Türk Dünyası’nın 2010 Ajandası: İlişkiler Kurumsallaşıyor

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

        Genel Olarak İlişkiler: Nursultan Nazarbayev Faktörü

         

         

        2010 yılına doğru geriye baktığımızda Türk Dünyası’nda ilişkilerin kurumsallaşması bakımından önemli gelişmelere sahne olduğu görülmektedir. Geleceğe ümitle bakmamızı sağlayan bu gelişmelerin başında, Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 10. Zirvesi’nde alınan kararlar geliyor.

         

        8 Ekim 2009 tarihinde Kazakistan’ın başkenti Astana’da 4 metreden daha yüksek bir Atatürk heykeli açıldı. Bu belki de Türkiye dışındaki, bir ülke hükümetinin kararıyla yaptırılıp o ülkenin cumhurbaşkanı tarafından açılan ilk Atatürk heykeliydi. Açılışı yapan Nursultan Nazarbayev, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde Abılay Han, Abay ve Muhtar Avezov gibi Kazak büyüklerinin heykeli olduğunu, bu yüzden Astana’da bir Atatürk heykeli olmasını kimsenin yadırgamaması gerektiğini anlattı.

         

        Türk Ocaklarının 41. Kurultayında “Galip Erdem Türk Ocakları Şeref Ödülü”, Genel Başkanımız Nuri Gürgür’ün teklifiyle Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’e verildi. Böylece Nursultan Nazarbayev Türkiye’den üçüncü ödülünü aldı. İlki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından verilen Devlet Nişanı, ikincisi de Gazeteciler Yazarlar Vakfı Diyalog Avrasya Platformu tarafından verilen “Avrasya Nişanı” idi.

         

        Haziran ortalarında bir jest de Ankara Büyükşehir Belediyesinden geldi. Ankara’da Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in heykeli açıldı.

         

        Bütün bu ilginin sebebi nedir? Nursultan Nazarbayev, dünya barışı, Kazakistan’ın kalkınması ve Türk Dünyası’nın yakınlaşması konularında çok ciddi çalışmalar yaptı. Bu çalışmalarıyla da bu ödülleri fazlasıyla hak etti. Gerçekten 70 yaşına geldiği 2010 yılında “yüzyıllara sığacak” işler yapmıştı. Nursultan Nazarbayev, Türk Dünyası’nda iki üç senedir görülen ilişkilerde kurumsallaşmanın önemli bir ismidir. Yapılan birçok işin altından onun teklifi, temennisi, tavsiyesi çıkmaktadır.

         

        Türkiye’nin cumhurbaşkanlığına Ahmet Necdet Sezer’den sonra Abdullah Gül’ün gelmesiyle, liderlerin sıkça görüşerek düşüncelerini kuvveden fiile çıkarma yönündeki gayretleri bugünkü noktaya gelinmesini sağlamıştır. Nitekim cumhurbaşkanımız Nazarbayev için Türk Dünyası’nın “duayeni” sıfatını kullanmıştır. Mahir Nakip’in haziran sayısında dediği gibi Nazarbayev Türk Dünyası’nın “bilge bir duayenidir”, duayen yani aksakal. 

         

        3 Ekim 2009’da Nahçıvan’da yapılan 9. Türk Liderler Toplantısı’nda bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Türkçe Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, onun bünyesinde Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Heyeti ve Daimi Sekretarya oluşturulması öngörülüyordu. Böylece 1993’te kurulan “Türkçe Konuşan Ülkeler Kültür ve Sanat Ortak Yönetimi (TÜRKSOY)”, 2008’de kurulan “Türk Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA)” gibi kuruluşlara yenileri ilave edilmiş, ilişkilerin kurumsallaşmasında önemli bir adım atılmış oluyordu.

         

         

        16 Eylül 2010 tarihinde toplanan onuncu ve sonuncu zirvede 60 maddelik bir anlaşma imzalandı. Bu toplantının sonuncu zirve olması, takvimin yeniden başlayacağını ima eden, yani İstanbul 10. zirvesini Türk işbirliğinin milâdı olarak gören karardan dolayıdır. Bildirinin 59. maddesinde “Türkçe Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Birinci Zirvesi’nin 2011’de Kazakistan’da, ikinci zirvesinin 2012’de Kırgızistan’da düzenlenmesi kararlaştırılmıştır.

         

        Bu zirvede kurumsallaşma yolunda daha somut adımlar atıldı. 20. Maddede, İstanbul’da faaliyet gösterecek olan daimi sekretaryanın ilk Genel Sekreteri olarak Halil Akıncı’nın atanması onaylanıyordu. Bildirinin 15-16-17. maddelerinde TÜRKSOY’un önemi vurgulanmış, Astana’nın 2012 Kültür başkenti ilan edilmesi ve Bakû’da Türk Kültür mirasının muhafazası için bir vakıf kurulması önerilerinin desteklendiği beyan edilmiştir.

         

        18.maddede ise Türk Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA) sekretaryasının Bakû’da faaliyete geçmesinden duyulan memnuniyet dile getirilmiş, TÜRKPA’nın gerek Türkçe konuşan ülkeler arasındaki ilişkilere, gerekse bunların diğer ülkelerle ilişkilerine olumlu katkısının olacağına inanç vurgulanmıştır.

         

        Bildiride (27-32. Maddeler), bilim ve teknolojide ortak çalışmalar yapılması tavsiye edilmiş, Astana’da kurulmuş olan Türk Akademisi’nden övgüyle bahsedilmiş, akademi bünyesinde Türkoloji çalışmalarını geliştirmek üzere kurulması düşünülen Türk Tarih Müzesi ve Türk Kütüphanesi’nin önemi vurgulanmıştır. Liderler bu akademinin uluslararası çalışmalar yapmasını sağlamak üzere üniversiteler arası bir birlik kurulmasını ve bu birlik bünyesinde üniversitelerin ortak öğretimi de kapsayacak işbirliği modellerini teşvik edeceklerini beyan etmişlerdir. Araştırma geliştirme tecrübelerinden karşılıklı yararlanmayı sağlayacak biçimde bir fon kurulması kararlaştırılmıştır.

         

        60 maddelik bildiride BM’de Türkçe konuşan ülkelerin birbirine destek olması, çevre ve iklim değişikliği meseleleri, bu arada Aral Gölü faciası ele alınmıştır. Türk Dili Konuşan Ülkeler İş Konseyi kurulması, petrol dışındaki sektörlerde işbirliği içinde kalkınmayı desteklemek üzere İstanbul’da bir kalkınma bankası ve bir sigorta şirketi kurulması imkânlarının araştırılması kararlaştırılmıştır. On zirvede belki de ilk defa Kıbrıs, Kuzey Irak ve Karabağ gibi Türklüğün sıkıntılı olduğu bölgelerle ilgili bu kadar somut ifadeler yer almaktadır.

         

        Bildiriye imza atan liderlerin inanç ve heyecanını paylaşmayan, Türk Dünyası’nın yakınlaşması gereğine inanmayan insanların bilgi ve becerileri bildirinin sonuçlarını görmemize yetmeyecektir. Tersine heyecanı ve inancı olan, ancak gerekli bilgi ve beceri donanımı olmayan kadrolar da başarıya bizi götürmez. Bundan sonra, İstanbul bildirisinde ele alınan işlerin hayata geçirilmesi, imza atan dört ülkeyle Özbekistan ve Türkmenistan’da işinin ehli, gerekli bilgi ve beceriye sahip bir kadronun inanç, heyecan, azim ve gayretine bağlıdır. Nahçıvan Anlaşması’nın imzalandığı 3 Ekim gününü “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü” olarak kutlama kararının bildiride yer alması (57. madde), heyecanın yaygınlaşması arzusunun tezahürüdür.

         

        Nitekim TASAM (Türk Asya Stratejik Araştırma Merkezi) isimli kuruluşun 20-22 Ekim 2010 tarihlerinde İstanbul’da düzenlediği “Dünya Türk Forumu-Türk Konseyi, Türk Diasporası ve Sosyoekonomik İşbirliği” başlıklı toplantının İstanbul zirvesinin hemen sonrasına gelmesi bu bakımdan iyi oldu. Daimi sekretaryanın Genel Sekreterliğine gelen Halil Akıncı’nın toplantının hemen bütün oturumlarını takip etmesi, TÜRKSOY Genel Müdürü ve TÜRKPA Genel Sekreteri’nin, Azerbaycan Diaspora Devlet Bakanı’nın ve Türkiye Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinin toplantının açılışında bulunmaları toplantının öneminin kanıtlarıydı. Bu tip toplantılarla, Türkçe Konuşan Devlet ve Toplulukların işbirliği konusundaki heyecanı artırmak ve yaygınlaştırmak mümkün ve gereklidir.

         

        Şimdi sıra Türkçe konuşan diğer iki ülkenin Özbekistan ve Türkmenistan’ın da İşbirliği Konseyi’ne katılmasındadır. Bunun önündeki engeller sabırla ama sürekli çabayla aşılmalıdır.

         

        Türkmenistan’ın ikna edilmesi daha kolay görünüyor. Çünkü Türkmenistan Cumhurbaşkanı İstanbul zirvesine katılmış, bildiriye imza atmamakla birlikte bazı maddelerde onun teklifi ve/veya rızasıyla Türkmenistan’ın adı geçmiştir. Meselâ 58. Maddede Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarının 20. Yılında ortak kutlama etkinlikleri yapılması kararı, Türkmenistan tarafından yapılan “Aşkabat’ta bir Türk Dili Konuşan Ülkeler Kültür Festivali Düzenlenmesi” teklifinin memnuniyetle karşılanması, olumlu gelişmelerdir. Yine 42. Maddede BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi 2013-2015 dönemi üyelikleri için 2012 yılında yapılacak seçimlerde Kırgızistan ve Türkmenistan’ın desteklenmesi ifadesi, Türkmenistan’ın Türkçe Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyine sıcak baktığının bir diğer işaretidir. Türkmenistan’ın “BM nezdinde tarafsız ülke statüsü” devam edecek şekilde bir birliktelik imkânsız görünmemektedir.

         

        Özbekistan daha zor ikna olacak gibi görünmektedir. Özbekistan’ın işbirliği konseyine soğuk durmasını açıklayacak bazı argümanları vardır. Meselâ Türkiye’nin 2005 Andican olaylarından sonra BM’in bir araştırma Komisyonu kurması yönünde oy kullanması Özbekistan yönetimini gücendirmiştir. Özbekistan yönetimine muhalefet eden Erk Partisinin ülke dışındaki lideri Muhammed Salih’e Türkiye’nin destek vermesi de Kerimov’un argümanları arasındadır. Kırgızistan’la ve Tacikistan’la arasındaki su ve elektrik meselesi, Haziran 2010’da Fergana vadisinin Kırgızistan tarafında meydana gelen Kırgız-Özbek etnik çatışmaları da soğuk duruşun sebepleri arasında düşünülebilir.

         

        Ne var ki bu sebeplerin hepsi de ortadan kaldırılabilecek sebeplerdir. Hatta Türkiye’nin Suriye ve Irak’la arasındaki su meselesini çözme yöntemi, Özbekistan lehine bir model olarak Kırgızistan’a teklif edilebilir ve Kırgızistan ikna edilebilir. Etnik çatışma sırasındaki soğukkanlı barış yanlısı tutumuyla Özbekistan, bölgede yeni veya eski süper güçlerin etkin olmasına bir şekilde geçit vermemiştir. Bu ve benzeri karşı argümanlar Özbekistan’ın düşünmesi gereken hususlardır. Türk İşbirliği Konseyine üye olan ülkelerin bölgedeki konumları, böyle bir üyelik bakımından Özbekistan’dan daha elverişli değildir. Dolayısıyla onların çekince göstermediği bir işbirliğine Özbekistan’ın direnmesi mantıklı gelmemektedir. Tersine Özbekistan’ın Türkçe Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyine katılması bölgede ve konsey içinde önemini artıracaktır. Kalkınma Bankası ve Sigorta Şirketi, TÜRKSOY’un çalışmaları, Bakû-Tiflis-Kars demiryolu hattından ve bunun kazandıracağı ticari potansiyelden yararlanma imkânları vb hususlar, Özbekistan’ın Konseye katılmakla kazanacağı avantajların sadece bir kaçıdır.

         

         

         

        Kırgızistan’da Etnik Çatışma ve Yeni Parlamenter Sistem

         

         

        Türkçe Konuşan Ülkeler Onuncu Zirvesi’nde yayınlanan bildirinin birinci maddesi Kırgızistan’a desteklerini sürdüreceklerini teyit etmektedir.

         

        Sözü geçen ülkede Nisan ayında devrim olmuş, Bakiyev yönetimden uzaklaştırılmış, ülke yönetimini ele alan Otunbayeva ve arkadaşları çok partili parlamenter sistemi öngören bir anayasayı referanduma götürme kararı almışlardı. Referandumun yapılacağı 27 Haziran’a iki hafta kala ülkenin güneyinde Fergana vadisinin Kırgızistan tarafında Özbeklerle Kırgızlar arasında çatışma çıktı. Çatışmanın sebebi ve sonuçları hakkında elimizde net bilgiler yok. Ancak çoğu Özbek olan yüzlerce, belki binlerce insan öldü, binlerce insan sınırdan Özbekistan tarafına geçti veya geçemedi. Gelen haberler arasında güzelleri de vardı: Genç gönüllüler, bazı Kırgız köylerinde Özbek komşularını, bazı Özbek köylerinde de Kırgız komşularını muhtemel baskınlara karşı korumaya almışlardı.

         

         

        Özbekistan olaylar esnasında ve olaylardan sonra yapıcı ve soğukkanlı bir duruş sergileyerek olayların büyümesini engelleme çabalarına ciddi katkı sağladı ve Rusya veya başka bir süper gücün müdahalesine de kapı aralamamış oldu.   

         

        Olayların belki de engellemek için çıkarıldığı Anayasa referandumu her şeye rağmen 27 Haziran’da yapıldı ve kabul edildi. 10 Ekim 2010 tarihinde de seçimler yapıldı. Yeni Anayasaya göre 120 sandalyeden oluşan ve yüzde 5 barajının üstünde oy alan partilerin girebileceği parlamento (Jogorku Keneş – Yukarı Kurul) için yapılan seçimlere çok partinin (29 parti) girmesi ve oy kullanan seçmen sayısının yüzde 60’ın altında olması, sonuçların herkes için sürpriz olmasına yol açtı. Seçimlerden, uzaklaştırılan lider Bakıyev’i destekleyen Ata Yurt Partisi (yüzde 8,9 oy, 28 sandalye) birincilikle çıktı ama bu birincilik nerdeyse eşitler arasında birincilik anlamına geliyordu. İkinci sırada Sosyal Demokrat Parti de yüzde 8,1 oy, 26 milletvekilliği aldı. Üçüncü sırada Feliks Kulov’un başında olduğu Partisi yüzde 7,7 oy, 25 sandalye, dördüncü sırada Respublika Partisi yüzde 7,2 oy, 23 sandalye ve beşinci sırada Nisan 2010’da Bakıyev’i iktidardan uzaklaştıran devrimin güçlü ismi Tekabayev’in Ata Meken Partisi yüzde 5,6 oy, 18 sandalye aldı. Bütün Kırgızistan Partisi de baraja çok yaklaştı ama meclise giremedi (yüzde 4,8).

         

        Bu şartlarda üç partili bir koalisyon mümkün görünüyor. Muhtemelen toplam 67 sandalye kazanan Sosyal Demokratlar, Respublika ve Ata Meken partisi bir koalisyon kuracaktır. Rusya yanlısı Ar-Namus Partisi’nin de yer alacağı bir koalisyon mümkün olabilir. Rusya’nın Ar-Namus Partisini Ata Meken yerine Sosyal Demokratlara telkin etmesi söz konusu olabilir.

         

        Seçim, Kırgızistan için bir çeşit rüştünü ispat anlamına gelmiştir. Devrimle iktidara gelmiş olanlar seçim sürecini etkilememiş, seçim sonuçlarını da az oy almalarına rağmen olgunlukla karşılamışlardır. Sovyetlerden sonra bölgede belki ilk defa “gizli oy, açık tasnif” ilkesine uygun gerçek bir demokratik seçim olmuştur. Kırgızistan’ı bu örnek ve önder tutumundan dolayı tebrik etmek gerekir. Belki istikrar sağlanamamıştır, ama kurulan yeni rejim kendi içinde istikrarı da er geç bulacaktır.

         

         

         

        Kıbrıs Türklüğü

         

         

        Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 18 Nisan 2010 tarihinde yapılan seçimlerde Derviş Eroğlu ilk turda oyların %50’den fazlasını alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece önceki dönemde kendinden öncekileri eleştirerek, çözümsüzlüğün faturasını Denktaş’a çıkararak büyük ümitlerle cumhurbaşkanı seçilen M. Ali Talat, Rum liderlerle yaptığı 60’tan fazla ikili görüşmede “Hanya’yı Konya’yı” anladı, çözümsüzlüğün gerçek müsebbibini gördü, ama seçimi de kaybetti. Şimdi Derviş Eroğlu imkânsız olan uzlaşmayı aramaya devam ediyor.  

         

        Türk tarafı “iki toplumlu federatif yapı” anlamına gelen ve parametreleri “siyasi eşitlik, iki kesimlilik, eşit statüde iki kurucu devlet, garanti ve ittifak anlaşmalarının devamı, çözümün hukuki güvenlik ve kesinliğinin teminat altına alınması” olan çözüm önerisini ısrarla sürdürüyor. Kıbrıs Rum kesimi bu öneriye konfederasyonu çağrıştırdığı gerekçesiyle sıcak bakmıyor, Türklerin azınlık statüsünde kalacağı Kıbrıs Cumhuriyeti hayallerini gerçekleştirmek için Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini, veto şantajıyla, bir koz haline getirmeye çalışıyor. Ne var ki, değişen şartlarda, AB de Rumların bu şımarık ve uzlaşmaz tutumlarından bezmeye başlamış görünüyor. Temennimiz, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin, 1974 Harekâtıyla Kıbrıslı soydaşlarımıza kazanılan hakları kaybetmek anlamına gelecek bir taviz vermemeleridir.

         

         

         

        Irak Türklüğü

         

         

        Irak’ta 16 Ocak 2010 tarihinde yapılması öngörülen Milletvekilliği genel seçimleri Irak Devlet Başkanlığı Konseyi tarafından birkaç defa ertelendikten sonra, nihayet 7 Mart’ta yapıldı. Seçimlerle ilgili uzlaşmazlık Kerkük’ün nüfusundaki belirsizlikten kaynaklanıyor. Türkmenler ve Araplar, eski seçmen kütüklerinin geçerli olmasını isterken, Amerikan işgalinden sonra Kerkük’e büyük nüfus yerleştiren Kürtler, kendi kontrollerindeki yeni dönemin istatistiklerini esas almak istiyor.

         

        Seçimlerde 325 sandalyeli parlamentoda 310 sandalye için 6172 aday yarıştı. Kalan 15 sandalye hristiyan ve diğer azınlıklar için ayrılmış bulunuyor.

         

        Türkmen Cephesi, Milletvekilli Genel Seçimlerine Kerkük, Musul, Selahattin, Bağdat, Diyala ve Vasit’da, Allavi’nin başında bulunduğu El Irakıye listesinden girdi. Erbil ve Süleymaniye’de ise, Irak Türkmen Cephesi olarak doğrudan katıldı. Önceki seçimlere göre daha derli toplu hareket eden Türkmenler bunun semeresini gördü. Daha önceki dönemde parlamentoya sadece bir milletvekili sokan Irak Türkmen Cephesi bu defa 6 milletvekili ile temsil ediliyor. Diğer gruplardan seçilenlerle birlikte Türkmen milletvekilinin sayısı 10’u buldu.

         

        Aradan 8 ay geçmesine rağmen hükümet kurma çalışmaları bir sonuca ulaşmadı. Son gelen haberlere göre mevcut yönetim bir şekilde devam edecek, El Irakıye ise Parlamento başkanlığını alacak.

         

        Ekim ayında yapılması planlanan nüfus sayımı da hükümet kurulamadığı için ertelendi. Kerkük’te özel bir önemi olan sayımlar, Amerikan işgaliyle Kerkük’e yerleştirilen peşmergeler meselesi çözüme kavuşmadıkça, işgal öncesi kayıtlara dönülmedikçe sağlıklı olmayacak, bu şartlar altında sayım yapılsa bile sonuçları bakımından kabul edilebilir olmayacaktır. Esasen bu belirsizlik sadece Kerkük’te değil, Kuzey Irak vilâyetlerinin hemen tamamında söz konusudur. Anayasanın 140. Maddesine göre, çok önceleri, 2007’de yapılması gereken sayım ve ardından referandum, Kerkük’ün statüsünü belirleyecek parametreleri ortaya koyacak olması bakımından önemli. Ancak bugüne kadar Kürtlerin bütün şiddet uygulamalarına ve baskılarına rağmen siyasi belirsizlikler yüzünden yapılamayan sayımın bundan sonra da yapılması bir anlam taşımayacak.

         

         

         

        Afganistan’da Seçimler

         

         

        Afganistan’da 18 Eylül 2010 tarihinde yapılan seçimler, seçimleri boykot eden Taliban’ın saldırıları altında kanlı geçti. Katılım oranının yüzde 40’da kaldığı seçimlerde 40’dan fazla insanın öldüğü kaydedildi.

         

        Seçim sonunda 249 sandalyeli Halk Meclisi’nde Türkçe konuşan 20 kadar milletvekilinin yer alması bekleniyor. İtirazlar ve şikâyetler değerlendirildikten sonra kesin sonuçların Kurban bayramından sonra, yani Kasım ortalarında açıklanması bekleniyor. Bu 20 milletvekilinin 10 kadarı Cümbüşi Milli’den seçildi; özel kaynaklar Reşit Dostum’un desteğini alamayanların seçilemediğini belirtiyor. Diğer 10 milletvekili de bağımsız adaylar olup onların da genellikle Dostum’la iyi ilişki içinde oldukları söyleniyor.

         

        Türkiye’nin Afganistan’da etkisinin taraflara adil ve tarafsız yaklaşabildiği ölçüde artacağı unutulmamalıdır. Bu sadece Afganistan’da değil, Balkanlarda ve Irak’ta da böyledir. Hem yönetimle, hem ülkenin ana unsuruyla, hem diğer etnik gruplarla ve bilhassa Türk grupları ve önderleriyle ilişkilerde dikkat edilmesi gereken husus budur. Türkiye’ye yakın gruplar oluşturmak isterken diğer gruplarda güven kaybına yol açılabilir; “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak lâzımdır.

         

         

           

        Çin’le İlişkiler

         

         

        2009 yılının Temmuz ayında Urumçi’de ve Doğu Türkistan’ın başka yerlerinde meydana gelen olaylardan sonra serinleyen ilişkiler tekrar canlanmaya başladı. Ekim 2010’da, Dışişleri Bakanımız Urumçi’de Cuma namazı kıldı, “kendi insanlarımın arasında gibiyim” mesajını verdi, Çin Başbakanı da Türkiye ziyaretinden memnun ayrıldı.

         

        Türkiye Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlâllerine karşı duyarlılığını koruyarak ilişkileri geliştirmeye çalışmalıdır. Doğu Türkistan’da yaşayan kardeşlerimizin yurtlarında insanca yaşamaktan başka bir isteklerinin olmadığı, varlıklarının sürdürmek gibi en tabii bir hakkı Çin’le kavga ederek değil, iyi geçinerek sağlayabileceklerinin farkında oldukları Çinli ve Türkiyeli yetkililer tarafından görülmelidir. 

         

        Çin de Doğu Türkistan’da yapacağı iyileştirmelerle, insan hakları ihlâlleriyle ilgili görüntüsünü düzeltecek bir imaj tazeleme fırsatı elde etmiş olacaktır.

         

         

         

        Türkiye’de Yapılanlar         

         

         

        Kısaca Dış Türkler Başkanlığı diye de bilinen “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun, hükümet tasarısı olarak TBMM’ye geldi ve 6 Nisan 2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Yeni Başkanlık, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza, soydaş ve akraba topluluklara yönelik çalışmalar yapacak ve ülkemize gelen yabancı öğrencilerin eğitimlerine yönelik koordinasyon sağlayacaktır.

         

         

        Böylece TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı), görev alanına girmediği halde yapmak durumunda olduğu bazı işleri bu Başkanlığa devredecek ve tam bir yardım kuruluşu olarak çalışabilecek. Bu çalışmaları başarıyla yürüten TİKA; Türkiye’nin prestijini artıran çalışmalarına devam ediyor.

         

        TİKA’nın kendi asli alanında daha rahat çalışmasını sağlayacak başka bir yapılanmada Türkoloji projesi diye bilinen yurtdışındaki Türkçe öğretme merkezlerini ayrı bir kurumlaşmaya götürmek oldu. Yeni kurulan Yunus Emre Vakfı, Türkçe Öğretim Merkezlerinin sorumluluğunu üslendi. Vakıf Başkanı Prof. Dr. Fuat Bilkan’ın ifadesiyle “Kültür Diplomasisi” alanında önemli bir hizmeti ifa etmesi beklenen Yunus Emre Vakfı, önemli bir boşluğu dolduracak.

         

         

         

        Geleceğe Birlikte Yürümek

         

         

        Türkçe konuşan ülkeler, küreselleşme sürecinde bağımsız birer devlet olarak varlıklarını geleceğe nasıl taşıyabilirler. Türkistan coğrafyasının karbon hidrat, uranyum, altın yatakları ekonomi devlerinin iştahını kabartıyor. Oysa bu kaynakların ekonomik getirisi de başkalarına değil o kaynakların sahiplerine aittir, öyle olmalıdır. Kardeşlerimizin tek başlarına hareket etmeleri halinde bu kaynakların getirisine, hatta kaynakların kendisine sahip olmaları mümkün değildir. O halde, kaynaklarımıza ve getirisine sahip olabilmek için işbirliği ve dayanışma içinde olmalıyız. Başka yerlerde delil aramaya gerek yok; kendi tarihimiz bunun ispatıdır; aramızdaki iktidar kavgalarından yararlananlar ülkelerimiz istilâ ettiler. Kardeşimizin toprakları işgal edilirken sıranın bize geleceğini düşünmedik.

         

        Bugün küreselleşme sürecinde birçok alanda küreselleşmenin tezahürlerini görüyoruz, ama adalet alanında emaresi yoktur. Dünyada nimetlerle külfetlerin paylaşımında adaletsizlik aşikârdır.

         

        Onuncu zirvenin sonuç bildirisinde değinilen küresel ısınma ve iklim değişikliği, abartıları törpüledikte sonra bile, yakın geleceğimizle ilgili endişelerimizi artırıyor. Oysa birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülke iklim değişikliğini azaltmak için ödenecek bedelden payına düşeni kabul etmemekte, o külfeti de adil bir şekilde paylaşmamakta ısrar ediyor. Oysa düşünmek gerekiyor ki, yok olan bir dünyada hiçbir ülke kalmayacaktır. Dolayısıyla burada herkesin varlığı birlikte var olmakla mümkündür. Milli çıkarlar, küresel çıkarlarla örtüşmektedir.

         

        Yeryüzünde birçok kültür diğergâm değildir. Kültür kodlarında başkalarını da kendisi gibi kabul etme yoktur. Nimetler onun hakkıdır, dolayısıyla külfetler de diğerlerinin üzerinde olmalıdır. Onun için ABD nükleer denemelerini Nevada çöllerinde yaptı; Çin Lop Nor’da, Rusya Semey’de, Fransa da pasifikte… Bu anlayış felâketlerden sadece kendini kurtarmayı düşünür; bu ise dünyayı ve dolayısıyla kendisini kurtarmaya yetmez. Bizim kültür kodlarımızda ise başkalarını da kendimiz gibi görmek vardır, benim hakkım olan her şey diğerlerinin de hakkıdır. Bu anlayış yeryüzünü iklim değişikliği ve/veya nükleer savaş felâketlerinden koruyabilir, Küresel Adaleti tesis edebilir.

         

        Demek ki, varlığımızı geleceğe taşıyabilmek ve yeryüzünün ihtiyacı olan Küresel Adaleti tesis edebilmek için Türkçe konuşan ülkeler işbirliği yapmalıdır. Buna inanmak ve gereğini yapmak zorundayız. Bu inancı paylaşan insan sayısını Türk Dünyası’nda artırmak, en önemli işimiz olmalıdır.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele