Atatürk ve Tarih

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

        Atatürk’ün vefatından günümüze kadar geçen bu süre, Türkiye Cumhuriyeti’nin onun belirlediği modern anlayışlarla gelişmesini ve Türk Milleti’nin çağdaşlaşma sürecindeki ulaştığı noktayı anlamamızı da sağlamaktadır. 1923’den itibaren büyüyen ve dünyaya dâhil olan bir Türkiye vardır. Aslında bu durum sadece ekonomik ve siyasî gelişmelerle değil, bilim ve kültür açısından da böyledir.

         

        Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, bir devletin inşa süreci yaşanmıştır. Atatürk döneminde yapılan bütün çalışmalar bunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Atatürk bu süreci belirlerken, çalışmaların, Türk insanı için olmasını hedeflemiştir. Bu hedefin sağlanabilmesi için yapılanlar, onun döneminin asıl belirleyicileridir.

         

        1920’lerin şartlarına göz atmak, bu yapılanları anlamak açısından önemlidir. 1912-1922 yılları arasında aralıksız 10 yıl savaşan bir millet, zafere ulaşmış olmanın haklı gururu içindedir. Kurulan yeni devlette artık tebaa olmaktan çıkıp, vatandaş olmanın bilincine varmaya başlayan Türkler, Atatürk’ün şahsında çağı yakalama atılımına başlamışlardır. Bu atılımın önemli bir adımını Türklerin kendilerini tanımaları çalışmaları oluşturur.

         

        Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan Türkler, bu topraklarda yaşarlarken, toplum olarak hafızalarının tazelenmesine de ihtiyaç duymuşlardır. Bunu gerçekleştirecek araç ise “tarih” olacaktır.

         

        Tarih, bir hafızadır. Toplumların hafızasıdır.

         

        Bir insan bulunduğu anda ve ilerleyen zamanda ne yapması gerektiğini tamamen yaşadıkları sayesinde bilebiliyor. İnsanın hafızasının kaybolması, kişinin kim olduğunu bilemediği bir duruma düşmesine neden olmaktadır.

         

        Tarih de milletler için böyledir. Milletin hayatını sürdürebilmesini sağlayacak bir mekanizmadır tarih.

         

        Bu konuda özellikle, geleceği inşa edecek çocukların ve gençlerin üzerinde durmuştur Atatürk. Bu bakış açısıyla şunları söylüyor:

         

        “Türk çocuklarında kabiliyet her milletinkinden üstündür. Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, büsbütün Türk çocukları kendileri için lazım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Bu tarihten Türk çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir”.

         

        Görüldüğü üzere Atatürk, her şeyden önce çocukluktan itibaren kendine güvenerek gelişen bir nesil istemiştir. Türk çocuklarındaki kabiliyetin her milletten üstün olduğunu kabul eder. Bu kabiliyetin ortaya çıkmasını sağlayacak güç ise, tarihte yatmaktadır. Bu konuda şunları da söyler:

         

        “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur”.

         

        Atatürk’ün; ”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” sözünü de hepimiz bilmekteyiz.

         

        Bu ifadeleri onun tarihe nasıl baktığını ve aynı zamanda tarihin faydası hakkında ne düşündüğünü anlamamızı sağlıyor.

         

        “Eğer bir millet büyükse, kendisini tanımakla daha büyük olur” derken de aynı düşünceyi ifade eder.

         

                    Biz biliyoruz ki, Atatürk, tarih sahasındaki çalışmaları, adeta bir tarihçi disiplini ve anlayışı ile sürdürmüştür. Onun bu yönü yabancıları da kendine hayran bırakmıştır. 1932 ve 1933 yıllarında Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyükelçisi olarak bulunan General Charles Sherrill, Atatürk’le ilgili önemli bir eser kaleme almıştır. Hazırladığı Atatürk Biyografisi, Türkiye’deki tarih çalışmalarını anlamamıza yardımcı olduğu gibi, Büyükelçi’nin gözünde Atatürk’ün tarihçi kimliğini de ortaya koyar. Ondaki anlatma kabiliyetinin kuvvetli tarihçilerden pek azında olduğunu söyleyen Charles Sherrill bu durumu şu ifadelerle aktarıyor:

         

        “Gazi’nin, “çift kanallı” diye ifade edebileceğimiz bir aklı vardı. Bu yollardan birisi tarihe, diğeri de askerliğe ayrılmıştı. Fakat bu iki yolu hiçbir zaman birbirine karıştırmaz”.

         

        Atatürk’le yaptığı görüşmelerde tarihçi yönünün ön planda olduğunu gören Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Sherrill, onun tarihe yüklediği anlamı da şu sözleriyle veriyor:

         

        “Mustafa Kemal, cesareti kırılmış bir millete liderlik edebilmek için bütün döküntülerin arasından bir kartal gibi yükseldiği zaman, ihtişamlı bir ileri görüşle ilk yapılacak işin “Türkleri yeni baştan Türkleştirmek” olduğunu tespit etmişti. Türk Milleti’nin yeni baştan, yüzlerce yıllık tarihindeki büyük zaferlerin kazanıldığı zamanlarda olduğu gibi, Türk kardeşliği haline gelebilmesi için, Osmanlı halitası içinde bulunan kalp madenleri atmak ve asıl cevheri ortaya çıkarmak gerekiyordu.

         

        Ve böylece Türkiye kendi özünü bulduktan sonra, öyle bir inkılâp yapılmalıydı ki, son zamanlarda beliren Osmanlı idaresizliğini ve beceriksizliğini anlatan yazılı tarihlerin yerini, Türk nesillerine ilham verecek bir surette düzenlenmiş ve eski zaferlere ait menkıbeleri en doğru şekilde anlatan gerçek eser, tarih alsın…”.

         

        Charles Cherril, kitabında devamla Atatürk’ün tarih çalışmalarının anlamı üzerine bilgi vermeyi sürdürür:

         

        “Mustafa Kemal, bütün bunları, hatta bunlardan fazlasını anlamış olduğu için, noksan ve yanlış olan Türk Tarihi konusunda da bir inkılâp yapmak lüzumuna inanmış ve bu yolda bütün gücünü kullanmıştı.

         

        Mustafa Kemal, tarihin başlangıcında Orta Asya’dan doğan ve batıya, müstakbel anayurda doğru gelişen Türk ilerleyişinin tarihini yeni baştan yazmak üzere, memleketin bütün tarihçilerini, fikir adamlarını topluyordu. Gazi, bu ilim adamlarına, millî tarihin safhalarını açmalarını, uzak Asya yaylalarından başlayarak, Akdeniz sahillerine giden yolları kahramanca açmış bulunan Türk Milleti’nin gerçek övgülerini bütün dünyanın gözü önüne sermelerini emrediyordu. Bu ilim adamları, o millî yürüyüşü o kadar açık göstermeleri lazımdı ki, Türkçe bilen bir insan bu tarihi okuyunca, Akdeniz’den başlayarak, yalnız Orta Asya’da Altay Dağları değil, Moğolistan sınırına kadar, Türklerin kahramanlıklarla dolu mazisini görsün, anlasın… Bu yeni tarih yazılmıştır. Ve genç Türkiye, artık Batı tarihlerinin, Doğu’nun bu aslî ırkı hakkında vermiş olduğu hükmü yalan çıkarabilecektir.

         

        Gazi’nin inkılâpları arasında, milletin manevi tarafıyla ilgili ve milleti aleyhine verilmiş yalan tarih hükmüne karşı yaptığı bu dokuzuncu inkılâbı kadar önemli ve büyük olanı yoktur”.

         

        Amerika Büyükelçisi’nin sözleri dikkat çekicidir. Atatürk’ün tarih sahasında yaptığı çalışmaları en önemli inkılâbı olarak görmesi gerçekten olağanüstü bir tespittir.

         

        Hatırlanacağı üzere Fransız düşünür Ernest Renan, millet kavramını tanımlarken, “Ortak geçmişi olan ve birlikte yaşama arzusu olan insan topluluğu” olduğunu söylüyor. Atatürk bu kavramın etrafında Türk Milleti’ni inşa ederken gerçekten de tarihe en yüksek rolü ve görevi vermiştir. Genel olarak, yeni devletin yapısına uygun olarak “millî dil” ve “millî tarih” araştırmalarına ağırlık verilerek, “millî şuur” oluşturulmaya gayret sarf edilmiştir.

         

        Aslında Atatürk’ün ilerleyen süreçte kurumsal olarak da sonuçlarını göreceğimiz tarih çalışmalarına başlaması 1920’lerin sonuna gider. Gerçi 1916’da Birinci Dünya Savaşı sırasında kaleme aldığı “Günce”de, okudukları arasında tarih kitapları olduğunu da görüyoruz. Sürekli olarak tarih çalışmalarına başlaması ise 1928’de olmuştur.

         

        Atatürk’ün manevî kızı Profesör Afet İnan, 1928’de Fransızca coğrafya kitaplarının birinde Türk ırkının Sarı Irk’a mensup olduğunu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci sınıf bir insan tipi olduğunun yazıldığını Atatürk’e söyleyerek; “Bu böyle midir?” dediğini aktarıyor. Tabiatıyla Atatürk bu durumun böyle olmadığını ifade ederek, konuyla ilgilenmesini Afet İnan’dan istemiştir.

         

        Gerçekten de bu şekilde başlayan çalışmaların ilk ürünleri, 1929’da lise ve ortaokul öğrencileri için yazılmış tarih notları halinde basılmaya başlandı.

         

        Bu çalışmaların içerisinde 1930’da hazırlanan “Türk Tarihi’nin Anahatları” adlı kitabın özel bir yeri olmuştur. Türk Tarihi’nin başlangıçtan itibaren bir bütün olarak ilk defa ele alındığı bu kitap, bir heyet tarafından kaleme alınmış ve sadece 100 adet basılarak, konuyla ilgili kimselere, düşünceleri alınmak üzere gönderilmiştir. Yapılan düzenlemelerle 1931’de “Türk Tarihi’nin Anahatları Methal” adıyla yeni bir çalışma yapılmıştır.

         

        Şunu da biliyoruz ki, bu tarihten itibaren Atatürk, devlet işleri arasında zamanının önemli bir bölümünü tarih araştırmalarına ayırmaya başlamıştı. Artık kitaplar getirtiliyor, çeviriler yapılıyor ve onun çok defa, bir bilimsel ortam niteliğindeki akşam sofralarında tarih konuları ve problemleri tartışılıyordu.

         

        Başlangıç itibariyle Türkleri hor gören ve yanlış tanıtan Batı’da yapılmış çalışmalara bir cevap olarak başlayan Atatürk dönemindeki tarih araştırmaları, Türk Tarih Tezi olarak bilinen ve 1932’de I. Tarih Kongresi’nde üzerinde durulan fikirlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

         

                    Burada öncelikle Türkiye’nin en eski halkının kimler olduğu, Türkiye’de kurulan medeniyetin kimler tarafından oluşturulduğu ortaya konulmak istenmiştir.

         

        Türklerin Anadolu’da bir aşiretten, bir devlete dönüşmelerinin mümkün olmadığı fikri takip edilerek, bu olayın gerçek izahı üzerinde durulmuştur.

         

        İslam Tarihi’nin gerçek niteliği ve Türklerin buradaki rolleri bir diğer araştırılan noktadır.

         

        Bu sorulara bilimsel yollardan karşılık bulunması için yapılan çalışmalar, arkeoloji ve filolojiden de yararlanarak ortaya konulan sonuçlar, bizzat Atatürk’ün “Türk Tarih Tezi’ni meydana getirmiştir.

         

        Türk Tarih Tezi’ne göre, medeniyetin ilk çıkış yeri ve beyaz ırkın ilk yurdu Orta Asya’dır. Türkler de beyaz ırka mensup olup, ana yurtları orasıdır.

         

        Bu görüşe göre, aynı zamanda medeniyetin yaratıcısı da Türklerdir. Tarih öncesi devirlerde Orta Asya’da meydana gelen büyük ve uzun kuraklık sebebiyle bu medeniyet dağılmış ve sahibi olan Türkler de Hindistan’a, Çin’e, Mezopotamya’ya, Anadolu’ya, Kafkasya’ya ve dünyanın diğer yerlerine göç etmişlerdir. Bu göç esnasında gittikleri yerlere medeniyetlerini götürmüş ve oradaki toplumlara öğretmişlerdir. Anadolu’nun ilk yerli halkı olan Hititler, Orta Asya’dan gelmiş olup, Türklerle bu şekilde bir bağlantıya sahiptirler.

         

***

 

        Tarihin yapı harcı olarak kullanılması ve toplum inşasındaki yeri, kurumsal olarak da Atatürk döneminde üzerinde durulan noktalardan biri olmuştur. Bu konuda 2 kurum ön plana çıkmaktadır. “Türk Tarih Kurumu” ve “Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi”.

         

        Türk Tarih Kurumu, 1931’den itibaren, Türkiye’de tarihin bilimsel anlamda gelişmesi için faaliyette bulunmaktadır. Elbette, Tarih Kurumu’nun bu amacı, yeni ve doğru bir tarihin yazılmasının sağlanması olmuştur.

         

        Düzenlenen Tarih Kongreleri, arkeolojik kazılar, Türk Tarihi’nin aydınlatılmasına yönelik olarak yapılan yayınlar, Atatürk’ün istediği şekilde tarihin araştırılması doğrultusunda Türk Tarih Kurumu’nun faaliyetleridir.

         

        Dünyanın başka bir yerinde bir devlet kurucusu şahsî mirasından tarih ve dil araştırmalarına pay ayırmamıştır. Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetnamesinde Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na tahsisat ayırmıştır. Bu bile onun tarih ve dil çalışmalarına verdiği değerin göstergesidir. Bir milletin hayatındaki tarihin yerini anlamamızı ve görmemizi bize hatırlatır.

         

***

 

                    Atatürk’ün Türk Tarihi’nin bilimsel yöntemlerle araştırılması için kurduğu kurumlardan biri de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’dir. 1935’de kurulan Fakülte’nin başlangıçtaki adı “Ankara Tarih Dil Coğrafya Fakültesi’dir. Fakültenin kuruluşundaki ilk adı bile tarihin önemini gösterir. Önde tutulan tarihtir. Şüphesiz ki Atatürk, bu fakülteyi tarih araştırmaları için kurmuştur. Bu durumu Dr. Lütfü Doğan şu şekilde ifade ediyor:

         

                    “Hepinizin çok iyi bildiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin lalettayin bir dil hevesi için kurmamıştı. Bu fakülte, yeni Türk Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin tarihini yazmak için kurulmuştu.

         

        Biraz izahat verirsem, söylemek istediklerim her halde daha iyi anlaşılacaktır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, Türk Milleti’nin tarihte komşu olduğu bütün ülkelerin dili okunuyordu: Çin, Hint, Arap ve Acemlerle yakın ilişkiler içinde olmuştuk. Dolayısıyla, millî tarihimizi doğru ve hakikate uygun bir şekilde yazabilmek için, bu dillerde bizimle ilgili olarak kaleme alınmış bilgilere, ana kaynaklara ulaşmamız gerekiyordu. Bu sebeple, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başlangıçta, bugünkü gibi dünyadaki çeşitli milletlerin dilleri değil, sadece tarih içerisinde temas kurmuş olduğumuz milletlerin dillerine yer verilmişti. Bu durum unutulduğu için, bugün bu fakülte adeta bir diller üniversitesi haline getirildi”.

         

                    Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Türk Tarihi’nin cereyan ettiği coğrafyalardaki dillerde yazılmış bilgiler Türkçeye aktarılarak, tarihçilerin bunları kullanıp, tarih yazmaları için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştu.

         

                    Ülkenin birçok problemle uğraştığı 1930’lu yıllarda Ankara’da binasının mimarisiyle de etkileyici olan bir fakültenin oluşturulması, Türkiye’nin hayatında Atatürk’ün tarihe ve buna bağlı olarak sosyal bilimlere verdiği önemin de ifadesidir. Bir memleketin gelişmesinin ana kuralının her şeyden önce sosyal bilimlerden geçtiği de anlatılır.

         


        

        Bu iki kurumun yanında, 1932’ye kadar Türk Ocağı’nda, daha sonra da Halkevleri bünyesinde yürütülen tarih çalışmaları da Atatürk döneminde tarihin, millete anlatılması faaliyetleridir.

 

 

         

        Tarih bilgisinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve gelişmesindeki rolü, devlet sembollerinde de varlığını belli eder. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu buna örnektir. Bilindiği üzere, Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda, Türkiye Cumhuriyeti’ni ifade eden büyük yıldızın etrafında tarihteki Türk devletlerini sembolize eden 16 adet yıldız bulunmaktadır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihteki Türk Devletleri’nin zirvesi olduğu vurgulanır.

         

        Biz biliyoruz ki, bu fors, ilk defa, 9 Eylül 1922’deki büyük zaferle birlikte İzmir’e giren Mustafa Kemal Atatürk’ün otomobilinde kullanılmıştır.

         

***

 

                    Atatürk, geçmişin araştırılmasının son derece titiz ve bilimsel yöntemlerle de ele alınması için gayret göstermiştir. Tarihteki olayların günümüze taşınmasında büyük hassasiyet gösterilmesini ister ve adeta tarih metodolojisi dersi verir:

         

         “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” derken, günümüzde tarihçilerin en çok ihtiyaçları olan bir vazgeçilmezi ifade eder.

         

                    Bu çalışmalara bizzat katılarak, tarihin sistemli bir bilim haline gelmesi uğrunda yapılan toplantılardan birinde şunları söylemiştir:

         

        “Ben fani bir insanım, bir gün öleceğim. Büyüklüğüne ve üstün kabiliyetlerine inandığım Türk Milleti’nin gerçek tarihinin yazılmasını sağlığımda görmek istiyorum. Onun için bu toplantılarda kendimden geçiyor, her şeyi unutuyor, sizi yoruyorum. Beni affedin”.

         

                    Bu tarihi yazmak, biz tarihçilerin Atatürk’e ve Türk Tarihi’ne borcudur. Onun tarihe verdiği önemi bilerek, bu amaç çerçevesinde gerçeğe en uygunu ortaya koyup, bugün yaşayan insanların hafızalarını bulmalarını tarihçiler sağlamaktadır.

         

        Bilinmektedir ki tarihçilik, Atatürk zamanında birinci sınıf bir meslekti. Üstelik Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi birçok tarihçinin milletvekili olarak da devletin gelişmesinde çalışmalarından yararlanılmıştır.

         

        Bugün ise “Atatürk’ün Türkiye’nin geleceğinde en önemli unsur olarak gördüğü tarih araştırmaları ve bu araştırmaları yapacak tarihçilerin durumu nedir?” şeklinde bir soru akıllara gelebilir.

         

        Türkiye’de tarih çalışmaları üniversiteler temelinde akademik anlamda sürdürülmektedir. Ancak günümüzde tarih bölümlerinden mezun olup da toplumun hafızasını ellerinde tutan tarihçiler, ne yazık ki kaderlerine terk edilmektedirler. 

         

        Tarihin sadece kronoloji yığınından ibaret, hayatımızın dışında bir sürü olaylar ve isimler bütünü olmadığını öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekmektedir.

         

        Bunu sağlayacak olan ve toplumsal hafızamızı canlı tutarak, yaşadığımız anı ve geleceğimizi düzen içerisinde devam ettirmemizi kolaylaştıracak olanlar, tarihçilerdir.

         

        Gerçekten de kim olduğumuzu bilmek, yani toplum açısından ifade edecek olursak, millet olarak özelliklerimizi tanımak istiyorsak, tarihe ve tarihçilere ihtiyacımız vardır. Elbette, gerçek anlamda tarihi inceleyen ve gerçek tarihi bugüne aktaran tarihçilere…

         

        Bu durum, Atatürk’ün mirasına da uygun bir davranış olacaktır.

         

         


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele