Öncesi ve Sonrasıyla 12 Eylül Ekonomisine Kuşbakışı Bir Analiz

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

          Tanzimat sonrası girilen modernleşme arayışları ve yapılan bir dizi reform içinde, özellikle ekonomik sahada yapılanların, yerli üretimin biçim ve ilişkileri üzerinde yaptığı ciddi baskıya, mukabil iki farklı cevap verme türünün karşı koyması özellikle dikkat çekicidir. Bunlardan birincisi, geleneksek yapının direnci; ikincisi ise, ülke içindeki yabancılarla özellikle Rum ve Ermeni cemaatine bağlı gayrimüslim sermayesinin kurduğu küçük ve orta ölçekli sınaî tesislerin imparatorluk içinde canlanması hadisesidir. Birinci grubu oluşturan yapı, ne örgütlenmesinde, ne de teknolojik ve sermaye birikimi anlamında, modern sayılamayacak türde bir yapılanmayla varlığını sürdürmeye çalışan mahallî işletmelerdi. İkinci grubu oluşturan yapı ise, gerek iç ve dış bağlantıları, gerekse donanımları açısından Batıyla rekabet kapasitesine sahip yerli azınlık gruplardı. Zaman içinde bu ikinci yapıyı oluşturan Rum ve Ermeni burjuvazisi, sadece pazar mantığının taşıyıcısı ve dönüştürücüleri olarak değil, aynı zamanda merkezi bürokrasiyi endişelendirecek boyutta emperyalizmin içerideki destekçileri olarak görülmeye başlayınca; İttihat Terakki ve nihayet birinci büyük harbin neticesinde girilen yeni süreçle birlikte Cumhuriyet elitleri tarafından tasfiye edilmiştir. Yeni durumun anlamı, Türkiye’nin Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar ekonomik alanda özel sektör eliyle kazandığı birikimlerin berhava olmasından başka bir şey değildi. Bundan böyle ülke dışına çıkmak zorunda bırakılan Rum ve Ermeni burjuvazinin yerini, artık yerli burjuvazi almaya başlayacaktır.[1]

 

          Cumhuriyet Türkiye’sinde devlet eliyle yaratılmaya çalışılan yeni bir sermayedar zümrenin serencamı ve ortaya çıkan manzara başlı başına bir araştırma konusu olmakla birlikte burada sadece genel hatlara kısa, çok kısa bir atfı nazar yapılacaktır. Yaratılmaya çalışılan müteşebbis “milyonerler” Batı’da olduğu gibi tamamen özerk, piyasa şartları ve sadece kazanma hırsına göre hareket eden ayrı bir sınıf değil, devletin denetim ve himayesinde, çıkarları toplumun diğer kesimleriyle uyumlu, milliyetçi, solidarist ve koorporatist bir zümreydi. Ne pür liberal özgür birer müteşebbis, ne de özel mülkiyetin tamamen kaldırıldığı komünist bir tip değil, “halkçılık” prensibi içinde mütalaa edilmesi gereken, pozitivist bir bilimselciliği benimseme anlamında laiklik ilkesine bağlı, piyasa şartlarının belirlediği kârı değil, “normal kazancı”, yani meşru (!) ve belirli bir kârı amaç edinen, devlet ve milletin bütünlüğüne bağlı ve bağımlı bir özel müteşebbis tipiydi inşa edilmek istenen[2].

 

          Demokrat Parti ve sonrasında girilen siyasi süreçlerin ekonomik anlamda ülkeyi getirdiği noktanın, başlangıçta kurgulanan siyasi ve kültürel amaçlarla desteklenmiş nihai hedefe ulaştırdığını söyleme imkânı bulunmasa bile, 1960 askeri darbesi sonrasında DPT’nin devreye sokulmasıyla girişilen planlı ekonomik kalkınma modeli üzerinde bilhassa durmak gerekiyor. Aslında bu yöneliş, daha önceki ithal ikameci ekonomi politikalarının daha rasyonel şekilde devamından başka bir şey değildi.

 

 

                     DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) ve Planlı Kalkınma Dönemi

         

                    1960 askeri darbesinden sonra, askeri rejim süratle Devlet Planlama Teşkilatını (DPT) kurmaya yöneldi. Bu teşebbüs, devletçi mirasıyla CHP, bürokrasi, sanayiciler, hatta başta özellikle OECD olmak üzere, uluslararası teşekküllerin de aralarında bulunduğu geniş bir koolasiyon tarafından desteklendi.

         

                     1960 ve 1970'li yılların ekonomik politikaları, iç piyasanın ihtiyacını karşılamaya yönelik ithal ikameci sanayileşme şeklindeydi. DPT sadece kamu yatırımlarında değil,  özel sektör yatırımlarında da önemli bir rol oynadı. Finanse edilmiş kredilerden, vergi muafiyetleri, ihracat teşvikleri ve zaten kıt olan yabancı sermaye girişlerine kadar her şeyden yarar sağlamak amacıyla imzalanan özel sektöre ait bütün yatırım projeleri için DPT'nin onayı gerekliydi. Tarım sektörü, geniş biçimde bu planlı sürecin dışında tutulmuştu.

         

                     İthal ikameci politikaların geri dönmesiyle birlikte, devlet teşebbüslerinin sanayileşmedeki rolü bir kez daha artmaya başladı. Cumhuriyetin erken dönemleriyle kıyaslandığında DPT'nin rolü oldukça kısıtlıydı. Özel sektörün zayıf olduğu 1930'larda, sanayileşme devlet teşebbüslerinin öncülüğünde yapılıyor ve ekonomik sektörlerin çoğu kontrol edilebiliyordu. Savaş sonrası dönemde, bunun aksine, büyük aile şirketleri, bankacılık ve diğer hizmet sektörleri gibi birçok imalat ve dağıtım firmalarını da içeren büyük topluluklar doğdu.

         

                     Büyük ve korunmuş bir iç piyasadan sağlanan fırsatlar hoyratça sömürülmesine rağmen, ithal ikamesine dayalı özel sektör yatırımları, çok daha zor bir aşama olan sermaye-yoğun yatırımlara sıçrayamadı. Bunun anlamı, İmalat sanayinin ihracata uyum sağlama kapasitesinin düşük kalması anlamına geliyordu. Türk ekonomisinin bu dönemdeki en büyük handikaplarından birisi kronik döviz darboğazıydı. Türkiye, üretimin genişlemesi için gerekli olan dövizi, geleneksel tarım malları ihracatıyla, yurt dışında çalışan işçilerin gönderdiği kaynaklardan sağladı. İthal ikame politikaları, özellikle erken dönemlerde ekonomik büyüme için başarılıydı. Ekonomik büyüme, 1963–1977 yılları arasında ortalama yüzde 4,5; kriz yılları olan 1978-1979'da ise yüzde 3,5 olarak gerçekleşti. İmalat sanayiindeki büyüme, ortalama olarak yüksekti. Ancak yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren artan bütçe açıkları ve cari ödemeler bilânçosundaki dengesizlikler,[3] ülkeyi ciddi bir ekonomik darboğaza soktu.[4]

         

                    1979 yılı sonlarına doğru ekonomi tam anlamıyla ekonomik darboğaza girdi. Döviz rezervleri eriyen bir Merkez Bankası vardı. İlaç, gübre ve hatta röntgen filmi bile sağlanamıyor, ihracat gelirlerinin tamamı petrol ithaline kâfi gelmiyordu. Ülke, seksenli yılların sonlarına, savaş yıllarının karne devirlerini hatırlatır biçimde, döviz dar boğazından kaynaklanan kriz dolayısıyla yokluklar ve kuyruklarla geldi. 24 Ocak Kararları olarak bilinen ve ülkenin ekonomik rotasını köklü biçimde değiştiren dönüşüm kapıya dayandı.  

         

         

                 12 Eylül 1980 ve Sonrası

         

                  24 Ocak 1980 yılında alınan ekonomik kararları uygulamak için yeterli siyasal destek, sivil irade tarafından değil, askeri konseyin onayıyla 12 Eylül generalleri tarafından sağlanmıştı. Çünkü sivil iktidarın bu kararları tam olarak uygulamasına fırsat kalmadan askeri darbe idareyi ele almıştı. Yeni politikalar, kısa dönemde enflasyon oranlarını düşürmek ve ödemeler dengesi açıklarını gidermek, uzun dönemde ise ihracata dayalı bir piyasa ekonomisi yaratmayı hedeflemişti.[5]

         

                 Bu amaçlara ulaşmak için; aşırı değerlenmiş kur oranlarının gerçek seviyesine çekilmesi, mal ve hizmet fiyatlarının mümkün olduğu kadar serbest piyasa tarafından belirlenmesi, KİT'lerde sübvansiyonların kaldırılması ve aşırı istihdamın önlenmesi, yabancı sermayenin ülkeye girişinin kolaylaştırılması ve faiz oranlarının devlet tarafından değil, piyasa tarafından belirlenmesi gibi tedbirlere başvuruldu.

         

                 Bu amaçla TL yüzde 33 oranında devalüe edildi. TL'nin devalüe edilmesi hem iç piyasa üzerindeki aşırı talep baskısından kaynaklanan enflasyonu aşağıya çekmek, hem de ödemeler dengesi açıklarını kapatarak döviz darboğazını aşmayı hedeflemişti. Devalüasyon sonrasında döviz kuru 1980 yılında 90, 1981'de 133, 1982'de 192 TL'ye ulaştı. Devalüasyonla birlikte faiz oranları yükselmeye başlarken, işsizlik oranları azaldı. Paranın değerindeki sürekli ve hızlı düşüş, özellikle sanayi kesiminde girdi maliyetlerini aşırı şekilde yükselttiği için, bazı şirketler finansman sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı.[6]

         

                 Bunları KİT ürünlerine uygulanan zamlar izledi. Bu zamların amaçlarından biri de, hem iç talebi daraltmak, hem de kamunun artan finansman açığını kapatmaktı. Kararların uygulanmaya konulmasından dört yıl sonra, bu politikaların burjuvazinin küçük bir kesimi dışında tüm toplum kesimlerinin çok önemli kayıplarına neden olduğu görüldü. Askeri vesayet nedeniyle sivil toplum ve sendikaların ortadan kaldırılması ya da büyük ölçüde etkisizleştirilmesi, basının denetim altında olması gibi doğrudan ve dolaylı birçok sebep yüzünden bu politikalara duyulan tepkiler ertelendi.

         

                 Kararların en temel eksikliklerinden biri, yeterli yasal düzenlemeler yapılmadan girişilen serbest piyasa politikalarıydı. Mali sektörde yeterli altyapı sağlanmadan gelişigüzel serbest faiz politikaları uygulandı. Hasta bir ekonomi, nekahet devresi yaşanmadan, dünyanın en güçlü ekonomileriyle rekabete zorlandı.

         

                 Standardize olmayan, daha doğrusu tanımı gereği bir kurum olması gereken piyasa, serbesti adı altında bir yığın bilinmezlik ve belirsizlik içinde yönünü tayin etmeye çalıştı. Başıboş bırakılan faiz oranları, çoğu bankanın bankerler yoluyla mevduat toplamasına yol açtı. Daha sonraları ortaya çıkan bankerler krizi ve birçok mevduat sahibin mağdur olması, bu sürecin doğal sonuçlarından biriydi. Ne BDDK gibi bağımsız kurumlar ne de bankacılık mevzuatına dair yeterli yasal düzenlemeler yapılmadan girilen bu sürecin, sonraki yıllarda ortaya çıkarttığı mali krizler, el yordamıyla girilen serbest piyasa deneyiminin kötü sonuçları olarak kayda geçti. Buna hayali ihracattaki bazı olumsuz gelişmeleri ilave etmek gerekir.

         

                 24 Ocak kararları ve sonrasında uygulanan iktisat politikalarının en başarılı boyutunun ihracatın arttırılması olduğunu belirtmek gerekir. 1980 yılında Türkiye’nin toplam ihracatı 3 milyar doların altındaydı. Toplam ihracat 1990 yılında 13 milyar dolara, 2000 yılında 28 milyar dolara ulaştıktan sonra, 2007 yılında ilk kez 100 milyar doları aştı.[7]

         

                 1980 sonrasında ortaya çıkan bir diğer olgu da, İstanbul ve Doğu Marmara bölgesi dışında, özellikle de Tekirdağ, Kırklareli, Sakarya, Balıkesir, Eskişehir, Manisa, İçel, Denizli, Konya, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Malatya gibi illerde ortaya çıkan ve bazı kesimler tarafından Anadolu Kaplanları olarak nitelendirilen sınaî atılımlardır. Çoğu tekstil, giyim, gıda, metal işleme, ağaç ürünleri ve kimya sanayi gibi emek yoğun dallarda basit teknolojiler kullanarak üretim yapan bu merkezler, büyük bölümü itibarıyla kayıt dışı ve düşük ücretle işçi çalıştırmanın avantajlarını kullandılar.

         

         

                 Sonuç

         

                 12 Eylül askeri darbesini yapan generallerle onların işbaşına getirdiği hükümetin rotasını çizen temel kriter 24 Ocak 1980’de alınan istikrar politikalarıdır. Bu devirle birlikte ithal ikameci sanayileşme politikaları, yerini ihracata dayalı sanayileşme politikalarına terk etmiştir. Aslında Türkiye’de o güne kadar rasyonel iktisat politikalarının uygulandığı dönem olarak sadece 1960 sonrasında DPT desteğinde atılan adımları göstermek abartı sayılmaz.

         

                 24 Ocak kararları, içe kapalı bir ekonomiyi dışa açarken en büyük tepkiyi, kapalı bir ekonomik düzende yüksek kâr marjlarıyla üretim yapan bazı holdinglerden görmüştür. Dışa açılma sürecinde, gelişmiş demokrasi ve piyasa mekanizmalarında görülen gerekli yasal düzenlemelerle bunlara ait ara kurumların yeterince geliştirilemeyişi yüzünden, Türk ekonomisi ciddi belirsizliklerle boğuşmak zorunda kalmıştır. İhracata dayalı açık bir ekonominin devlet politikası haline gelmesiyle, Türk ekonomisi dünyadaki ekonomik istikrarsızlıklara açık hale gelmiştir. Bunun en temel göstergelerinden biri, 2001 krizidir.

         


        


        

        [1] Yukarıda ileri sürülen tezi başka bir araştırmamızda ayrıntılarıyla incelediğimiz için, bu sürecin ayrıntılarına girmiyoruz.

         Abdulkadir İlgen, “Batı Anadolu’nun Dünya-Ekonomiyle Bütünleşme Sancıları ve Gayrimüslim Tebaanın Rolü (1876–1908)”, Belleten LXXI, S. 260, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2007, s. 99–159.


        

[2]Tek Parti ideolojisinin tasavvur ettiği karma ekonomi modelinin siyasi ve kültürel kodlarının bütüncül bir değerlendirmesi ve son derece titiz bir analizi için;

Parla, Taha, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmî Kaynaklar: Atatürk’ün Söylev Demeçleri II, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995.

Parla, Taha, (1995), Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmî Kaynakları: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u III, İletişim Yayınları, İstanbul.

         


        

        [3]1977’deki 5,8 milyar dolarlık ithalata karşılık, ihracat 1,7 milyar dolar, işçi dövizi girişleri 1 milyar dolar ve netice olarak cari açık 3,1 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.


        

        [4] (Sumru Altuğ, Alpay Filiztekin, Şevket Pamuk, “Sources of long-term economic growth for Turkey, 1880–2005”, European Review of Economic History, 12, 393–430.

        http://www.ata.boun.edu.tr/Faculty/Sevket%20Pamuk/publications/altug%20filiztekin%20pamuk.pdf. (17.07.2010).


        

        [5] a.g.e


        

        [6]Çelebi, Esat, “Türkiye'de Develüasyon Uyguamaları (1923-2000)”,

        http://www1.dogus.edu.tr/dogustru/journal/sayi_3/m00041.pdf?ref=http://jerli.net. (17.07.2010)

         


        

[7] Pamuk, Şevket, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürselleşme, İktisat Politikaları ve Büyüme/ Seçme Eserler-II, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2007, s.274

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele