Eğitim Uygulamalarına Farklı Bir Yaklaşım

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

                    Dünyada hızlı bir değişme, gelişme ve yenileşme yaşanmakta ve bu sürece uyum sağlayan örgütler yaşamlarını sürdürürken, başarısız olanlar süreçten yavaş yavaş çekilmektedir. Değişim örgütlerin yapısına, amacına ve hedef kitlesine göre örgütleri farklı biçimlerde etkilemektedir. Örgütler değişimin bazen liderliğini, bazen de değişime uyum sağlama sorumluluğunu üstlenmektedir. Bu bağlamda MEB ve YÖK  değişimin hem lideri hem de izleyicisi konumundadır. Uzun yıllardan beri MEB ve YÖK sürekli yeni uygulamalar yapmakta, gerekçesini hedef kitleye anlatmadan hayata geçirmekte, sonra da sessiz sedasız bu uygulamalardan vazgeçmektedir. Harcanan kaynaklar, heba edilen öğrenciler, tüketilen değerler millet olarak yanımıza kâr kalmaktadır. Bu çalışmanın amacı, MEB ve YÖK’ün 2000 ile 2010 yılları arasında yaptığı bazı uygulamaları farklı bir yaklaşımla değerlendirmektir. Bu çalışma, araştırmacının ele aldığı konularla sınırlıdır.

         

         

                    Uygulamalar

         

        İktidar partisinin seçilmiş milletvekillerinden birisinin bakan olarak atanmış olması, MEB’in uygulamalarında siyasal kaygı ve endişeleri ön plâna çıkartmakta, popülist yaklaşımlara zemin hazırlamaktadır. Sık sık çıkarılan aflar, kamuoyu baskısıyla eğitimsel uygulamalardan taviz verilmesine neden olmaktadır. Benzer bir durum seçilen rektörlerde ve onların yandaşları için de söz konusudur.

         

        MEB uygulamaları incelendiğinde, eğitimin hangi kademesi olursa olsun, MEB’in istikrarlı, kararlı ve birbirini destekleyen kısa ve uzun vadeli eğitim plânı ya da politikasının olmadığı görülmektedir. Bu sorun yeni olmadığı gibi, pek çok iktidarda görülen müzmin bir hastalıktır. Meslek lisesi öğrencilerine yönelik katsayı uygulamasının, 2009-2010 yılı üniversite giriş sınavlarında 0,12’ye çıkarılması bunun en göze çarpan uygulamalarından biridir. MEB’in; mesleki ve teknik eğitim kurumlarının amaçlarında, programında ve genel – mesleki eğitim içerisindeki konumunda herhangi bir değişiklik yapmaması hatta  katsayının doğrudan  YÖK tarafından değiştirilmiş olmasına MEB’in ses dahi çıkarmaması ve bunun doğrudan uygulamaya konulması, durumu net bir şekilde gözler önüne sermektedir.

         

        MEB uzun yıllardan beri istikrarlı, kararlı ve çağdaş gelişmelere uygun bir kariyer sistemi geliştiremedi. Bir genel müdür müşavir,  bir eğitim müfettişi genel müdür, bir öğretmen her an Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı olabilir.  Makam ve mevkiler, bakanın seçildiği bölgeye göre dağıtılır.  Bakanın seçildiği ilde doğanlar, atama ve yükselmelerde avantaj elde eder. Bu durum okul yöneticiliklerine atanma, il ve ilçe milli eğitim müdürü olma durumunda daha da belirginleşir.  Kendi iç dinamiklerinde kariyer sistemini geliştirememiş bir kuruluşun, milyonlarca öğrencinin kariyer sistemini geliştirmeye çalışıyor olması ciddi anlamda dikkate değer bir durumdur.

         

                    MEB bünyesinde neredeyse kanıksanmış hâle gelen tutarsız ve dengesiz uygulamalar, bir yönetim tarzı olarak kabul edilmeye başlandı. Aynı partinin iki ayrı bakanı, farklı gerekçelerle bir uygulamayı hayata geçirmekte, diğeri de kamuoyuna gerekli açıklama yapma ihtiyacı dahi duymadan kaldırabilmektedir. SBS’nin (Seviye Belirleme Sınavı) altıncı, yedinci ve sekizinci sınıfta tekrarlanmasının çocukların gelişim düzeyine uygun olacağı inancıyla hayata geçirilirken, çocukları da dershaneye bağımlılıktan kurtaracağı iddia edilmişti. Süreç içerisinde SBS’nin çocukları dershaneye daha fazla bağımlı hâle getirdiği, öğrencilerde sınav kaygısını artırdığı ve öğrencilerin müzik, spor ve güzel sanatlar alanında gelişimini de olumsuz yönde etkilediği görüldü. Sınav 2009-2010 eğitim-öğretim yılında altıncı, yedinci ve sekizinci sınıfta yapıldı. Daha sonra da altıncı ve yedinci sınıftaki uygulamaların aşamalı olarak kaldırılacağı açıklandı. Mahkeme kararına göre, altıncı ve yedinci sınıftaki SBS iptal edildi. Görüldüğü gibi; bilimsel destekten yoksun, tutarsız ve dengesiz bu uygulamanın geri plânında politika yoksunluğu, bilimsel verilerle kararların desteklenmemiş olması ve popülist yaklaşımların kararları etkilemiş olması yatmaktadır.

         

        Benzeri uygulamalar süper liselerin Anadolu lisesi olması, Anadolu liselerinden hazırlık sınıflarının kaldırılması sürecinde de yaşandı. Bu uygulamanın haklı gerekçeleri her nedense kamuoyuna açıklanmadı. Süper liseler, ilköğretim okullarındaki öğrencilerin başarı puanlarına göre öğrenci aldı. Daha sonra bu puanların güvenilir olmadığı gerekçesiyle kapatılıp Anadolu lisesi haline getirildiler. Bu uygulama yerinde bir uygulama olmasına rağmen, hazırlık sınıflarının kaldırılmış olması kamuoyuna anlatılmadı. Hazırlık sınıflarında verilen eğitimle ilgili araştırma verilerinin –şayet varsa- kamuoyu ile paylaşılması çok yerinde bir durum olurdu. Yabancı dilde eğitim ile yabancı dil eğitimin birbirine karıştırılmış olması da önemli bir sorundur. Yabancı dilde eğitim gereksiz iken, yabancı dil eğitiminin gerekliliği tartışma götürmeyecek kadar önem arz etmektedir. Bu arada ikinci yabancı dil uygulamasının işlevsel bir yönünün olduğunu düşünmüyorum. Sadece öğrencilerin ders yüklerini artırmakta ve bu durumun pragmatik bir yönü de bulunmamaktadır. Bu konuda MEB’in ikinci yabancı dil uygulamasının etkililiği hakkında bir araştırma yapması ve sonuçlarına göre hareket etmesi yerinde olur.

         

                    İlköğretim okullarının sekiz yıl ve kesintisiz olması, öğrenci gelişim özelliklerine uygun bir durum değildir. Özellikle bu uygulamanın hayata geçirildiği yıllarda, iki farklı anlayış birbirine karıştırıldı. Kamuoyunda sekiz yıllık eğitime destek varken eğitimin kesintisiz olması, çocuklarını farklı sanat, spor ve diğer alanlarında yetiştirmek isteyen velileri çıkmaza soktu. Özellikle 14 yaşındaki ilköğretimden mezun olan öğrencilerin büyük bir çoğunluğunda, bazı melekeler işlevini yitirdiği için genel ortaöğretim ya da mesleki eğitimin dışına yönlendirilemez hâle geldiler. Bu durum, üniversiteye olan bağımlılığı daha da artırdı. Bu uygulama 4 + 4 ya da 5 + 3 şeklinde sürekliliği sağlanarak uygulanabilirdi.

         

                    Yatılı İlköğretim Bölge Okulu uygulaması, amaç ve içerik açısından iyi gibi görünmesine rağmen, özellikle ilköğretim birinci kademedeki öğrencilerde sıkıntı yarattı. Öğrencilerin ailelerinden uzak olması, gelişim sürecinde yaşanan travmalar ve öğrenciler arasında yaşanan şiddet, bazı çocukların gelişimlerini olumsuz yönde etkiledi. Beslenme, temizlik ve sağlık sorunlarının yaşanmasına neden oldu. Diğer önemli sorunların başında, bu okullardan terör örgütüne katılımların olması, bazı yönetsel sorunların da olduğunu göstermektedir. Bu okulların yeniden düzenlenmesi, birinci kademe öğrencilerinin okullara alınmaması ve taşımalı eğitim uygulamasına ağırlık verilmesinin, isabetli olacağı kanaatindeyim.

         

                    Hem ilköğretim hem de ortaöğretim okullarının programlarında radikal denilebilecek düzeyde değişiklikler yapıldı. Bu program değişikliklerinde, pilot uygulama sonuçlarına dayalı düzeltme ve iyileştirme yapılmadan doğrudan eğitim kurumlarında uygulandı. Süreçte programların eksik, binişik ve hatalı olan kısımları fark edildi. Defalarca düzeltilmesine rağmen, sağlıklı sonuçlara ulaşılamadı. Programlarda yapılan herhangi bir düzeltmenin, kılavuz, ders kitapları ve öğrenci çalışma kitaplarında da değişikliğe gidilmesi gerekliliğini doğurduğu için zaman, emek ve maddi kayıplar kaçınılmaz hâle geldi.

         

        Eğitim kurumlarında ölçme ve değerlendirme bağlamında uygulanmakta olan performans ödevleri, öğrencilerden ziyade velileri çalıştırmaya yöneliktir. Yoğun ders yükü ve sınav stresi yaşayan öğrencinin performans ödevleri maalesef öğrenci velileri tarafından yapılmaktadır. Evinde bilgisayarı, interneti ve renkli çıktı veren yazıcısı olmayan bir öğrencinin performans ödevi yapıp zamanında teslim etmesi imkânsızdır. Bu uygulama ödevin amacından, felsefesinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.

         

                    Öğretmenlerin 2004 yılında hazırlanan programlara göre, yapılandırmacı anlayışla derslerini işlemesi gerekmektedir. Öğrencilerle, velilerle ve öğretmenlerle yaptığımız görüşmelerde öğretmenlerin büyük çoğunluğunun yapılandırmacı anlayışı anlamadığı ve  bilişsel teknikleri kullanarak ders yaptıkları anlaşılmaktadır. Konular bilişsel yöntemlerle işlenmekte, öğrenci ders kitabındaki bölümler akşam ödevi olarak verilmektedir. Bu uygulamaya da yapılandırmacı yaklaşım denilmektedir. Öğrencilerin yoğun bir biçimde test tekniklerine uygun yetiştiriliyor olması; onların sözel dağarcıklarını geliştirmemekte hatta kompozisyon yazma ve sözlü ifade becerilerini olumsuz yönde etkilemektedir.

         

                    Eğitim-öğretim kurumlarındaki kalabalık sınıflar sorunu hala çözülemedi. Özellikle sınıf mevcudu 50 ve üzeri olan sınıfların varlığı bilinmektedir. Bunlara birleştirilmiş sınıflar da eklendiğinde, eğitimin kalitesi gün geçtikçe düşmektedir. Bu okulların yetersiz ders araç-gereci sorunu, bilgisayar çöplüğüne dönen laboratuvarları, teknoloji kullanımında yetersiz olan öğretmenleri, artık bir eğitim klâsiği olarak anlaşılmaya ve algılanmaya başlandı.

         

                    Öğretmen alımları maalesef bir curcunaya dönüştürüldü. Özellikle fen-edebiyat fakültesi mezunlarına öğretmenlik hakkı verilmesi, eğitim fakültelerinin kontenjanlarının sürekli artırılması, öğretmen istihdamındaki monopson piyasanın varlığı, binlerce öğretmen adayının MEB kapısını zorlamasına neden oldu. Tüm bunlara sözleşmeli öğretmen uygulamasının da eklenmesi, içinden çıkılamaz sorunları da beraberinde getirdi. KPSS  sürecinde yaşanan skandallar, öğretmen seçme ve yerleştirme sisteminin güvenilir olmadığını gösterdi. ÖSYM’nin aşırı iş yükü, sayıca personelin yetersizliği, ÖSYM bütçesine YÖK’ün el koyması, sistemde radikal değişikliğe gidilmesini zorunlu hâle getirdi. Özellikle ÖSYM’nin sadece üniversite sınavlarını yapması, ulusal ölçekte kurulacak bir merkezin diğer sınavları yapması gibi görüşler, yetkili çevrelerde tartışılmaya başlandı.

         

                    Özellikle sekiz milyona yakın okuma-yazma bilmeyen vatandaşın varlığının gündeme gelmeye başlaması, yetişkin eğitim politikalarının başarısızlığını gösterdi. Terörden dolayı yerleşim birimlerini terk eden nüfusun 1990’lı yıllardan sonra artmış olması, okuma – yazma bilmeyen genç nüfusun da artmasına neden oldu. Bu durum, kentsel yaşamı, sağlık hizmetlerini, iş bulma ve istihdamı da zorlaştırdı. En kısa zamanda bu sorunu çözmek için tedbir alınmazsa, sıradan bir kamu hizmeti, okuma yazması olmayan bu kişilere verilirken sorun yaşanacaktır.

         

                    Eğitim sisteminde gittikçe ortaya çıkan önemli sorunlardan birisi de genel eğitime yönelmede artış görülmesidir. Genel eğitim kurumları, üniversiteye bağımlılığı ön plâna çıkartmaktadır. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, meslek sahibi olmuş insandır. Türk halkının büyük çoğunluğu mesleksizdir. Mesleki ve teknik eğitim kurumları, öğrencileri meslek sahibi yapma sorumluluğunu üstlenmektedir. Üretimin doğasında meydana gelen değişme, otomasyona geçiş ve diğer teknik yeterliliklerdeki farklılaşma, mesleki ve teknik eğitim kurumlarının da varlığını tartışılır hâle getirmiştir. Mesleki ve teknik eğitim kurumlarının alt yapısının teknolojik gelişmeye uygun olarak düzenlenmemiş olması, işgücü piyasasının farklılaşması, dil bilen, matematik bilen, iletişim becerisi güçlü ve bilgisayar kullanabilen adayları ön plâna çıkarmaktadır. Bu durum, eskimiş teknoloji ile eğitim yapan meslek liselerini ve sayısı gün geçtikçe artan meslek yüksek okullarını işlevsiz hâle dönüştürmektedir. Bu aşamada meslek liseleri amaç, içerik ve işlev yönünden kendilerini yeniden tanımlamak durumundadır.

         

                    İmam Hatip Liseleri, eğitim sisteminde hâlâ kanayan bir yara konumundadır. Hatta gün geçtikçe kangren hâline gelmektedir. Tarafların tepkileri bilimsel olmadığı için, çözüm yolları da doğal olarak bilimsel olmamaktadır. Çocuğunu bu okullara gönderen velilerin amacı, “Çocuğum Allah’ını, peygamberini bilsin, Kur’an-Kerim’i okusun, dini vecibelerini yerine getirecek kadar bilgi sahibi olsun bunun yanında öğretmen, mühendis avukat gibi bir mesleğe de sahip olsun” olarak ifade edilmektedir. Çok az veli, çocuğunun imam olmasını istemektedir. Bu okulların ortaöğretim kurumları içerisindeki amacı ise “Ülkenin ihtiyacı olan imam ve hatibi yetiştirmek”tir. Bu sorun çok amaçlı lise programlarıyla kolaylıkla çözümlenebilir. Çocuğuna bu tür eğitim aldırmak isteyen veliye, seçmeli ders uygulamaları ile böyle bir seçenek sunulabilir. Böylece bu okulların ihtiyaç fazlası din görevlisi yetiştirmesi de engellenmiş olur.

         

                    Zorunlu din dersi uygulaması, azınlıklar ve bazı aileler tarafından eleştiri konusu hâline gelmektedir. Azınlıkların çocukları bu dersleri almak zorunda değildir. Ancak, din derslerinin zorunlu olmasının da haklı bir gerekçesi yoktur. İsteğe bağlı bir din dersinin katma değeri daha yüksek olacaktır. Din dersi ile birlikte din kültürü ve ahlâk bilgisinin de veriliyor olması önemlidir. Dersin içeriği incelendiğinde sürecin böyle bir işlevi olmadığı, dini bilgilerin daha yoğun verildiği görülmektedir.

         

                    İlköğretim okullarından itibaren öğrencilerin dershaneye gönderilmeye başlaması önemli bir sorundur. Bu durum, öğrencilerin sosyal, sportif ve kültürel gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Boş zaman bulamayan öğrenci kitap okuyamamakta, dinlenememekte ve yaşının verdiği heyecanları yaşayamamaktadır. Aileler açısından da hem ekonomik hem de psikolojik açıdan önemli maliyetleri bulunmaktadır. Asıl sorun, öğrencilerin okulda kazandıkları olumlu davranışların, dershanede adeta ortadan kaldırılması, disiplin dışı davranışların pekiştirilmesidir. Okulda sigara içemeyen öğrenci dershanede sigara içmekte, okulda söz alıp konuşmayı öğrenen öğrenci dershanede söz almadan da konuşmakta, okulda makul kız-erkek ilişkileri yerine dershanede abartılmış ilişkiler yaşanmaktadır. Bu durum, öğrencilerin okuldaki disiplin davranışlarını olumsuz yönde etkilemektedir.

         

                    Ortaöğretim kurumlarında öğrenciler arasında yaşanan şiddetin bazı dönemlerde hızlı bir artış göstermesi, okulların güvenlik sorunu olduğunu da göstermektedir. Özellikle kırsaldan kente göçün arttığı, anne ve babanın aktif olarak iş yaşamına katıldığı, aşırı kentleşmenin kontrolü zorlaştırdığı süreçte bu tür sorunların görülmesi doğaldır. Asıl sorun yetkililerin bu sorunu çözmek için hâlen daha somut önlemleri alamamış olmasıdır. İlköğretimden itibaren öğrencilerin duygusal zekâlarının geliştirilmemiş olması, görsel basında bu gençlere rol model olan kişilerin sorunlu davranışlar sergiliyor olması ve okulların şiddet karşıtı politikalarının sınırlı olması, sorunları içinden çıkılamaz hâle getirmektedir.

         

                    Eğitim sistemimizde çelişkiler barındıran diğer bir konu da ilköğretim ve ortaöğretim başarı puanıdır. Bu puan öğrenciye LYS’de en fazla 75 puan avantaj sağlamaktadır. Gerçekte vasat olmasına rağmen sınıf ve okul durumuna göre kanaatlerle notlarını yükselten öğrenci, bunu bir avantaj hâline getirerek bu puanla istediği bir bölüme, ortaöğretim başarı puanı düşük ama kendisinden daha fazla doğru yapan öğrencinin önüne geçmektedir. Bu puanın öğrenciye doğrudan verilmesi yerine öğrencinin YGS ve LYS’deki doğru yapma oranı ile korelasyon kurularak katkısının artırılması, öğrencilerin daha eşit ve adaletli bir biçimde yükseköğretim kurumlarına yerleştirilmelerine imkân sağlar.

         

                    Son on yılda özel ve devlet üniversitelerin dramatik bir biçimde artıyor olması, oldukça sevindirici bir durum. Son rakamlar ülkemizde 154 üniversitenin bulunduğunu bunun 52’sini özel üniversitelerin oluşturduğunu göstermektedir. Dünya ölçeğinde üniversite sayısının az olduğu ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Sorun, üniversitelerin sayısının artmasında değil, hedef kitlenin çeşitlendirilememesindedir. Devlet üniversiteleri kamu hizmetine odaklanır, özel üniversiteler başarısız ama paralı öğrenciye odaklanırsa gelecek on yılda ayakkabı boyacısı mühendisler, kahveci sosyologlar ve pazarcı felsefecilerin sayısında patlama yaşanabilir. Burada özel üniversiteler kâr marjlarını artırmaya odaklaşma yerine, nitelikli öğretim üyesi bulma, öğrenci popülasyonunu çeşitlendirme, yurt dışından da öğrenci bulma ve bilimsel araştırma yapma gibi uygulamalara yönelmelidir.

         

                    Rektör seçimleri, üniversitelerde hem iç barışı hem de dış barışı olumsuz yönde etkilemektedir. Üzülerek ifade ediyorum ki, öğretim üyeleri katılımcı demokrasiyi, farklılıklara saygıyı henüz içselleştirememişlerdir. Her seçim dönemi ortamın gerilmesine, her atanma dönemi YÖK’ün ve cumhurbaşkanlığı makamının öznel uygulamalarına konu olmakla birlikte, rektörü desteklemeyen öğretim üyeleri de hem bilimsel hem de mesleki açıdan mağdur edilmektedir. Bu sebeple üniversitelerdeki rektör seçme süreci değiştirilmeli, batıdaki örnekleri gibi mütevelli heyet sistemine geçilmesi için uygun koşullar sağlanmalıdır.

         

         

                    Sonuç

         

                    Eğitim alanında politika belirleyicisi ve karar vericisi konumunda olan bireylerin, kişisel ve mesleki sorumlulukları oldukça yüksektir. Eğitim politikaları,  kısa vadeli seçim hesaplarına göre yapıldığında başarısızlık kaçınılmazdır. Uzun vadeli, çok yönlü ve geleceğin işgücü piyasasının şartları göz önünde bulundurularak yapılacak plânlar, milli kalkınmaya önemli katkılar sağlayacaktır. Başka ülkelerden alınan yeniliklerin, milli bünyemize ve ihtiyaçlarımıza uyarlanmadan ülke genelinde uygulanması da, eğitim sistemini yapboz tahtası hâline getirmektedir. Her şeyi bilen, ezberleyen birey modeli yerine milli değerleri içselleştirmiş, milli bir bakış açısı olan, bilgiye ulaşabilen, öğrenmeyi ve analiz etmeyi becerebilen birey yetiştirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Genel eğitim kurumları yerine, mesleki ve teknik eğitim kurumlarının açılması ve sınır ötesi ihtiyaçlarn da göz önüne alınarak gençlerin meslek sahibi yapılması, işsizliği önemli oranda düşürebilir. Herkesi her konuda eğitmek yerine, herkesin ihtiyacı olan konularda eğitmek daha sağlıklı olacaktır. Model almak yerine model olmak, eğitim sistemimiz açısından önemli bir başlangıç özelliği taşıyacaktır.

         


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele