Ziya Nur Bey

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

                    Hemen bütün dostları onu tarihçi Ziya Bey diye anarlar; hukukçu idi. Ama benim gönlümden gelen itiraz, mesleki değil, onun çok yönlü, geniş kişiliğinin bir kalıba konulmasından doğuyor. Hakkında yazılanları okuduğunuz zaman Ziya Bey’in, bu her meslekten insanı, sadece tarihçiliği değil, asıl kişiliği ile sardığını, kendine ve dava dediği şeye bağladığını görürsünüz.

         

                    1930 yılında, Konya’da, Leman Hanım ve Saim Beyin oğlu olarak dünyaya geldi. 1 Nisan 1976 günü “sağ tarafına bir sille gibi inen, konuşma, yazma ve okuma yeteneklerini bir anda alıp götüren” bir felç geçirdi. Sonraki otuz dört yılını, kardeşi Belma Hanımefendinin bakımında, dostlarına sadece gülümseyerek, başını sallayarak ve sol eliyle resim yaparak geçirdi. Şuurunu kaybetmemişti, Belma Hanımefendinin yardımı ile Türkiye ve dünyadaki olan biteni yakından izledi, İnternetle de tanıştı. 2010 yılı Ramazan ayının Kadir gecesinde Hakk’a yürüdü.

         

                    Onu okuduktan, sohbetlerinde bulunduktan sonra, dilsiz ve kalemsiz bir Ziya Nur’u, geçen otuz yıla rağmen kabullenemeyen dostları vardır.

         

                    Ziya Bey ilk ve orta öğrenimini Konya’da yaptı; fotoğrafı, o dönemlerin geleneği olan okul iftihar listesinden hiç inmedi. Tarihçi öğretmeninin bir yanlışını düzelttiği için öğretmeni ona “tarihçi” adını taktı. Matematik öğretmeni de Ziya değil “Zeki” diye çağırırmış.

         

                    Okulda, ‘Padişahtan, sultandan kurtuldu güzel vatan’ şarkıları söylerken, ayakkabısını tamir eden eskicinin, ‘Padişah efendilerimiz’ diye başlayan özlem ve övgü dolu sözleriyle şaşkına döner. Babasına koşar, öğretmenlerine sorar, “Padişahların hepsi kötü müydü?” diye; doyurucu bir cevap alamaz.

         

                    Sakin ve temiz bir öğrencilik devresi geçirir; kardeşi, onun kavga ederek yahut üstü başı tozlu eve geldiğini hatırlamıyorum, der. 1948-49 eğitim yılında Konya lisesini bitirir ve ailenin de isteği üzere İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Fakat Onun nasibi orada değildir; ertesi sene, biraz da ailesini kırmak bahasına Ankara Hukuk Fakültesi’ne geçer. Babası, “Hukuk okuyup da ne yapacaksın, bir sürü avukat var?” diye yakınır.

         

                    Ziya Bey lise yıllarındayken Bediüzzaman Said Nursi ile tanışır ve birlikte olduğu bir kısım arkadaşlarıyla Risaleleri çoğaltmaya başlar. Bu gösterişsiz hizmetinin kaç yıl sürdüğünü, en azından ilgisinin ne zamana kadar devam ettiğini ne yazık ki, bilemiyoruz. Mümin ve oturaklı kişiliğinde bu ilginin önemli yeri olduğunu düşünüyorum. Saidi Nursi’nin bazı mektuplarında, ‘Hukuktaki bizim Ziya ‘ diye bahsettiğini biliyoruz. O yıllarında risale yazabilmesi, Osmanlıcasının genç yaşında ne ölçüde ilerlediğini göstermektedir. O günlerde yazdığı bir risalede şöyle söylüyor: “Bediüzzaman, ahlaki kıymetler ve milli hasletlerin pozitif ilimlerle muvazi olarak mesafe kat edemediğini, bu mana ve şekil muvacehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş ruhlarla bulanmış gençliğin, istikbalde milletimizin rü’yet ufkunda bir kara bela olacağı hakikat-ı kat’iyesini gözlere sokan ve çare-i halâsı da gösteren kimsedir.” Çare açıktır: İman nuruyla ruhları kurtarmak. Yazı şöyle devam eder: “Bediüzzaman, hür insanların hür memleketinin ilahi kurtuluş felsefesini akıllara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.”

         

                    Onu üniversite öğrenciliğinden tanıyan Şevket Eygi, “Onun okuma aşkını nasıl anlatsam?” diye çaresizlik belirtir. Daha o günlerinde, bizim en zengin fikir hayatımızın yaşandığı Meşrutiyet dönemi yazarlarını rahatça okur ve eleştiriler yaparmış. En çok Filibeli Ahmet Hilmi Bey’i beğenir, Celal Nuri ve Ziya Gökalp’i de okur ve yerinde eleştirirmiş. Duygulu bir insan olduğu için memleketin o günlerde geçirdiği buhranlardan çok üzülürmüş.

         

                    Sezai Karakoç, onun talebelik yıllarında bir ara Prens Sabahattinci olduğunu söylüyorsa da, lise çağında Bediüzzaman’la tanışan ve onu okuyan birisi için bu pek mümkün görünmüyor. Prens Sabahattin hakkında yaptığı uzun bir çalışma şairi yanıltmış olabilir.

         

                    1955 yılında fakülteyi bitiren Ziya Bey askere gitti ve 1956 yılında Polatlı Topçu Okulundan sonra Hadımköy’de askeri hâkim olarak vatani hizmetini tamamlayarak Konya’ya döndü. Burada bir süre avukatlık yaptı. Ardından İstanbul’a gelerek Karaköy’deki Fakülteler Matbaasını bir arkadaşıyla kurdu. Ailesi de İstanbul’a geldi. Hastalanana kadar fiilen bu matbaanın işlerini yönetti. Burada ziyaretine gidenler onu entertipin başında görürlerdi. Kitabın her safhasıyla içli dışlı oldu. Evlenmedi. Karaköy’deki matbaasının asma katında yahut Marmara’da Kadıköy’ün son vapuruna kadar dostlarıyla oturur; onlara yeni ve heyecan veren düşünce ufukları açardı. Son vapurla Kızıltoprak’taki evine gider, sabaha kadar okur, yazardı. Sabah namazını kılıp yatar; birkaç saatlik uykudan sonra yine çalışmaya başlardı. Bazen dinlenmek için resim yapardı. Öğlene kadar süren bu çalışmadan sonra matbaaya gelir ve oradaki çalışmasına başlardı.

         

                    Ziya Bey’in Fakülteler Matbaası hemen tamamen Üniversite kitaplarını basardı. Osman Akkuşak, Ziyaeddin Fındıkoğlu’ndan, Ali Fuat Başgil’e ve Ömer Lütfi Barkan’dan Orhan Tuna’ya kadar birçok öğretim üyesini orada gördüğünü söyler. Ziya Bey, bütün bu hocaların da kitaplarını okur, mütalaa beyan edermiş.

         

                    Ziya Nur Aksun Bey, uzunca boylu, biraz kilolu, kumral saçlı, beyaz tenli, zeki bakışlı, biraz ablak yüzünde sürekli gülümseme olan bir müşekkel insandı. Sürekli takım elbise giyer, kravat bağlamayı ihmal etmezdi; Bu kıyafet düzeni ancak matbaada entertipin başına geçince veya eve varınca değişirdi. Beşir Ayvazoğlu herhalde onun müşekkel vücudunu, nezaketini ve konuşma üslubunu düşünerek, “Fatih devrinden kopup gelmiş bir adam” diye anlatır.

         

                    Her yıl eylül ayının ikinci pazarı Söğüt şenliklerine gitmek âdetiydi. Onunla birlikte kalabalık bir grup da bulunurdu. Ertuğrul Gazi türbesinin çevresinde yapılan bu törenler ona derin bir zevk verirdi. Karakeçili aşiretinden Mehmet Soylu ve Sultan II. Abdülhamit Hanın muhafızlarından İbrahim Çavuş gibi, uzun sohbetlere daldığı dostları vardı. Bu insanların bütün Osmanlı hakanlarından söz ederken “Efendimiz” diye konuşmaları onu çok hoşnut ederdi.

         

                    Mustafa Miyasoğlu, bir Söğüt gezisinde, Bilecik’te kaldıkları gece, kimsenin otel aramayıp sabah ezanına kadar Ziya Beyle Erol Beyin sohbetini dinlediklerini yazar.

         

                    Ziya Bey, sevdiği gençlerden olan Özer Ravanoğlu’na bir Marmara sohbetinde şöyle anlatmış:

         

                    “Bana her aybaşı üç yüz lira para gelirdi. Bu paranın yarısı ile bir ay geçinirdim. Diğer yarısıyla da kitap alırdım. Ayın yirmisine kadar aldığım kitaplar biterdi.” 1950’li yıllarda yüz elli liraya kaç kitap alabileceğinizi bir düşünün! Demek ki, Şevket Eygi’nin anlatamadığı okuma aşkı, bir değirmen gibi kitapları öğütürmüş…

         

                    Yine Özer Ravanoğlu’nun anlattığı bir ziyaret, hem güzel hem de çok hüzün vericidir: 2002 yılında Reşat Şen ve Niyazi Özdemir’le evinde ziyarete gitmişler. Elini öptürmemiş. Özer’in sekiz yıldır Kırgızistan’da olduğunu söylemişler. Herhalde başkaları da varmış ve Ziya Bey’e hoş gelecek şeyler anlatıyorlarmış; ama Ziya Bey her seferinde araya giriyor ve eliyle Özer’i işaret ederek “Sen konuş, sen konuş” diyormuş.

         

                    Kırgızistan da diğerleri gibi hem fiilen hem kültür olarak bir işgal dönemi geçirmişti. “Ama iyi gelişmeler oluyor. 1994 yılında dört yüz, beş yüz kişiyle Cuma namazı kılıyorduk. Bugün ise ekseriyeti genç olan dört bin, beş bin kişi Cuma namazı kılıyor, dediğim zaman gözleri parladı; nasıl sevindi, nasıl sevindi!”

         

                    Ziya Nur beyi Marmara’daki yahut matbaadaki sohbetlerinden tanıyanlar, onun hazırladığı yahut yazmakta olduğu Osmanlı tarihini şüphesiz ki büyük bir merak ve heyecanla bekliyorlardı. Sağlıklı döneminde bu eser ortaya çıkamadı. Israrla çalışmanın ne safhada olduğunu söylemedi; “Bitmedi hazret” demekle yetindi. Ancak, Sultan III. Selim Han döneminden bir bölümü o zamanki Diriliş Dergisi’nde yayımladı. Rahatsızlandıktan sonra da yine ısrarlı talepleri görmezden geldi. Nihayet yakınındaki dostları onu ikna etmeyi başardılar ve yazılı metni Ötüken Yayınevi’ne verdi. Fakat kitabın önemli eksiklikleri vardı. Bir kere, Ziya Bey kitaba uzun bir methal (giriş) yazacaktı; o yazılamamış. Onu tanıyanlar bunu, bir çeşit İbni Haldun geleneğinin devamı olarak yazacağını ve Osmanlı Medeniyetini değerlendireceğini düşünüyorlardı. İkinci olarak, kitabın bir de Osmanlı Medeniyeti bölümü olacaktı; o da yazılamadı. Erol Güngör’ün tarihinin de bu medeniyet kısmı yazılamadı.

         

                    Osmanlı Tarihinin tamamlanamayan kısımları olarak, Ziya Bey özellikle son asırlar için geniş kaynaklar kullandığı halde, bunların hiç birini metnin altına koyamadı. Bu noksan ileride, kitabiyatı zengin bir tarihçi tarafından telafi edilebilir. Bu tür yayımlarda artık olmazsa olmaz haline gelen indeks yapılmamış; bu da telafi edilebilir.

         

                    Bu noktaları ifade ettikten sonra genel olarak ve kısaca tarihin özelliklerine dokunalım. Marmara Kıraathanesi’nde en çok konuşulan meselelerden birinin tarihimiz olduğu kesindir. Orası bir çeşit serbest kürsü olduğu için, herkes canının istediği gibi konuşur, asar, keser, bazen günümüzün yanında tarihimizi de en olmadık biçimlerde yeniden inşa ederdi. Cumhuriyet sonrası, bilinen endişelerle Osmanlının geri plana alınması, Osmanlı medeniyetimiz ve Sultanlarımız hakkında Avrupalıların bile reva görmedikleri tabir ve üslupların kullanılması, özellikle yakın tarihin belirli bir çizgiye göre anlatılması, Marmara’ya uğramış her insan için birinci dereceden bir mesele idi. Oranın devamcıları, bir bakıma her türlü şişlerini bu yanlış tarih ve gerçekler üzerinden indirirdi. Bu konuşmalar, bazen o kadar şirazesinden çıkardı ki, kahkahalar, kavgalar, öfkeler birbirini kovalardı; çünkü konuşmalarda hiç bir ölçü tanınmazdı ve meseleler hemen her zaman konuşanların boyunu aşardı.   

          

                    Fakat Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Prof. Nuri Karahöyüklü (Teknik Üniversiteden) Ziya Nur ve Prof. Saip Atademir gibi bir kaç kişi vardı ki, onlar konuştuğu zaman Marmara’nın da, dinleyenlerin de havası değişirdi; çünkü bu ustalar ne anlattıklarını bilirlerdi; bilgilerini sindirmişlerdi. Nuri Hoca ve Saip Bey, Osmanlıdan söz ederken dinleyenler için çok farklı ve şaşırtıcı bakış açıları ve bilgiler verirlerdi; bunların hemen hiç biri de okul kitaplarındaki anlatımlara benzemezdi. Dinleyenlerin bu anlatılanları yargılamaya güçleri yetmezdi; ama kafalarında iz bırakan bu sohbetler, ileride bilgileri arttığı zaman onları muhtemel birçok yanlıştan korurdu. Eğer bu bilgileri sindiremeden bir başka yerde tartışmaya girerse, sonu mutlaka kavga ile biterdi.

         

                    Marmara sohbetlerinden her insan, kendi mizacına, meşrebine, birikimi ve hassasiyetlerine göre bir şeyler, bazıları çok şeyler alırlardı. 

         

                    Ziya Bey’in tarihçi olmadığını herkes bilir; ama o tarihten anlatmaya başladığında -zaten tarihten ve özellikle Osmanlıdan başka konuşmazdı- herkesin dikkati bir başka türlü olurdu. Onda ilk göze çarpan şey, diğerlerindeki mübalağanın olmayışı idi. Sakin, ağırbaşlı ve üsluplu bir konuşması vardı. Hangi olayı anlatırsa anlatsın, mutlaka Osmanlının büyüklüğüne dair bir vurgu olurdu. Onu dinlerken bir aksülamel üslubu bulamazdınız; ama dinlediklerinizin farklı olduğunu anlardınız. 

         

                    Tarih bir türlü yazılmaz; objektif dediğimiz tarihi de en azından yazan, bir cemiyetin, bir milletin mensubudur. Ona kimliğini ve kişiliğini kazandıran çevresinden sıyrılıp da olay yahut vesikalara bakma şansı yoktur; çünkü insan kendi dışına çıkamaz. Tarihçi ulaşabildiği vesikaları seçmek ve seçtiklerini değerlendirmek zorundadır. Seçerken de, değerlendirirken de, o cemiyetin insanı olarak bunu yapmak zorundadır. Yani tam anlamıyla objektiflik imkânsız, ama bir dereceye kadar tarafsız olmak mümkündür. Bizim tarihçiliğimizde, hem Batılı kaynakları yeterince değerlendiremeden onların etkisinde kalmak, hem de Cumhuriyet sonrasının estirilen havasının tesirinde olmak gibi sıkıntılar vardır. Günümüzde bize has tesirlerin büyük ölçüde ortadan kalktığı kabul edilebilir.

         

                    İşte bu genel açıklamaların ışığında baktığımızda Ziya Bey’in Osmanlı Tarihi’ni, tam bir Osmanlı Türk’ü yazmış diyebiliriz. Bir Türk’ün kendi tarihi hakkında sahip olması doğal olan hassasiyetler ve dikkatlerle yazılmış bir tarih. Mesela Osmanlı Hakanlarının zaaflarını yahut kusurlarını çok kibar ve yumuşak bir dille anlatmaya çalışır; kesinlikle sert, galiz kelime kullanmaz. Farklı rivayetlerden Osmanlı Hakanını yüceltenlerini tercih eder.

         

                    Osmanlı Hanedanını şöyle anlatır: “Bu hanedandan öyle mübarek insanlar gelmiştir ki, gayb âlemi onlara hiç bir vakit kapılarını kapamadı.” Ziya Nur, bu ve benzeri cümlelerden duyduğu heyecanı size de yaşatan insandı.

         

                    Tarihimizde sadrazam ve komutanlar hakkında sıradan hükümler haline gelmiş bazı değerlendirmelerin temelsizliğini yine Ziya Bey’in tarihinden öğrenebiliriz. Özellikle, geniş bir şekilde ele aldığı on dokuzuncu yüz yıl olaylarını -ki en çok tartışılan asırdır- Ziya Bey’den okumak gerekir. Bu yüz yılın olaylarını değerlendirirken son derece gerçekçi; ama Osmanlı duyarlıklarını asla kaybetmemiş bir anlatım bulursunuz. Bu arada, Orta Doğu ve bu ülkelerin geleceği konusunda son derece isabetli tahlil ve öngörüleri de yine buradan izleyebilirsiniz. Bu bakımdan Ziya Bey’i okuyanlar aynı zamanda Türk milletinin geleceği konusunda da bir fikir edinmiş olurlar.

         

                    Ziya Bey’in tarihi, muhteşem ve muazzam bir geçmişi, o köklere bağlı olan insanların omuzlarında bir yük olmaktan çıkarıyor ve Dündar Taşer’in konuşmalarında da ifadesini bulan, muazzam bir enerji ve geleceğe atılış kaynağı oluyor. Fersude bir geçmişten, az gelişmişliğin pısırıklığından kurtulup, birden bire Büyük ve şanlı bir İmparatorluğun varisi haline geliyorsunuz; dünyaya bakışınızdan yürüyüşünüze kadar her şey değişir…

         

                    Yine Ziya Bey’in Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Efendi’nin İslam tarihine yazdığı şerh ve ilaveler son derece önemlidir. Üç cilt halinde yayımlanan ve yarısından çoğunu Ziya Bey’in yazdıkları teşkil eden bu tarih, İslam tarihinin en ciddi örneklerinden biridir. Bu kitabı Cemil Meriç’e okuyan Dursun Gürlek, Üstadın, “Evladım, işte İslam tarihi böyle yazılır” dediğini kaydeder. Aynı şeyi, mahkemeye verilen kitabın bilirkişisi olan, Prof. Sulhi Dönmezer Hoca da, farklı bir üslupta söylemişti: “Bugüne kadar ben böyle bir tarih okumadım!”

         

                    Ziya Bey’in yazdıklarında, bazı tenkit ve yüceltmeleri görenler yadırgayabilirler. O olayların gerçeğini araştıran biriydi; ama o gerçekleri bir Osmanlı gibi değerlendirirdi. Sadeddin Ökten’in naklettiği “Maddesiz tarih olmaz, lakin mefkûresiz madde de tarih yapamaz, yazamaz.” sözü onundur.

         

                    Onun mefkûresinin Osmanlı olduğu bilinmedikçe ve bu medeniyetin değerlerine bir miktar vakıf olunmadıkça, yazdıklarını hakkını vererek değerlendirmek zor olacaktır.

         

                    Onun bir başka ve fazlaca bilinmeyen özelliği de İstanbul’u çok iyi tanıması idi. Osmanlıdan kalan her eseri görmüştür demek, mübalağa olmaz sanırım. Hastalığından sonra da devam ettirdiği resim yapmak alışkanlığı ile bu eserlerin birçoğunu tuvale geçirmiştir. Sadeddin Ökten’in, Ziya Bey için söylediği, “Tarihle birlikte yaşayan” ifadesi çok uygundur.

         

                    Ziya Bey hacca gitmemişti. Yakın dostlarından Emin Işık’ın söylediğine göre hacdan gelenlerden Kâbe’nin yeni durumu ve mimarisi hakkında bilgiler alır ve çok üzülürmüş. Kâbe’deki tadilatları yahut onarımları kastederek, “Olmaz azizim, olmaz; Bu bir cinayettir, hiç bir şekilde savunulamaz. Yazık ettiler, mahv ettiler yüce mabedi mahv” dermiş.

         

                    Yine Emin Işık’ın anlattığına göre, Türk müziği konusunda çok hassas ve muhafazakâr idi. Cahit Atasoy’un, Türk müziğinin Avrupalılara da tanıtılması ve beğendirilmesi için modernize edilmesi gerektiğini söylemesi üzerine sinirlenmiş ve “Olmaz azizim bu klasik besteler, olduğu gibi korunmalı ve klasik sazlarla ve klasik üslubuyla icra edilmeli. Gâvurlar beğensin diye kendi kültürünü tahrip etmek, külliyen hata olur.” diye itiraz etmişti.

         

         

                    Üç isim vardır ki, bunları birbirinden ayrı anmak, pek doğru değildir. Görünüşe göre bu üç insan da ayrı karakterleri temsil ederler; ama birbirleriyle nasıl bu kadar yakınlaşabilmişler, sanki tek bir gönül ve kafa haline gelmişler, şaşılır.

         

                    Erol Güngör soğuk görünüşlü, resmiyet telkin eden, ağır başlı bir ilim adamı idi; hem de, Mümtaz Turhan gibi bir hocanın ilmi cenderesinde yetişmiş bir Kırşehirli. Konuşmaları da sakin, ölçülü ve tartışmaya müsait olmayan bir üslupta idi. Ziya Nur, Risale-i Nur eğitiminden geçmiş, hukukçu; ama din, tasavvuf ve tarihte mütebahhir, mahçup tabiatlı, sohbetine ortasından girsen de kızmayan, anlayışlı, hiddetlendiği zamanlar da bile sesini yükseltmeyen ve fakat yüzü kızaran bir Konyalı. Dündar Taşer, her şeyden önce askerliği seven bir asker; ihtilalcilikten geliyor. Konuşma üslubunda sert vurgular var; ama yumuşak. Son derece kibar; küçük veya büyük insanlara hitaplarında daima nazik; öfkelendiğinde sesini yükselten bir Antepli.

         

                    Bu üç güzel insanı, birbirinden ayrı düşünülemez hale getiren şey, Osmanlı tarihi ve Osmanlı medeniyetini anlayış tarzları idi. Ziya Bey ihtilallerden nefret ederdi ve tabii, ihtilalcileri de sevmezdi. Bir cumartesi günü Marmara’da otururlarken, Erol Güngör’ün Ziya Bey’i neredeyse zorla aşağıdaki salonda konferansı olan Dündar Taşer’i dinlemeye götürmesiyle her şey allak bullak oldu; yani ayrılmaz oldular. Osmanlının azametini yeri geldiğinde hırçın bir üslupla gençlere dinleten ve “Türk’ün yeniden cihangir olacağına inanmayan, imansızdır” diyen bu eski asker. Ziya Beyi büyülemişti.

         

                    Gerçi Dündar Bey nice insanları büyülemişti; ama bu üçlü farklı idi. Mesleklerinin apayrılığına rağmen, üçü de Osmanlı tarihi konusunda dolu idi. Konuşurlarken, eski Osmanlı müverrihlerinin arasında dolaşır gibiydiler. Konuştukları konuda ayni hassasiyetlere sahip idiler. Üçü de Türk sevdalısı idi ve milletin geleceğinden asla ümit kesmezler; bunu imansızlık sayarlardı. Ziya Bey, “Ahali sağlam hazret, ahali sağlam!” derken, sanki topraktakileri de hesaba katar ve ileriyi görür gibi gülümserdi.

         

                    Bu yüzden Ziya Bey’in, Dündar Bey ile sohbetlerinde tuttuğu notlardan yazdığı, Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’sini okumak gerekir. Bu kitapta bu üç insanın ümit ve heyecanlarını göreceksiniz; tarihe hatta hayata bakışımızın temel ilkelerini bulacaksınız.    

         

                    Ziya Bey’le ilgili yazımızı, O’na rahmet dileyerek, bir muhteşem Osmanlı tablosu ile bitirelim: Sultan Dördüncü Murat Han henüz padişah olmuştur. Asker isyan halindedir ve Saray’a yürümüştür; on yedi devlet adamının kendilerine teslimini istemektedir; başta Hafız Ahmet Paşa. Sultan Murad, henüz hesap soracak yaşta değildir; ama bu devlet adamlarını da gözden çıkaramaz; zulüm olur. Gerisini Ziya Bey’den dinleyelim: “Hafız bu sırada iç kapının arkasında abdest alıyordu. Sultanın sözlerinin asker tarafından dinlenmediğini görünce, huzura yaklaşıp, ‘Padişahım, hezar Hafız gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricam budur ki, beni sen katletmeyip bırak şu zalimler haksız yere şehit etsinler. Lütfedip meyyitimi Üsküdar’a defnettiresin. Yetimlerimin lütfu şahanenden dâr bırakılmamasını rica ederim’ deyip, yer öptükten sonra, ‘Bismillahirrahmanirrahim. Lâ havle ve Lâ kuvvete illa billahil âliyyul âzim. İnna lillahi inna ileyhi râciûn’ âyeti kerimesini okuyarak, adım adım asilerin üzerine yürüdü. Bunlardan birileri atılıp Paşaya hücum edince, onu şiddetli bir tokatla kan içinde yere yuvarladı. Bu tokat o kadar şiddetli idi ki, sonradan halk arasında ‘Hafız Paşa tokatı’ tabiri uzun zaman dolaştı… Hâfız Paşa’nın şahadeti dasitani bir manzara idi. Bunda öyle ulvilik vardı ki, zorbalar ve asker dahi derinden sarsılmış ve sükûnet bulmuştu. Hafız Paşa dindar, cesur, kahraman, kültürlü, şair, Padişaha bağlılığı en yüksek dini vecibe bilen bir adamdı.

         

         

        -----------------------------------------------------------------------

        Not: Yazıdaki alıntılar, Ömer Ziya Belviranlı’nın yayımladığı Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun, isimli armağan kitaptan alınmıştır.

         

        

         

         


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele