“Öteki”ne Felsefî Bir Bakış

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

        Herhangi bir konuya felsefe ile bakmanın gereği olarak öncelikle, “öteki” ile ilgili bir soru sorulmalıdır. Sorulabilecek olan muhtemel sorulardan herhangi biri değil, fakat “öteki”nin neliğine ilişkin olarak sorulabilecek bir soru. Bu soru hem “öteki”ni, hem berikini yani “ben”i, hem de öteki ile “ben”in ilişkisini açıklamaya elverişli bir soru olmalıdır. Bu nedenle bu çalışma şöyle bir soru ile başlatılacaktır: “Öteki benim kimim oluyor?” Bu soru etrafında düşünülerek bakılmaya çalışılacaktır, “öteki”ne felsefe ile. “Öteki benim kimim oluyor?”

         

        “Ben ve Öteki”, birlikte telaffuz edilen, ayrı ayrı ifade edildiğinde de hemen biri diğerini çağrıştıran, birbirinden ayrılmayan kavram çiftlerindendir. Böyle olan bütün diğer kavram çiftleri gibi o da, aslında temeldeki bir ayırıma işaret etmekte gibi görünmektedir. Bu söyleyiş ve bu algılayış, sanki iki ayrı varlıktan söz ediliyormuşçasına, ontolojik bir ayırım varmışçasına birbirinden ayırır “ben” ve “öteki”ni. Oysa birbirinin aynısı olmayan ama aynı türden var oluş biçimleri olmak bakımından aslen birbirine nazaran “öteki” de kalamayacak olan, hatta birbirleri olmaksızın asıl varoluşlarını gerçekleştiremeyecek olanlara işaret ediyor olması dolayısı ile, diyalektik bir biçimde birbirleri ile ilişkide olan var oluş durumlarını ifade eder bu kavramlar. “Ben” bir insan, bir kişi olma durumu olduğu için, bir başka kişiyi “ben”e nazaran ötelemek, ötekileştirmek, ötede bırakmak, bu iki insan varlığını birbirinin var oluşunu neredeyse tehdit eden bir açıya yerleştirmek anlamına gelecektir. Nitekim bu anlamı ile “insan”, insanın kurdu olarak algılanmıştır. Ve bu algı devam ettiği sürece “başkası”, doğal olarak, “ben”in cehennemi olacaktır. Şu halde “ben”in başka benlerle kurduğu ilişkide ortak bir var oluş düzlemi sağlanabilmesi açısından, bu kavram çifti yeniden, onları ayıran değil, birleştiren bir ifade biçimi ile ifade edilmelidir. İnsanoğlunun belki de her zamankinden daha çok iletişime ihtiyaç duymuş olabileceği bu iletişim-sizlik- çağında, insanlar arası iletişimi ve birlikte var olmayı yeniden, en azından düşünmek gerekmektedir.

         

        “Ben” ve “öteki” kavram çifti çerçevesinde bunu düşündüğümüzde, “öteki”nin ayırıcılığı dolayısı ile belki de özellikle bu kavramın tercih ediliyor olmasının yanında; “ben” ve “sen” biçiminde, “ben” ve “başka-ben” biçiminde bir kullanımın da tercih edilebildiği görülmektedir. Bu tercihlerin vurguları göz önünde bulundurulduğunda anlaşılıyor ki aslında, temelde anlamlandırılması gereken şey şudur: Öteki benim kimim oluyor? Hatta belki bu soruyu yeniden, şöyle formüle etmeliyiz: Öteki benim kimim olmalıdır? Hemen akla gelebilecek olan cevap şudur: Öteki benim “kimsem” olmalıdır. Böylece kimsesiz değil, kimseli olurum. Bu, insanlar arası ilişkilerde teklif ediliyor olan bir ütopya değildir. Çünkü öteki benim kimim olmalıdır veya neyim olmalıdır sorusunun yanıtı, yalnız benim için geçerli olmayacaktır. Aynı şekilde ben de öteki için aynı anlamı taşırım. Bu noktada asıl problematik hemen fark edilmektedir; “öteki”, ifade olarak aynen kalacak olsa bile, bu kavrama hangi anlamın yüklendiği mutlaka belirginleştirilmelidir.

         

        İnsanoğlu dünyayı anlamlandırırken, onu hep ikiye ayırmak eğilimindedir. Neden bunca çokluğun içinde yalnızca ikidir de daha fazlası değil, ya da neden bunca çokluğun ötesinde bir “bir”leştirme, “bir”leme gayreti göstermek yerine ikiye ayrılır? Bu, uzun ve başka bir tartışmanın konusudur. Fakat ilk akla gelen, bunun böyle olduğudur ve belki de bu, düşünme konforumuz açısından böyle olmaktadır. Yani ikiye ayırarak düşünmek bir düşünme rahatlığı, kolaylığı sağlıyor olmuş olabilir. Hatta kendimizi bu ikiliğin bir yanına yerleştirmek, kendimizi anlamlandırmamız açısından da bir rahatlık verir bize. Öyle değil midir? İki yol vardır; bilgelik ve cehalet, iki âlem vardır; görünüş ve gerçeklik! Bu dünya ve öbür dünya, madde ve ruh, zekâ ve sezgi, fenomen ve numen, iyi ve kötü vardır. Daha da ilerletirsek, hepsinin üzerinde “ben” ve “öteki” vardır. “Biz” ve “onlar” vardır: “Aydınlığın çocukları” ve “karanlığın çocukları”, “iyiler” ve “kötüler”, “seçilmişler” ve “lanetliler”… Ve “biz”, hep iyilerin, aydınlığın, güzelliğin, doğruluğun, dürüstlüğün tarafında dururuz. “Öteki” de öteki tarafta durur. Böyle bir değerlendirme, hemen fark edileceği üzere, “ben”i kendi kendine hapseder. Öteki açısından öldürücü, yıkıcı, yok edici bir kimlik olur benlik[1]. Ama unutulmamalıdır ki bu durum, “ben”i de yok eder. Çünkü ben de öteki için ötekidir.

         

        Bu durumda “öteki benim kimim oluyor” sorusu tekrar düşünülmelidir. Bu sorunun cevabını, öteki ile kuracağım ilişki belirler. Bu anlamda, mesela Sartre felsefesinde olduğu gibi; “öteki benim ötekimdir. Ben olmayandır. Benim gibi olmayandır. Dolayısı ile ortak bir noktamız yoktur, hatta öteki benim cehennemimdir” biçiminde bir karşılıklı öteleme ilişkisi kurabileceğim gibi, Gabriel Marcel’in felsefesinde olduğu gibi; “öteki” benim “ben” olma imkânımdır, onunla birlikte-var olurum. Bu durum benim var oluş koşulumdur” biçiminde bir karşılıklı yönelme ve çağırma ilişkisi de kurabilirim. Bu ikincisi, “ben”i “öteki” ile “bir”ler. Bunun için bende ve ötekinde var olan aşkın anlamı fark etmek gerekir.

         

        Kendimizi anlamlandırırken, kimliğimizi, benimizi ne olarak algıladığımıza bakmalıyız. Kendiliğimizi ne olarak algılıyoruz? Derimizin rengi, konuştuğumuz dil, inandığımız din, mensubu olduğumuz millet, yaşadığımız şehir… Hangisiyiz? Yalnızca birisi, ya da yalnız bunların hepsi olabilir miyiz? Kendimizi böyle ortaya koyarsak, doğal olarak ötekiler oluştururuz. Bu şehirden olmayanlar, benim rengimde olmayanlar… gibi. Ama “ben” eğer “insan” ise, “insan” olursa, her şeyden önce ve her şeyin ötesinde “insan”, o zaman, hiçbir “insan” onun için “öteki” olamaz. Bunun böyle olduğu açıktır. Zira o da benim gibi bir insan tekidir, ö-teki değildir.

         

        Aslında “ben ve öteki” insanlar arası ilişkilere ve iletişime işaret etmek amacıyla oluşturulan bir kavram çiftidir. Şu halde iletişim ve ilişki içinde olduğumuz insanlar, benim gibi bir ben olanlar, yani başka-benlerdir asıl konumuz. Öteki, ilişkide olmadığım ve olamayacağım olarak kalmamalı, onu kendim için bir başka-ben, ya da daha doğru bir ifade ile bir “sen” hâline getirmeliyim.  Çünkü ilişki ve iletişim “ben”ler arasında olur. Bir başka “ben”e sen dediğim anda, bir muhatap alış söz konusu demektir. Burada muhataba bir hitap vardır. Bu hitap karşılıklıdır. Bu karşılıklılık için ötekileştirmemek, öteki ile birleşmek gerekir. Yani onu bir nesne gibi algılamaktan vazgeçmek ve bir insan ben’i olarak algılamak gerekir.

         

        İnsanın kendini kendinde bir eksiklik olarak fark ettiğini görüyoruz. Bu fark ediş, aslında bir muhatap, bir “sen” arayışıdır. Nasıl Tanrı, Rahmet demiş olduğumuz bir hal ile kendini kendinden taşırıyorsa, kendini kendi olmayanda fark ediyorsa, insan da kendini, kendi olmayan aslî eksikliği olarak fark ediyor. İnsan, ontolojik olarak fark ettiği bu eksikliği tamamlamak ister. İşte o tamamlayıcı bir “sen” varlığıdır. Bu nedenle, kâmil insan, başkasında kendi aşkınlığının mânâsını bulabilen bir aşk varlığıdır. “Ben” kendi mânâsını “sen”de; bir dost, bir sevgili, … bir “sen”de bulduğunda, “sen” de o mânâyı kendi “sen”i olmuş olacak olan “ben”de bulur. Bu noktada ikisi birlikte var olur ve bu, “ben”i de, “sen”i de aşan ama ikisini birden kucaklayan bir oluş hâlidir. Fuzûlî’nin:

         

        “Ger ben ben isem, nesin sen ey yâr

          Ger sen sen isen, neyem men-i zâr” beyitinde bu oluş biçimi en güzel ifadelerinden birini bulur.

         

        İnsanın kendisini çevreleyen varoluşla kurduğu ilişki, ben-sen temelinde kurulmadıkça ya yıkıcı ve hiçleştiricidir, ya da ben’i mutlaklaştırıcı. Ben’in hiçleştirilmesi ne denli olumsuz ise, mutlaklaştırılması da o denli olumsuzdur. Başka olanı göz ardı eden bir var oluş biçimi, şiddetin, öldürmenin ve yok etmenin yolunu açar. Bu da katlanılamaz bir var oluş çemberi oluşturur. Hatta gerçek bir var oluşu yok eder. Ben’in kendisini bir hiçlik olarak algılamasını da, mutlak bir varlık gibi algılamasını da önleyecek olan gerçek bir var oluş biçimi vardır: Birlikte-var olmak.[2] Ötekini öteki olarak tutmaya devam ettikçe, bu var oluş biçimi gerçekleştirilemez.

         

        Marcel’in ifadesi ile; insanoğlu dünyaya geldiği ilk andan itibaren, “o benimdir” veya “benim değildir” diyerek nesneleri, “o ben değilim” diyerek öteki insanları, sonra da bu “ben”im diyerek bedenini ve kendisini algılayarak dünyaya katılır.[3] Eğer “öteki” ile kurduğu ilişki nesneleri algıladığı türden, hem de o ilk algılayış düzeyinde algıladığı türden bir ilişki ise, bu hep bir sahip olma durumu yaratır ve sahip olma arzusu ile yönlendirilir. Daha fazla nesneye sahip olma arzusunda olduğu gibi. Oysa insanlara sahip olmayız. Böyle bir tavır, insanın insan olarak, varlık olarak anlamını kaybetmesi ve kendine yabancılaşması sürecini başlatır. Fark edilmelidir ki; “sen”, “ben”in sahip olduğu bir şey değildir.[4] Sen, ben’in aşkınlığıdır. “Öteki”, öyle değildir.

         

        Dostoyevski’nin, başyapıtım dediği “Öteki” adlı romanında, içimizdeki “ben”dir “öteki”. Öteki algımız, kendimizi, derinlerde kendimizi nasıl algıladığımızla ilişkilidir Dostoyevski’nin tespiti ile. “Aşağılık biri miyim ben?” diye sorar romanın kahramanı. Elbette değilim diyecektir. O halde içimdeki bu aşağılık adam kim? Sorunun yanıtı kolaydır. O mutlaka “öteki” olmalıdır. Çünkü aşağılık olanlar hep ötekilerdir. Öteki, kişiliğimizin yüzleşmek istemediğimiz yanları olarak karşımıza çıkar burada.[5] O halde, kendimi kendimdeki öteki ile bile birlikte var edemiyorum. Öteki, öteki olduğu sürece, kendimi, kendimdeki aşkın anlama açamıyorum. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkim, bir “ben” ve “sen” ilişkisi yani bir “ben” ve “ben” ilişkisi olmalıdır. Belki de bu nedenle yüzyılımızın felsefesini en çok etkileyen konu bu, “ben” ve “ben” ilişkileridir diyebiliriz.

         

        Ben ve ben ilişkisi, biz buna ben ve ben bağı da diyebiliriz, kuşatıcı bir varlık öğretisidir. “Ben-ben”, ya da “ben-sen” ilişkilerinde, ben’in ya da sen’in yerine öteki’ni koyduğumuzda bu bağ kopar. Zira öteki, bağlayan değil, öteleyen bir kavramdır. İnsan, diğer bir insan varlığı ile iletişime geçecek ise, bu iletişim öteleyerek değil, çağırarak olur. Bu çağırma bir yönelme hâlidir. Gabriel Marcel’in deyimi ile “şahidim ol!” dileğinin şu veya bu biçimde dile getirilmesi olan bir yönelme hâli ile başlar ben-sen ilişkisi[6]. İnsanda içkin olan varlık sırrı, tam da bu dilekte gizlidir. Kendisi olan, artık bu kendiliğe bir şahit aramaktadır. Hatta o kendilik o şahitlikle anlam bulur. Bu nedenle, insan için var olmak, başka bir insana seslenmek demektir. Onu çağırmak demektir.

         

        Başkası ile birlikte-var oluşa en uzak olan insanlar, başkasını hep öteleyen, bencil kişilerdir. Fakat orada dahi asıl amaç, başkaları üzerinde uyandırılacak olan, uyandırılmaya çalışılan birtakım izlenimlerle, kendilerini başkalarına onaylatmaktır. Bir çeşit şahitlik arzusundan, şahit arayışından başka bir şey değildir bu. Dolayısı ile ötelemeden, olumsuz dahi olsa bir iletişim, bir birlikte-var olma hamlesidir.

         

        Sen ile öteki aynı değildir. Sen’i, hiçbir yabancılık çekmeden kavrarım. Öteki, her şeyiyle yabancımdır. Sen’den söz edebilmenin ilk koşulu ise, ben’in yönelişidir. Ben’in kendini verişidir. Kendimi kendisine yönelttiğim ve bu yönelişe açık olan, bu yönelişe hazır bekleyen “sen”, artık bir “öteki” değildir. Bu ilişki bir köprü oluşturur ve “ben” de, “sen” de bencillikten çıkar. Zira gözü kendinden başkasını görmeyen bir “ben” için, “sen” varlığı onaylanamaz. “Ben-sen” ilişkisinde ise, “ben”, “sen”in, “sen” de “ben”in yaşamına katılır, o yaşamdan pay alır.

         

        Kendi içimdeki birliği, bir insan teki olarak var oluşumu gerçekleştirmem, ötekini, yani her bir insan tekini fark etmem koşuluna bağlıdır. Bütün insan teklerinin aşkın birliğini algıladığım zaman, kendi birliğimi kurabilirim, kendim olabilirim. Sen, bu aşkınlığı bana fark ettiren bir aynadır âdetâ. Sensiz bir ben yapayalnızdır. Kanayan bir yaradır. Kendi hiçliğinde kaybolur. Bütün var oluşun anlamı boşalır. Çünkü kendisini varlık olarak onaylayan ve kendisinin var oluşuna şahitlik eden bir var oluş yoktur. Şu halde var oluşuna şahitlik eden bir sen’e yönelmek, onunla iletişimin ve birlikte var olmanın ilk koşuludur. Bu yönelme, karşılıklıdır. Zira; “dost ilinden gel olmazsa varılmaz”.

         

        Bu karşılıklı çağırmalar bir dostluk, bir sevgi durumu yaratır aslında. Sevgi, ötekinin yok edici kimliğini yok eder. Oysa sevgisizlik, ben-bağnazlığı, yalnız öteki’ni beslemez, aynı zamanda ben’i de yok eder. Sevgisizlikten kaynaklanır ben-bağnazlığı. Aslında kendine duyulan aşırı sevgiden kaynaklandığı zannedilse de, sevgisizliktir kaynağı. Kendindeki, kendiliği sevememektir. Oysa kendindeki kendiliği görmek, o kendiliği kendisinde gördüğü “sen”lere yönelmek ve ben-sen birlikteliği kurabilmek, insanı bu “birlikte”lik dolayısı ile “birlik”te kılar. Asıl “Birlik”te! Ben ve ötekini birlemek, onları aşkın bir anlamda buluşturmakla mümkün görünüyor[7]. Ben’i ve sen’i muhafaza ederek, başkalıkları ortadan kaldırarak, ben-bağnazlığını, yani ben-cil-liği silerek “ben” olmak, sen’de de o “ben”i bulmak, birliğe ulaşmanın yolu gibi görünüyor. Başkalıkları, ötekilikleri ortadan kaldırmak, “ben”i ortadan kaldırmak değil, tam da “ben” olmaktır bu “birlik”te. Bunun için ötekine seslenmem, kapısını çalmam gerekir. İnsanın talep ettiği o şey olduğu düşünülürse, aynı birliği talep etmekten ve aynı birliğe şahitlik etmekten doğacak olan birliktelikte, o çaldığım kapı ile beraber, birliğin ve birlikteliğin bütün kapıları açılacaktır.

         

        Mevlânâ’nın anlattığı kısacık bir hikâye belki de bütün bunları özetlemektedir:

         

        “Biri sevgilinin kapısını gelip çalar. İçeriden bir ses sorar: “Kim o?” Kapıdaki yanıtlar: “Benim!” Ses der ki: “Ben zaten burada. İkinci bir ben’e ihtiyaç yok.” Ve kapı kapanır. Bir yıl süren yalnızlık ve çilenin ardından yeniden kapıyı çalar o. İçeriden ses; “kim o?” diye sorar. Kapıyı çalan yanıt verir: “Sen’im!”…  Ve kapı ardına kadar açılır.”   

         

         

         


        


        

        [1] Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004 


        

        [2] Fulya Bayraktar, Gabriel Marcel’de Bağlanma, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2004, s.16


        

        [3]Thomas Langan, “Existentialism and Phenomenology in France”, Recent Philosophy: Hegel to the Present, Random House, New York, 1966, s.378

         


        

        [4] Burada “sahip olmak” ve “varlık olmak” kavramları Marcel felsefesindeki anlamları ile kullanılmaktadır. Marcel’in bu terminolojisi, öteki ile kurulan ilişkileri anlamayı ve açıklamayı kolaylaştırdığı için, özellikle tercih edilmektedir.


        

        [5] Dostoyevski, Öteki, çev.Ergin Altay, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008


        

        [6] Gabriel Marcel, “The Ego and Its Relation to Others”, Homo Viator, trans. Emma Craufurd, Chicago, 1978


        

        [7] Kenan Gürsoy, “Mevlânâ Celâleddin Rûmî’de Aynı ve Başka”, Bir Felsefe Geleneğimiz Var Mı?, İstanbul, 2006, s.96-97


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele