Kozmopolitizm Üzerine II / Kimlik ve Kozmopolitizm

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

 (276. sayıdan devam)

 

        Kimlik tartışması aidiyet sorunundan kaynaklanır. Başka bir deyişle, kimlik sorunu yaşamak demek, aidiyet sorunu yaşamak demektir. Kimlik bilinci de aynı zamanda bir aidiyet bilincidir. Tarihin son birkaç yüzyıla kadar kat edilen çağlarında aidiyet bilinci genel bir mensup olma durumu çerçevesinde şekillendi. Bir imparatorluğun, bir dinin mensubu ve o çevreye ait olmak yeterli görüldü. Kimlik de bu şekildeki bir ait olma durumunun doğal bir durum olarak kabulüyle çözümlenmiş olmalıdır. Millet ve kültür bilincinin gelişmesiyle, aidiyet çevresi daha özgün ve sınırlı hale geldi. Bu da kimlik tartışmalarını alevlendirdi.

         

        Şayet kimlik önemliyse -ki “kim olmaklık” arayışı kendini tanımlama ve konumlama gereği bakımından önemlidir- bunun nedenlerinden en başta geleni, kimliğin içeriğiyle birlikte ‘kim olmaklık’ sorusunu kendine soran bireyin kendini algılayışı, ardından da bu algılama üzerine bir sorumluluk ve yükümlülük inşa edişidir. Kimlikte ilk başta aslolan, bireyin kendini tanımlamasıdır. Bu tanımlama basitçe bir ‘belirginleştirme’den ibaret değildir. Belirgin olan, bir ‘mekân’da ve bir ‘biçim’de, bir bağlantı dizisi içinde varolandır. Bu da aidiyet demektir. Devamında birey varolma halini fark edip kabullenir. Bu bakımdan aidiyet algısı biyolojik köken bakımından bir yere bağlı oluşun tespitinden öte, yeni bir bilinç gelişimi demektir.

         

        Bir coğrafyanın, etnisitenin veya kültür dünyasının içinde olmakla yahut o yerin içinden çıkmakla, o yaşama dünyası karşısında kendimize bir rol ve işlev belirleriz. Belirtildiği gibi, ait olmak basitçe “içinde olmak” değil, içinde olmanın farkında olmak ve kendini bu farkındalıkla tanımlamak, onun gerektirdiği sorumluluğu da üstlenmek demektir. Bu, bir değer varlığı olmanın gereğidir. Kabuller ve değerler dünyasının, aidiyet bilincine göre yeniden düzenlenmesi gerekir. Aidiyetin ait olunan yerdeki varoluş vakıasında bir karşılığı da olmalıdır. Ait olmak, bir değer dünyasına, değerlerin üretildiği yahut içselleştirilip insani ilişkilere ve toplumsal hayata geçtiği bir dünyaya ait olmaktır. Diğer türlü varoluş ise sadece ‘orada bulunmak’tır. Biz ait olduğumuz yerde sadece ‘bulunuyor’ değiliz. Orada bulunmak biyolojik gerçeğimizdir. Bu bulunuş içinde aynı zamanda o coğrafyaya, o insan dünyasına bir sevgi ve bağlılıkla donanmış olmaktayız. Bu yüzden, nereye ait olduğumuz veya olduğumuzu hissettiğimiz önemlidir. Bu aidiyete aykırı olan kozmopolitlik geleneksel toplumlarda onaylanmaz.

         

        Bu bağlamda, önceki yazılarımızdan birinde, kozmopolitizmin, toplumun ve kültürün kendine özgü nitelikler bileşimini kaybederek yabancı kaynaklı ve köksüz nitelikler toplamının barınağı haline gelmesi olduğunu ifade etmiş ve bu ‘yeni’ değerler etkin olduğunda, o toplumun öz mülkü olan kültürün kendilik niteliklerinin ağır biçimde hasar göreceğini, kozmopolitliğin, toplumun ve bireylerin geleceği için istenmeyen bir durum olduğunu belirtmiş ve şu yargıya da yer vermiştik: “Kendini yeniden üretemeyen kültür kendi içeriğini kaybetmeye mahkûm olur ve onun yerine yerleşen yeni onu kendisi olmaktan çıkarır. Artık bu kültürün nereye ait olduğu belirsizleşir. Zira bu trajediyi yaşayan kültür, sözü edilen ‘yeni’nin verimli toprağı olamaz; ona sadece eklemlenip boyun eğer. Kozmopolitlik de kültürün iç dinamizminin tükenmesinin bir sonucudur.” (Türk Yurdu, sayı: 274) Bu yargıların temeli yaşanan kimlik sorununda yatmaktadır.

         

        Kültürler birbirine değip dokunmadan, sessizce varlıklarını sürdürmeyeceklerine ve ait olduğu düşünülen toplum da bir kültür çevresi olduğuna göre, başka kültürün etkisiyle kendi dünyasına sırtını dönmese bile artık onun eskisi gibi sadık mensubu olmamaya başlayan birey yahut topluluklar, içinde yaşadıkları kültür çevresiyle doku uyuşmazlığı içine düşerler ve homojen nitelikli kültür dünyası içinde, o dünyanın karakteristiklerine uymayan, dolayısıyla o dünyaya aitlikleri problemli özneler haline gelirler. Kimlik tartışmaları bu noktada başlar ve gittikçe yoğunlaşır.

         

        İlk kimlik tartışmaları daha çok romantik düzeyde iken, öteki kültürün etkisi arttıkça kimlik arayışları ve bu çerçevedeki tartışmalar biraz daha akılcı biçimde cereyan eder. Kimliğini arayan toplumda öne çıkan değer arayışı değer dünyasını gittikçe netleştirir. Bu netleşme bazen keskinleşme şeklinde cereyan eder. Orada öncelikle zirveye yerleşen değerler sembol değerlerdir. Kendilerinden daha üstünü kabul edilmeyen bu değerler, hep gündemde olan veya sükunetli yaşama ortamında suskun hale gelmiş gibi görünseler de gereği halinde, bir saldırı yahut sarsıntı durumunda hemen yeniden zirveye tırmanan, söylemlerde en sık tekrarlanan temel kabullerdir. Onlarla bireyin ilişkisi aidiyetin en temel göstergesidir. Bu değerlerin üzerine yükseldiği toplumu gerçek anlamda oluşturan değerler ise deruni bir varoluşa sahip örtülü değerlerdir. Asıl aidiyeti bunlar belirler.

         

        O halde kozmopolitizmin tehdit edici kısmı, sözü edilen örtülü değerlere ilişkin olanıdır. Sembol değerleri zirvedeki konumuna yükselten de bunlardır. Ait olduğumuz dünya bir değer dünyası olduğuna göre, değerlerden yüz çevirmek kendi dünyamızdan yüz çevirmektir. Bu değer kozmopolitizminin devamı, değerlerin pratiğe yansıması olan ritüel yahut eylemlerin kozmopolitleşmesi vakıasıdır. Bireyler kendilerini eylemlerle sergilerler. Aidiyeti yaralayan eğilimlerle, yani kozmopolitlikle eylem alanında karşılaşırız. Oysa kozmopolitliğin asıl temel ve nedeni, güncel eylemlerin özsel aidiyete aykırı olmaları değil, bu eylemlere temel oluşturan ve aslî değer dünyasına aykırı olan yeni değerlerin mevcudiyetidir. Başka bir deyişle, yaşantıda, eylem ve tercihlerde, yaşama biçiminde, ahlak alanında değer aşınması yahut toplumsal değerlere ilişkin kozmopolitizm, bireyin kendi dünyasına yabancılaşması demektir. Bu yabancılaşma ise ontolojik bir sorun olarak görülmelidir. Kozmopolitizm kavramının en temel olumsuzluğu işte burada yatar.

         

         

         

        Gelenek ve Kozmopolitizm

         

        İçselleştirilip sadakatle uyulan yahut her daim kendisine kulak verilen ve böylece belirleyen gelenek, kültürün ‘paradigma’sıdır. Nasıl bilimdeki yahut düşüncedeki paradigma o çevredeki bireylerin güvenli limanı ise, bir paradigma olarak gelenek yahut kültürün paradigması olan gelenek de o kültür çevresindeki bireylerin sığındıkları, kendi eylem yahut tercihlerini dayandırdıkları bir sığınak, belirleyici ve düzenleyici bir kaynaktır. Eylemler ve tercihler bu temel üzerinde bir meşruiyet ve varoluşsal doğaya uygunluk kazanır. Yüksek kültürden yahut teorik bilgi alanından farklı olarak, bu paradigmanın adı belli kurucuları yahut failleri yoktur. Onu o kültür çevresindeki bireylerin neredeyse tamamı hayata geçirir. Teorik bilgi veya düşünce dünyasının paradigmaları belli dönemlerde ve belli şartlarda inşa edilirken, kültürün paradigması kesintisiz akan tarihsel süreçte oluşur. Dengeli varoluş durumunda bu paradigma iyice yerleşip geleceğe yönelişte yegane belirleyici haline gelir. İnsanlık durumunun benzer biçimde sürdüğü, herhangi bir kırılma yahut sıçramanın vuku bulmadığı çağlarda bu paradigma toplumun geleceğe açtığı yelkenin güvenilir pusulasıdır. Zira gelecekte daha iyi olmayı mümkün kılacak “yeni” bir durum, teklif yahut tasarım yoktur. En iyi yol, yakın geçmişte belirleyicilik bakımından kendini kanıtlamış bu ilkeler bütününe uymaktır.

         

        İnsanlık durumunun değişmesi, paradigmanın bu takdir edilecek rolünü tersine çevirir. Mevcut paradigma yeni insanlık durumuna yabancı kalır. Diğer yandan bir coğrafyadaki insanlık durumu şayet toplumsal dünyadaki etkisi dolayısıyla cezbedici unsurlar ortaya koyabilmişse, başka coğrafyadaki toplumların buna kayıtsız kalmaları söz konusu değildir. İnsan dünyadaki varoluşu bakımından daha iyi olanı tercih etmeye eğilimlidir ve bu doğal bir durumdur. Bir yönüyle de, yeni insanlık durumu kendi içinde varlığını sürdüren diğer insanlık durumuna ve toplumsal varoluşa meydan okur. Kendini geliştirdikçe bu meydan okuma sürüp gider. Gün gelir, tehdit olarak da algılanabilecek nitelikteki yahut gerçekten tehdit edici etkilerini yavaş yavaş gösteren bu ‘yeni insanlık durumunun meydan okuması’ diğer toplumsal dünyada sarsıntılara neden olmaya başlar. Özellikle iletişimin olağanüstü derecede hızlandığı ve belli coğrafi sınırların ötesine kolaylıkla taştığı Çünkü hem yeni insanlık durumunun teklif ettiği ‘iyi’ kayıtsız kalınamayacak bir şeydir, hem de mevcut paradigmayla hiç de uyuşmaz. Yerleşmiş geleneğin, kültürel paradigmanın dışına çıkmak hayli zor olduğundan, tek tek bireylerin ‘yeni’nin ruhuna uygun olduğunu düşündükleri tercihler ve onların toplumsal dünyada gerçeklik kazanmaları topluma yabancılaşma olarak algılanmaya başlanır. İşte kozmopolitizm bu noktada önemli bir problem haline gelir. Üstelik hızlanan iletişim her türlü değeri dışta bırakan, kaynağı belirsizleşen ve kontrol edilemez hale gelen bir etkileşime yol açıyorsa, problem çok daha büyük demektir. Günümüzde yaşanan süreç budur.

         

        Ancak ifade etmek gerekir ki, bu yeni durum sırf düşünsel içerikli, Marksist bir ifadeyle söylemek gerekirse, ‘üstyapı’ya, sadece kültürel unsurlara ilişkin değildir. Onun, varoluşun temel gereklerinden biri olan eşya ilişkilerine, ‘altyapı’ya dayandığını görmek gerekir. Bu noktada Marks’a hak vermek gerekir; yaşadığımız bu süreçte altyapı üstyapıyı belirleyici rol icra etmektedir. Bu belirleyicilik kaçınılmaz bir şey midir yahut ebediyen sürecek midir, bu ayrı bir tartışma konusudur ve buna girilmeyecektir.

         

        Şayet bu süreç bir problemse -ki problemdir ve gelecekteki toplumsal varoluş, bu varoluşa ruhunu veren insanların müşterek tasarımları parça parça olmaya başladığı için tehdit altındadır-, ona sırf sosyal yapıyı tahrip ettiği düşüncesinden hareketle karşı durulamaz. Daha doğrusu bu karşı duruş gerekçesi yetmez. Çünkü bu karşı duruşta temel dayanak, mevcut kültür dünyasının mevcut yapısının mutlak doğru olduğu ve kati surette terk edilmemesi kabulüdür. Diğer kültür dünyası ise, soyut varoluş formu ile değil somut teklifleriyle, mutluluğun yeni yolu, dünyada varoluşun yeni anlamı, yeni yaşama biçimi telkinleriyle bireylerin karşısına çıkmaktadır. Dünyanın bilinmeyen hiçbir gerçeğinin kalmadığı, olup bitenin adeta ışık hızıyla herkesin bilgisine sunulduğu bugünün dünyasında, toplumsal ve kültürel dünyaların bu kadar iç içe geçtiği 21. yüzyılda hiçbir toplum kendi başına bırakılmayacaktır. Hiç kimse insanlığın durumu her ne ise, ona kapılarını kapatamayacaktır. Dolayısıyla bu noktada yapılması gereken, mevcut ama sarsıntıyı önleyemeyen paradigmayı hegamon haline getirmek değil, tabloyu bütün boyutlarıyla kavramak, insanlık durumunu doğru okumak ve kendi paradigmasını yeniden inşa etmektir. Bunu da o coğrafyanın entelektüelleri yapabilir.

         

         

         

        Entelektüel ve Kozmopolitizm

         

        Tüm insanlığa hitap edebilen, tüm insanlık için, her bireysel zihin dünyası için bir kazanım olan değer, ürün yahut üretimleri onaylayan, olup bitenler karşısında rasyonel bir duruş sergileyebilen, tüm kabul yahut fikirlerini kılı kırk yarıcı bir muhakemeyle temellendirerek duygusal değil mantıksal kurguyla ortaya koyabilen bir birey olarak entelektüel, kendi yerel sınırlarını aşabilen kişidir. Bu yönüyle her entelektüel bir ölçüde kozmopolittir.

         

        Bir ülkenin kendi entelektüelini yetiştirmesi, bu kaotik ortamda diğer kaos unsurlarının üzerine yükselecek ürünleri, yüksek kültür ürünlerini, fikirleri, teorileri üretebilmesi gerekir. Bu noktada önemle kaydetmek gerekir ki, sırf tüketici bir entelektüel kozmopolitizm zaman içinde kültür dünyasını kozmopolitleştirici bir ur haline gelir. Dolayısıyla ya büyük üretimlerle yeni bir uygarlığın filizleniş zemini hazırlanacak ve evrensel kültüre katkıda bulunulacak ya da başkalarının üretimlerinin pasif tüketicisi olunacaktır. Yeni üretimlerin yolu ise, insanlığın bugüne taşınan birikimlerine derinlemesine vakıf olmaktır. Entelektüel kozmopolitizm böyle bir tabloyu anlatır.

         

        İnsanlığın yüksek düzeyli üretimlerini kavrayıp bunu kendini yeniden inşa yolunda kullanmaya aday bir entelektüel, kendi coğrafyasından kopmak zorunda mıdır? Elbette hayır. O pekâlâ kendi kültür dünyasının tarihsel birikimini yeniden yorumlayıp üreterek sanatın, felsefenin yahut edebiyatın diliyle insanlığa sunmayı hedeflemiş olabilir; hedeflemelidir de! Gerçekten de, geçen yüzyıla ruhunu veren büyük düşünürler bunu yaptılar. Yani entelektüel kozmopolitizm, “insanlık milletimdir, yeryüzü vatanım” demeyi gerektirmez. Bu düşünce olsa olsa sefih ve kendini inkâr demek olan bir kozmopolitizm olabilir.

         

        Entelektüel düzeyde rasyonel bir kozmopolitizm, kendi toplumuna, kendi kültür dünyasına aidiyetini ve bağlılığını kaybetmeden onlara ve aynı zamanda insanlığa karşı görevlerini uygun biçimde konumlamaya engel olmaz. Bunu başaran bir entelektüel, kendi kültür dünyasının insanlığa açılan penceresi olur. Kendi kültür dünyasından bu pencereyi açamayanlar başka pencerelere yerleşirler. Onların, yerleştikleri pencereden gördüklerini yegâne muhteşem gerçeklermiş gibi tekrarlamaktan başka bir katkıları olamaz.

         

        Kendi coğrafyasının entelektüeli olan bir birey kendi kültürünün atan nabzıdır. Ama o sesini sadece kendi coğrafyasına duyurmakla yetinmez. O, insanlık sahnesinde, ötekilerle rekabet ve alışveriş halinde, kendi tarihsel-toplumsal dünyasını oraya taşıyarak sahneyi renklendirir ve gösteriye kendinden bir ruh katar. Bu ruh sadece kendini temsil etmekten doğan kuru bir gurura değil, insanlığa katkı yapmaktan doğan ve zamanları aşan bir varoluşsallığa zemin hazırlar.

         

        Anadolu coğrafyası, sözü edilen özgün düşüncelerin kaynağı olabilecek bir birikime sahiptir. Özgün düşünceler fikir dünyasında sarsıntılara neden olur. Bilinenin tekrarıyla sadece bilenler bildiklerini ötekinden duymuş olurlar. Yeni ve özgün bir düşünce ise ruhları sarsar, düşünce dünyasında bir delik açar. Olması gereken de budur. Her düşünce zerresi eskinin aynen tekrarı olacaksa eğer, bu tablo insanlığın veya toplumsallığın donmuşluğu anlamına gelir. Hâlbuki Herakleitos “güneş her günde yenidir” demekle hiç de yanlış bir kurgu dile getirmemiştir. Bu noktada sorun, sözü edilen ‘yeni’nin köklü mü köksüz mü olacağıdır. Bu türden bir yeniyi sadece entelektüel ruhlar üretip dile getirebilir. Onlar hem söylenmiş olana kulak verir hem de söylenmemişi keşfe çıkarlar. Daha iyiyi, daha akılcı olanı ararken kökleriyle bağlantısını koparmayan entelektüel kozmopolitizm, diğer kozmopolitizmi gibi bir tehdit sayılmamalıdır. Bu ruhu taşıyan bireyin söyleyecek sözü, iletecek mesajı, teklif edebileceği bir ‘yeni’si vardır. Ancak o, kendi kültür dünyasının sesine kulak vermekten geri durmamalı, bu sesi duymayı bilmelidir.

         

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele