Kıbrıslı Bir Polis Müdürü Özdemir Uzuner: “Allah Kimseyi Vatansız ve Bayraksız Bırakmasın!”

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

        İlk kez yirmi yıl önce gezi amaçlı olarak gittiğim Kıbrıs’a ikinci kez gelmiştim. Bu kez gelmekteki ana amacım, sadece ismini bildiğim çok değerli emekli bir polis müdürü ile kendi yaşam öyküsü ve Ada’nın milli mücadele tarihi hakkında röportaj yapmaktı. Bir de Ada’nın gelişimini görmek ve mevcut ekonomik, sosyal ve siyasi durumu hakkında gözlemler yapmaktı. Çünkü düşünceme göre, bir yeri anlatmak gibi bir amacınız varsa o coğrafyayı ve yaşantıları yerinde irdelemeniz gerekir. Aksi takdirde söylenen pek çok şey havada kalır, tıpkı kullanılan ancak içi boş kavramlar gibi.

         

                    Kıbrıs’ta belli bir yaşın üzerindeki insanların hemen hepsinin hayatı acılar ve kahramanlıklarla dolu. Özdemir Uzuner ise bu dönemi çok derinden yaşamış, Polis Teşkilatında ve halk arasında saygı ve sevgi ile anılan bir isim. 1957-1995 yılları arasında tam 38 yıl Kıbrıs Polis Teşkilatı’nda en alt görevden Polis Müdürlüğü’ne yükselmiş ve yıllarca bu görevi en yetkin biçimde sürdürmüş biri. Söyleşi amaçlı yaptığımız alan gezilerinde, polis görevlileri, yöre esnafı ve halk, en içten tavırlarıyla selamlamak üzere yanımıza gelerek konuşmamıza sık sık ara verdiler. Bu tavırlarının Özdemir Bey’i mutlu ettiği, gözlerinden ve sözlerinden belliydi. Öyle ya, emekli olduktan sonra geçen 15 yıl, halkın ona olan sevgi ve saygısında hiç azalma yaratmamıştı. Ne kadar onur verici ve bu duruma kaç kamu görevlisinde rastlanır?

         

         

         

        YÜKSEL: Özdemir Bey, Kıbrıs Polis Teşkilatı’nda yıllarca görev yapmış, son derece saygın bir kişiliksiniz. Öncelikle bize Teşkilat’a girişinize kadar olan yaşantınızı, doğum yerinizi ve eğitiminizi belirterek anlatır mısınız?

         

         

        UZUNER: Öncelikle bu söyleşiyi benimle yaptığınız ve güzel sözleriniz için teşekkür ediyorum. Ben Nisan 1938 tarihinde Larnaka kazasına bağlı Goşşi, yeni ismi ile Üç Şehitler köyünde doğdum. Köyüm “Üç Şehitler” ismini sonradan almıştır. 1958 yılında köye su getiren motor arıza yapmıştı ve üç arkadaş bu motoru çalıştırmaya gitmişlerdi. Giderlerken yola pusu kuran Rumlar tarafından su başında şehit edilmişlerdi.[1] Köy ismini bu olaydan almıştır. Köyüm Larnaka-Lefkoşe anayolu üzerinde tahminen 300-350 nüfuslu küçücük bir köydü. Küçüklüğüm bu köyde geçti. 5 yaşından itibaren çalışmaya başladım. Hayvanları gütmek, yanımızda çalışan insanlara yardımcı olmak gibi görevler üstlendim. Bunların yanında 6 yaşından sonra da okula devam ettim. Harman öğütme günlük çalışması sabah gün ağarırken başlardı ve güneşin altında 12 saat sürerdi. Okul başladığı zamanlarda da sabah çok erken kalkar, çobana yardımcı olur, hayvanları otlamaya götürürdüm. Dönünce de çantayı kapar okula giderdim. Okulda öğlen tatili vardı. Bu bir saat bizim tek oyun saatimizdi. Koşarak eve gider ekmek ve bir avuç zeytin alır, yerdik. Yine koşarak okula dönerdik ki zaman kaybetmeyelim. Oyunumuz kendi ürettiğimiz oyuncaklarla olurdu. İşte çocukluğum bu şartlarda geçti.

         

         

        YÜKSEL: Çocukluğunuza dair bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

         

         

        UZUNER: Memnuniyetle. Ben 6 yaşında idim. Okula gitmiyorum henüz. Annem “oğlum evde ekmek kalmadı. Komşu köye kadar git un öğüt ve gel” dedi. “Ama anne” dedim. “Ben oraya gitmesini bilmem ki!” Bana cevap olarak “Merkep bilir oğlum” dedi. Eşeğin her iki tarafına birer teneke yükledi ve ben yola çıktım. Sonuçta gerçekten de eşek yolu buldu ve beni değirmenin kapısına kadar götürdü. Değirmenci Rumdu. Çünkü o dönemde Rum-Türk ayrımı yoktu. Birlikteydik ve herkeste insan sevgisi vardı. Değirmenci unu öğüttü, tenekeleri doldurdu, avucumdaki paralardan hakkını aldı ve tenekeleri eşeğe yükledi. Eşek beni eve getirdi.

         

         

        YÜKSEL: Gerçekten çok güzel bir anı. Düşünüyorum da şimdi çocuklarımızı, bırakın başka köye göndermeyi, kapının dışına bırakmaktan endişe ediyoruz. Ayrıca bu anınınız bize, olaylar öncesi Türklerle Rumların ilişkisi hakkında ipuçları verdi. Gördüğümüz kadarıyla küçücük bir çocuk yalnız başına bir Rum köyüne gidebiliyor ve sorunsuzca alışveriş yapabiliyor. Paylaşımınızdan dolayı teşekkür ediyorum ve şimdi eğitim durumunuza geçmek istiyorum. Nerede ve hangi okullarda okudunuz?

         

         

        UZUNER: İlkokulu 5.sınıfa kadar köyümde okudum. Babam okuyamamıştı ve okumaya çok meraklıydı. Beni iyi okutmak istiyordu. Ben de en büyük oğlan olduğum için, köydeki okulun benim eğitimim için yeterli olmayacağını düşünerek beni Lefkoşa’ya Haydarpaşa ilkokuluna gönderdi. Orada 6.sınıfı okudum ve lisenin sınavlarına katıldım. Lisenin belli bir kontenjanı vardı. Maalesef ben o kontenjana dâhil olamadım ve liseye girme hakkını kaybettim. Ama babam beni okutmakta kararlıydı. Nitekim beni Amerikan Akademi’ye gönderdi.[2] İyi de oldu çünkü eğitimi çok daha üst düzeyde idi ve çok disiplinli bir okuldu. 1950 yılında başladım. Amerikan, İngiliz, Türk, Rum, Arap ve Ermenilerin devam ettiği çok karma bir okuldu. 50 öğretmenin arasında tek bir Türk öğretmen vardı.

         

         

        YÜKSEL: Ben yine öğrenim dönemizde yaşadığınız ve belirtmek istediğiniz anılarınızı sormak istiyorum. Çünkü gerçekten ilginç, ilginç olduğu kadar da dönemi ve çevreyi yansıtan anılarınız var.

         

         

        UZUNER: Tabii ki, bazı anılarımı aktarayım; Papazyan diye bir ermeni öğretmenimiz vardı. Türkiye’den göç edenlerdendi. Yaşadıkları nedeniyle Türklere büyük bir olumsuzlukla bakıyordu. En önemli derslerimizden bazılarına giriyordu ve bizi çok fazla zorladı. Biz de ona tepkimizi, espri ile karışık “Karabekir geliyor” diyerek gösterirdik.

         

        Okulda derslerimizden biri İncil okumaktı. Hergün vardı bu ders ve kredisi çok yüksekti. Bu nedenle ben çok çalışırdım ve çok yüksek puanlar alırdım. Öğretmenimiz Amerika’lıydı. Sonuçlarımın yüksekliği ve sürekli not tutmam nedeniyle benim İncil’e özel bir ilgim olduğunu düşünüyormuş. Bu nedenle de beni Katolik yapmayı kafasına koymuş. Hergün 15 dakika kilise dersimiz vardı ve hergün bir öğrenci incilden bir ayet okurdu. Bu öğretmen zamanla hemen hergün ayeti bana okutmaya başladı. Birgün gerçekten sinirlendim bu duruma ve gizlice İncili yırttım. Ardından kapısının önüne bıraktım. O geldi ve kim yaptı dedi. Cevap yok. Ama benim yaptığımı bir şekilde anlamıştı. Beni evine çağırdı. İki yatak vardı. Yastığı kaldır bak dedi. Baktım İncil. Şimdi diğer yataktaki yastığı kaldır dedi. Kaldırdım ve çok şaşırdım. Çünkü orada duran bir Kuran’dı. İncil olan yastığı göstererek “bu benim yastığım” dedi. Diğerini göstererek “bu da kocamın yastığı”dır. “Niçin ben Kuran’ı yırtıp atmıyorum”. Sonra döndü ve “tamam dedi artık gidebilirsin” dedi. Dinlere saygılı olmam hususunda bu benim yediğim büyük bir tokat olarak hafızamda kaldı.

         

         

                    Yine aynı öğretmenin İncil dersinde, Hz. Yusuf’un mukaddes bir tepeye çıktığını, o sıra da gökyüzünden bir sesten ‘Hz. Yusuf’a burası mukaddes bir yer olduğundan ayakkabılarını çıkar ve bunu bütün halkın uymasını emret.’ talimatı geldiğini söylemesi üzerine ben bu konuda soru sormak istedim. Öğretmen “soracağın soru delilikse seni dışarı atacağım” dedi. Ben ısrar ettim ve ‘Niçin kiliseye gittiklerinde ayakkabılarını çıkarmadıklarını’ sordum. Çok kızdı ve beni dışarı atmak istedi ama ben makul cevap alamazsam çıkmayacağımı söyledim, sonunda anlaştık. Ama öğretmenimin bana olan sevgisi hiç yok olmadı.

                       

         

         Aynı öğretmenin kocası da tarih öğretmenimizdi. Ben tarih dersini çok severdim ve en önde otururdum. Dünya tarihini okuyorduk. Çanakkale savaşlarından bahsederken öğretmen sebepsiz yere ‘Türkler barbardır’ dedi. Bende bu söze çok sinirlendim ve oturduğum sandayeyi öğretmenin kafasına attım. Sınıfta 45 öğrenciydik. 15’i Türk diğerleri yabancı, çoğunluğu da Rum’du. Sınıfta büyük bir çatışma oldu. Disiplin yargılanmamda Amerikan olan okul müdürüne “Sen ki ülkeme saldırdın barbar değilsin de, ben ki ülkemi savundum barbar mıyım?” deyince müdür savunmamı hafifletici neden gördü ve az ceza ile kurtuldum.  

         

         

        YÜKSEL: 1954’de EOKA’nın eylemlere başladığını biliyoruz. Bu dönem sizin okulda olduğunuz süreci kapsıyor. 1950-1956 arasında okulda olduğunuzu söylemiştiniz. Bu durumda herhalde olayların tam ortasında yer alıyordunuz. Eğitiminize nasıl devam ettiniz ve mezuniyetiniz nasıl oldu?

         

         

        UZUNER: Daha önce belirttiğim gibi 1950-56 yılları arasında okuldaydım. Ama mezun olamadım. Bunun nedeni de belirttiğiniz gibi olayların tam içinde yer almış olmamdı. Şöyle anlatayım. 1954 yılına kadar EOKA’nın başlamasıyla okulda da bir huzursuzluk başladı. 1954 olayları patlak verdiğinde[3] Amerikan bayrağını indirerek Yunan bayrağını çekmeye başladılar. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık. Oysa biz de Türk bayrağını çekebilirdik, ama kimsede böyle bir düşünce yoktu o dönem.[4] Çok hazırlıksızdık. Sadece tepki olsun diye Yunan bayrağını indirir, Amerikan bayrağını çekerdik. Size ne oluyor burası bir Amerikan Okulu düşüncesiyle. Oysaki bizim için ha Amerikan ha Yunan bayrağı ama o dönem bunu düşünememiştik. Bu durum çok uzun süre devam etti. 1956 yılıydı ve sonunda biz bir plan yaptık. “Biz ne yapsak çözüm olmadı anlaşıldı ki bu Rumları ancak iyice bir pataklayarak durdurabiliriz” dedik. Onlar yine çektiler Rum bayrağını, biz de çektik Amerikan bayrağını, yine geldiler indirmek için, bu kez biz onlarla tartıştık. Amacımız kendilerini okuldan uzaklaştırmaktı. Uzaklaştırmak derken şunu açıklamamız gerekir. Okul Rum bölgesindeydi. Biz onları Türk bölgesine, yani tampon bölgeye (yalnız barış harekâtından sonra değil, çok daha uzun zamandan beri hep Türklerle Rumlar arasında hudutlar, mahalleler yani bir tampon bölge olmuştur) çekmek istiyorduk. Biz orman yolunu takip ettik. Daha önce değnekleri Larnaka’da Türk-Rum hududuna saklamıştık. Onlar bizi takip ederek planladığımız yere gelince bir güzel patakladık onları. Geldikleri yere döndüler. Ama bulunduğumuz yerin yakınında çok büyük Rum köyleri vardı. Aileleri ve yandaşları Larnaka’da Türklere saldırmak için toplandılar. Larnaka’nın İngiliz komiseri hemen Türk mahallesine haber gönderdi. Dedi ki “Türklere haber veriniz. Rumlar çevre köylerde toparlandılar saldırıya hazırlandılar, biz gerek polis olarak gerek asker olarak yeterli değiliz, onlar kendilerini savunsunlar”. Tabii bilmiyorum belki de bu İngiliz’in bir taktiği idi. Sırf bizi birbirimize düşürsün diye. Nitekim bizim Rumlarla çatıştığımız alanda Larnaka’nın ileri gelenleri toplandılar. Güçlü Araplar da vardı. Onlar saldırdı ve büyük bir dövüş oldu. Rumlar damlardan kaynak sular ve variller atmaya başladılar. Sonuçta geri dönüldü. Ama bu olaylar bir kıvılcım oluşturdu ve bu şekilde Türk-Rum çatışmaları başlamış oldu.

         

         

        YÜKSEL: Çatışmalar için tam tarihi verebilir misiniz?

         

         

        UZUNER: 1955’te kıpırdanmalar başlamıştı.[5] 1956’da tam olarak olaylar başladı. Bu tarih EOKA’nın tam olarak harekete geçtiği ve İngiliz’e karşı savaştığı dönemdir. 1958’lerde ise olaylar giderek gelişmiştir.[6]

         

         

        YÜKSEL: Yaşadığınız olaylarda kalmıştık. Bu çatışmalardan sonra okuldaki durumuzda nasıl değişiklikler oldu?

         

         

        Karşılığı ağır oldu tabii. Müdür bizi çağırdı ve yaptıklarımızdan dolayı artık okula devam edemeyeceğimizi söyledi. Biz elebaşı olarak görülen 5 Türk ve 5 Rumduk. Müdür konuşmasına devam ederek, bize yapabileceği tek iyiliğin sınavlara dışarıdan girmemizi sağlamak olduğunu söyledi. “Sınavlarınıza girersiniz. Başarırsanız okulu bitirirsiniz” dedi. Seçeneğimiz yoktu kabul edip çıktık. Fakat okuldaki eğitim daha önce de söylediğim gibi çok zordu. Kendi kendimize bir şeyler öğrenebilmemiz mümkün olmadı. Matematik, cebir, geometri sadece okumayla başarılacak dersler değildi. Nitekim sınavda başarılı olamadık. Dolayısıyla okulu bitiremedik. Gençliğin verdiği delilikle de bunu babamıza söylemedik. Tüm çevremiz okulu bitirdiğimizi sanıyordu. Biz de iş bulana kadar hayvanların peşinden koşmaya başladık.

         

         

        YÜKSEL: Peki işe girişiniz nasıl oldu?

         

         

        UZUNER: Biz hayvanlarla çok mutluyduk. Ama babam rahat değildi, içi içini yemekteydi. “Seni o kadar okuttum ne iş yapacaksın, diye soruyordu. İş bulmak zaten zordu, biz de ise bu konuda herhangi bir faaliyet yoktu. En büyük idealim öğretmen olmaktı, ama içinde bulunduğum durumda bu mümkün görünmüyordu. Ancak öğretmenlik özlemimi de 1984 yılından sonra trafik polis müdürü olduğum zaman trafik polislerini polis okulunda hazırlayıp eğitmekle kısmen gidermiş oldum. O dönemde Kıbrıs’ta en etkin meslek ise polislikti, geçici özel polislik vardı. Babamın ısrarı ile bir gün, polisliğe başvurmak üzere yola çıktık. Ben istekli değildim ama o kararlıydı. “Şimdilik polisliğe başvuralım, başka iş bulursan oraya girersin” diyerek beni de ikna etti. Görüşmeye gittiğimizde, karşımdaki kişi İngilizdi. Görüşmenin sonunda beni özel polisliğe alamayacağını söyledi ancak İngilizcem onu etkilemiş olmalı ki, hemen gel polis okuluna başla dedi. Ben kararsızdım, tekrar babamla görüştüm. O da yine “şimdilik gir, gerekirse çıkarsın, hayvanların peşinde koşmaktan iyidir” deyince ben teklifi kabul ettim. Görüşmeyi yapan İngiliz yetkili, kararımı kendisine bildirince hemen sekreterini çağırarak beni kaydettirdi. Böylece 1 Mart 1957’de Polis Örgütüne girdim.

         

         

        1957 Kasım ayında Lefkoşa’da Lokmacı barikatından sonra Rum tarafında kalan bölgede gece 22.00’den sabah 06.00’ya kadar devriye görevindeyken devriye bölgemde bir Rum matbaasında çıkan bir kundaklanma yüzünden şüpheli olarak dört saat üniformalı şekilde tutuklu kaldım.[7]

         

         

        Ağustos 1957’de Polis Okulu’nu bitirip Lefkoşa’ya tayin oldum. Lefkoşa’da çeşitli dallarda eğitim amaçlı hizmetler yaptıktan sonra İngilizcemden dolayı Uçak Alanı (Havaalanı)’na atandım. Muhaceret görevlisi olarak atandım. 1959’da Londra Zürih anlaşmaları imzalandı.[8] O zamana kadar kilit yerlerde hiç Rum yoktu. O zamandan sonra kilit yerlere Rumların da yerleştirileceği, Türklerin azaltılacağı söylendi. Ardından Temmuz 1959’da Girne’ye tayin edildim. 1963’ün Aralık ayına kadar da Girne’de çeşitli alanlarda görevler yaptım.

         

         

        YÜKSEL: Bildiğimiz gibi 1959 tarihli Londra Zürih antlaşmalarıyla, Kıbrıs’ta Türkiye, ingiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde bağımsız bir devletin kurulmasına karar verilmiş ve 199 maddelik anayasa ile 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu. Bunun doğal sonucu olarak artık tüm kuruluşlarda ve kilit yerlerde Türk ve Rum görevlileri birlikte çalışacaklardı. Sormak istediğim, Polis Teşkilatında birlikte çalıştınız. Bu dönem nasıl geçti?

         

         

                    UZUNER: Rumlarla birlikte görev yapıyorduk. Ancak, polisliğin ruhuna aykırı davranışlar gerçekleşmekteydi. Şöyle ki; suç işleyen bir Rum’sa, Rum polisler onu yakalamamıza, sorgulamamıza izin vermemekte, o bizim arkadaşımızdır diye engellemekteydiler. Buna karşılık biz de aynı şekilde davranmaya başladık. Biz de onların Türkleri sorgulamasına engel oluyorduk. Yani göreve giderdik, ama kendi aramızda kavga ederek akşam polis müdürlüğüne dönerdik. 1963 Aralık’ına kadar hep böyle didişerek sürtüşerek görev yapmaya çalıştık.

         

         

        YÜKSEL: O zaman bu anlaşmaların Rumları ön plana alarak olumsuz sonuçlar getirdiğini söyleyebilir miyiz?

         

         

        UZUNER: Rumlar her zaman ön plandaydı. Fakat EOKA’dan sonra kilit görevlerden alınmışlardı. Buralara Türkler yerleştirilmişti, amaç hem hükümeti hem de İngilizleri korumaktı.

         

         

        YÜKSEL: Mümkünse yine bu döneme ait bir anınızı dinlemek istiyoruz.

         

         

        UZUNER: Anlaşmalar imzalanıp Cumhuriyet kurulunca, ülkeye bazı zenginlikler geldi. Biz cumhuriyetin getirdiği olumlulukları konuşurken polisin Rum kantincisi bize, “Gidin sizi gidi uykucu millet, biz olmasaydık İngiliz sizi sömürüp duracaktı” dedi. Bizim sayemizde insan oldunuz dedi. Ben dayanamadım bir yumruk attım. Tabii haklı da olsa bir polis için olumsuz bir davranıştı bu ve bunun bir karşılığı olacaktı. Biz tepkileri beklerken, orada bulunan bir EOKA’cı polis olayın büyümesini istemedi. Çünkü EOKA bunları nerede nasıl davranılacağı konusunda iyi eğitiyordu. Kantinciye dönerek “yumruğu hak ettin. Kapat bu konuyu, ileri gitme ve şikâyetçi de olma” dedi. Bu olaydan da bu şekilde kurtulduk.

         

         

        YÜKSEL: Türkiye’nin, Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın Türkler lehindeki 13 maddesinin değiştirilmesi talebini reddetmesi sonucu, Cumhuriyetin fiilen sonu anlamına gelen ve Kanlı Noel olarak adlandırılan olaylar nelerdir ve bunun size yansıması nasıl olmuştur?

         

         

        UZUNER: Olaylar 20 Aralık 1963’te Lefkoşa’da Kıbrıs’lı Rum Polislerin, Tahtakele’nin Rum tarafında kalan bölümünde evlerine giden Türklerin arabasına ateş açarak, biri kadın iki Türk’ü öldürmeleri ve dört Türk’ü yaralamaları ile başladı. Ertesi gün bu saldırıyı kınamak için Lefkoşa Türk Lisesi’nde toplanan öğrencilere de EOKA tarafından ateş açıldı. Atatürk büstüne saldırıldı.  Ertesi gün Türkiye Büyükelçiliği ile Kıbrıs Cumhuriyet Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın evine ateş açılarak, Akritas planı[9] uygulamaya konuldu. Hedef Lefkoşa idi.[10] Herşey bu şekilde başladı. Müdürümüz Türk’tü. Zaten Türk müdür bir burada bir de Baf’ta vardı. Türk polisler olarak biz 24 saat görev yapmaya başladık. Bu gerçekçi bir çalışma temposu olmadığı için Müdürümüz, “hep birlikte 24 saat çalışamayız, ikiye ayrılarak çalışalım, bir grup gidip dinlensin sonra devriyeyi o alsın” dedi. Gece saat 8’di. O gece eve gidip dinlenme şansına sahip olanlardan biri bendim. Şansına diyorum çünkü ertesi sabah bizim arkadaşların tutuklandığını duyduk. Eve geldim daha yeni, 3 aylık evliydim. Ancak evde her an tetikteydik. 3 günlük uykusuzluk ve yorgunluğun bir sonucu olan 1-2 saatlik uykudan sonra uyumak mümkün olmamıştı.

         

         

                    Sabah olunca hazırlandım ama işe gidip gitmeme konusunda tereddüt içindeyim. Nitekim o sırada bir arkadaşım geldi. “Ne oldu be kardaş” dedim. Arkadaşım anayola yakın, daha merkezi bir yerde oturuyordu ve şöyle cevap verdi. “Her gece anayolda devriyeler gezerdi. Ama bu gece hiç görünmedi. Tek bir polis arabası geçmedi, bir olumsuzluk var, işe gitmeyelim” dedi. Zaten ben de kararsızlık içindeydim “tamam” dedim. Ama ne yapacaktık? “Çıkalım, bizden kaç arkadaş varsa onlara da söyleyelim işe gitmesinler. Zaten gitsek de ne olacak,  ortalık çok karışık” diye düşünerek yola çıktık. Ulaşabildiklerimiz işe gitmediler ama ulaşamadıklarımız gitti ve gider gitmez de tutuklandılar. Meğer o gece tüm Türk polislerini tutuklayarak hücreye koymuşlar. Bununla da yetinmemişler, toplantı bahanesiyle kaymakamlıkta, (kaymakam Rumdu) Girne’nin ileri gelenlerini toplamışlar, onları da diğer polislerle birlikte Esentepe’de hücreye atmışlardı. Biz dışarıda kalanlar olarak derhal barış gücüne haber verdik. O zaman barış gücünde sadece İngilizler vardı.[11] Durumu onlara anlattık. “Arkadaşlarımız akşamdan beri yoklar, hayatlarından endişe ediyoruz, lütfen bize yardımcı olun” dedik. “Tamam, merak etmeyin ilgileniyoruz” dediler ve 5-6 saat sonra bizi çağırdılar. “Arkadaşlarınız Esentepe karakolunda tutuklular, ama iyiler. Merak etmeyin bizim kontrolümüz altındalar, emniyetteler. Onlara bir şey yapamazlar, çünkü bize hesap vereceklerini bilirler” dediler. Biraz rahatlayarak evlerimize döndük. Nitekim 1 hafta sonra da arkadaşlarımız serbest bırakıldı. 1963 yılının Aralık ayında olmuştu bu olaylar.[12]

         

         

        Biz marta kadar, O zaman çanak[13] denilen yerden silahları çıkararak üniformalarımızla devriyede dolaşmaya başladık. 100-150 m’lik bir alanda. Amacımız “biz buradayız daha yok olmadık” mesajını vermekti. Daha bir hafta öncesine kadar birlikte devriye yaptığımız, beraber yiyip içtiğimiz Rum arkadaşlar Land Rover’lardan bize, biz de yerden onlara ters ters bakarak, bazen de silahlarımızı birbirimize çevirerek devriye görevimizi sürdürdük. Bir kıvılcım olsa her şey patlayacak, kıyamet kopacaktı.

         

         

                    YÜKSEL: 1964 yılında 124 Türk köyünün zarar gördüğü, yüzlerce Türkün öldürüldüğü, binlercesinin yaralandığı ve köylerini terk etmek durumunda kaldığı kayıtlarda bulunmaktadır. Sizin anlatımınızdan da anlaşıldığı üzere, Girne patlamaya hazır bomba gibiymiş. Girne’de kalmayı ne kadar sürdürebildiniz?

         

         

                    UZUNER: Gerçekten öyleydi. Girne’nin köyleri yavaş yavaş düşüyordu. Lapta ve Karşıyaka’da bulunan az sayıdaki Türk, yerlerini bırakıp kaçmışlardı. Bize de “alın silahlarınızı, silahlarınızı koruyun size bir şey olsa da silahlara bir şey olmasın” dendi. Çünkü elimizdeki silah miktarı çok sınırlıydı. Bir gece rum faliyetlerini kontrol etmek için iki arkadaş rum bölgesine görevlendirilmiştik. Rumlar sırf olay çıkarmak için bize taş atışı yaptılar. Çok kalabalıklardı. Yapacağımız en ufak hareket sonumuz olabilirdi. Kahramanlık da bir yere kadar diye düşündük, amaçları belliydi, onların amacına hizmet etmemek için biz karargâha döndük. 1964’ün 13 Mart’ına kadar o bölgede bu şartlarda görev yaptık. Bu tarihe gelindiğinde ise “Tamam artık Girne kendi kendini savunamaz” dendi. Teşkilatın adamı Lefkoşalı bir öğretmendi ve tek düşüncesi biran önce Girne’den kaçıp kendini Lefkoşa’ya atmaktı. Bir akşam bize “silahlarınızı toplayınız teşkilata TMT’ye mensup kişiler silahları alacak gece karanlığından yararlanılarak Boğaz’a geçeceğiz. Çünkü artık Girne savunulamaz” dendi. Bu süreçte Mehmet Ali Talat’ın babası devreye girdi. Kapalı bir peugeot van’ı vardı. Evi yukarıda, Rumların olduğu bölgedeydi. Arabasıyla gelerek karargâhımızın önündeki yere arabasını park ederek kahveye girerdi. Kimse ondan şüphelenmezdi. İçeride kahve içerek 1-1,5 saat oyalanırdı. Bu sırada bizler de onar kişilik gruplar halinde silahlarla birlikte arabaya binerdik. Kendisi kahveden çıkarak hiçbir şey olmamış gibi arabaya binerek evine doğru yola çıkardı. Yolda ineceğimiz yerde kısa bir süre durunca, biz hemen sığınacağımız yerde inerek saklanırdık. O evine doğru yoluna doğru devam ederdi biraz uyalandıktan sonra tekrar aynı işlemi 10 kez tekrarlayarak sığınağa adam taşıdı. Akşam saat 8’de, ortalık kararınca saklandığımız evin sahibi ‘arkadaşlar yolunuz uzun ne ile karşılaşacağınız belli değil diyerek bize zeytin ekmek getirdi. Gerçekten güç bir süreç bizi bekliyordu.

         

         

        Böylece yola çıkış sürecimiz başladı. İçinde bulunduğumuz sığınaktan gizlice çıkmak için önümüzdeki duvarı deldik. Sırayla çıkıyoruz, benim önümde şişman bir arkadaş vardı. Delikten geçmeye çalıştı, bütün pozisyonları denedi ama olmuyor geçemiyor. Ben de “Allah cezanı versin. Geçmemiz gerek, geçenler gidiyor, onları kaybetmemeliyiz, yolu bilmiyoruz kalacağız burada” diyerek endişemi dışa vuruyordum. Gerçekten de yolu bilen öndeki öncüydü. İki gün yolları keşif için dolaşmıştı. Onu kaybetmemiz gidemememiz anlamına gelecekti. En sonunda baktım yapamıyor olanca kuvvetimle ittim onu. Sonuçta geçti. Geçti ama duvarı yıkarak geçti. Ancak böyle geçebilmişti. Korkuyla bana bağırdı. “Ne yaptın sen? Ya bizi duydularsa” dedi. Bu büyük tehlikeydi. Zaten Rum bölgesindeydik. Ama çok şükür duyan olmamıştı ve öndekilere yetiştik. 10 gruptuk, her grupta 10’ar kişi vardı. Biz en son gruptuk. Talimata göre yolda bir olumsuzluk olursa en son grup durup savaşacak, diğerleri kaçacaktı. Biz dereyi tuttuk geldik. Lefkoşa’dan gelişte tam Girne’yi karşılayacak yerde rehber durdu ve Rum mevzilerini kontrole gitti. Ama o sırada bir el bombasını düşürmüş. Bombayı aramaya başladılar. Mart ayındaydık. Bütün gece onlar ararken, biz yamacın içinde oturduk. Büyük bir esinti vardı. Zaten yorgunluk ve endişeden ter içinde kalmıştık. O soğuk rüzgâr o gün beni fena çarpmıştı. Açlık ve soğuk o derece ki benim ciğerler sonradan büyük sorun yarattı. Sonuçta rehber bombayı buldu da yola devam edebildik.

         

         

        İleride Barış gücünün olduğu tampon bölge vardı. Bir de bizim yüzbir evler dediğimiz bir yer vardı. Buralar güvenli bölgeydi. Parolamız UÇAK VE PİLOT’tu. Gittiğimiz yerde parolayı söyledik. Ses yok. Başladık bağırmaya uçak uçak diye yine ses yok. Meğer onlar uyuyakalmışlar. Bizi duyan yok. “Bari susalım yoksa Rum duyacak” dedik ve ilerledik. Mevzidekiler köylü çobanlardı. Biz gelince uyandılar ve onların yerlerini biz aldık, böylece 14 Mart 1964’de Boğaz’daki görevimize başladık. Kah dağa çıktık. Doğruyol, Bozdağı, Adatepe, Kocatepe, Yeşiltepe dağlarında görev yaptık. Kah yollarda görev yaptık. “Şimdi yollarda polise ihtiyaç var. İnin aşağı polislik görevinizi yapın” derlerdi, yola inerdik. Polislik görevimiz günde 12 saat sürüyordu. Yıllık veya haftalık iznimiz yoktu. Bu tempoda 1967’ye kadar faaliyet gösterdik.

         

         

        13 Eylül 1963 tarihinde evlenmiştik. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Mart ayında Boğaz’a göç ettik. O sırada eşim büyük kızıma 6 aylık hamileydi. Bizim Boğaz’a geçtiğimiz o geceyi büyük bir gerginlikle, silah sesi duyma korkusu içinde geçirdiler. Çünkü her an yakalanıp öldürülebilirdik. Silah sesi duymayınca, rahatladılar ve ertesi gün onlar da boğaza geldiler. Hanım o kadar çok kormuş ki bana aynı filmlerdeki gibi sarıldı. Artık dönüşümüz yoktu.

         

         

        Burada müsadenizle bir anımı daha paylaşmak isterim. Yukarı Girne diye bilinen büyük bir Rum kilisesi vardı. Türk mahallesi hududundaydı. Rumlar bu Kiliseye mevzilenmişlerdi. Biz 4 arkadaş kilisenin yanında bulunan gaz deposuna geceleri gözlemci olarak görevlendirilmiştik. Bütün gece orada kaldıktan sonra sabah saat 04.00’e doğru hareket gücümüzün azaldığını, hatta bazı arkadaşların kıpırdayamaz hale geldiğini fark ettik ve tam donmak üzereyken binbir güçlükle kanlarımızı hareket ettirebildik.

         

         

        YÜKSEL: Siz savaşa hazır halde teyakkuzda beklerken halk ve yönetim ne durumdaydı?

         

         

        UZUNER: 1963 olayları patlak verdiği zaman ki bu zaman Rumlarla ayrılmak zorunda kalmıştık.[14] Dr Küçük yetkilileri topladı ve “arkadaşlar” dedi. “Bu zor günleri atlatana kadar Cumhurbaşkanı vekili olarak ben de dâhil, odacı da dahil olmak üzere, çalışmakta olan herkes 30 Kıbrıs Lirası alacak” dedi.[15] Bu yaklaşık bir asgari ücretti ve bütün memur kesimi 5-6 yıl süre ile 30 lira maaş aldı. Ta ki artık toplum kendi ayakları üzerinde durabilecek, bazı üretimlerini yapabilecek ya da Türkiye bizi sahiplenecek duruma gelene kadar. Çok şükür aç kalmayacak kadar alıyorduk. Her yönden büyük bir seferberlik içindeydik.

         

         

                    YÜKSEL: Kaldığımız yere geri dönelim, oldukça meşakkatli bir yolculukla Boğaz bölgesine geldiniz. Oradaki göreviniz tam olarak nasıldı? Sizden beklenenler nelerdi?

         

         

        UZUNER: Biz artık Boğaz’da çalışacaktık. Dağlarda çadırlar kuruldu, içleri ısıtıldı. Biz de dağda yaşamaya ve görev yapmaya başladık. Bu sıkı çalışma 1967’ye kadar sürdü. 1967’de Rumlar Köfüne’ye saldırdılar. Boğaziçi’ni hemen hemen tamamen yok ediyorlardı. O zaman Türkiye’de başbakan, Demirel’di. Uluslararası platformda “Rumları durdurmazsanız Kıbrıs’a çıkarma yapacağız” dedi. Bunun üzerine Amerika, EOKA’yı kuran Yunan General Grivas’a  “Çekil” dedi. “Askerini azalt, yoksa Türkiye müdahale edecek ben hiç karışmam” dedi. O gece bize talimat verildi. Türkiye çıkarma yapacak, belli bir saatte herkes mevzisinde olsun dendi. Evime geldim. O sırada kızım 3 yaşında,  oğlum 2 yaşındaydı. Aileme sarıldım öptüm ve onları daha güvenli olduğunu düşündüğümüz yerlere yerleştirdim. Sonra mevziye gittim. Savaşa hazırdık artık. Ancak saat 12’de bir talimat geldi. “Maalesef Türkiye, çıkarma yapmaktan vazgeçti. Herkes asli görev yerine dönsün” dendi. Biz de normal görevimize döndük. 1974 yılına kadar polislik görevimiz ve askeri görevimiz birlikte devam etti. Bazen arkadaşlarla dönüşümlü olarak bazen de görevlendirme olarak yapıyorduk.

         

         

        Hiç unutamayacağım başka bir anım da şudur; Boğazdan 12 km. uzakta, üç tarafı Rum mevzileriyle çevrili Kulaklı tepe olarak bilinen stratejik bir tepe vardı. Barış Gücü, Türklerin ve Rumların bu tepeye çıkıp mevzilenmelerine müsaade etmiyordu. Rumlar çıkmasın diye biz,  gece karanlığından sabah gün ağarana kadar bu tepeye dönüşümlü olarak giderdik. Bu gecelerden birinde, aralıksız bütün gece yağmur yağdı. Bizi taşıyan kamyon çamura batınca gelemedi ve bizde 12 km’lik yolu yağmur altında çamurlara bata çıka yürüyerek evimize gelebildik. Ancak gerek yağmurun gerekse yorgunluğun verdiği bitkinlikle o gün kendimizi bilmeden yattık.

         

         

        1972 yılında, yine Rumlar bir sorun yaratmıştı. “Türkiye çıkarma yapacak” dendi. Rumlar bütün güçlerini Girne’ye yığdılar. Ne zaman ki çıkarma olmayacağı anlaşıldı. Geriye çekildiler. O sırada bize askeri bir görev verildi. “Bölgedeki Rum askerinin kesin sayısı ve durumunu öğrenmemiz gerek. Onun için bir ekip çıksın. Gidip toplarını, tanklarını, araç ve asker sayısını belirlesin” dendi. Bu işle ben görevlendirildim. O zaman benim bir kaplumbağa arabam vardı. Arabamı aldım, bir de arkadaş verdiler. Birlikte Gönyeli’den yola çıktık. Rum köylerinden geçerek fark edilmeden Çamlıbel’e kadar geldik. Yolculuğumuz sırasında karşıdan sürekli Rum tanklarının gelişini izliyorduk. Yanımdaki arkadaş bu tankları izleyip not alıyordu. Baktım elinde büyükçe bir kâğıt var, ona yazıyor. “Aman” dedim, “sen ne yapıyorsun? Gâvur bizi görür de bu kâğıdı bulursa, bizi öldürmekten vazgeçer ve bize ölümüne işkence yapar. Madem yazacaksın küçük bir kâğıda yaz ki yakalanırsak yutması kolay olsun” dedim. Bu şartlarda Çamlıbel’e kadar geldik, askeri birliklerin son kısmını gördük ve listeledik. Demek sonu budur deyip bitti deyip tam sayı alabilmek için geri döndük listeyi tekrar kontrol ettik. Bu gerçekten büyük bir cesaretti. Küçük kaplumbağa arabamızla devasa tankların ve araçların aralarından geçiyorduk. Arabam Kıbrıs Cumhuriyeti plakalı arabaydı. Bu nedenle şüphelenmediler ama o Rum bölgesinde bir durdursalardı bizi, hiç şansımız olamazdı. Sonuçta başardık ve bilgilerle döndük. Bilgilerin gerçeğe son derece yakın olduğu anlaşıldı ve Sancaktarlık bize verdiği takdirnamenin yanında, o zamanki 10 Kıbrıs Lirası ve üzerimizde ismimiz yazılı kalemlerle ödüllendirdi. Çünkü o güne kadar Rumların gücü hakkında bu kadar net bilgi almamışlardı.Komutanlık moral yükseltmesi ve teşvik olması için zaman zaman vermiş olduğu ödüllerde benim ismim daima vardı.

         

         

        YÜKSEL: Gerçekten çok anlamlı ödüller bunlar. Sizi kutluyorum. 1963’de yaşadıklarınızı tekrar 1970 başlarında yaşamışsınız. Aynı filmin tekrarı gibi. Peki, siz bunları yaşarken, sivil halk ve hükümet ne durumdaydı. Yine bir seferberlik sözkonusu muydu?

         

         

        UZUNER: Halk çok güç durumdaydı. Rumların baskısı, eziyeti, zulmü, katliamları bir taraftan, yine onların uyguladığı ambargo nedeniyle yaşanan yiyecek, içecek, yakıt sıkıntısı diğer yandan ülkeyi yaşanmaz hale getirmişti. Şöyle ki; Türkler küçücük bir bölgeye sıkıştırılmışlardı. Üretim yapılması mümkün olmuyor, dışarıdan da içeri sokulmasına izin verilmiyordu. Benzin, mazot İngilizler tarafından kaçak veriliyordu. Sahilden gizli teslimat yapılıyordu ve miktarı da çok kısıtlıydı. Bunlar sadece askeri amaçlar için kullanılmaktaydı. Yiyecek ihtiyacı ise Türkiye’den Kızılay ve Kızılhaç tarafından gönderiliyordu. Yani bu kez herhangi bir karara gerek yoktu, doğal bir seferberlik yaşanıyordu. Halkın tek umudu Türkiye idi. Türkiye ise birkaç kez müdahale edeceğim demesine ve bizim hazırlanmamıza rağmen, beklediğimiz müdahale bir türlü gerçekleşmiyordu. Her söylentiden sonra Rumlar, ellerindeki tüm imkânları kullanarak, o zamanlar Türkiye’de meşhur olan bir şarkıyı sürekli çalarak bize dinletiyorlardı. Şarkı “bekledim de gelmedin” idi. Artık Kıbrıs Türk’ü umudunu tamamen yitirmek üzereydi.

         

         

        Şu anımı da aktarmak istiyorum. Boğaza ilk geldiğimiz aylarda Çıngı Birliği’nde görevliydim. Mahiyetimde 15 kişi vardı. Dikmen(Digomo) ovalarına dinleme postasına giderdik. Gece karanlığından sabah gün ağarıncaya kadar. Yemek olarak öğlenleri nohut, fasulye, börülce vs gelirdi. Geceleri ise sürekli taşlı bulgur pilavı. Ahçı bu gece menü değişti size makarna getirdim dedi sevinerek gittim bir de baktım herkese parmağım kadar 15er tane makarna düşüyor. Ben 26 yaşındaydım, diğerleri ise hepsi 16-17 yaşlarında çocuklardı. Onlara makarnaları verdim, bende suyunu içip göreve gittim.

         

         

        YÜKSEL: Sonunda Kıbrıs Türkü’nün “beklediği geldi” ve Türkiye, uluslararası toplumun tüm engelleme çabalarına rağmen, 20 Temmuz 1974’de, Londra ve Zürih anlaşmalarının kendisine tanıdığı Garantörlük yetkisini kullanarak adaya müdahale etti.[16] Kıbrıs Barış harekâtı, katliamların durması, adaya barış getirmesi açısından önemlidir. Daha da önemlisi Kıbrıs Türkü'nün acıları artık son bulmuştur. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?

         

         

        UZUNER: Bu konuda tüm düşündüklerimi anlatsam günler sürer. Fakat size, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan bir süre sonra 1975 yılında Ecevit’in adamızı ziyareti sırasında yaşadıklarımı anlatmam sanırım yeterli cevap olacaktır.

         

         

        1975 yılıydı. Ecevit Adamızı ziyaret ediyordu. Bütün Kıbrıs Türk halkı sokaklardaydı, adeta bir şenlik vardı. Herkes Ecevit, Ecevit diye bağırıyordu. Lapta bölgesinde yaşıyorduk. Eşim araba kullanıyordu. Çocukları alıp Ecevit’i karşılamaya gelmişti. Kızım henüz 3 yaşında minik bir kızdı. O da koşturuyordu Ecelit, Ecelit diye. Ben de görevliyim ve üniformalıyım. O kadar kalabalığın arasında Ecevit kızımı fark etmiş, yanına gelip yanaklarından öptü. O gün ve Ecevit bizim için çok önemliydi.

         

         

        Ben yabancı basını da takip ediyordum. Bir askeri tatbikatı yönetirken, aynı zamanda tüm dünyaya meram anlatmak kolay değildi. Ama o, hem iyi bir komutan hem de iyi bir politikacıydı. Herkese cevap verirdi. Kendisine niçin sorusunu sordurmayacak kadar şeffaftı.

         

         

        Yine bu gelişinde Denktaş Bey’le birlikte resmi bir toplantı yaptılar. Ben de orada görevliydim. O zaman çavuştum ve üniformalıydım. Konuşmaları izliyordum. Bir an Ecevit Denktaş’a döndü ve şunları söyledi. “Denktaş Bey, burada kaldığım süre içinde gördüm ki sizin çok güzel bir yönetim şekliniz var. Yönetiminiz var. Ne olur lütfen bunu koruyun” dedi. Denktaş Bey de “Teşekkür etti ve tamam” dedi. O sırada Ecevit kalktı, ben de arkasından gittim. Tek amacım bir fırsat bulup birkaç kelime konuşabilmekti. O sırada tuvalete yöneldi, hemen arkasında da Rahşan hanım belirdi. Ama ben kararlıydım ne olursa olsun konuşacaktım. Elime bir havlu alarak ben de arkasından girdim. Ellerini yıkarken havluyu uzattım ve “Sayın Başkanım. Kıbrıs Türk’ü size minnettardır. Bir kısmımız varoluş ümidimizi tamamen yitirmiştik, bir kısmımız da yitirmek üzereydik ki gelip bizi kurtardınız” dedim. Bana baktı ve asla unutamayacağım şu sözleri söyledi: “Türklük asıl size minnettardır” dedi. Yıllardır unutulmuş Türklüğün sesini yeniden dünyaya duyurmamıza vesile olduğunuz için biz size minnettarız” dedi. Bu söz karşısında bir süre hareket edemedim, sustum kaldım. Böyle bir anım vardır kendisiyle.

         

         

        Ancak bir de acı anım vardır onunla ilgili. 1980 ihtilalinden sonra tekrar Kıbrıs’a geldi halk ne kadar büyük bir sevgi gösterisinde bulunduysa da hükümetten resmi bir karşılama yapılmadı. Gerçekten çok üzülmüştü. Rum televizyonundan 3 gazeteci basın toplantısı yapmak üzere geldi. Jasmıne Court otelinin büyük salonuna geçtiler. Ben de bir köşeden izliyorum yine üniformamla. Rahşan Hanım yine etrafı düzenliyor her tarafa yetişiyor. Bir ara Ecevit beni gördü. Hatırladı ve yanıma gelerek hatırımı sordu. Ve tekrar yerine geçti. Toplantıda bir ara muhabir “siz” dedi “dünyada insanlığı seven insanlık uğruna yapmayacağınız şey olmayan bir devlet adamı olarak tanınıyorsunuz. Bilmiyor musunuz ki Kıbrıs’a çıkarma kararı aldığınız zaman bu çok sevdiğiniz insanlar çok zarar görecektir, çok kayıp verecektir.” “Biliyorum” diye cevap verdi Ecevit. “Biliyorum ama eğer müdahale olmasaydı o insanların arasında benim en çok sevdiğim vatandaşlarım yok olacaklardı. Ben bu yüzden yaptım çıkarmayı ve bundan da hiçbir şekilde pişmanlık duymadım” dedi. Çok etkileyiciydi gerçekten. Daha sonra Sarayönü’nde bir konuşma yaptı. “Bir çocuk doğdu. O çocuk nefes alıyor. Bir süre sonra da konuşacak dedi. O çocuğu yok sayabilir misiniz artık? İşte KKTC de böyledir” dedi. “Doğdu artık bu çocuk, şöyle ya da böyle büyüyecek. O yüzden dünyanın görevi bu çocuğa en iyi şekilde bakıp yetiştirmektir.”dedi.

         

         

        YÜKSEL: Peki bu gerçekleşti mi sizce?

         

         

        UZUNER: Keşke gerçekleşseydi. Keşke o haklı çıksaydı. Ama o çocuk büyüyemedi. Uluslararası toplum onu benimseyip sahip çıkmadı. Annesi de yeterli özeni göstermedi. Kısaca herkes kendisini düşündü ve o çocuğu hırpaladı, kendi kendine büyümesine bile izin verilmedi. Yoksa neden büyümesin KKTC. Neyi eksik? Sadece turizmi bile yeterli olacakken, şimdi Kıbrıs dendiğinde Casino turizmi akla geliyor. Böyle mi olmalıydı?

         

         

        1974 öncesi elinde mal mülk bulunduranların hakkı hiçbir zaman ödenemez, çünkü Rumlar sırf Türkleri malsız bırakmak için üç kuruşluk mala üç bin kuruş verirlerdi satsınlar diye. Yine de satmazlarsa baskı ve tehditlerde bulunurlardı.

         

         

        Ancak gel gör ki 1974’den sonra güneye gelen bu mal sahipleri en çok cezalandırılanlar oldu. Çünkü topraklar onlara değil toprağın kıymetini bilmeyenlere verildi. Narenciye başta olmak üzere Kıbrıs Türk’ü üretimden böyle koparıldı. Şimdi de tembellikle aşağılanmaktadır. Hâlbuki öyle çalışkan insanlarmız vardır ki papaz klisede vaaz verirken bazı Türklerin isimlerini vererek “Onlar gibi çalışacaksınız ki size çalıştınız diyebileyim” diyerek örnek gösterirdi.

         

         

        Kıbrıs Türkü çok zor günler yaşadı o zor günlerde Kızılay’ın yardımlarıyla beslendik. Karne ile gıda yardımı aldığımızı çok iyi anımsayanlardanım. Hem kendimiz hem Türkiye için nöbet tuttuk. Ancak 1974 sonrası Rum’un ganimetini, hak etmeyen Kıbrıslı Türklerle Türkiye’den gelenler paylaştı. Devlete böyle mi sahip çıkılacaktı?

         

         

        YÜKSEL: Size son bir soru sormalıyım. Bu soruyu sormak bana zor geliyor. Özellikle sizi tanıdıktan, Kıbrıs’ta her meydanda Atatürk heykellerini ve her yerde Türkiye ile KKTC bayraklarını yan yana süzülürken gördükten sonra bu soruyu sormak bana anlamsız geliyor ama yine de sormak durumundayım. Türkiye’de maalesef yaygın bir kanı mevcut. “Kıbrıs’lı Türkler Türkiye’yi istemiyor. AB fonları onlara çok cazip geliyor” şeklinde. Bu konuda söylemek istedikleriniz nelerdir?

         

         

        UZUNER: Atatürk ilke ve inkılaplarına en erken inanan ve bunu harfiyen uygulayan Kıbrıs Türkleridir.[17] İngiliz okulunda İngiliz döneminde olmamıza rağmen ve İngiliz marşını söylememiz gerekirken biz Türk istiklal marşını da söylerdik. Rum ve İngilizlerin bütün engellemelerine rağmen 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 29 Ekim’i kolumuza kırmızı beyaz şeritler takıp sokaklarda düzgün adımlarla yürüyerek kutlardık. Her şeyi göze alarak bunu neden yapardık. Türklük davasına değil mi? Onun için “Kıbrıslı Türkler Türkiye’yi istemiyor” sözünü duyunca ben bunu asla hazmedemiyorum. Biz ne için savaştık. Biz Türklük için savaştık. Allah kimseyi vatansız ve bayraksız bırakmasın. Biz bunun acısını, yabancı bayrak altında yaşamanın ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdeniz. Maddi olarak ne kadar güçlü olursan ol hiç fark etmez. Mühim olan burası benim vatanımdır diyebiliyor musun? Diyemiyorsan arkadaşım, dünyalar senin olsa hiçbir anlam taşımaz. Evet, o dönem bizim paramız olan Kıbrıs Lirası (Cyprus pound derdi İngiliz) Türk lirasından çok daha değerliydi. Ama bu bizim için önemli değildi. Biz rahat değildik. Çünkü başımızdaki yabancı bir devlet, yabancı bir hükümetti. Bizim için değerli olan Türklüğümüz ve özgürlüğümüzdü.

         

         

        YÜKSEL: Bu son sözünüzün üzerine söz söylemek mümkün değil gerçekten. Özdemir Bey, bu çalışma için bize vaktinizi ayırdığınız ve emek harcadığınız için, çok değerli ve anlamlı anılarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. Sizi tanımak benim için bir onurdur. Yavruvatan’daki siz ve sizin gibi olan Kıbrıs Türklerinin, Türklüğe olan bağlılığınız ve emekleriniz, umarım Anavatan’da Türk Kurtuluş Savaşı’nı görmezden gelen bazı aydınlarımıza örnek olur diyorum. Umarım söyleşimiz Kıbrıs sorununun geçmişi, özü konusundaki bilgilere bir katkı sağlamıştır. Tekrar size çok teşekkür ederek, en derin saygılarımı sunuyorum.

         

         

        UZUNER: Ben de teşekkür ederim.

         

         

Özdemir UZUNER Polis Koleji 1957

 

Özdemir UZUNER'in Gençliği
 



        

         

        [1] 1958’de Kıbrıs’ta yaşanan sorunları çözmek adına İngiltere, anayasa yapılması yönünde hazırlanan Mac Millan Planını gündeme getirmiş, ancak Rumlar yine reddetmişlerdir. Yunanistan’ın engellemelerine rağmen, İngiltere bu planı devreye koymuş ve 1 Ekim 1958’de Kıbrıs’ta Türk ve Rum belediyelerinin sınırları ilk kez çizilmiştir. ALASYA Halil Fikret, Kıbrıs ve Rum-Yunan Emelleri, K.K.T.C. Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı, 1992, s.91; Ancak Rumların Enosis talepleri doğrultusundaki olaylar tüm hızıyla sürmekte, önce İnglizlere, sonra Türklere yönelik tedhiş devam etmektedir. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. GAZİOĞLU, Ahmet; İngiliz Yönetiminde Kıbrıs III (1951-1959), Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi, Ankara, 1998; GÜREL, Şükrü Sina; Kıbrıs Tarihi 1 (1878-1960), Kaynak Yayınları, İstanbul 1984; ARMAOĞLU Fahir, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, A.Ü. S.B.F. Yayınları, Ankara, 1963


        

        [2] Lefkoşa’da günümüzde de öğretimini sürdüren Amerikan Akademi’nin kuruluş tarihi 1922’dir.


        

        [3] 1950 yılında AKEL ve Kilise işbirliği ile imza toplanarak yapılan plebisitin sonucu, Rum halkının yüzde 96’sının Enosis’i istediğini dünyaya duyurmuştur. 1954 yılında da bu sonucu Yunanistan ile birlikte BM’e götürmüştür. Artık Rumların mücadele hedef ve stratejileri kesin olarak belirmiştir. Ancak başvurularının BM tarafından reddedilmesinin ardından Kilise silahlı mücadele kararı almıştır. SABAHATTİN İsmail, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Doğuşu-Çöküşü ve Unutulan Yıllar (1964-1974), KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992, s.11. BM’de yapılan görüşmeler ve sonuçları için bkz., GAZİOĞLU Ahmet, İngiliz Yönetiminde Kıbrıs III (1951-1959), Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi, Ankara, 1998, s.26-44; BM kararını protesto için 1954 Aralık ayında başlatılan gösteriler, polisle girişilen çatışmalar, taşlarla sopalarla sokaklarda güvenlik görevlilerine yapılan saldırılar nedeniyle 1955 yılında çok gergin bir hava içinde girilmiştir. Gazioğlu, a.g.e., s.43


        

        [4] Uzuner ve arkadaşlarının düşünememeleri çok doğaldı çünkü bu şekilde düşünmeleri engellenmişti. Rumların 1931 yılındaki ENOSİS ayaklanmasından sonra, Türk bayrağının çekilmesi yasaklanırken, okul kitaplarında Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili bölümler çıkarılmıştır. Türk direnişçileri ve Kemalist hareketin öncüleri ağır baskı altına alınmışlardır. AKKURT Aydın, Türk Mukavemet Teşkilatı, Seçil Ofset, İstanbul, s. vi. Fakat burada Uzuner’in kişiliğinde de örneklendiği gibi Kıbrıs Türk’ü, Türklüğünü koruyarak vatan topraklarını korumakta kararlıdır. İkinci dünya savaşı sonrası yükselen olaylarda Türk direniş hareketinin öncüsü Dr. Fazıl Küçük ve arkadaşlarıdır.


        

        [5] 1 Nisan 1955’te Giorgios Grivas önderliğindeki Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü (EOKA) İngiltere’ye karşı silahlı mücadeleye başlamıştır. EOKA’nın dağıttığı ilk bildiri şöyledir; “İki düşmanımız vardır. Birincisi İngilizler, ikincisi Türklerdir. Önce İngilizlerle mücadele edeceğiz ve onları Ada’dan çıkaracağız, bundan sonra Türkleri imha edeceğiz. Hedefimiz ilhaktır. (Enosis) Her ne pahasına olursa olsun bu gayeye ulaşmak vazfemizdir.” Ardından yayınladığı bir başka bildiride “Enosis’e mani olan herkes ölüdürülecektir” demektedir. ALAYSA Halil Fikret, Kıbrıs ve Türkler, s.111-112; Akkurt, a.g.e., s: 13; TARAKÇI Mustafa, Kıbrıs Barış Harekatı, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsün’de hazırlanan yayınlanmamış doktora tezi, Ankara, 1998, s.19


        

        [6] 28 Ocak 1958’de Lefkoşa’da Taksim lehinde gösteri yapan Türklere İngiliz kuvvetleri tarafından ateş açılmıştır. 8 Türk’ün öldüğü olaylarda 70 Türk yaralanmıştır. 1 Nisan 1958 tarihinde ise Kıbrıs’ta EOKA, topyekün savaş ilan etmiştir. Hagsüler, a.g.e., s.364


        

        [7] Bu tarih, Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulduğu tarihtir. TMT’nin amacı savunma yapmak, EOKA’nın saldırılarına karşılık vermek, Türk bölgelerini korumak, Ada’daki Türk varlığının devamını sağlamaktır. Sabahattin İsmail, a.g.e., s. 13-14; TMT’nin 1957-1958 yıllarındaki faaliyetleri için bkz. Aydın Akkurt, a.g.e; bkz. Kıbrıs Türk Milli Mücadelesi ve Bu Mücadelede TMT’nin yeri, Uluslar arası Sempozyum, Lefkoşa, 2008; TANSU, İsmail; Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, yazarın kendi yayını


        

        [8] Londra ve Zürih anlaşmaları için bkz. ERTEGÜN Necati Münir, In Search of a Negotiated Cyprus Settlement, Ulus Matbaacılık, Lefkoşa, 1981, s.7-8


        

        [9] Akritas Planı için bkz. Ertegün, a.g.e., s.9-17; DENKTAŞ Rauf R., Akritas Planı ve Gençliğe Sesleniş, Yorum Yayıncılık, 1994; AKMARAL Kem


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele