Kriz Modelleri Kapsamında Türkiye Ekonomisine Yönelik Stratejik Bir Değerlendirme

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

        Gelişmiş ve gelişmekte olan dünya ekonomileri, 1970'li yıllardan bu yana önemli krizlerle karşı karşıya kalmıştır. 1970 ve 1980’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinde yaşanan istikrarsızlık ve bunun neticesinde yürürlüğe konan birçok başarısız istikrar programları, 1992-1993 yıllarında Avrupa Döviz Kuru Mekanizması(ERM)'na yönelen spekülatif atak, 1994'te Meksika'da ve Türkiye’de yaşanan finansal kriz, 1997 Doğu Asya ve takiben 1998 Rusya krizi, 2001 yılında Türkiye'nin yaşadığı finansal kriz ve nihayet 2008 finansal krizi, dünya ekonomilerinin karşılaştığı önemli krizlerdir.[1]

         

        Krizlerin teorik altyapısı, genel bir yaklaşımla "üç nesil kriz modelleri çerçevesinde incelenmektedir. Birinci ve ikinci nesil kriz modelleri olarak adlandırılan iki model dışında, özellikle Asya krizini açıklamaya ve para/döviz ile banka krizleri arasında ilişki kurmaya çalışan üçüncü nesil kriz modeli de iktisat literatürüne girmiştir. Belirtmek gerekir ki, bu modeller esasen birbirlerinin yerini alan modeller olarak değil, birbirlerini tamamlayan modeller olarak görülmelidir. Bu kapsamda, bu çalışma Türkiye ekonomisini derinden etkileyen 1994, 2001 ve 2008 finansal krizinin, kriz modelleri çerçevesinde bir değerlendirmesini içermektedir. Kriz, günlük dilde zor seçim, bunalım, buhran karşılığı olarak kullanılmakta; farklı kullanım alanlarında, dengesiz, olumsuz ve istenmeyen duruma geçişi ifade etmektedir.[2]  

         

        Piyasa ekonomilerinde iktisadi faaliyet hacminin, genelde, sürekli bir biçimde ve belli bir düzeyi koruyarak gelişmediği; tersine devamlı dalgalanmalar gösterdiği bilinmektedir. Bu dalgalanmaların iktisadi, siyasi ve psiko-sosyal nedenlerden etkilendiği ve zaman zaman yön ve şiddetinin değiştiği çeşitli uygulamalardan gözlemlenmektedir.[3] İktisadi faaliyet hacmindeki genişlemeler ve daralmalar (Grafik:1’de yer alan konjonktür) sürekli olmakla beraber, düzenli aralıklarla ortaya çıkmazlar. İktisadi faaliyetlerin daralma aşamasında ortaya çıkan sürekli düşüşler,  daha çok servetlerin el değiştirmesine yol açan krizlerdir.

         

         

                    Grafik: 1. Ekonomik Konjonktürel Dalgalanmalar

         

                         

                      GSYİH                    Patlama(Boom)                                       Reel GSYİH

                                                                                                               

                                                                                                                Büyüme Trendi              

                                             Gelişme                     Duraklama                                     

                                                                                                                

                                  Zirve                                                                                       

                                                  

                                                     Canlanma

                                            Dip                                   Bunalım(Çöküntü)

         

         

         

                              0                                                                                                 Zaman

         

         

         Kaynak: Steven L. Green, Macroeconomics Analysis and Applications, The Dryden Press, USA, 1993, s. 17

         

         

        Yaşanan ekonomik krizleri iki temel başlık altında incelemek mümkündür. Bunlar; mal-hizmet ve işgücü piyasasında ortaya çıkan dengesizliklerin neden olduğu reel sektör krizleri ve finans piyasalarındaki şiddetli fiyat dalgalanmalarının neden olduğu finansal krizlerdir. Bu ayrım Grafik:2’de daha ayrıntılı gösterilmiştir.

         

         

        Grafik: 2. Ekonomik Kriz Türleri

         

           
   

Ekonomik Krizler

 
 
       

         

         

         

         

                                             
               
 
                 
 
 
 
 

Enflasyon Krizi

 
 

Durgunluk Krizi

 
 

Ödemeler Dengesi Krizi

 
 

Döviz Kuru Krizi

 

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

        Kaynak: Aykut Kibritçioğlu, “Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Hükümetler, 1969-2001”, Yeni Türkiye Dergisi, Yıl:7, Sayı:41, 2001, s. 175.

         

        Reel sektör krizleri; mal-hizmet ve işgücü piyasalarındaki “miktar”larda yani üretimde ve/veya istihdamda ciddi daralmalar (durgunluk ve/veya işsizlik krizi) biçiminde ortaya çıkar. Mal ve hizmet piyasalarındaki genel fiyat düzeyinin sürekli artışları ise, bilindiği üzere, enflasyon olarak adlandırılır. Eğer bu artışlar belirli bir sınırın üstündeyse, enflasyon krizi olarak tanımlanabilir.

         

        Finansal krizler; döviz ve hisse senedi piyasaları gibi finansal piyasalarındaki şiddetli fiyat dalgalanmaları veya bankacılık sisteminde bankalara geri dönmeyen (batık) kredilerin aşırı derecede artması sonucunda yaşanan ciddi ekonomik sorunlar olarak kabul edilebilir.[4]

         

        Finansal krizlerin belirgin bazı karakteristik özellikleri vardır. Finansal krizler, finansal piyasaların etkin bir biçimde işlevlerini yerine getirememesi nedeniyle yarattığı olumsuz etkileri ve özellikle finansal kriz sonrası finansal sisteme yeniden işlerlik kazandırmak amacıyla ortaya çıkan hem mali hem de yarı mali maliyetler nedeniyle, önemli maliyetler yaratırlar. Finansal krizlerin bir başka özelliği ise ciddi bir yayılma eğilimi içerisinde olmalarıdır. Bazı finansal piyasalarda birkaç firmayı etkileyecek biçimde ya da küçük fiyat dalgalanmaları şeklinde ortaya çıkmalarına rağmen, finansal krizler ekonomideki bütün finansal piyasaları hatta başka ülke piyasalarını etkileyecek kadar genişleyebilmektedirler. Bu sorunun asıl sebebi böyle bir sorunla karşılaşan yatırımcıların likiditeyi kesme eğiliminde olmalarıdır. Sistemik kriz (systemic crisis), finansal sistemde ortaya çıkan ve sistemin varlık değerlemesi, kredi tahsisi ve ödemeler gibi önemli işlevlerini kesintiye uğratan bir şok biçiminde tanımlanmaktadır. Sistemik finansal krizlerin, mutlaka bir bulaşma süreci olmaktadır. Bu durumda, bir ülke, kurum veya firmadaki sorunlar, diğer bir ülke, kurum veya firmada ödeme güçlüğüne ya da iflaslara yol açmaktadır.

         

        Bir ülkenin, ister kamu ister özel kesime ait olsun dış borçların, ödenmemesi durumunda dış borç krizi (foreign debt crisis) oluşmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik gelişme süreçlerini aksatan ve ekonomik sorunlarını arttıran dış borç krizlerinin en önemli nedenlerinden birisi, bu ekonomilerin dış borç yönetimindeki zayıflıklarıdır.[5] 1970'li yıllardan itibaren gelişmekte olan ülkeler, kalkınmanın finansmanı için ihtiyaç duydukları fonları, dışarıdan aldıkları borç veya yardımlarla karşılamaya başlamışlardır. Ancak, alınan borçların kısa vadeli olması ve geri ödenememesi sonucu yeni borç bulma imkânı güçleştiği için bu ülkeler dış borç krizine girmişlerdir.

         

        Bankacılık krizi; finansal piyasalarda bir ya da birkaç bankanın ödeme güçlüğü çekmesi veya iflas etmesi halinde, yeterli güçte ve derinlikte olmayan piyasalarda, durumun tüm bankacılık sektörüne yayılması ve ödemeler sisteminin olumsuz etkilenmesi, hatta tamamen durmasıdır. Dolayısıyla bankacılık krizi, bankacılık kesiminde ortaya çıkan bazı özel olaylarla da tanımlanabilir. Buna göre, eğer bankacılık krizinin başlangıcı büyük oranda mevduat çekilmesiyle belirginleşirse, banka mevduatlarındaki hızlı azalma bankacılık krizini nitelemek için kullanılabilir. Bununla birlikte, eğer bankacılık kesiminin sorunları, bankaların varlık kalitesinde kötüleşmeden, örneğin gayrimenkul fiyatlarındaki düşüşten veya finans dışı kesimdeki iflaslardan kaynaklanıyorsa bu durumda varlık fiyatlarında ani ve önemli değişmeler veya iflas eden şirket sayısındaki önemli artışlar bankacılık krizinin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.[6]  

         

        Bankacılık krizleri konusunda ortaya çıkan maliyetlerin ülkelere göre karşılaştırılmasında, krizin kısa sürede önlenmesi konusundaki uygulamaların maliyeti dikkate alınmaktadır. Bu tür maliyetler finansal boyuttadır ve söz konusu maliyetin hesaplanmasında, vergi mükelleflerinden bankanın hissedarlarına doğru ortaya çıkan gelir transferinin neden olduğu maliyetler de dikkate alınmaktadır. Daha sonra bankacılık krizlerinin sürdüğü dönem boyunca üretimin, genel üretim trendinden ne derece kayba uğradığı veya sapma gösterdiği ortaya konabilmektedir. Hesaplamada daha çok krizin neden olduğu üretim kayıplarından ziyade bankacılık krizlerinin neden olduğu üretim kayıpları esas alınmaktadır. Bankacılık krizleri büyük bir çoğunlukla ekonomik konjonktürün daralmasından da kaynaklanabilmektedir. Bankacılık krizleri süresince, genel ekonomik dengeye göre tahmin edilen üretimdeki azalış ortaya konabilir ve krizin nedeni olarak da değerlendirilebilir. Bu amaçla, kriz döneminde ortaya çıkan üretim kayıplarının tek başına bankacılık sektöründen mi yoksa diğer faktörlerden mi kaynaklandığının iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Gelişmekte olan piyasalardaki bankacılık krizleri, makroekonomik oynaklık (volatility), bağlı (veya dahili) kredilendirme, banka yönetiminin güdülerini saptıran devlet müdahaleleri, denetim ve düzenleme başarısızlıkları olmak üzere dört etkene bağlanmaktadır.[7] Bankacılık krizleri, genellikle düşük gelirli ülkelerde yaygın olarak meydana gelmekte ve maliyeti de göreli olarak yüksek olmaktadır.

         

        Para krizi; başta spekülatif atak olmak üzere, herhangi bir etki sonucu ülke parasının devalüe edilmesiyle ya da değer kaybetmesiyle sonuçlanan; veya spekülatif bir atak ya da ülke parasından kaçışın başlaması sonucunda ortaya çıkan krizdir. Ülke otoritelerinin faiz oranlarını aşırı derecede yükselterek döviz piyasasına müdahale etme yoluyla döviz kurunu baskı altında tutması sonucunda doğabilir. Ödemeler dengesi göstergelerinden ise ulusal paranın değerini etkileyeceği ve spekülatif ataklara imkan sağlayacağı bilinmektedir. Bankacılık krizleri ise mevduatların yurtdışı bankalara yönelmesine, döviz kuru rejiminin çökmesine ve para krizinin doğmasına yol açmaktadır. Bir bankacılık krizinde; fon sahipleri, bankacılık sistemine olan güvenlerini kaybederler ve merkez bankasının krizi önlemede yetersiz kalacağı beklentisine girdiklerinde ve yatırımcıların fonlarını dövize çevirerek yurtdışındaki bankalara yöneltmesi halinda ülke parasından kaçış başlar. Merkez bankasının müdahalesiyle ülkenin döviz rezervleri erirse, kur rejimi çöker ya da döviz kuru rejimi doğar.[8]

         

         

        A. Finansal Kriz Modelleri

         

        1980'li yıllardan sonra dünya ekonomisinde farklı ülkelerde finansal krizler ortaya çıkmıştır. Bu finansal krizler uluslararası parasal krize dönüşmediği sürece yerel (ülke boyutunda) düzeyde kalmıştır. Yaşanan finansal krizlerden dolayı yeni teoriler ortaya çıkmış ve böylece bu krizleri açıklamaya çalışan kriz modellerinin de sayısı artmıştır. Özellikle 1990'lı yıllarda yaşanan bölgesel finans krizleri, makro ekonomik istikrarsızlıklar ve finansal serbestleşme yeni tip modellerle açıklanmaya çalışılmıştır. Söz konusu krizler, nedenleri itibariyle ortak değişkenlere ve özelliklere sahip olsa da, krizleri açıklamaya yönelik teorik modellerin gerçeği kavrama açısından gücü sınırlı kalmıştır. Buna rağmen bu modeller, sonuç olarak finansal krizlerin derinleşmesine yol açan temel faktörün gerek ulusal gerekse uluslararası boyuttaki finansal serbestleşme uygulamaları olduğunu göstermiştir. Burada özet bir yaklaşımla modeller bağlamlı sebep-sonuç ilişkilerine yer vermeden önce kendi tanımımızla finansal serbestleşme, esasta, küresel gücü temsil eden ülkenin para arzıyla (basılan kâğıt para-dolar) dış dünyadan borçlanarak reel üretiminden daha çok tüketme stratejisine işlerlik kazandıran ve dünya tedavülündeki doların menkul kıymetler (finansal varlıklar) aracılığıyla geometrik artışına imkân veren (ABD’ye refah aktaran) ekonomik bir süreçtir.    

         

        Para krizlerini, sürdürülemez politikalar ile yapısal dengesizliklerin kaçınılmaz sonucu olarak gören ve krizi ateşleyen temel makroekonomik faktörlerin önemini vurgulayan spekülatif atak modelleri, Krugman'ın 1979 yılında, Salant ve Henderson'un 1978 yılındaki çalışmasına dayanan ve ödemeler dengesi krizleri hatırlanabilir.[9] Nitekim, birinci nesil kriz modelleri, uygulanan yanlış makro ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan ödemeler bilançosu dengesizliklerini ve bu dengesizliklerin finansal piyasalarda spekülatif ataklara dönmesini ele alır. Yanlış makro ekonomik politikalardan kaynaklanan spekülatif saldırılar nedeniyle sabit döviz kurunun savunulamayacağı tezini işler. Bu modele göre, sabit döviz kuru sistemi geçerli iken, iç kredi hacminin para talebinden daha fazla artması, yavaş ancak sürekli olarak ülkenin uluslararası rezervlerinin azalmasına ve ülke parasına yönelik spekülatif ataklara neden olur.[10] Dolayısıyla makroekonomik temellerdeki bozukluklar, yüksek ve artan bütçe açıkları, yüksek parasal artış oranları, yüksek enflasyon, aşırı değerli döviz kuru, geniş cari açıklar, uluslararası rezervlerdeki düşüşler ve yükselen ülke içi faiz oranları kaçınılmaz olur. Burada,  Krugman ve Obstfeld’e göre (2001), şu politikaların uygulanması imkânsızdır. Bunlar, sabit kur rejimi, bağımsız para politikası, uluslararası sermaye hareketlerindeki serbestlik. Yine, Obstfeld ve Taylor’un (2002) makro ekonomik politika üçlemi ya da tutarsız üçlü olarak adlandırdıkları teze göre, dışa açık bir sermaye piyasası var ise, hükümetler ulusal amaçları için aynı anda hem döviz kuru hedeflemesini hem de para politikasını uygulayamazlar.

         

        Bu bağlamda Krugman, ekonomik temellerdeki sürekli bir bozulmanın döviz kurunu sabitleştirme teşebbüsüyle tutarsızlığı durumunda, krizlerin ortaya çıktığını savunmuştur.[11] Krugman modeline göre, mali açıkları finanse etmek amacıyla para basmak ya da zayıf bankacılık sistemine kaynak sağlamak amacıyla iç kredileri genişletmek sorunu daha da büyütmek demektir. Yani, ülkeden sermaye çıkışı ve ülkenin rezervlerinin sürekli olarak azalmasıyla yetkililerin döviz kurunu sürdürmeleri imkânsızlaşır.[12]

         

        Bu imkânsızlığı bilen spekülatörler, Flood ve Marion’un (1997) öngörüsüyle, hükümetin elindeki rezervlerin kritik düzeye gerilediğini anlar rezervlerdeki dövizleri satın alır. İktisadi otoriteler de sabit döviz kuru sisteminin terk edip, esnek döviz kuru sistemine geçer. Bu süreç esnasında oluşan kura “Gölge Döviz Kuru” denilmektedir. Nitekim spekülatörler tekrar merkez bankasından satın aldıkları dövizleri gölge döviz kurunun oluştuğu noktadan sonra satmaya başladığında yüksek karlar elde edilir. Bilindiği gibi Bretton Woods Sistemi, yukarıdaki tutarsız üçlü nedeniyle çökmüştür. Dalgalı döviz kuru sistemi finansal piyasaların hacminin genişlemesine yol açmıştır. Bu dönemde ülkeler, para politikasında ülke içi şartlara öncelik vermişler ise sermaye akışkanlığı ya da döviz kuru hedefinden vazgeçilmesi gereklilik olmuş; sabit döviz kuru altında uluslararası sermaye piyasaları ile bütünleşmeyi amaç edindiklerinde de para politikasından vazgeçilmesi gerekliliğinin doğduğu öğrenilmiştir.

         

        1970 sonrası dünya ekonomisinde görülen en önemli gelişme, uluslararası finansal işlemlerde ve sermaye hareketlerinde görülen büyük gelişmedir. Bu dönemde büyük miktarlı sermaye hareketleri genel olarak gelişmiş ülkeler arasında görülse de, Eichengreen ve Mussa’ya (1998) göre,asıl sorun gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının aynı dönemde 5 kat artmasıdır.[13] 1980 ve 1990’lu yıllarda sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile birlikte farklı tercihler uygulanmaya başlanmıştır. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, politika seçeneklerini çoğaltırken, Türkiye’de olduğu gibi, kararsız makro ekonomik politikaların uygulanması kriz yaratıcı bir sonuç doğurmuştur. Nitekim Kenen’in (1994) öngördüğü gibi, sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile birlikte döviz kuruyla ilgili beklentiler ön plana çıkmış, sabit döviz kuru ve para politikası arasındaki tutarsızlıkla sermaye hareketleri başlatmış ve yabancı varlıklar tükenmiştir.[14] Krugman (1979) ve Flood-Garber’in (1984) geliştirdikleri modellere göre spekülatif atağı önlemenin yolu “açık faiz paritesi”nden geçmektedir. Burada yurtiçi faiz oranları pasif bir konumdadır ve devalüasyon beklentilerine göre biçim almaktadır.[15] Diğer bir deyişle, yurt içi faiz oranını aktif bir biçimde kullanma imkânı kalmamıştır. Yani, sabit kurun sürdürülebilmesi için rezerv düzeyinin yeterli olması gerekmektedir.  Burada hükümetler pasif bir rol yüklendikleri ve beklentilerin etkisini ihmal ettikleri için eleştirilmektedir.[16] 1973 -1982 yılları arasında Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinde ortaya çıkan para krizleri ile 1994 yılı Türkiye krizi bu yaklaşımla açıklanmaktadır. Ancak, bu model 1997 Güneydoğu Asya krizi ve 2001 Türkiye krizi gibi, krizleri açıklamakta yetersizdir. Dolayısıyla ikinci nesil modeller ortaya atılmıştır.[17]

         

        Bu modele göre, makro ekonomik politikaların sürdürülebilirliğine ilişkin beklentilerde ortaya çıkan ani olumsuz gelişmeler, finansal krizlerin en temel nedenidir. Obstfeld ve Ragoff’a (1995) göre,  spekülatif atak, “güneş lekesi” adı verilen etki ile açıklanmaktadır.  Bu kriz modellerinde, spekülatörlerin beklentileri ve hükümetin sabit kur rejimini sürdürmek için atacağı adımlar kendi kendini besleyen krizlere yol açabilir. Burada en önemli kavramlarından biri de, “Sürü Psikolojisi”dir. Calvo ve Mendoza’ya (2000) göre, asimetrik bilginin olduğu ortamlarda, tam bilgiye ulaşmanın maliyeti yüksek olduğundan sınırlı bilgilerle ve dedikodularla yetinilmektedir. Türkiye’de 2001 krizi öncesinde görüldüğü gibi o dönemde bir yatırımcının hareketi diğer yatırımcıları da harekete geçirmiş ve sürü psikolojisi ortaya çıkmıştır. Bu süreçte medyanın maniplasyon (güven eksikliği ve belirsizlik altında) gücü hatırlanırsa panik içinde bulunan spekülatörler lider olan spekülatörleri takip etmiş ve hep birlikte ulusal paradan yabancı paraya yönelmişlerdir. Yine bu krizi hızlandıran bulaşma etkisi de dikkate alınırsa bir ülkede başlayan olumsuzluğun diğer ülkelere sıçradığı bilinmektedir. Bulaşma, üç farklı kanalla gerçekleşebilir.

         

        1)     Gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan, özellikle de o dönemin Türkiye’sinde önemli bir bulgu olarak bilinen temel hususlar incelenirse, bankacılık sistemi zayıftı, cari açık ve dış borçlar yüksekti.

         

        2)     Ticari ve finansal olarak birbirine bağlı ülkeler, izledikleri politikalar nedeniyle birbirlerini olumsuz etkilemişlerdir. Nitekim 1992-1993 yıllarında Avrupa Birliği’nde ortaya çıkan kriz ve 2008 finansal krizi böyle bir kriz ile açıklanmaktadır.

         

         

        3)     Diğer bir bulaşma kanalı ise beklentilere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Benzer makro ekonomik politikalar izleyen ülkelerin birinin karşılaştığı olumsuzluk diğer ülkeleri de kolaylıkla etkileyebilmektedir. 1997 Güneydoğu Asya krizi buna örnek olarak verilebilir.

         

         

        Birinci ve ikinci nesil kriz modelleri tezlerini, “etkin piyasa kuramı”na dayandırmaktadırlar. Buna göre, finansal krizlerin asıl nedeni, beklentilerdeki kötümserlik ve iktisadi ajanların rasyonel olmayan davranışlarıdır. Bu modellerde reel sektör ve finansal sektör birbirinden tamamıyla ayrı olarak ele alınmaktadır ve mükemmel piyasalar varsayımı altında borçlanma biçimlerinin hiçbir önemi bulunmamaktadır. Bernanke’ye (1992) göre, etkin piyasa teorisi finansal sistemi sadece bir peçe olarak dikkate almaktadır.[18] Obstfeld'in çalışmalarıyla[19] geliştirilen bu modellerde, olumsuz koşullara dayalı kötümser beklentiler ve kendi kendini besleme özelliği vurgulanmaktadır. Mesela, devalüasyon beklentilerinin etkisiyle nominal faiz oranlarındaki yükselme kamu borcunu artıracak; bu da devalüasyon beklentileri ve spekülasyonu yükseltecektir. Bu durumda bir yandan kamu borç yükü ve borcun vade yapısı önem kazanırken; diğer yandan bankaların varlık ve yükümlülükleri ile vade yapısı uyumsuzluğu doğacaktır. Hatta Chang ve Velasco (1998)  finansal sistemin likit olmamasını kriz için yeterli görmekte, kötümser beklentilerin de sistemi kırılganlaştırdığını ileri sürmektedir.[20]

         

        Birinci ve İkinci Nesil Kriz Modelleri 1997 yılında yaşanan Güney Doğu Asya krizini açıklamakta yetersiz kalınca, araştırmacılar Asya krizi ile ilgili yeni model arayışlarına girmişlerdir.  Krizlerin aynı zamanda bir eşgüdüm başarısızlığı ile açıklanmaya başlanmış ve finansal liberalizasyonun ardından iyi düzenlenmemiş bir bankacılık sisteminin ve mikro-ekonomik bozuklukların ahlaki risk ve aşırı borçlanma yaratarak ciddi kriz­lere yol açtığını belirten görüş[21] ön plana çıkmıştır. Hızlı bir finansal liberalizasyondan sonra denetim ve düzenleme yetersizliğinin olduğu zayıf bir bankacılık sisteminde, yoğun sermaye girişlerinin sonucu denetlenmediği için, risk yönetimi geliş­memiş ve sermaye yeterlilik oranları düşük bankalar aracılığıyla aşırı borç verilerek tüketim üretim dengesi bozulmuştur.  Aşırı borçlanma da borsada ve gayrimenkul fiyatlarında patlamaya neden olmuştur. Kısacası iyi değerlendirilmeden ve izlenmeden verilen krediler bankaları kırılgan ve krize duyarlı hale getirmiş Türkiye’de de görüldüğü gibi ulusal parada bir çöküşü tetiklenmiştir.[22] Ayrıca, hükümet tarafından gizlice desteklenen ve bağlı şirketlerine kre­di vermesine göz yumulan bankaların (Türkiye İmar Bankası örneğinde olduğu gibi), ahlaki riske dayalı olarak yarattığı aşırı borçlanmanın ve fonlanmamış yükümlülüklerin aslında gizli devlet borcu­na dönüşeceği ihmal edilmiştir. Ayrıca, Asya Krizi’nde uluslararası yatırımcıların kendi kendini besleyen kötümser davranışlarının etkisi ve maniple edilen bankacılık paniği,  finansal kırılganlığı daha da artırmıştır. Bankacılık ve finans kesiminin sorunları irdelendiğinde görülmektedir ki) krizlerin büyük çoğunluğu, ya ekonominin önemli bir kısmının (kamu ve/veya özel kesim) bilançolarının kredi verilebilirliğine, ya da döviz kurlarına duyulan kuşkudan doğmaktadır.[23] Sermaye akımları da bu iki sorunun birbiriyle ilişkisini güçlendirdikçe, ekonomiler Mishkin'in vur­guladığı kısır döngüye sürüklenir.

         

        Üçüncü nesil kriz modellerinde en önemli kavramlardan biri, Ödünç Verme Mekanizmalarıdır. Bu mekanizma hem ulusal hem de uluslararası işleyiş biçimiyle önemli sonuçlar doğurur: Uluslararası kuruluşların verdiği krediler ve hükümetin verdiği garantiler krizlerin oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Kriz yaşayan ülke hükümetlerinin verdiği garantiler, Vasquez’e (2002) göre 1982 yılından bugüne kadar en az 90 banka krizine yol açmıştır. Bu krizlerde, Türkiye de dâhil krizi yaşayan her ülke GSMH’nın yüzde 10’u ile yüzde 25’i arasındaki miktarı bankaları kurtarmak için harcamıştır. Öte yandan, yaşanan krizlerde uluslararası kuruluşların, özellikle de IMF’nin etkisi tartışıla gelmektedir. Uluslararası bir ödeme mercii olan IMF, kimilerine göre ciddi sorunları ortadan kaldırırken, kimileri de yaratılan ahlaki tehlikeyi önemsemektedir. Mishkin’e (1999) uluslararası son kredi merciinden sağlanan fonların yurt içinde enflasyona neden olmadığını, makro ekonomik kararsızlıkları giderebilecek alanlarda kullanılabileceğini iddia etmektedir. Ancak, finansal serbestleşmenin yanı sıra hükümetlerin bankacılık sistemine verdiği garantiler ve uluslararası finans kuruluşlarının verdiği güven, gelişmekte olan ülkeleri yüksek faiz ile yabancı sermayeyi çekmeye yöneltmektedir. Sabit kur sisteminin uygulanması da yabancı yatırımcılarda daha düşük risk anlamında artı bir güven unsuru yaratmaktadır. Bu ortamda ülkeye giren yabancı sermaye, bir yandan bankacılık sisteminin aşırı borç vermesine neden olmakta; diğer yandan genellikle geri dönmeyen kredilerdeki artışla banka bilançolarının bozulması sonucunu doğurmaktadır.

         

        Calorimis’e (1998) göre, 1980’li yıllardan önce gelişmekte olan ülkelerin çoğunda özel sektör oligopolistik bir yapıya sahipti; ekonomi küçük ve zengin bir grup tarafından yönetilmekteydi (Türkiye’de TÜSİAD örnek olarak verilebilir). Bu durum, hükümet ile özel sektör arasındaki olumsuz birlikteliğin başlangıcı sayılmaktadır. Bankalar daha çok bu oligarşik güç (ortaklıklar) tarafından ele geçirilmiş ve kamu kaynakları bu yolla ortaklıklara aktarılmıştır. Ortaklıklar grubu bir yandan yurt içi ekonomi üzerinde büyük ölçüde söz sahibi olurken, hükümetlerde bu ortaklılara politik müşteriler transfer etmiştir. Bu ortaklıkların sahip oldukları bankaların karlılık durumlarında herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Zarar oluştuğunda bankaları kurtarma girişiminde bulunulduğu için bankalar aşırı riskli politikalar yürütmeyi sürdürünce bilançolar daha da kırılgan hale gelmiş ve ülke ekonomisi için büyük sorunlar doğurmuştur. Bu bağlamda, üçüncü nesil kriz modelleri, krizin kaynağını yurt içi firmaların ve bankaların bilançolarındaki bozulmaya bağlamaktadır.

         

        Banka bilançolarındaki görülen bir diğer bozulma, artan açık pozisyondur. Bankaların açık pozisyonlarının büyüklüğü krizlerin başlıca tetikleyicileri olmaktadır. Spekülatif atak sonucunda terk edilen sabit kur rejimi, bankaların açık pozisyonu nedeniyle, önce finansal sistemi, ardından reel sektörü olumsuz etkilemektedir. Finansal serbestleşme ve bankalara verilen garantilerle birlikte finansal sistemin reel sektöre daha çok kredi verebileceği beklentisi, genellikle verimsiz yatırımların artması ve krizin daha da derinleşmesi ile son bulmaktadır.

         

         

        B. Kriz Modelleri Kapsamında Türkiye Ekonomisinin Gelişimi

         

        1980 sonrası dönemde temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve ekonominin rekabet gücünü artırmayı amaçlayan Neoklasik iktisat yaklaşımın finansal serbestleşme öngörüsü çerçevesinde finansal serbestleşmenin alt yapısını oluşturan hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Ancak, finansal serbestleşmeyle ilgili uygulamaların kurumsal düzenlemeler ile eşanlı olarak yapılmaması el yordamı ekonomisini doğurmuş ve gecikmenin maliyetini toplum ödemek zorunda kalmıştır. Bu dönemde yaşanan ekonomik krizlerin önemli etkisi aşağıda betimsel göstergelerle ele alınmıştır.

         

        1994 Krizi: 24 Ocak1980 kararlarının ardından benimsenen liberal ekonomik politikaların sonucu olarak 1987 yılında finansal serbestlik de sağlanmıştır. Ancak,  uluslararası sermaye hareketleriyle ilişkilendirilebilecek para, finans ya da bankacılık krizlerinin de önü açılmıştır.

         

        Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun devlete borç vererek faaliyet dışı elde ettiği gelir/kâr 1994 yılı itibariyle toplam gelirlerinin yüzde 50’sine ulaşmıştır. Bu oran 1999’da yüzde 88’i bulmuştur. Bu süreç Türkiye’nin iç borcunu da arttırmış; özellikle “kambiyo serbestisi (konvertibilite)” sayesinde yabancı fonlar oldukça kârlı çıkmıştır. Ayrıca, kamu maliyesi kısa sürede yurtiçi kaynaklarla finanse edildiği için hazinenin fon yönetimi borçlanmaya bağımlı hale gelmiştir. Devlet, ekonomideki faiz oranını dikte edildiği şekilde yürütmüştür. 1993 yılı sonunda devletin faiz oranını düşürme kararlılığı karşısında 1994 başından itibaren fonlar yurt dışına taşınmış ve 1994 büyük devalüasyonu (1994 Ocağında 15000 TL olan Dolar kuru, 1994 Nisanında 35000 TL’ye artmıştır)  doğmuştur. Devalüasyonun hemen ardından alınan kararlarla üç aylık hazine bono faiz oranları yüzde 50’ye çıkmış, yani yıllık bileşik faiz oranı ise yüzde 400’lere ulaşmıştır. Ortaya çıkan bütçe açığının kamu maliyesi disipliniyle kapatılamaması devlet bankalarının ikinci bir hazine kasası gibi kullanılması sonucunu doğurduğu için 2001 krizini besleyen metan gazı (faiz-döviz kuru sarmalı) birikmeye başlamıştır. “Kamu bankalarının görev zararları”nı karşılama sürecinin doğurduğu sosyal maliyet 2001 kriziyle netleşmiştir.  

         

        Ulusal paranın tasarruf aracı olma işlevini yabancı paraya devretmesi anlamına gelen para ikamesiyle 1994’den itibaren dolarizasyon dönemi başlamıştır.  Bu dönemde hükümetin kâğıt para basımından elde ettiği senyoraj geliri azalmış; merkez bankası para arzını arttırdıkça, artan para arzı merkez bankasına döviz talebi şeklinde geri dönmüştür. Böylece bütçe açıklarının finansmanında merkez bankası kaynakları etkisiz hale geldiği için borçlanma politikası ağırlık kazanmış ve faiz oranlarındaki yükselişle de sıcak para (kısa vadeli yabancı para) girişi hız kazanmıştır. Gresham Kanunu olarak bilinen kötü para iyi parayı kovar ilkesiyle bağımsızlık göstergesi olan Türk Lirası’ndan altı sıfır atma gündeme taşınmıştır. Yine bankalardan yaşanan mevduat kaçışının önlenebilmesi için bir yandan mevduatlara sınırsız devlet garantisi getirilirken Türk Lirası’ndaki değer kaybı devam etmiş; Türk ekonomisinde GSYİH yüzde 5 oranında küçülmüş, enflasyon oranı ise yüzde 106’ya yükselmiştir. 5 Nisan kararlarının etkisiyle enflasyon oranı yüzde 88’ e gerilemekle birlikte yaşanan spekülatif ataklar bankalar arası piyasada gecelik faiz oranlarını yüzde 1000’lere çıkarmış ve bankacılık krizi olarak bilinen 2001 krizine zemin hazırlanmıştır. Bu dönemde IMF koşulları kabul edilerek 1994 yılında 343 milyon ve 1995 yılında da 684 milyonluk yardım sağlanmıştır. Ancak bu yardım gelir dağılımı vb. makroekonomik göstergelerin kötüleşmesini engelleyememiştir. Sonuç olarak Türkiye’de yaşanan 1994 ekonomik krizi yukarıda belirtilen birinci nesil kriz modelleriyle açıklanan büsbütün iktisat politikası başarısızlığı olarak değerlendirilebilir.

         

        2000 Kasım ve 2001 Şubat Türkiye Ekonomik Krizleri: Türkiye’de 2000-2001 krizine müsait zemini hazırlayan öğeler yukarıda belirtilen metan gazı birikimi (aşırı değerli TL, cari işlemler açığının kritik sınırın üzerinde seyretmesi, sermayeden yoksun mali sektör, açık pozisyonlar, kamu bankaların görev zararları, bütün bunların sonucu olarak, özellikle mali sektörün taşıdığı kur ve faiz riskinin artması) meteforuyla hatırlanırsa; Nisan 1999 seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümeti, ülkeyi ekonomik istikrara götürecek tedbirler için enflasyonla mücadele programını uygulamaya koymuştur. Ancak, içinde bulunulan konjonktürün doğru algılanamaması ve uygulamaların oldukça gecikmiş olması ekonomik ve sosyal maliyeti arttırmıştır.

         

        IMF ile anlaşma uyarınca uygulamaya konulan enflasyonla mücadele programıyla; büyüme oranında her üç yılda yüzde 5–6 aralığına, TÜFE’de sırasıyla 25, 12 ve 7; TEFE’de ise 20,10 ve 5 değerlerine ulaşması hedeflenmiştir.

         

        Bu hedeflere ulaşmak için maliye, gelirler ve kur çapasına dayalı sıkı para politikasının yanında özelleştirmeden kaynak sağlama temel amaç haline gelmiştir. Program çerçevesinde 2000 yılında 7.6 milyar dolar özelleştirme geliri elde edilmesi amaçlanmıştır. Petrol Ofisi, Tüpraş, GSM Lisansı, Türk Telekom, Vakıfbank, Eti Holding’in bazı fabrikalarının ve Tekel’in bazı bölümlerinin özelleştirilmesi öngörülmüştür.

         

        2000 yılında program katı kuralları içerisinde uygulanmış, ekonomik büyüme, döviz kur artışı, net iç ve dış varlıklar programda öngörüldüğü gibi tutturulmakla birlikte programlanan enflasyon ile gerçekleşen enflasyon makası giderek açılmıştır (TEFE, yüzde 32.7 ve TÜFE, yüzde 39’dur). Bu durum, gecikmeli olarak kur makasının açılmasına, cari işlemler açığının ve devalüasyon beklentilerinin artmasına ve programa duyulan güvenin sarsılmasına neden olmuştur. TCMB, 2000 Kasım ayında dövizi de hedef alan yoğun spekülatif atağı çok yüksek faiz ve önemli döviz rezervi kayıbıyla (kısa vadeli ve yüksek maliyetli 7.5 milyar dolar büyüklüğündeki ek IMF kredisiyle) kısmen kontrol altına almıştır.

         

        Bu dönemde, enflasyona bağlı olarak aşırı değerlenen TL’nin yanı sıra ithalat yüzde 23 artarken, ihracat yüzde 2.2 gibi düşük oranda gerçekleşmiştir. Ekonomik büyüme, başlangıçtaki reel faizdeki düşüşün (yüzde 32) etkisiyle talep yönlü (tüketici kredilerinin yüzde 300 artışıyla) uyarılmıştır. Ancak talepteki artış faiz oranlarını (yüzde 65) tekrar aşırı yükseltmiş, buradan doğan vade uyumsuzluğu bankaların bilançolarını oldukça bozmuş (özel bankaların bilançolarında kamu borçlanma senetlerinin payı 1990-2000 arasında sürekli artış göstererek bankaların amaç fonksiyonunun kaymasına/bozulmasına ve sektörün reel kesime olan desteğinin azalmasına ve ciddi bir dışlama etkisine neden olan temel etkenler); bankaların portföylerinde bulundurdukları menkul kıymetler de hızla değer kaybetmiştir. O dönemde özelleştirilmiş olan Etibank, batma durumuna geldiğinden 2000 Ekim ayı sonunda TMSF bünyesine alınmıştır. Etibank üzerinden başlayan bulaşma etkisi, “beklentiler etkisini” tetikleyerek diğer bankaları bu olumsuz gelişmenin takipçisi haline getirmiştir. Örneğin Demirbank’ın, 2000 yılında yapılan DİBS ihraçlarının yaklaşık yüzde 15’ini aldığı ve toplam DİBS stokunun yaklaşık yüzde 10’unu taşıdığı tahmininin ardından dış borçlanma kanallarının tıkandığı,  bu tıkanmanın iç borçlanma kanallarına yansıdığı, dolayısıyla da bankaların, likidite sorunuyla karşı karşıya kaldığı görülen Kasım 2000 ekonomik krizi doğmuştur. Bu krizin ülke özelindeki dalga etkisi, Merkez Bankası’nın piyasalara yaklaşık 6 milyar dolarlık müdahalesine rağmen spekülatif atağın durdurulmasını engellememiş; sabit döviz kuru rejimi terk edilerek 2001 yılı Şubat ayında dalgalı kur sistemine geçilmesi zorunlu hale gelmiştir. Yine bu dönemde, TL’nin yabancı paralar karşısında hızla değer kaybetmesine bağlı olarak, yüksek açık pozisyona sahip bankalar önemli boyutta kambiyo zararı ile karşı karşıya kalmıştır. Diğer yandan faiz oranlarının aşırı artışı ve finansal sektörün yapısındaki bozulma kredi geri dönüşlerini azaltmış (takipteki alacaklar toplamı 2000 sonunda 4 katrilyondan Ağustos 2001’de 8,5 katrilyona yükselmiştir) ve kredi plasmanını engellemiştir. Ekonomide yaşanan kredi genişlemesine paralel olarak geri dönmeyen kredilerin oranı yükselmiş; bankacılık sektörünün mali yapısı çok ciddi bir risk altına girmiştir. O döneminin hükümeti, finansal sistem üzerindeki baskıyı dünya deneyimleri ve literatür bulguları çerçevesinde algılamada gecikmiş ve sadece IMF’nin öngörüleriyle yetinmiştir. Ancak, hükümetin dolayısıyla merkez bankasının proaktif politika üretmemesi krizin ülke özelindeki ekonomik ve sosyal maliyetini arttırmıştır (Kasım 2000 ile Haziran 2001 arasında Türkiye’den çıkan uluslararası sermaye miktarı 12.8 milyar doları aşmıştır) ve ardıl etkiler koalisyon hükümetini istikrar politikası üretememe durumuna düşürünce (kendi kendini tasfiyeye zorlanan koalisyon hükümeti); birçok ekonomik ve finansal düzenlemeler panik etkisiyle yapılmıştır (Kemal Derviş’in ekonomiden sorumlu bakan olarak davet edilmesi ve Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı). Ancak, bilindiği gibi Türkiye ekonomisinin bugün izlenen yabancılaşma sürecinin hukuki ve kurumsal altyapısı da o dönemde oluşturulmuştur.

         

        Özetle bu sonuçlar, literatür bulgularıyla birlikte değerlendirilirse yukarıda belirtilen ikinci ve üçüncü nesil kriz modelleriyle açıklanan Türkiye özelindeki gelişmeler de Güney Doğu Asya ülkeleri ve bir çok Serbest Piyasa Ekonomisine Geçiş Ülkesi’nde (Rusya vb) olduğu gibi, kur ve vade uyumsuzluğu, döviz açık pozisyonları, bazı holding bankalarının bağlı şirketleriyle ilişkileri, kamu ihaleleri, özelleştirme uygulamaları, ekonomik kalkınmayı uyarma amaçlı devlet teşvikleri Asabiyet/Etnisite Kökenli Dayanışma/Cemaat Kapitalizmi’ni(özellikle basın ve yayın organlarında yaygın olarak tartışıldığı üzere, son yıllarda yapılan kamu ihalelerinin ve kalkınmayı uyarmak için verilen devlet teşviklerinin yaklaşık yüzde 71’inin dağı taşı ipotek gösteren Güney Doğulu Vatandaşlarımıza verildiği ve bu kaynaklarla Antalya’da, İstanbul’da turistik oteller yapıldığı iddiaları  kastedilmektedir) doğurmuştur.

         

        2008 Finansal Kriz ve Türkiye Ekonomisine Yansımaları: Bu noktada finansal serbestleşme ve uluslararalılaşan kaynak transferindeki hızlanmanın yarattığı kriz-refah ve kayıplarını kısaca değerlendirip Türkiye özelindeki yansımasına yer vermek yararlı olacaktır. Krizin; beraberinde ahlaki risk, aşırı iç borç oluşumu ve finans şirketlerindeki mikro ekonomik sorunlar, Türkiye vb. ülkelerde olduğu gibi önce KOBİ’leri zayıflatmış, ardından gelir dağılımının daha da bozulmasına yol açmış, nihayetinde taşma ve yayılma özelliğiyle yeni nesil kriz modellerinin açıklanmasını gerekli kılmıştır.

         

        Bilindiği gibi küreselleşme, önemli miktarlarda paranın sınır ötesine gitmesine yol açmış ve bu da türev piyasalar, bankalar ve ülke ekonomileri üzerinde ciddi etkiler yaratmıştır. 1990’lı yıllarda başlayan piyasaların serbestleştirilmesi sonucu kontrol ve finansal denetimden uzaklaşan finansal sistemin yarattığı kriz olan 2008 krizi, tüm dünyayı etkisi altına almıştır.[24] Önce ABD’de patlak veren Mortgage kredilerinin yapısının bozulması, faiz yapısının uyumsuzlaşması, gayrimenkul fiyatlarındaki balon artışlar, menkul kıymetlerin fonlanmasında yaşanan sıkışıklık, kredi türev piyasalarının genişlemesi ve kredi derecelendirme sürecindeki sorunlar, Finansal Krizin nedenlerini oluşturmaktadır.[25]

         

        Bu krizin etkilerinin ABD’den diğer ülke ekonomilerine yayılmasında iki önemli kanal bulunmaktadır. Bunlardan ilki reel kanal olarak tanımlanan dış ticaret hadleri, ikincisi ise finansal kanal olarak tanımlanabilecek olan faiz oranlarındaki değişimlerdir.[26] 2008 Eylül ayında başta ABD’de olmak üzere büyük mali kuruluşların iflas etmesi sonucunda küresel kriz gittikçe derinleşmiş ve yaygınlaşmıştır. 2008 yılı ikinci yarısında, krizin etkilerini hafifletmek amacıyla gelişmiş ülkeler hızla genişleyici para politikaları uygulamasına yönelmişler, ekonomiyi canlandırma paketlerini devreye sokmuşlardır. Ancak 2008 yılı son çeyreğinde ve 2009 yılı ilk çeyreğinde imalat sanayi üretim ve dış ticareti büyük ölçüde gerilemiş, istihdam daralmış ve temel mal fiyatları hızla düşmüştür. Genişleyici para ve maliye politikalarına rağmen büyüme rakamları hızla gerilemiştir. En büyük daralmanın gelişmiş ekonomilerde (yüzde 3.4) gerçekleştiği görülmektedir.

         

        Uluslararası bulaşma ve yayılma etkisi bağlamıyla en büyük zarar tutarı 613 milyar dolar ile 15 Eylül 2008 tarihinde Lehman Brothers'ın iflasıyla ortaya çıkmıştır. Zamanla artan iflaslar, krizin yayıldığı birçok ülkede milyonlarca kişinin işsiz kalmasına yol açmıştır. Krizin toplam maliyeti ise, II. Dünya Savaşı'nın yarattığı maliyeti dörde katlayarak 13 trilyon doları geçmiştir. Piyasa ekonomilerinde finansal liberalizasyon sonrası dönemde irili ufaklı birçok kriz yaşanmıştır. Ancak, devletin ekonomideki rolünün ve küreselleşme olgusunun sorgulanmasına neden olan 2008 küresel krizi, finansal istikrarın sağlanabilmesi için ulusal ve uluslararası boyutta küresel bir denetim ve gözetim mekanizmasına işlerlik kazandıran kurumsal yapıların sorgulanması ihtiyacını doğurmuştur.[27]

         

        Nitekim 2008 yılının üçüncü ve dördüncü çeyreğinde ülkemizde yoğun biçimde hissedilen krizin etkisi daha çok ihracat ve iç talepte daralma biçiminde ortaya çıkmıştır. GSYİH daralmış, işsizlik oranı yükselmiş, imalat sanayi ve dış ticaretteki gerileme oldukça derin etkiler yaratmıştır. Döviz kurları ve faiz oranları hızla yükselirken, TCMB’nın döviz ve likiditeye ilişkin aldığı önlemler, faiz oranını düşürme yönündeki koşullu başarı diyebileceğimiz kurumsal politikayla küresel krizin etkisi finans piyasaları üzerinden sınırlı kalmıştır. Bu sınırlı başarıda 2001 krizinin sosyal maliyeti olarak tanımladığımız hukuki ve kurumsal (BDDK vb denetim kurumu) düzenlemeler oldukça etkili olmuştur. Reel piyasa açısından uluslararası mal fiyatlarındaki hızlı düşüş, yurtiçi ve dışı talepteki daralma enflasyonun düşüş hızını daha da olumlu etkilemiş (2009 yılı için hedeflenen enflasyon yüzde 7.5 iken gerçekleşen yüzde 6.5 olmuştur) ancak özellikle ülkemiz özelindeki imalat sanayii dünyadaki en fazla daralan ülke sektörlerinden biri olmuştur.

         

         Türkiye’de reel ve finansal sektörün, küresel krizden etkilenme derecesi açısından karsılaştırmak amacıyla hazırlanan aşağıdaki Grafik:3 özet bir durumu yansıtmaktadır. Grafikte, reel sektörü temsil eden 2005 yılı bazlı Sanayi Üretim Endeksi (SUE) ve finansal sektörü temsil eden Toplam Aktifler ve Kredi/Mevduat Oranı yer almaktadır.

         

         

         

         

        Buna göre, grafikten anlaşılacağı üzere reel sektörün finansal sektörden daha fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Özellikle, krizin sinyallerinin alınmaya başlandığı 2006 yılında ve küresel krize dönüştüğü 2008 yılında SUE’deki azalış dikkat çekmektedir. 2008:4 döneminde SUE’nin başlangıç seviyesinin (2006) altına düştüğü görülmektedir. Özellikle, 2008 yılının dördüncü çeyreğinden 2009’un dördüncü çeyreğine kadar sırasıyla yüzde -6.5, yüzde -14.7, yüzde -7.9, yüzde -3.3 olarak üst üste dört çeyrek daralma yaşamıştır. Sanayinin büyüme hızı 2008’in dördüncü çeyreğinde yüzde -9.6’ya düşmüş, en düşük büyüme hızı da 2009’un ikinci çeyreğinde (yüzde -20.6) yaşanmıştır. GSYİH, 2009 yılında yüzde 4.7 daralmıştır. Aynı tarihler göz önüne alındığında finans sektörü (bankacılık) dikkate alındığında, Toplam aktiflerin artma eğilimi devam ederken, kredi/mevduat oranında 2008:2’de azalma eğilimi görülmektedir; ancak bu azalışın başlangıç değerinin altına inmediği görülmektedir.

         

         Özetle, küresel kriz döneminde kaynakların daha etkin kullanılmasına referans olan bu göstergeler, finansal sektör açısından bir başarı gibi algılansa da (2009 sonunda bankaların yaklaşık 21 milyar TL karı) bu başarı reel sektörün önemli ölçüde küçülmesi sonucunu doğurmuştur. Nitekim Bankaların likidite sorunu yaşamaması bağlamında BDDK kriz sonrasında bankaların kâr dağıtımını yapmamalarını sağlayarak, söz konusu kârları sermayeye eklenmesini sağlaması bu karlılıkta etkili olmuştur. Ayrıca BDKK, bankaların kredi karşılıklarını düşürerek dönmeyen kredilerin ortaya çıkaracağı maliyeti azaltmıştır. Ancak bu bankalara yönelik gizli finansman desteğine rağmen, kriz döneminde bankacılık sisteminin kredi kanalı mekanizm


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele