakoben elitlerin baskısına direnmekle geçirdi. 28 Şubat'ın en baskıcı günlerinde yapılanların yanlış olduğunu hiç çekinmeden haykırdı. O günlerde çok önemli bir tespiti vardı. 28 Şubat'ta muhafazakâr kesime yapılanlar yüzünden kozmopolitanizmin, yani vatansızlık ideolojisinin geliştiğini çok haklı olarak tespit etmişti. Nitekim 28 Şubat uygulamalarının en olumsuz yanlarından biri muhafazakâr kesimlerin milli meselelerden soğuması ve geleneksel hassasiyetlerini kaybetmeleridir. Bu mesele Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren en önemli problemdir.

         

        Durmuş Hocaoğlu Avrupa Birliği yüzünden Türkiye'nin geleceğini karanlık görüyordu. Türk milletinin cepheden saldırılarla yenemeyeceklerini bilen Avrupalılar'ın yumuşak sözlerle Türkiye'nin geleceğini kararttıklarını düşünüyordu. Rahmetli Necip Fazıl'ın düşünceyi "beyne zehirli bir kıymık saplanması" şeklinde tarifine en çok uyan insandı. Gerçek bir filozof gibi düşünceleri bütün vücudunu etkilemişti. Bu milletin dertlerini bir faninin bünyesi zaten çekemezdi ve çekmedi.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele