12 Eylül Döneminde Üniversiteler

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

        Giriş Yerine

         

         

        12 Eylül 1980 ihtilâlinin objektif bir değerlendirmesini yapmak kolay iş değildir.  Denilebilir ki, müesses nizamı, nizamın kendisinin meşru saymadığı yollardan devirdikten hemen sonra, ihtilâlin gerekçelerini anlatıp “o müesses nizama bir an önce avdet edileceğini” söyleyen, yani kendi gayri meşruluğunu da bir anlamda itiraf eden bir ihtilâli değerlendirirken hangi objektiflikten bahsediyorsunuz? Gerçekten de ihtilâlin kendisi bizatihi yanlıştır ama bu, uygulamalarının hepsinin yanlış olduğu anlamına gelmez. O halde objektif olmaktan “o uygulamaların her birini ayrı değerlendirmek, toptancı hükümlerden kaçınmak” çabasını kastediyorum.

         

         

        12 Eylül ihtilâlinden 3 ay kadar sonra, yabancı bir üniversiteden kazandığım doktora üstü bursla yurt dışına gidecektim. Herkesin pasaportu 3-4 günde çıkardı. Benimki üç dört hafta sonra çıktı ve uğraşmalarım sonucunda, bazı dostların tavassutuyla, bizzat Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gidip özel olduğunu sandığım 2-3 kişilik bir grubun gözetiminde pasaportumu alabildim. Belki de benimle kardeşim Burhan Kavuncu’yu karıştırıyorlar veya benim adıma çıkan pasaportla onun yurt dışına kaçacağını düşünüyorlardı.

         

         

        İhtilâlin üzerine gitmesi beklenen kurumlar arasında üniversiteler de vardı. Nitekim Kenan Evren bir konuşmasında, 12 Eylül öncesi durumu kendine göre değerlendirirken: “Öğretim üyelerine, ‘Gelin yere düşen bayrağın bir ucundan da siz tutun kaldıralım’ diyorum, ‘karşılığında kaç para vereceksin’ diyorlar” şeklinde konuşmuştu. Duyduğum zaman çok üzülmüştüm, böyle davranmayacağına emin olduğum hocalarıma iftira ve hakaret söz konusuydu. Gerçi daha sonra üniversitelerimizde bu sözü hak eden birçok insan tanıdım, hatta kimi zaman “Kenan Paşa az bile söylemiş” dediğim oldu. Neyse ki, Milli Güvenlik Konseyi üniversitelerle ilgili uygulamalarında beklenen tavrını, bazı tedbir ve reformları, mevzuatla gerçekleştirmek suretiyle gösterdi; 12 Eylülden sonra kurulan çeşitli Sıkıyönetim Mahkemelerinde sağdan veya soldan çok fazla öğretim elemanı yargılanmadı.

         

         

        İlk mevzuat, meşhur 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu oldu. 4 Kasım 1981 tarihinde, yani ihtilâlden on dört ay gibi kısa bir zaman sonra çıkan kanun, Yüksek Öğretim Kurumları’nı tek bir merkezden kontrol etmeyi ve yeknesak bir yapıyı öngörüyordu; bu maksatla da Yüksek Öğretim Kurulu oluşturuluyordu. Peşi sıra Yüksek Öğretim Personel Kanunu (2914), Yüksek Öğretim Teşkilât Kanunu (2809) çıkarıldı. Sonra da, Üniversitelerde Akademik İşleyiş Yönetmeliği (18 Şubat 1982), Lisans Üstü Eğitim Öğretim Çerçeve Yönetmeliği (6 Ekim 1982) gibi ilgili yönetmelikler birbiri peşi sıra ve süratle yapıldı. Öyle ki 1982 Anayasası’nda bahsedilen Yüksek Öğretim Kurulu, bu Anayasa halkoyuna sunulduğu zaman, hemen bütün mevzuat ve kurumlarıyla yapılanmasını zaten tamamlamıştı.

         

                                     *                             *                             *

         

         

        Darbenin Gariplikleri

         

         

        1982 yılının Eylül ayında, ihtilâlden tam iki yıl sonra yurda döndüğüm zaman, “gelen gideni aratır” hesabı, bir takım gariplikler gözüme çarpıyordu. Meselâ, çalıştığım Ziraat Fakültesi’nin Ev Ekonomisi Yüksek Okulu’na, YÖK kararıyla, daha önceki kontenjanı ikiye, belki de daha fazlaya katlayan şimdi hatırlayamadığım sayıda öğrenci alınacağı Hürriyet gazetesinde haber olarak çıkmıştı ve bundan üniversite, fakülte ve yüksek okul idarelerinin haberi yoktu!

         

         

        Yine, YÖK, Tokat’ta Ziraat Fakültesi açılmasına karar vermişti. Ziraat fakültesi açmamak gerekiyordu. Çünkü mezunların istihdam edilmesi imkânı yoktu. İhtilâlden önce, iktidarlar siyasi yatırım olarak birkaç yerde ziraat fakültesi açmışlardı. Şimdiyse duyumlarımıza göre, Tokat, YÖK üyesi ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özen Paşa’nın memleketiydi. Sivil iktidarları tenkit ediyorduk ama onlar gibi oy hesabı olmayan askeri yönetimin bu “hemşericilik” uygulaması neyle izah edilecekti?

         

         

        Ankara Üniversitesi Veteriner ve Ziraat Fakülteleri aynı yerleşkedeydi. Bir Cuma günü mesaiden sonra odamdan çıktım, M. Akif heykelinin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Sordum, “Bayrak Çekme ve İstiklâl Marşı Okuma” hazırlığı yapılıyordu, pazartesi günü de ”Bayrak İndirme ve İstiklâl Marşı Okuma” töreni yapılacaktı. Kanada’dan henüz dönmüştüm, giderken üniversitelerimizde böyle bir uygulama yoktu, gittiğim Kanada’nın üniversitelerinde de böyle bir uygulama yoktu. Bir Türk Milliyetçisiydim, yani başka şartlarda gururla katılacağım tören uygulaması içime sinmiyordu, tabii gelmiyordu.

         

         

        Kılık kıyafet yönetmeliği çıkmıştı. Hür düşünce ortamı olması gereken üniversitelerde gençlerin kılık kıyafetinin nasıl olması gerektiği dersliklerin kapılarında ilân edilmişti. Bu da istiklâl marşı gibi beni rahatsız ediyordu. Birçok öğretim üyesi gibi ben de öğrencinin anormal giyinmemesi, saçının başının düzgün, sade ve temiz olmasını istiyordum, ama bunları öğrenciyi disiplin cezasıyla korkutarak sağlamak, üniversite tanımına uymayan bir yaklaşımdı.

         

         

        YÖK, Gazi Eğitim Enstitüsü, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi, Erkek ve Kız Teknik Öğretmen Okullarını ve Maliye Muhasebe Yüksek Okulunu birleştirerek Gazi Üniversitesi adı altında bir üniversiteye dönüştürdü. YÖK, Başkan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın şahsi gayretleriyle, Ankara,  Gazi ve Selçuk Üniversitelerinin başına milliyetçi olarak temayüz etmiş hocaları rektör olarak atadı. Bu o güne kadar üniversitelerde sayısı bir ikiyi geçmeyen milliyetçilerin sayısında ciddi bir artışa yol açtı. Artık Anadolu insanı da bilimsel çalışma yapma imkânı bulabiliyordu.

         

         

        Fakat önümüzde garip engeller vardı. Meselâ ben 1984 yılında doçentlik sınavını kazandım, ama henüz yardımcı doçentliğe atamam yapılmamıştı. Benden daha önce doçent olan Celâl Er ağabeyimle birlikte “güvenlik soruşturmasında” takılmıştık. Soruşturma sonucunda ikimiz hakkında da “aşırı MHP militanı” şeklinde rapor gelmişti. Prof. Dr. Orhan Düzgüneş hocamız Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erol Cansel’den randevu aldı. Erol hocanın gösterdiği yoldan giderek fakültedeki dekanımızdan, bölüm başkanı hocalarımızdan birer tezkiye yazısı aldık ve bunlara dayanarak atamamız yapıldı. Bu hocaların çoğu bizimle farklı siyasi görüşleri paylaşıyorlardı, ama hakkımızda objektif olma onurunu göstermişlerdi.

         

         

        1983 yılında Yardımcı Doçent oldum. 2547 sayılı kanun üç akademik unvan tanımlamıştı: Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör. O zamana kadar Kıta Avrupası’nın daha çok Almanların sistemi uygulanan üniversitelerimizde artık Anglosakson sistemine geçiliyordu. Kürsü sistemi kalkmış, yerine bölüm sistemi gelmişti. İdari ağırlık, fakültelerde azaltılmış, üniversite bütünlüğü bakımından rektörlüğe verilmişti. İdari görev ödenekleri konmuştu. Bir hocam, Prof. Dr. Güngör Yavuzcan, bu yeni idari yapılanma anlayışına işaret ederek, “Üniversitelerde en önemli unvan akademik kariyerin nihai hedefi olan profesörlüktür. Şimdi bu bize yetmeyecek, bölüm başkanı, dekan, rektör, rektör yardımcısı olmak için bilimsel amacı olmayan ve üniversitelerimiz için son derece zararlı bir rekabet başlayacak” şeklinde sözler etmişti. Aradan geçen otuz yıla yakın zaman sonunda hocamın ne kadar haklı olduğu görülüyor. Bazı üniversitelerde, rektörlük seçimleri, araştırma görevlilerinin görev süresini uzatıp uzatmamanın, akademik kadroları ilan edip etmemenin başlıca belirleyicisi haline geliyor. Siyasi partilerde kınadığımız, rakibi alt etmek için ahlâki meşruiyetine bakılmaksızın her yola başvurmanın mubah olduğu acımasız rekabet, üniversitelerimizde, kimi zaman bilimsel çalışmaları bir tarafa bıraktıran bir fitnenin kaynağı olmuyor mu?

         

         

        Bu uygulamayı 18 Şubat 1982 tarihli “Üniversitelerde Akademik İşleyiş Yönetmeliği” getirmiştir. Bu yönetmelik hükümlerine göre yapılan rektörlük seçimleri meselâ, nasıl bir usulle yapılmaktadır? O günün şartlarında akademik kadrolara güvenmeyen, ancak bunu örtbas etmeye yönelik bir anlayışla hazırlanan bu usul bugün artık mutlaka değişmelidir. Bütçesini yürütme organının belirlediği bir üniversiteyi idare ve temsil yetkisini yürütme uygun bulduğu kimseye vermelidir. Akademik kadroların rektörü seçmesi uygun bir yol değildir. Görülmüştür ki, üniversitelerde akademik çalışma yapan birisi için hedef haline gelmemesi gereken rektörlük gibi bir makam uğruna yürütülen mücadelenin etik bir tarafı kalmamıştır. 

         

         

                                     *                             *                             *

                                                

         

        Ön Hazırlığı Yapılmadan Çıkarılan Mevzuat

         

         

        Bir gün Prof. Dr. Kemal Gürüz aradı. ODTÜ Kimya bölümünden, profesör kadrosu için Ankara Üniversitesi Fen Fakültesine gelmiş, bir müddet sonra da Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü olmuştu. Rektörümüz Pof. Dr. Tarık Somer’in tavsiyesiyle, beni Enstitü Yönetim Kurulu’na seçtirmek istiyordu. Ben de memnuniyetle kabul ettim.

         

         

        Seçilince ilk işim Üniversitelerarası Kurul’un 6 Ekim1982 tarihinde çıkardığı “Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Çerçeve Yönetmeliğini” okumak oldu. Ben okuduğumda çıkalı en fazla bir buçuk sene olmuştu.  Bu süre içinde sadece iki madde, yürütme ve yürürlük maddeleri değişmemişti; bazıları da birkaç kere değiştirilmişti. Usul bilmeksizin, alelacele çıkarılan her mevzuat gibi bu yönetmelik de çıktıktan hemen sonra uygulamada arızaları göze çarpmış, her göze çarpışta da ilgili madde uygun hale getirilmişti. Bu yönetmelik şimdi yürürlükten kalkmış, yerine 1 Temmuz 1996 tarihli yeni bir yönetmelik ikame edilmiştir.

                        

         

        Bu durum darbe döneminin önemli ve genellenebilecek bir zaafı idi. 1973 yılında da Üniversite Kanunu Taslağı çalışmaları vardı. Yüksek Öğretimle ilgili her birimden görüş isteniyordu. Aylar öncesinden başlayan bir hazırlık dönemi asistanlara kadar görüş sorulmasını sağlıyordu. 1750 sayılı kanun işte böyle titiz bir çalışmanın sonunda çıkmıştı. Şüphesiz o kanunda da tenkit edilecek çok maddeler vardı. Fakat titizlikle, geniş bir kamuoyundan görüş alınarak hazırlandığı için uygulama sıkıntısı 12 Eylülden sonra çıkarılanlar kadar değildi.  

         

         

                                     *                             *                             *

         

         

        Sömürge Aydını Zihniyetinin Egemenliği

         

         

        Kısa bir süre sonra Kemal Gürüz müdürlükten başka bir göreve gitti, yerine yine ODTÜ’den bir başkası müdür oldu. Bir yönetim kurulunda lisansüstü eğitimin İngiliz dilinde yapılıp yapılamayacağını tartıştık. Müdür “Anadolu Üniversitesi lisansüstü eğitimin İngiliz dilinde yapılmasının önündeki mevzuat engelini bir şekilde aşmış; bunu nasıl yaptığını iki arkadaşı görevlendirelim gitsin yerinde görsün, biz de gerekli değişikliği yapalım” diyordu. Tabiatıyla itiraz ettim.

         

         

        Türk dili hakkında yeterli bilgiye ve dolayısıyla objektif kanaate sahip olmayan bir kadroya üniversiteler teslim mi ediliyordu? O hırsla Atatürk, Dil, Tarih ve Kültür Yüksek Kurulu Başkanı Emekli General Suat İlhan’dan randevu aldım. Paşa’nın yanında Türk Dil Kurumu başkan Vekili olarak Prof. Necati Öner hocamız vardı. Anladığım kadarıyla devletin birçok kademesinde İngiliz dilinde eğitim, İngilizce öğrenme aracı gibi görülüyordu. Necati hoca da buna benim gibi şiddetle karşıydı. Paşa bana soğukkanlı olmayı ve rijid olmamayı tavsiye etti; ben de rijid olmamaktan ne anladığımı söyledim: “Devleti yönetenler iyi niyetle çocukların İngilizceyi iyi öğrenmesi için dersleri İngiliz dilinde öğretmenin yararlı olacağını düşünüyor olabilirler. Fakat onlara işin aslı anlatılmalıdır. Dil bilimci, Türkçe uzmanı, eğitim psikolojisi, eğitim sosyolojisi uzmanlarından oluşan bir komisyon kurarsınız. Bu komisyonun vereceği rapor, Türkçenin ilim dili olmayacağı yönündeyse ben yutkunur otururum; değilse raporu ilgilere göndermek ve icabı için uğraşmak gerekir.

         

         

        Türk dilini ilim dili olarak görmeyen bu kadronun sömürge aydını davranışları ileriki yıllarda her alanda kendini gösterdi. Amerikan hayranı olan bu zihniyet, profesörlüğe yükseltilme kriterleri belirledi ve başvuruların bunlara uygunluğunu araştıracak bir komisyon kurdu. 5 kişilik bilimsel değerlendirme komisyonu, bütün bilim dallarındaki başvuruları bu kriterler yönünden inceleyecekti. Kriterler arasında uluslararası dergilerde yayınlanmış makale ve bu makalelere atıf yapıldığının uluslararası atıf indekslerinde gösterilmesi vardı.

               

         

        Bunlar şüphesiz arzu edilen, ancak bilimsel yeterliğin yegâne göstergesi sayılmaması gereken kriterlerdi. Ama sömürgeci aydın zihniyeti bunları, “olmazsa olmaz şart” haline getirdi. Meselâ, bu “uluslararası yayın şartı” henüz yokken birisi makalesini “Poultry Science” isimli bir dergiye gönderecekti. Fakat dergi sayfa başına 40 Amerikan Doları gibi bir ücret istiyordu; vazgeçti ve TÜBİTAK’ın Doğa dergisine gönderdi, yayınlandı. Bu şahıs profösörlüğe müracaatı reddedilince mahkemeye başvurdu. Bu arada öğrenildi ki, bir makalesine atıf yapıldığı, “Science Citation Index” isimli bir uluslararası atıf indeksinde görünüyordu. Ancak YÖK savunmasını yaparken, uluslararası bir kongreye tebliğ olarak sunulan ve kongre tebliğleri kitabında yayınlanan bu makalenin uluslararsı yayın sayılamayacağını iddia ediyordu!

         

         

        Yine bunun gibi, yabancı dil bilmek de, doçentliğe yükseltilmenin en önemli ölçüsü haline getirildi. Başlangıçta son derece zor bir yabancı dil sınavı yapılıyordu. Üç bölümden oluşan sınavda, birinci bölümde İngilizce bilgisini ölçen yazılı bir test (içinde gramer bilgisini, kelime haznesini ve okuduğunu anlama seviyesini ölçen çoktan seçmeli sorular vardı), ikinci bölümde Türkçeden yabancı dile ve yabancı dilden Türkçeye tercüme ve nihayet üçüncü bölümde konuşulanı anlama ve meramını anlatma yeteneğini ölçen bir mülâkat yapılıyordu. Amerika’da veya İngiltere’de doktorasını yapmış ve o ülkelerin üniversitelerinde ders vermiş insanlardan bu sınavı geçemeyenler oldu. İlk sınavda tercüme için verilen Türkçe metin Prof. Dr. Turan Fevzioğlu’nun bir makalesiydi; başlığı “Türkiye’nin Dünyaya Açılan Akılcı bir Penceresi: Kemalizm” gibi bir ifadeydi. Bu metni Siyasal Bilimler, Sosyal Bilimler, Fen ve Mühendislik Bilimleri, Güzel Sanatlar, Filolojiler velhasıl bütün bilim dallarında doçentliğe başvuranlar tercüme etmek zorundaydı. İkinci sınavda bu gariplikler biraz düzeltildi. Meselâ, isteyen istediğini tercüme etsin diye dört ayrı Türkçe metin verildi. Daha sonraki sınavlarda konuşma ve konuşulanı anlama mülâkatı da çıkarıldı. Fakat hala bu sınavı başaramayan, ama gerçekte bilimsel yeterliğe sahip bilim adamlarımız vardır. Veya tersine bu sınavı başaran ama kendi alanında yeterli bilimsel seviyeye ulaşamamış insanlar, gerçi birinciye göre daha az sayıda, vardır.

         

         

         

        Sonuç Yerine

         

        Yapılanların içinde olumlu olanlar yok muydu? Meselâ yukarıda işaret edilen Gazi, Ankara, Selçuk Üniversiteleri rektörleri gibi bazı isabetli atamalar da yapılmıştı.

         

         

        Üniversitelerin belki halen de zaafı olan bir konu o ihtilâl günlerinde de gündemdeydi. Akademik performansı ölçme çabaları YÖK’ten yani 12 Eylülden önce de vardı. Adam profesör olduktan sonra yan gelip yatmış mı, ders vermekle ve yüksek lisans ve doktora tezi yönetmekle mi yetinmiş, yoksa bilimsel araştırma makalesi yazmaya, eser vermeye devam mı etmiş? Bu soruları cevaplamaya yönelik Akademik Faaliyet Raporları her dönem doldurulup verilirdi. Bunlar “adet yerini bulsun” kabilinden yapılan işlerdi. Oysa bunların gerçekten incelenmesi, akademik performansı unvan aldıktan sonra da devam ettirmeye özendirici müeyyideler konması gerekiyordu. Bu yönde de çalışmalar yapıldı. Bunların uygulamaya ne derecede yansıtıldığını doğrusu merak ediyorum. Temennim kaliteyi yükseltecek olan bu kabil ölçümlerin ve uygulamaların geliştirilmesidir.

         

         

        Şahsen olumlu bulduğum işlerden birisi maddi iyileştirmedir. 2547 sayılı kanunla birlikte maaşlarımız artmış, tazminatlar oldukça tatminkâr seviyelere gelmişti. 12 Eylül döneminden sonra artık sivil yönetim dönemine geçildikten sonra gerçekleştirilen bir iyileştirme de ders ücretlerinde oldu. Bundan dolayı zamanın Maliye Bakanı Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’ye üniversite mensupları olarak teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Ne yazık ki o ders ücretleri enflasyon dönemlerinde olduğu yerde kaldı, dolayısıyla bugün yine önemsiz seviyelere düştü.

         

         

        Akademik ünvan sahibi olmuş bir öğretim üyesinin lisans ve lisansüstü ders vermesi elbette gereklidir. Ancak ders vermek yanında üniversitelerde asıl iş, araştırma yapmak, önce ülkenin, sonra bütün insanlığın bilimsel seviyesine katkıda bulunmak, bilimsel bilgi üretmektir. Üniversitelerimizde bu anlayışın hâkim olduğunu, belki bir veya iki istisna hariç tutulursa, ne yazık ki söyleyemeyiz. Bunun için köklü bir zihniyet değişikliği gereklidir. 12 Eylül darbesi ve onun iradesiyle kurulmuş olan YÖK, geçen 28 sene içinde, iyi niyetli bazı yöneticilerin bütün çabasına rağmen, bu değişikliği sağlayacak işler yapamamıştır.

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele