Küreselleşme ve Etnik Milliyetçilik Tehdidi Karşısında Türk Milliyetçiliği

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

        Açılım tartışmalarının yapıldığı bu dönemde, şüphesiz en güncel konular Türk vatandaşlığı, Türk milliyetçiliği, anayasal vatandaşlık, etnik aidiyetler olmuştur.

         

        Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu ideolojisi Türk Milliyetçiliği fikridir. Buradaki milliyetçiliğin, o dönemdeki çağdaşı Hitler veya Mussolinivari bir antropolojik veya biyolojik bir milliyetçilik olmayıp, tam aksine sosyolojik, kültürel ve tarih şuuruna dayanan, bir milliyetçilik kavramını ifade ettiği aşikârdır. Zira Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “ırk, atlarda aranır” diyerek bakış açısını belirtmiştir. Esasında bu durumun altında yatan temel neden Türk Milliyetçiliği fikrinin ciddi manada bir teorik ve tarihi arka planının bulunmasıdır. Türk milliyetçiliği fikri, batı terminolojisindeki “Nationalism” fikrinden tamamen farklı bir seyir izlemiştir. Nitekim “Türk” kelimesinin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren bu kelimenin içeriğini dolduran ve bu milleti oluşturmada kullanılan temel ölçüt, “töre” kavramı olmuştur. Zira Türk topluluğu, önceden şartları belirlenmiş ve oturmuş bir kurallar manzumesinin içerisinde yaşayan insan birlikteliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

         

        Türk devleti batıda gözlemlendiği gibi “Cius regio, cius lingua” kim hükmederse onun dili geçerlidir türü bir politika izlememiştir[1]. Çünkü Türkiye’de 12 Eylül Hukuku’nun uygulandığı istisnai dönemlerin haricinde etnik dillerin konuşması yasaklanmamış, bilakis gerek toplumsal hayatın içinde gerekse de özel ortamlarda konuşulmasına resmi bir müdahale olmamıştır.

         

        Etnisite, etimolojik olarak “etnos”tan gelir ve “halk”ın karşılığı olarak kullanılır[2]. Etnik topluluk, toplumsal bağlılık veya dayanışma şuuruna sahip olan sosyal bir grup olarak tanımlanır[3]. Milliyetçilik ise bir topluluğu ulusal kimlik etrafında toplar ve hoşnut olunmayan konularla alakalı olarak toplumu mobilize etmeye çalışır[4]. Zira nasıl ki insanlar toplum hayatı içinde kimlikleriyle yer buluyorlarsa toplumların da insanlık âlemi içerisinde yer bulmaları ancak milli kimlik veya milli kültür yoluyla mümkün olabilmektedir. Bu manada millet olmak demek homojen veya türdeş insanlar topluluğu olmak anlamında olmayıp, ortak bir “çerçevede buluşmak” şeklinde anlaşılmalıdır.  Çünkü çok az sayıda devlet, sınırları içinde sadece tek bir milleti barındırır. W. Connor’a göre devletlerin ancak yüzde 10’u etnik olarak benzeşirler[5]. Hatta daha bariz örnek vermek gerekirse Hindistan’da kurulan Yeni Delhi Türk İmparatorluğu’nun kurulduğu sırada Türk nüfusu, toplam nüfusun sadece yüzde 10’unu teşkil ediyordu[6]. Onun dışında örneğin günümüz Rusya’sında 100’den fazla etnik unsur yaşamakta, ancak devletin ulusal kimliği Rus milli kimliği olarak karşımıza çıkmaktadır[7].

         

        Nitekim Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkan Türkçülük fikrinin diğer milliyetçilik fikirlerine nazaran en son merhalede ortaya çıkması dikkate değer bir olgudur. Osmanlı Devleti’nin farklı etnik kökenleri bünyesinde barındırmasından dolayı, Türk Milliyetçiliği fikrine çok fazla vurgu yapılmamış, fakat devletin resmi dilinin Türkçe olması, devlet işleyişinde Türk Devlet Geleneği kurallarının işletilmesi babında Türk Milliyetçiliği fikri fiilen uygulanmıştır. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren de Türkçülük fikri, salt siyasi ve ideolojik değil, bir kültür ve ilim hareketi olmuş, başta Ziya Gökalp, M.Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ağaoğlu Ahmet, Gaspıralı İsmail; sonraki dönemlerde ise Erol Güngör, S. A. Arvasi, Mehmet Kaplan, Dündar Taşer, gibi çok sayıda üstün ve nitelikli entelektüel tarafından savunulmuş ve sağlam teorik temeller üzerine oturtulmuştur.

         

        Milliyetçilik fikri, her zaman bir başka veya ’öteki’ gruplar için sıkıntılı bir kavram olagelmiştir. Ömer Lütfi Mete’nin de dediği gibi “Büyük bir tarihi geçmişe, büyük bir milli kültüre, küresel bir hedefe sahip, iddialı bir milletin mensubu değilseniz, milliyetçilik tabi ki size itici gelecektir. Adını milliyetçilik olarak koymasak da herkesin bir tür milliyetçilik türü ve söylemi var”[8]. Türk milliyetçiliği, öteki fikrine karşı olan veya reaksiyoner (tepkisel) bir fikri akım değildir, diğer milliyetçilik fikirlerinin aksine bir öteki fikrine dayanmamaktadır. Bu özelliğinden dolayı, Türk milliyetçiliği dünyadaki diğer milliyetçilik fikirlerinden ayrılır. Türk milliyetçiliği fikri, dışlayıcı veya yabancı düşmanı (ksenefobi) olmaktan ziyade, kuşatıcı ve kapsayıcı bir milliyetçilik olmuştur. Bu özellik Türk toplumunun en önemli hasleti ve aynı zamanda en önemli zaafı olmuştur. Hasletidir, çünkü bizim kültürümüz, bu özelliği sayesinde en yaşanılabilinir devletler kurmuş, çağdaşlarına göre en yüksek standartları vatandaşlarına sunabilmiştir. Zafiyetidir, çünkü bu niteliğinden dolayı tarih boyunca pek çok defa istismara maruz bırakılabilmiştir. Türk milliyetçiliği fikrinin ortaya çıkışında en önemli ilham kaynağı, insanın sırasıyla yakınlarına hemşerilerine, milletine ve son olarak insanlığa faydalı olması düşüncesidir. Oysaki son zamanlarda ortaya çıkan ve gelişmekte olan popüler milliyetçilikler tamamen bir öteki algısına dayalı olarak ortaya çıkmakta ve düşmanlık psikozlarına dayanmaktadır. Özellikle etnik çoğulculuğun yaşandığı kentlerde ortaya çıkan kamplaşma hatta sürtüşmeler bu durumun olağan bir göstergesidir. H.B. Davies’in de dediği gibi, milliyetçilik, akıldışı bir faaliyet değildir, fakat akıldışı kullanılabilir[9]. Buradan kaynaklanan büyük bir yanılgı da, söz konusu menfi milliyetçiliklerin ve aşırılıkların faturasının Türk Milliyetçiliği ideolojisine kesilmiş olmasıdır. Fakat bilinmelidir ki her milliyetçilik bir başka hâkim güç için tehlikedir ve engellenmelidir. Bu manada müspet Türk milliyetçiliği fikrini aşağılamak ve yok saymak üzerimizde stratejik emelleri bulunan küresel güçlerin milliyetçiliğine hizmet etmek demektir.

         

        Türk Milliyetçiliğinin dayandığı en önemli istinat noktalarından birisi de devlet sevgisidir. Devlet, siyaset bilimi literatüründe ülke, toplum ve egemenlik unsurlarından oluşan yapılanma olarak tanımlanmaktadır[10]. Devletin, bir diğer önemli anlamı da siyasileşmiş millet demek olmasıdır. Devletin olmadığı bir ortamda Meriç’in deyimiyle insanların hürriyeti, ancak “hür bir kümeste hür bir tilki olmak”tan öteye geçemeyecektir[11].

         

        Milliyetçiliğin ve ulus devlet kavramlarının sıkça tartışılmasının en önemli sebebi “küreselleşme” kavramıdır. Küreselleşme kavramının doğmasına sebep olan iki temel olgu söz konusudur: Bunlardan ilki, teknoloji devrimi, ikincisi ise SSCB’nin yıkılmasından sonra dünya çapında ortaya çıkan yeni siyasal düzendir[12]. Küreselleşme kavramının tarihsel gelişimini Orta Çağa kadar geri götürebiliriz. Nitekim İstanbul’un fethinden sonra, Avrupa’nın içinde bulunduğu geri kalmışlık durumundan kurtulma çabası ve yeni pazar alanları keşfetme dürtüsüyle birlikte bir takım girişimler ortaya çıkmış, bunu sonucunda coğrafi keşifler meydana gelmiş, daha sonra bu durum sanayi devrimi ile ivme kazanmıştır. Yaşanan iki büyük dünya savaşından sonra ortaya iki kutuplu bir dünya çıkmış, fakat 1970’li yıllarda yaşanan krizlerden sonra dünyada çok uluslu şirketlerin egemenliği söz konusu olmaya başlamıştır. Küreselleşmenin somut bir hal alması, 1990’lı yıllarda SSCB’nin çökmesiyle birlikte olmuştur[13]. Nitekim Ohamae: “iletişim, şirketler, sermaye ve tüketicilerin oluşturduğu dörtlü güç ilişkileri, ulusal devletin ötesinde bir oluşuma dayanmaktadır. Sınırsız bir dünyada, şirketler, sermaye, coğrafya ve millet farkı gözetilmeksizin yatırımlar yapılmaktadır. Artık dünyamızda üreticilerden ve tüketicilerden oluşan bir dünya vatandaşı kimliği çıkıyor” demiştir[14].

         

        Durmuş Hocaoğlu ise küreselleşmeyi, “…kozmopolitan ideolojilerin günümüz için en elle tutulur şekli olan küreselleşme ve özellikle ‘saldırgan küreselleşme’, ‘milliyetçilik'e dıştan gelen tehditlerin en başında gelmektedir. Günümüzde küreselleşmenin almış olduğu ‘Amerikan hegemonyası’ karakteri, bir tür ‘Amerikan Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’ne dönüşmüş bulunmaktadır” şeklinde ifade etmektedir[15]. Küreselleşme, kimi zaman dünyayı global bir köye (global village) dönüştürmekte; kimi zaman ise global bir yağmaya (global pillage) tabi tutmaktadır. Küreselleşme kavramı bir yandan ulus devlet kavramını tahrip ederken diğer yandan paradoksal bir biçimde etnik milliyetçiliğe ve bölgeselciliğe olan ilgiyi artırmaktadır. Hatta Nobel ödüllü yazar Andre Malraux, 21. yüzyılın azınlıklar yüzyılı olacağını iddia etmiştir.  Küreselleşme kavramı, iktisadi, sosyal, siyasal ve hukuki boyutları olan bir kavramdır. Günümüzde ise küreselleşme daha çok ekonomik cihetiyle karşımıza çıkmaktadır. Çünkü sermayenin ön planda olması kâr marjının yüksek olduğu, işçi maliyetlerinin düşük olduğu yerlere yatırımların kayması bunun yanı sıra uluslar üstü (supra nasyonel) organizasyonların (BM, AB, NAFTA, IMF vb.) uluslararası siyaseti belirleyen aktörler olarak görülmesi sanki ulusal kimlik veya ulus devlet kavramını ikinci plana atmış gibi gözükmektedir. Oysaki uluslararası örgütlerin etkinliği, tamamen bağımsız devletlerin gücüne göre şekillenmekte, rekabet bilhassa ekonomi ve siyasi güç faktörlerine dayalı olarak devam etmektedir. Yani sayılan yapılanmalar, bu mücadeleyi örten bir maske konumunda kalmaktadır. Küreselleşme kavramı, küresel kültür değerlerini dayatmakta, toplumları ortak bir kültür anlayışı içine sokmaktadır. Gidilen her ülkede hamburger tüketilmekte, Coca Cola veya Pepsi içilmekte, avm’lerden tüketim ihtiyaçları karşılanmakta, plastik para denilen kredi kartı kullanılmakta, insanlar zorunlu bir lüks alışkanlığı girdabına sokulmaktadır. Bu zorunluluklar karşısında milli kültür değerleri sorgulanmakta, insanlar belirli kalıplar içerisinde hayatını devam ettirmek zorunda bırakılmaktadır. Bu durumda zayıf olan milletler değerleriyle birlikte yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalırken, kültürel değerleri sağlam ve güçlü olan toplumlar, demokrasi, çoğulculuk, ahlaki rekabet gibi değerlerle mücehhez olan kültürler bu küreselleşme fırtınasından daha da güçlenerek çıkacaklardır. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi Türk kültürü geçmişi ve bugünü ile bakıldığında zaten bu saymış olduğumuz kavramları haiz olduğu için bu süreçten de kimlik aşınmasına uğramadan çıkabilecektir.  

         

        Milli ekonominin de büyük bir şirket gibi kârlı ve evrensel ölçekte çalışması bir zorunluluk arz etmektedir. Aynı zamanda "millet" bir sosyal organizmadır. Robert B. Reich, The Works of Nations adlı eserinde, küreselleşmeye en açık toplumlarda bile "milli aidiyet" duygusunun, "vatanseverliğin" yapıcı rolünü ve krizlerden çıkmadaki büyük katkısını anlatır. Küreselleşmiş şirketlerimiz Türk kültürü için de kazançtır[16]. Küresel ölçekte faaliyet gösteren Türk şirketlerinin yurtdışında Türkiye adına yapacağı hizmetler yerine göre devletten daha öte olabilmektedir. Bu manada Türk milliyetçiliği fikri dışa kapanmacı, mücerret milliyetçiliklerden farklı olarak kendi değerleri ve geçmişi ile küresel arenada boy gösterecek yüceliktedir. Çünkü Türk milleti, her zaman farklı coğrafyalarda yaşayarak özgün bir kimlik oluşturabilmiş, yeni ve özgün terkipler ihdas edebilmiş bir varlıktır.[17] Mikro milliyetçilik veya etnik tehdit algılamasına karşı ise Türkiye’de insanların farklı etnik kökenlerinin inkârı söz konusu değildir. Ancak önemli olan farklı etnik taleplerin ulusal çapta yaygınlaştırılarak hukuki taleplerin zeminini oluşturmasının ön adımını oluşturmamasıdır.

         

        Aslında küreselleşme kavramı liberalizm veya kapitalizm fikrinin doğal bir neticesidir. Ancak milliyetçilik fikri, özünde liberalizme karşı olmayı gerektirir. Çünkü liberalizmin öznesinde “fert” vardır. Oysa milliyetçilik fikri ise, “kendi özü, kültürü, geçmişi ve geleceği olan bir toplum”u özne edinmektedir. Milliyetçilik, liberalizmin akılcılığına ve maddeciliğine karşı toplumun maneviyatını ve toplumun faydasını savunur[18].

         

        Ancak şu da bir gerçektir ki milliyetçilik fikri her ne kadar etkisini kaybediyor gibi gözükse de gizli bir şekilde etkinliğini artırmaktadır. Nitekim dünyadaki son gelişmeler, örneğin Avrupa’da aşırı sağcıların oy oranının yükselmesi, Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, Fransa’nın AB anayasasını reddetmesi, yükselişin ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Nitekim bir batılı düşünürün de dediği gibi: "Liberaller, siyasî ilerleyişi içtimaî ve siyasî imtiyazların azalması ile ölçerler. Sosyalistler için ilerleyişin temel taşı, iktisadi müsavatsızlığın azaltılmasıdır. Milliyetçilere gelince, onlar için bu gayeler tâli ve ehemmiyetsizdir. Onların hedefi, milletin kendi kaderini tayin etmesidir ve bir insan için ebedî saadet hür bir milletin bir ferdi olarak yaşamaktır.[19]"

         

         

         

         

         


        


        

         

        [1] Orhan Türkdoğan, Milli Kimliğin Yükselişi Niçin Milletleşme?, İstanbul 1999, s. 14.


        

        [2] Naci Bostancı, Bir Kollektif Bilinç Olarak Milliyetçilik, İstanbul 1999, s. 16.


        

        [3] Mithat Baydur, Küresel Dünyada Milliyetçilik, İstanbul 2001, s. 76.


        

        [4] Baydur, s. 77.


        

        [5] W. Connor, “Nation Building or Nation Destroying”, World Politics, vol:24, no:3, 1972, s. 324-326 (akt. Baydur, s. 95-96).


        

        [6] Ö.Lütfi Mete, Milliyetçilik-Milliyetsizlik, İstanbul 2007, s. 81.


        

        [7] http://www.turkey.mid.ru/hakk_t02.html, 26.12.2009.


        

        [8] Mete,  Milliyetçilik…,  s. 17.


        

        [9] HB, Davies, Towards a Marxist Theory Of Nationalism, Monthly Rewiew Press, 1978, s. 507(akt. Baydur, Mithat, Küresel Dünyada Milliyetçilik, İstanbul 2001, s. 90).


        

        [10] Kemal Gözler, http://www.anayasa.gen.tr/dgt.htm, 4.1.2009.


        

        [11] Akt. Özcan Yeniçeri, Yeniden Türkleşmek, Ankara, 2005, s. 8.


        

        [12] Kongar, Emre, “Küreselleşme Bağlamında Türkiye”, http://www.kongar.org/makaleler/Izmir_konusmasi.php, 26.12.2009.


        

        [13] Küreselleşme Paradoksu, http://www.ekodialog.com/Makaleler/kuresellesme_paradoks_1.html, 26.12.2009.


        

        [14] Akt. Özcan Yeniçeri, Yeniden Türkleşmek, Ankara, 2005, s. 10.


        

        [15] “Durmuş Hocaoğlu ile Milliyetçilik Üzerine Söyleşi”, Siyaset Ekseni Dergisi, Sayı: 7, 17-23 Ekim 2003, s.11.


        

        [16] Akyol, Taha, “Küresel Çağda Milliyetçilik”, Milliyet, 22 Haziran 2007.


        

        [17] Halim Alperen Çıtak, http://www.gokbayrak.com/tr/forum/viewtopic.php?f=27&t=635, 20.12.2009.


        

        [18] Baydur, s. 158-159.


        

        [19] Elie Kedourie., Avrupada Milliyetçilik., s.82(akt. Hocaoğlu).

         

         


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele