30 Yıl Sonra

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

                    İnsan ile zaman arasında zorunlu ama garip bir ilişki vardır. Heidegger zamanı, varlığın ufku olarak değerlendirir. İnsan, kendi varlığını zaman içinde kurar ama zaman içinde kurulmuş olan bu varlık, zaman tarafından alt edilir. Zaman, hem var etmenin hem de yok etmenin aktörüdür. Yunan mitolojisinde Kronos’un görevi ne ise zamanın da varlıklar açısından görevi odur. Kronos, kâhinler tarafından kendisine söylenene göre, çocukları tarafından yok edilip tahtına el konulacak olan, Uranos’tan sonraki Yunan Tanrısı’dır. Kaderi, çocuklarının birisi tarafından yok edilmek olarak belirlenen Kronos, doğan bütün çocuklarını yutar ve onları öldürür. Kendisi, babası Uranos’u yok ederek kral olmuştur ve aynı akıbete uğrayarak yok olacaktır. Ama tedbirini alır ve doğan bütün çocuklarını yutar. Toprak, analığı temsil eder ve ana yüreği bu duruma dayanmaz. Zeus doğduğunda onu saklar ve büyük bir kaya parçasını, doğan çocuk diye Kronos’a götürür. Kronos, doğan çocuğu yutuyorum diye büyük bir taşı yutmuştur. Zaman geçer, Zeus büyür ve bütün kardeşlerinin intikamını babasından alarak kendisi Tanrılar Tanrısı olur. Burada aslında Kronos zamanı simgelemektedir ve zamanın varlıklar üzerinde hem doğurucu hem de öldürücü yönünü ifade etmektedir. Zaman, bütün varlıklar üzerinde etkili olsa da, Kronos’un da bir kaderi vardır yani zaman da bir kadere yenik düşer. Bergson’cu bir ifadeyle, “her varlığın bir kenarında zamanın yazıldığı bir defter muhakkak vardır”. Ama önemli olan diğer bir husus da, nasıl varlığa gelirseniz aynı yolla da yok olursunuz, adalet de budur, denilmek istenmektedir. Adaletin bu yönüne vurgu yapan, mitolojiden sonra gelen felsefe döneminde Anaksimandros’tur: Her şey, nitelik açısından belirsiz, nicelik açısından sınırsız olan aperiondan çıkmaktadır. Çokluk, çeşitlilik kaynak olarak ancak belirsiz ve sınırsız bir şeyden çıkmak kaydıyla açıklanabilir. Bir şeyin ortaya çıkması, belirsiz olanın belirli bir şey olarak belirmesi demektir. Yani üzerinden zıt niteliklerin gelip geçmesiyle, belirsiz olan belirli bir şey haline gelir. Bu, onun zamanın koşulları içerisine girmesi demektir. Ortaya çıkan şey, ortaya çıkarken, yani zamanın koşulları içerisine girerken, kendi karşıtını yok ederek kendisi varlık kazanır, ama onun varlığı ebedi değildir; çünkü zamanın koşulları içerisine girmek, başlangıcı ve bitişi de olmak demektir. Başlangıcı olan şey nasıl başladıysa, öylece kendisi yok olur gider. Bunun adı, adalettir. Böyle bir adalet anlayışı, evreni oluşturan unsurlar arasında kısasa kısas, dişe diş bir mücadelenin var olduğunu da gösterir. Mücadelenin olduğu yerde elbette gerginlik bulunur ama gerginliği gidermenin yolu da, unsurlar veya karşıtlar arasında denge kurmaktan geçer. Denge de, sadece gerginliğin olduğu yerde kurulabilir. Çünkü gerginlik, farklılık ve karşıtlıktan kaynaklanır. Denge ise gerginliği gerektirir. İp cambazı, ip gergin olmadığında ipin üzerinde duramaz ve muhakkak surette düşer. Cambazın, ipin üzerinde dengesini koruyup hareket edebilmesi için ipin muhakkak gergin olması gerekir.

         

                    Türkiye, 12 Eylül 1980 öncesi büyük gerginlik yaşayan bir toplum idi. Bireysel olarak yaşadığımız gerginlik anlarında nasıl sıkıntı çekilirse ve ruh ile beden arasında bir denge ve uyum kurulamadığında nasıl rahatsız olunursa elbette Türkiye de gerginlikten kaynaklanan bir rahatsızlığı ve sıkıntıyı yaşıyordu. Hemen şunu söylemek gerekir ki, bu gerginliğin ideolojik olarak toplumsal gerçeklikten kaynaklandığını söylemek elbette zordur. İthal kavramların büyüsüne kapılmış idealist insanların büyülü Türkiye rüyası, bu rüyanın ütopik tasavvurları ve bu tasavvurlara karşı oluşturulmuş karşı-ütopyaların tavır alışları arasındaki mücadele, devletin sahibi olduğunu iddia edenlerde korku ütopyalarına neden oldu. Korku ütopyaları, ütopya ve karşı ütopyalara göre son derece tehlikelidir ve insana her şeyi yaptırabilir. Çeşitli ütopya türleri içerisinde, “gelecekte nelerin olabileceğini önceden düşünüp buna göre tedbir alma” olarak tanımlanabilecek ve bundan dolayı da gelecekte hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni kurmaya yönelik çabaları “korku ütopyaları” olarak adlandırmak mümkündür.

         

                    Her şeyi yapabilmek, her şeyi yapmak istediğimiz toplumsal zeminin anlam bakımından nötr olarak görülmesine neden olur. Bir toplumsal zemin anlam bakımından nötr ise orada eylemlere değer biçen ilkeler ortadan kalkmış ve değerler, bütünüyle anlamını yitirmiştir. Böyle bir durumda, insan öldürmekle insan yaşatmak arasındaki fark ortadan kalkmıştır. Kısacası ahlâk ortadan kalmıştır. Ahlâkın ortadan kalktığı durumda, her şey meşru hale gelir. Darbe, her şey yapabilmeyi meşru gören bir tutumun adıdır. Her şey yapabilmek meşru ise, “elleri titremeden” ve “bugün bile yaptıklarından zerre kadar vicdan azabı duymadan” adam öldürme, artık ahlâk alanının sınırları dâhilinde değerlendirilemez. “Adam öldürmeyi önlemek için adam öldürmenin” meşru sayıldığı bir anlayış, ilkel bir anlayıştır ve bu anlayış, darbeler ile sonu kanla biten devrimlere hastır. “Gerginlik anında denge kuramıyorsanız, karşıtlardan birini veya karşıtları yok edersiniz” mantığı üzerine hareket eden bir darbe hareketi, var etme üzerine değil, yok etme üzerine kurulmuş bir anlayıştır. Her şeyi yok eden, yeni kutsallar üretmek suretiyle 80 sonrası nesilde epistemik bir kopuşa neden olan darbe, bugün geldiğimiz durumda, 30 senelik süre zarfında, sadece kendi karşıtını üretmiştir. Bu üretme,  bilinçli değildir. Çünkü darbe, kendisi bilinçten yoksundur. Şayet illa bir bilinçlilik halinden bahsedilecekse de, bu bilinçlilik hali, korku ütopyalarına has olan bir haldir; yaptıklarını meşrulaştırmaya yönelik her türlü ideolojik aygıttan da faydalanıldığı bir durumu ifade eder.

         

                    Zaman ile insan arasındaki ilişkiyi, hafıza kurar. Hafıza sayesinde zamanda hiçbir an ölü değildir. Geçmiş hala devam etmekte, gelecek ise umut ve bekleme ile önceden mevcut olmaktadır. İnsan, geçmişten gelip an sayesinde geleceğe yönelik bir varlık olduğu için, kendi varlığında geçmişi devam etmektedir. Darbeyi yaşamış ve ona muhatap olmuş her insanın bir tarafında, ilkel hareketin oluşturduğu çatlak da devam eder. Geçmişte olan yok olmadığı gibi unutulmaz da. Her insanın en doğal isteği, adalettir. Camus’den ödünç aldığım terimleri kullanarak söylemem gerekirse, “bir yasaya göre yargılanmak”, insanda derin izler bırakmaz. Sorun, “yasasız yargılanmaktır”. Yasasız yargılanmanın olduğu yerde kural, değer yoktur. Bu, “ahlâktan adaleti çıkarmaktır”. Darbe, ahlâktan adaleti çıkarmış, ahlâkı da, “kendi yaptıklarını meşru sayan” bir boyuta indirmiştir. Bütün bunları yapabilmek, güç sahibi olmakla ilgilidir. Darbe, sahip olduğu güç sayesinde “yasasız yargılamayı”, ahlâktan adaleti çıkarıp atmayı”, “kendi eylemlerinin meşruiyetini sağlayan bir ahlâkı” ortaya koymuştur. Güce tapanlar, onların en büyük destekçisidir. Geldiğimiz durumda, belirli bir yasaya göre yargılanmaktan bile korkan bir anlayış, yasasız yargıladıklarının hesabını verebilecek güçte bile değildir.

         

                    Adalet isteğinin kaynağında kin olamaz. Eğer bugün, bir adalet isteği dillendiriliyorsa ve sırf kinden beslenen bir istek ise, bu isteği duyanların, bu isteğe neden olanlardan farkı olamaz. Toplum, talepler konusunda duyarlı ve bilinçli hale geldikçe, içi ahlâkla dolu adaletin herkes için olduğu da anlaşılmaya başlanır.

         

                    İnsanlar, pek çok şeylerinden fedakârlık yapabilirler ama özgürlüklerinden asla. Özgürlükleri sınırlandırmak isteyenler, yukarıda bahsedilen korku ütopyalarına sahip olanlardır. Oysa asıl korku duyulması gereken, özgürlükleri kısıtlanmış insanların varlığıdır. Çünkü özgürlükçü toplumlar ile diğer toplumlar arasında kısa bir karşılaştırma bile, özgürlükçü toplumların daha sağlıklı olduklarını gösterir. Özgürlükler, sadece ve sadece bir hukuk sistemi içerisinde garanti altına alınabilir. Ancak bu hukuk, sınırları devlet tarafından çizilmiş bir hukuk olamaz. Devlet, hukuk alanını belirlemeye başladığında, ortaya ceberut bir devlet çıkar. Darbeler, böyle bir devleti doğurur. Tam tersine hukuk, devletin sınırını belirlemelidir. Ancak böyle bir devlet, hukuk devleti olabilir ve temsil ettiği adalete güvenilebilir.

         

                    Sınırları hukuk tarafından belirlenmemiş devlet, hukuku belirleyen ve ona sınır çizen bir devlet olduğu için ortaya sadece korku salarak, uygulamalarından örnekler sunup, “sizin de başınıza bunlar gelir” demeye getirerek gerginlikleri önlemeye çalışır. Bu, söze sınır çekmek anlamına da gelir. Oysa şiddetin kaynağında, sözün ortadan kaldırılması ve herkesten aynı kurallara uymasının sağlanması yatar. Söz tarafından giderilmesi gereken gerginlik yaşanmadan, doğrudan şiddet devreye girer. Gerginlik ve şiddeti önlemek maksadıyla yapılan bir hareket, en sonunda kendisi de önlemek istediği şeyin kaynağı ve nedeni haline gelir. 30 yılın sonunda gelinen nokta, 30 yıl öncesinden daha tehlikeli bir boyut kazanmıştır. Bu, darbenin hiçbir yararı olmadığı gibi içinden çıkılması zor sorunları bıraktığı anlamına da gelir.

         

                    Her yönetim, kendini koruyucu ve zaman içerisinde geliştirici tedbirleri de alır. Bu tedbirler, resmiyet kazanıp devlet mekanizmasının kurucu unsurları halinde oluşturulduğunda, bu yönetim hala devam ediyor demektir. Darbelerin, kendi varlıklarını ve meşruiyetlerini sağlayıcı olarak düşünüp aldıkları tedbirler, demokratik yollarla ortadan kaldırıldığı andan itibaren biçimsel olarak da olsa, varlıkları ortadan kalkmaya başlar ama belki daha da tehlikeli olan zihinlerde oluşturdukları çatlaklar ve epistemik kopuşlar uzun süre devam eder. Yazımızın başında dile getirdiğimiz mitolojiden ve Anasimandros’tan hareketle ortaya çıkan kısasa kısas biçimindeki adalet anlayışı yerine, demokratik kültür ve olgunluğun zemininde gelişen ahlâka dayalı adalet anlayışını ikame ederek bu çatlak ve kopuşlar telafi edilebilir. Aksi durumda sadece ve sadece kinden kaynaklanan ve adeta kan davası biçimine dönüşen ödeşme veya daha fazlasını çektirme mantığı ortaya çıkar.

         

             


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele