Bir 12 Eylül Yazısı

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    12 Eylül ile ilgili birçok gazete ‘evet’ kampanyasına yardımcı olur diye benimle röportaj yaptı. Saatlerce süren röportajlar sırasında muhabir veya söyleşi yazarı “bunları ilk defa işitiyorum. Hayatım boyunca kimseden böyle fikirler işitmemiştim” gibi sözlerle bana iltifatlarda bulunmalarına rağmen gazetelerde hiçbiri çıkmadı. Bazı eski ülkücüler eğer “evet” kampanyası lehine bir takım laflar etmişlerse onlara yer verdiler.

         

                    Bu 12 Eylül sırasında yapılan zulüm ve işkencelerden daha acıtıcı geldi bana. 

         

                    3 Ağustos 2010 tarihli Vatan gazetesinde Sami Selçuk’la yapılan röportajı okuyunca yalnız olmadığımı anladım. Ben de eskiden Zaman’da, Yeni Şafak’ta, Star’da yazmıştım.  Onun psikolojisini iyi anladım. Aslında kimse gerçek demokrasi istemiyordu. Demokrasi bahaneydi. 12 Eylül vesayetinin ortadan kalktığı da süslenmiş bir yalandı. Sami Selçuk’un tuzu kuruydu da bizim yani ‘mağdur’ ülkücülerin gerçekten yeni bir vesayete mi ihtiyaçları vardı?

         

                    Niçin evet kampanyası incitici geliyordu bana? Oysa işte 12 Eylül’den hesap soruluyordu. Demokratikleşiyorduk. İnsan hak ve hürriyetlerinin önündeki engeller kalkıyordu… Öyle mi? Bizim gibi 12 Eylül mağduru ülkücülerin ‘evet’ demesi gerekmiyor muydu? Bizim beceremediğimizi Akıncı kardeşler mi becermişlerdi de biz kıskanıyorduk?  Doğruyu bir ateist de söylese, doğru ‘doğru’ değil miydi? Sevgili dostum Mustafa Çalık’ın bir TV kanalında Hüseyin Çelik’le birlikte olduğu programda söylediği gibi miydi hakikat?

         

                    Yoksa kimseyi ilgilendirmeyen bu anayasa münazaralarına, anayasa bezirgânlıklarına karşı millet sandığa gitmemeli miydi? ‘Evet’ veya ‘hayır’a gönlü ısınamayanlar, rahmetli Ayvaz Gökdemir gibi yapıp da bu referandum kepazeliğini duymazdan ve görmezden gelerek sandığa hiç gitmeseler kıyamet mi kopardı? Demokrasi geri şişeden içeri mi kaçardı? Faşizm mi gelirdi? Ülke mi bölünürdü? Bu beceriksiz siyasetçilere iktidarıyla muhalefetiyle bir ders vermek bu milletin aklına niçin gelmezdi?

         

        Yoksa BDP ile PKK ile aynı kefeye mi konulurduk?

         

                    Ne münasebet ateisttin doğrusu doğrumuz oluyor da, sandığı protesto edince koca millet PKK’lı oluyor. Olsun. Hani açılım vardı?

         

                    Hep beraber sandığa gitmezse bu millet, -Kürdüyle, Türkmeniyle, Azerisiyle, Özbeğiyle, Boşnağıyla, Alevi’si Sünni’siyle, kuzeylisi, güneylisiyle doğulusu batılısıyla- saygın bir doğrulukta ve anlaşılabilir bir dürüstlükte ittifakı gerçekleştiremez mi?

         

                    Bakın açıkça ilan ediyorum: bu evet kampanyası İslam’dan nasipsizdir. Hiçbir estetik kaygı taşımamaktadır. İslam’ın hörmet, merhamet ve aşk medeniyetinden haberi yoktur. O kadar inciticidir ki, sadece yaşayan insanları değil, mezardakileri de rahatsız etmiştir.

         

                    İslam hiçbir yeniliği kin ile ihya etmemiştir. Çünkü solmaz pörsümez hakikati şudur ki: Din ile kin asla bir araya gelmez. Oysa evet kampanyası kin kokuyor. Ne yani şimdi ben bana ‘kafes’te işkence yapan ve ne yaptığını bilmeyen; belki de şimdi cemaatte diğer Müslümanlarla beraber namaz kılan, belki de oğlunu cemaatin okullarına gönderen, belki de Asya Finans’ta çalışan o emekli işkenceci ile otuz yıl sonra hesaplaşacak mıyım? Evet kampanyası sayesinde benim kırılan gönlüm tamir mi edilecek? Ben evet, 12 Eylül mağduru ülkücü, sayenizde beyler, mutlu mu olacağım? Bana özgürlüğümü mü iade edeceksiniz?

         

                    12 Eylül’dü ve ben onun kafeslerinde bile bugünkünden daha özgürdüm. Parmaklıklarını salladığım ve tamamının sülalesini sinkaf ettiğimde evet daha özgürdüm. Ben ki, ağzıma küfür almayan efendi şairim, yanımdaki tarih öğretmeni Mustafa bey (Kayseri eğitimcisiydi) 80 şınav çekmeğe zorlandığımızda kalp krizi geçirince aynen öyle yaptım. Cumhuriyetinden, devletine, 12 Eylül’ün en üst kademesinden en alt kademesine küfür ettim. Ne oldu? Hocayı revire götürürken erinden yüzbaşısına kadar subaylara bir general gibi talimatlar yağdırdım. Emirlerimi harfiyen yerine getirdiler. Bugün bu özgürlüğümü hangi iktidar, hangi cemaat, hangi gazete, hangi tv kanalı, hangi mahkeme verebilir ki?

         

                    Referandumda sessiz kalacaktım… sandığa gitmeyecektim. Hanımla annem ‘evet vereceğim’, kardeşim ‘hayır vereceğim’ diye kararlı konuşuyorlar. Ben bilmiyorum. Hak kimden yana? Ama biliyorum ki Hak çirkinin yanında olmaz. Âkif’in dediği gibi hak namına bile haksızlığa ölsem tapamam… hüdayı kendime kul edip kendim hüda olamam. Memleketi evetçiler hayırcılar diye bölemem. Bu bölücülüğe de Müslümanlık, demokrasi, adalet, devlet, hak hukuk diyemem.

         

                    Bu oyunun içinde olamam.

         

                    Bu müsamereye katılamam.

         

                    Öyle düşünüyordum. Ama gördüm ki, ben, fikrim, milletim, topyekün bir tarih haksızlığa uğruyor. Hak namına yapılan bu çirkinliğe benim pasif bir seçici olma hakkım yok.

         

                    Şimdi buradan Bugün ve Zaman gazetelerini ve yayın müdürlerini uyarıyorum. Benimle yapılan röportajı ya yayınlatırsınız, ya da ben de yapacağımı bilirim.

         

                    Sizi 12 Eylülcülerden daha beter ederim.

         

         

         

                    Artık Bu Haddini Bilmez Medyaya Ders Vermenin Zamanı Gelmedi mi?

         

         

                    Sadece ben miydim bu gazetelerin istismarına uğrayan? Hayır. Defalarca şahit olduk ki, Nuri Gürgür ağabey de, bizim Selçuklu vakfı başkanı Turan Güven de bu muameleye uğradı. Ama hâlâ istismarlarını sürdürmek için fırsat kolluyorlar.

         

                    12 Eylül’de yaşadığımız ‘arakesit’ zaten herkesin malumu. 12 Eylül’ün ipliğini –şimdi değil- uzun yıllar evvelinden pazara çıkardığımız için bu konuda yazmaya gerek yok. Ama şuna da gerek yok ki, 12 Eylül’ün mağduru diye yaftalanıp kimi çıkar çevrelerinin üzerimizden anayasacılık düzenbazlığı yapmalarına ve sözde 12 Eylül’den hesap soracaklarmış gibi tiyatro sergilemelerine aldanmamıza…

         

                    12 Eylül’de henüz yargılanırken Kenan mitinden hesap sordum. Çıkar çıkmaz da kitabını yazdım. O vakitler bilumum İslamcı siyasetler yine bizim himmetimize muhtaçtı.

         

                    28 Şubat sürecindeki Türkiye’de Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı olarak Flash TV’de yaptığım konuşma yüzünden ağır cezada yargılandım.

         

                    Ortalık Batı Çalışma Grubu’nun takibinden ürkenlerin saldığı korkuyu ortak akıl olarak âdeta millete yayıyor, sâri bir hastalık gibi toplumun bütün kesimleri örtülü darbeye oto-matikman alıştırılıyordu.

         

                    12 Eylül’de de yargılanmış, o zaman da verdiğim konferanslardan, çıkardığım dergilerden ve Ülkü Ocakları Genel Başkanı olmaktan tutuklanmış; 12 Eylül’ün ‘Kafes’lerinde ve zindanlarında iki yıla yakın yattıktan sonra ancak sıra gelince tahliye olmuş, sonunda da beraat etmiştim.

         

                    Hapse girerken İhtilalin cuntasının en tepesindeki adama, Orgeneral Kenan Evren’e bir mektup yazdım ve ne kadar büyük bir hatanın içinde olduklarını henüz 23-24 yaşında bir genç olarak uyardım. 12 Eylül öncesi ülkücüler evet kavganın bir tarafında yer alıyorlardı, ama yaşanan uluslararası istihbarat örgütlerinin ve karanlık mahfillerin de Türkiye üzerindeki planlarının bir parçasıydı. Üniversite talebesi olarak bulunduğumuz hakikî sivil toplumda bize ecdâdımızdan intikal eden samimiyet, sadakat, vefakârlık, fedakârlık, merhamet, hizmet, hürmet ve aşk kavramlarını kendince yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorduk.

         

                    Bugün kimi prof olmuş arkadaşlar da dahil olmak üzere o zaman ne kadar ‘aptal’ olduklarını yazıp çiziyorlar. Nasıl kullanıldıklarını anlatıyorlar. Fakat kullanıldıklarına, nasıl kullanıldıklarına dair bir bilgileri hâlâ yok. Bugün de kullanılıp kullanılmadıklarını tartışmıyorlar lâkin.

         

         

         

                    Kerhen

         

                    Ben bu 12 Eylül yazısını kerhen yazıyorum. 12 Eylül’de doğrudan ihtilalin başına mektup yazmış, zindanlarında yatmış, mahkemelerinde konuşmuş ve 12 Eylül’den asla ve hiçbir vakit korkmamış ve daha hapisten çıkar çıkmaz, ‘Kafes’ adında bir roman yazmış biri olarak sadece ülkücülerin haklarını savunma peşinde olmayıp bütün mağdurların, nurcuların, Süleymancıların, milli görüşçülerin, akıncıların ve hatta kimi solcuların da haklarının savunuculuğunu yapmış ve bunu ortamın nazikliğini ileri sürenlere rağmen sürdürmüş olmanın gönül huzurunu yaşarken bugün bazı unutkanlıkları, tarihi yeniden dönüştürmeleri ve ortaya çıkan kimi ucuz kahramanları ve at izinin it izine karıştığını görünce, bazı açıklamalarda bulunmayı vazife addettiğim için yazıyorum.

         

                    2002’de hemen ele alınması gereken Anayasa değişikliğinin bugüne sarkıtılıp derin bir anlam kaymasına yol açıldığı için yazıyorum. O yıllarda var olan konsensusun izini sürüp gerçek anlamda demokratikleşme adımlarının sekiz yıl ertelenmesi suçu gözlerden saklandığı için yazıyorum. Anayasa meselesi ile hiç ilgilenmeyen ve umurunda olmayan parlamentonun, vazifesini ihmal suçunu işledikten sonra hiç sıkılmadan milletin karşısına evetçi veya hayırcı olarak çıkabilme cesaretinden iğrendiğim için yazıyorum.

         

                    Ben bu 12 Eylül yazısını, 12 Eylül Anayasası’nı yüzde 90’lardan fazla evet oyu ile taçlandıran gafillerin ve sorumluluk hissi olmayanların hâlâ nasıl olup da demokrat kesildikleri saçmalığına tahammül edemediğim için yazıyorum. Yoksa darbecilerle mücadele etmiş 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da açıkça karşı koymuş; 12 Eylül’ün de 28 Şubat’ın da üzerine sadece siyasî duruşu ile değil, şiirleri ve romanlarıyla da gitmiş ve darbecilerin tanklarını da çiğnemiş birisi olarak medyada, parlamentoda, akademi dünyasında yalandan demokratlık yapanların ve keçinin olmadığı yerde ‘abduraman çelebi’ edası gösteren zerzevatın varlığından tiksindiğim için yazıyorum. Bunların arasına son zamanlarda hukukçu geçinen adamları da katmam lâzım elbette…

         

                    Hiç çile çekmemiş, hiç mesuliyet paylaşmamış, hiç tarih bilgisi ve bilinci olmayan insanların artık yazılı ve görsel basında uluorta cirit attığı bu ülke akıl tutulmasının yanında derin bir iman sarsıntısı geçirmektedir. Akıl tutulması halledilmeyecek bir mesele değildi. Ama artık yaşanan iman tutulması yüzünden bu memleket iflah olmaz.

         

                    Öyle ki bu halde yaşaması bile insanlık barışı, Türklüğün tarihsel iddiası ve hakkın rızası açısından sakıncalıdır. Aklını ve imanını yitiren bir siyasal ve sosyal yapılanmanın yaşaması bir takım immünolojik takviyelerle ancak mümkündür. KORTİZON TEDAVİSİ YETMEZ.

         

                    12 Eylül de, 28 Şubat da, bunlardan öncekiler; 27 Mayıs da, 12 Mart da hep ABD’nin takibinden, kontrolünde, izninde yapılan askerî müdahalelerdir. Eğer son askerî müdahale iddiaları doğruysa -ki doğru olduğuna inanıyorum- bunları Taraf gazetesinin yahut bir takım sivillerin, filanca savcı veya hâkimlerin bizzat da polislerin ortaya çıkarıp ülkeyi demokratlaştırdıkları şeklinde özetlenebilecek bazı yayınlar, keloğlan masalları kadar inandırıcıdır. Evet, bir müdahale kokusu var, hazırlığı, hevesi var. Ama bunu deşifre eden, bu sefer izin vermeyen yine öncekilere izin veren ABD’dir. Bu durumda karşı darbe iddiaları da darbe iddiaları kadar geçerli demektir. Yani ABD, izin vermediği darbe heveslilerini aynı zamanda yargılatmış, kamuoyunda deşifre ettirmiş, derdest ettirmiştir. O zaman ülkenin daha demokratlaştığı, askerî darbeleri önleme beceresi ortaya koyduğu, insan haklarının geliştiği iddiaları kulağa hoş gelen ve bazı echel ve eblehleri huzura kavuşturabilecek hikâyelerdir.

         

                    İddia ediyorum ki, bu ülkede her zamankinden fazla darbe için müsait ortam vardır ve eğer konseptini geliştirir, yeniden global güçlerle paralel düşerse eskilerinden çok daha kolay hele hele tereyağından kıl çeker gibi darbe yapılabilir. O zaman da yine biz yargılanırız, emin olun. Nasıl 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta yargılandıysak o zaman da yine biz yargılanırız. Bugünkü darbe karşıtları, bugünkü demokrat ve liberaller hani yeni yetme bir gazeteci çocuk var ya Kütahyalı mı ozan küto mu nedir, onun gibi kıvırmaların en mikemmelini gerçekleştirerek yeni düzende yerlerini alırlar. Baba oğul altanlar, baba oğul ve ana orallar-çalışlar, ardıçlar, kırlangıçlar, aközler peközler kritik dönemlerde piyasaya salınan sözde kalem sahipleridir.

         

                    Gelelim 12 Eylül’ün bugünkü izlerine…

         

                    12 Eylül’den kurtulabilmek için onun bıraktığı yapıyı göçertmek lâzımdır öncelik ve ivedilikle…

         

         

         

                    12 Eylül Nedir?

         

         

                    12 Eylül 1978 yılında planlandı. Bunu General Demirel de açıkladı. Yeterince kan dökülmemişti ve askeri müdahale için ortam oluşturmak gerekiyordu. Bugün artık açıktır ki, Sivas, Maraş ve Çorum olaylarının arkasında bazı CIA ajanlarıyla onların yerli işbirlikçileri vardır. Üç büyük olayda da sağ ve sol örgütlerin olayın başlangıcında doğrudan bir etkisi yoktur. Bu üç ilimizde Alevi-Sünni çatışma potansiyeli değer(!)lendirilmiştir. Ama her üçüne de olaydan bir gün sonra gittim. Çatışma kadar birleşme potansiyeli de değerlendirilebilecek bir şeydir her zaman bu topraklarda…

         

        Sonunda kullanılan kullanıldı. Kullanılmayan kardeş kavgasının önüne geçmeye ve global güçlerin işlerini bozmaya çabaladı. O zamanlar kullanılanlar nasıl olsa kullanılmaya alışkın olduklarından bugün de kullanıldıkları halde bunu biraz daha semirme potansiyeli olarak değerlendiriyor olabilirler.

         

        Ülkücüler, medeniyet dirilişçiliğinin farkında olarak -tabiî ki bunlar bir partinin hazır kıtası değil gerçekten medeniyetinin organik aydını olarak var olagelen mayadır- bölünme ameliyelerinin önüne geçtiler. Önce “Eller Silah Değil Kalem Tutmalı” dediler. Sonra “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” dediler. Kategorik olarak gençliği değerlendirenlerin, satranç masasında bizi piyon yerine koyanların oyunlarını bozdular. Darbe gecikti ama sonunda oldu. 11 Eylül günü her tarafta bomba süsü verilmiş pankartlar asılıydı. Hemen hepsi de sol fraksiyonlara aitti. Vatandaş 11 Eylül günü yaşatılan karışıklık üzerine şöyle dedi: Yeter artık kim gelirse gelsin!

         

                    Nokta dergisi sokakta Alman Nazi subaylarına kimlik kontrolü yaptırdı. Kahraman Türk milleti Nazi subaylarına yerlerde sürünerek kimliklerini gösterdi. Kısaca asker gelsin de bu isterse Alman askeri olsundu.

         

                    Asker geldi ve herkes sustu. 11 Eylül günü kapışanlar 12 Eylül’de durdular.

         

         

        “..Dokuzyüzelliyedili çocuklar

        Ya onlar

        Onlar yaşamadılar, yoktular

        Bir beton kafeste bin çocuk unutuldular.

        Bin sevda yüklüydü gönlüm

        Bir kan okyanusudur şimdi..”

         

         

        “..Kapılarında dev sancılı atlar kişniyordu

        Şehsuvarını kaybetmiş küheylanlar

        Yusufiye medreselerinin

        Yıldızlar akıyordu omuzbaşlarından

        Toprağa göklerin selamı gibi

        Sefih ve mağlup

        Zebaniler bayram ediyorlardı ellerinde zil

        Ellerinde hürriyetin tokmağı

        Zebaniler adalet kusuyorlardı

        Çiçek tozları savruk savruktu

        Yeni gelinler erkek çocuk düşlüyorlardı

        Geceler mum ışığı kadardı

        Boynuna halat geçirdiler masumun

        Boynu ıpılıktı

        Kalbi buzdan..”

         

         

        “..zil çaldı mı yatalım mı

        Sabah erken kalkalım mı

        Birden yüze sayalım mı

        Bir ki üç dört bir ki üç dört

         

         

        Yârdan mektup bekleyene

        Baba evi özleyene

        Zulada aşk gizleyene

        Bağırttılar bir ki üç dört

         

         

        .. bir ki üç dört bir ki üç dört

        Ey adalet üstünü ört

        Ayazda kaldı hürriyet

        Bir ki üç dört bir ki üç dört...”

         

         

                    Yarım milyona yakın insan hapishanelerde karavana yedi. Bu ekonomik olarak da devlete ağır bir yük yüklemekten başka bir şey değildi. Milyonlarca insan 12 Eylül’ün tembellik ve küskünlük ortamından geçti. Ülke istihdam bakımından da üretim bakımından onlarca yıl geriye gitti.

         

         

         

                    12 Eylül Global Planın Parçası

         

         

                    Peki, bütün bunlar niye yapıldı, niçin bu kadar kan döküldü?

         

                    Sonradan ortaya çıktı ki, bütün mesele Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesi için Türkiye vizesinin kalkması idi. Yunanistan NATO’ya Kenan Paşa’nın izniyle geri döndü ve sonra Avrupa Ekonomik Topluluğuna girdi. Oysa Türkiye ve Yunanistan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na birlikte girebilecekti. Türkiye elindeki en mühim kozu bedavaya terk etti.

         

                    Fakat o curcunada bu anlaşılamadı. Yıllar sonra Türkiye’nin belki de elli yılına mal olacak bir süreç başlatılmıştı. Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte gireceği AET, tıpkı NATO gibi bir gevşek birlikti. Avrupa Birliği henüz kurulmamıştı. Bu ekonomik birliğe Türkiye’nin girmesi mümkündü ve Sovyetler Birliği ayaktaydı. Batı, Türkiye’yi topluluğa alma heveslisi değildi, ama şimdikinden çok daha kolaydı. Üstelik gireceğimiz topluluk bugünkü tek devlete doğru giden Hristiyan kulübü havasında değildi. Türkiye girseydi birlik teşekkül etmezdi ve bu da dünya barışı için daha ehven-i şerdi.

         

                    Kaçırılan fırsat ve bedavaya verilen koz işte Türk tarihinin seyrini değiştiren ve Türkiye’yi bugün Osmanlı’nın son dönemi gibi dışa fazlasıyla bağımlı hale getiren yahut her an küme düşürülebilecek bir akıl tutulması sürecinin bir sonucuydu.

         

                    12 Eylül’den ders çıkaranlar geç de olsa sonraki yıllarda tecrübelerini bazı ortamlarda paylaştılar. Siyaset, medya ve akademi dünyası bu tecrübelerden ne yazık ki çok kötü yararlandı. En pespaye olanları “kötü para iyi parayı kovar” sözünü haklı çıkarırcasına piyasa oluşturdular.

         

                    Bu da 12 Eylül’ün bir planıydı aslında. Hakiki çilekeşler samimi ortamlarda paydaş olurken, kimileri 12 Eylül’ün bazı raporlarına ve projelerine uygun olarak konuşlandırıldılar.

         

                    Mesela daha 12 Eylül’ün son planlarının yapıldığı Ankara Gölbaşı’ndaki Vilayetler Evi’nde üç ABD generali ile üç Türk generali kod adlarıyla birlikte 3, 7 ve 11 Eylül günleri üç toplantı gerçekleştirdiler.

         

                    12 Eylül nasıl yapılacak, operasyon boyutları ne olacak, tıpkı 28 Şubat’taki kriz yönetimi gibi aşama aşama yapılacaklar yazıldı. Bunlardan biri şu idi. “Gençler de politize edilecek, sekse ve spora yönlendirilecek.”

         

                    Bunun için de erkekçe, playboy gibi dergiler çıkarılacak. Bu ekibin başında Hınçal abi yer alacak. Ekipte kimler mi var? Bugün cemaatin ve diğer Müslümanların çok hayran olduğu liberal demokrat anti darbeci yazarlar… Hınçal ağabeyin bu çömezleri bugün sözde darbe karşıtı… darbenin yani ana darbenin içinde yer alan medyamenler bugün darbe karşıtıymış gibi lanse ediliyorlar. Bu lansman bilgi toplumu önderi ABD tarafından 28 Şubat’ta değişik bir forma büründü, sonrasında da daha değişik bir forma…

         

                    1979 yılında olası bir darbe sonucu ülke yönetiminin kimlere bırakılacağı raporunda da tıpkı seks ve spor gibi bir lansman söz konusuydu. Buna göre Turgut Özal’ın ismi ilk orada zikredildi. Biz o zaman sorduk kim bu diye? DPT müsteşarı… Allah Allah… bir memur nasıl bu kadar siyasi lider varken, siyasi partiler varken gelebilir diye… fakat sonra biz de unuttuk. Özal kırk yıllık politikacıymış gibi geldi ve oturdu. Halk onu seçtiğini zannetti. Tıpkı Menderes’i seçtiğini zannettiği gibi…

         

                    Biraz geriye dönmek olacak ama ona değinmeden geçmek olmaz. O da global kurgunun ürünüydü. Bu halk mı kurdu Demokrat Partiyi… ne gezer? NATO’da ve Batı dünyasında yer alabilmek için İkinci Dünya Savaşı sonrası tek partili hayatı Türkiye götüremezdi. Çok partili hayata geçmek gerekiyordu. Devlet buna hazırlandı. CHP içinden dörtlü deklarasyon yayınlandı ve CHP’li bazı üyeler DP’yi kurdu. Yani yine siyasi hayat tepeden dizayn edildi.

         

         

                    Sonra 27 Mayıs’a geçit verildi. Su müdürü DP’nin mirasçısı yeni partiye montelendi. Erbakan ve Türkeş ikisi de bu yeni partiye girmek istediler. Ama Milliyetçiler Derneği’nde beraber olanlar üç ayrı siyasi yapılanmaya sürüklendiler. Neden?

         

                    28 Şubat da bir siyasi yapılanma getirdi. Her darbe veya her darbemsi planın arkasında mutlaka global bir düşünce trafiği vardır ve bunların sonunda medyada(yeni gazeteler, dergiler ve TV kanalları), iş dünyasında(ATO, TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD ve diğerleri), akademik hayatta(YÖK, üniversiteler) ve siyasi hayatta(yeni partiler, değişimler…) yeni yapılanmalar ortaya çıkar.

         

                    Aslında bu fiiliyat Tanzimat’tan beri vardır. Zannedersem Ali veya Fuad paşalardan birine ait olacak batıya karşı bir hitapta şöyle denmişti: “bizim kendimizi ıslah etmemiz mümkün değil. Bize yandan bir darbe lazım.” Böylece bizi silkelemesi için batıya yapılacak çağrıların önü açılmış oluyordu. Bu süreç bugün de farklı söylemlerle sürmektedir. Bunu en son fıkıh hocası Yeni Şafak yazarı hocamızda da gördük. AB üyeliği önemli değil bu sayede içerde olumlu şeyler olmaktadır biçiminde özetlenebilecek bir çıkarsama…

         

                    Bu kanaat handiyse bütün İslamcı politikaların mihveri… Türkiye’nin AB üzerindeki hakları, elli yılı aşkın sürdürdüğü politika mühim değil; içerdeki bir takım yapıları çözebilmek için AB sürecini kullanmak güdüsü… Oysa AB ile uyumda o kadar çok teknik mesele var ki takip edilmesi gereken… Böyle olunca da bu güdülemenin farkında olan AB heyetleri kendi kozlarının izini sürmeyen Türkiye’yi farklı bir müzakere sürecine soktular.

         

         

         

                    Çevrenin Taleplerini Merkezde Emmek

         

         

                    Gerek AB üzerindeki politikalarımız, gerekse Sovyetler sonrası bölgesel politikanın ihmali Türkiye’yi 12 Eylül sonrası akıl tutulmasına, kendi içine kapanmaya, siyasi ve ideolojik korkulara itti.

         

        12 Eylül durduk yere Kürtçeyi yasakladı. Türkiye’nin gündeminde böyle bir şey yoktu. Bir de Bülent Ersoy’u… Bu geleneksel halk dalkavukluğu idi. 12 Eylül içeriye tıktığı kimi siyasetlerin kenarında köşesinde kalmış ve psikolojik olarak da teslim olmuş olanlar arasından yeni isimleri “tanrının eli” değişmişçesine öne çıkardı. Üniversitelere, siyasi partilere, gazetelere ve dergilere -o zaman henüz özel kanallar yoktu- plase etti. “Bizler içerde mahpusuz ama fikrimiz dışarıda iktidar” sözü o yıllara aittir.

         

                    Üç ana ideolojik damar by-pass’la akışını ve yönünü yeniledi.

         

                    Zaten iktidar hevesi bir kenar merkez ilişkisidir. Çember teorisidir. Kenarda kalanlar ortaya alınarak entegre ve enterne edilirler. Kenarın talepleri merkezde emilir. Milliyetçiler, İslamcılar ve solcular böylece çevrenin taleplerini merkeze taşıyan önceleri biraz radikal söylemler taşısalar da sonradan merkezde akredite edilen unsurlardır. En son olarak da dünya kapitalizmine karşı bir medeniyet varisi pozisyonunda olanlar kalvinist – İslamcı senteze muvafık olmuşlar ve çevrenin taleplerini merkezde elimine ederek sisteme uyumlaştırılmışlardır. Artık global çözümlemede alternatif olmaktan çıkarılmışlardır. Problem zihniyet olarak yoktur. Varsın vakko eşarplı kızlar çok benzin yakan ciplere binsinler… konu gündeme gelmiştir geri dönüş yoktur. Sayın filanca yüz bin dolarlık saat aldı mı almadı mı?...

         

                    Yeni liberal faşistlerin İslamcı potansiyeli elimine etmek için tıpkı Hınçal ağabeynin seks ve spor programında olduğu gibi bir süreci lait-motive olarak işletmeleri 28 Şubat’tan sonrası için dikkat edilmesi gereken bir husustur. Hınçal’ın talebeleri 28 Şubat’ın 12 Eylül’ün devamı olduğunu ve bir global proje olduğunu ortaya koyuyor. Sistem çevreyi merkezde emmeye devam ediyor.

         

                    Artık medyada vakko eşarplı kızlar arzı endam edebilirler eskinin stalinist-maocu bugünün liberal ablaları ile birlikte…

         

                    Gariban Müslüman yazar heveslileri ozan küto ile birlikte sap yiğip saman kusabilirler. Tanzimattan beridir söylenegelen yarı aydın tipi yeni örnekler kazanabilir. IQ’sü düşük onlarca kadın erkek zihinsel kemale erişin pornografik versiyonlarını ekranlarda ve köşelerde paylaşabilirler. Korkutulmuş. Misyonu elinden alınmış, tarihsel kimliği iğdiş edilmiş halk gafletle eğlencelik olsun diye bu mastürbasyonda kimi zaman seyirci kimi zaman katkıcı olarak yer almaktadır.

         

                    Artık Nurettin Topçu’nun masum bir milletin kalbiyle oynamak dediği kavramsal çerçevenin dışına çıkılmıştır. Kimse masum değildir artık. Din ile kin bir arada bulunmaz diyen, İslam’ı sömüren siyaset diyen Topçu’yu dinleyen ve anlayan ne yazık ki artık yok denecek kadar azdır değil, yoktur.

         

          

         

        28 Şubat: Proje Devam Ediyor – Postmodern Darbe

         

         

                    Evet, 28 Şubat 12 Eylül’ün örtülü biçimidir. Postmodern bir darbedir. Bunu da ilk söyleyen benim. Hem o zamanlar Yeni Hafta mıydı Gündüz müydü orada yazdım. Hem Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olarak demeçler verdim. Hem de son olarak Flash TV’de konuştum. Bu konuşma sonrası o açık oturumda bulunan Akın Birdal vuruldu. Ben de mahkemeye verildim. Tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi iki defa beş - on beş yıldan yargılandım. Kim mi beni mahkemeye verdi? Batı Çalışma Grubu başkanı Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir. Ne yazıyor mahkemeye verdiği yazıda? Savcı bana yazıyı gösterdi emir yüksek yerden diye… Altında Çevik Bir’in imzası. Genelkurmay İkinci Başkanı. Ne diyor son cümlede? Rica ederim diyor. Yani bürokraside rica emir demek. Emrediyor. Bu kişiyi Türk milletine ve Türk ordusuna hakaretten yargılayın ve şu cezayı verin diye… peki şimdiki hukukçular, şimdiki anti darbeciler, şimdiki demokratlar neredeydi? Ve neden hâlâ beni ilgilendirmez ama o kadar general içeri alındığı halde Sayın Bir hakkında hiçbir şey yok? ABD mi yine hatıra geliyor?

         

                    Ne demiştim. Mahkemeye sunulan bant çözümü şu:

        “Band Çözümü:

        25 Ekim 1997- Flash TV- Beyaz Sayfa-Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu'nun Konuşması

         

         

  1. Tur:

         

        Son günlerde bir takım yazarlar tutuklandı, tutuklanmaya devam ediyor, belki bundan sonra da tutuklanmalar olacak. Konuyla ilgili sizin görüşlerinizi almak istiyoruz.

         

         

                    Sayın Başkan, Teşekkür ederim Sn. Karakoç tabiî apansız yakalandık. Çünkü biz alıştık önce parlamenterlerimize söz vermenize. Efendim Türkiye'de insan hakları problemi demokrasi problemiyle atbaşı gidiyor. Birlikte almanız anlamlı. Yazarların tutuklanması meselesine gelince de bu sadece son günlerde olmuyor. Türkiye'de demokrasi tarihi içinde sürekli olan bir şey. Bundan sonra da olacağı kaçınılmaz. Burada esas mesele sadece bir meslek örgütünün toplumun bir kesiminin durumunu ele almak değildir. Geçenlerde Sayın Başbakan da Demokrasi basın özgürlüğüdür diye bir açıklamada bulundu. Tabiî demokrasiyi salt basın özgürlüğü diye algılarsak eksik kalan bir yan hep olur. Tarihteki hürriyet mücadelelerine de değinmek lazım. O zaman Orta Çağdaki Kilise hürriyetini de devrinde kutsayanların anlamlı bir tahlilde bulunduklarını da kabul etmemiz gerekiyor.

         

                    Efendim demokrasi sadece basın özgürlüğü değildir. Doğrudan doğruya halkın iradesi anlamı taşıdığına göre öncelikle inisiyatifi ele alan bazı azınlıkların da yönetimde söz sahibi olmasının yahut da tahakkümünün önüne geçilmesini zaruri kılıyor. Sayın Akarcalı daha iyi bilecekler; çünkü efendim Robert Dahl'un kitabını onlar tercüme edip yayınlamışlardı, Demokrasi vakfı olarak. Orada demokrasi için çok ciddi tehlikelerin bulunduğu ve karşı tezlerin incelenmesi gerektiği vurgulanır. Demokrasi elbette ki Dünyanın en iyi sistemi değildir. Fakat kötüler arasında en iyisidir. Yahut da iyi sistemlerin ya da iyi insanların yetişmesine fırsat verebilecek bazı sistemlerin arasında demokrasi ehven-i şer bir rejimdir. Hiç olmazsa kötüler çok kötülük yapamaz o rejimde, ama tarihte illa kaliteli işler, iyi adamlar efendim iyi yazarlar, iyi yöneticiler demokrasiler içerisinde çıkacak diye bir şey yok Demokrasiler kendi eleştirisini sürekli yapması gereken rejimlerdir. İnsan hakları meselesi sadece demokrasi içerisinde de ele alınabilecek bir mesele değildir. İnsanlığın var oluşundan beri tartışıla gelen konuların başındadır. Sürekli bu kavramları tartışa gelmişlerdir ama vaktimiz olmadığı için oralara girmek istemiyorum. Demokrasiye de tartışacak değiliz başka rejimleri de tartışacak zaman yok ama öncelikle son günlerde Cumhuriyet ve demokrasi arasında meydana gelen tartışma aslında Türkiye'nin anlamlı bir siyasi ayrımını da bize hatırlatıyor. Aslında Türkiye'yi bu konuda şanslı kabul edebiliriz. Çünkü efendim Türkiye'de demokrasiyi bahşedenler genellikle tek parti rejimin eseridir. Türkiye de ilk partileşme (zannediyorum 120. yılını kutlayacağız önümüzdeki yıl) döneminden beri Türkiye’de genellikle demokrasi yukardan bahşedilmiştir. Ve askeri bir rejimin halka olan bir iyi niyet gösterisinden ibarettir. Türkiye de modernleşmeyi kuranlar ona istedikleri kılıfı vermişlerdir. Demokrasi de bunlardan biridir.

         

         

  1. Tur:

         

         

                    Biraz önce Akın Bey de iktidar ve hükümet arasında bir ayrım yaptı. Gerçekten de doğru. Türkiye de asla iktidar değişmiyor. Onun için de zaman zaman toplanıyoruz. Siyasi parti temsilcileri, sivil toplum unsurları yapacağımız bir yere kadar Parlamentoya elbette ki göz nuru gibi sahip çıkmamız gerekir, her şeye rağmen kazanılmış bu noktalarda -hiç olmazsa Türkiye'nin kazandığı bazı noktalar var- bu noktalarda geriye asla dönülmemesi lazım.

         

                    Türkiye 12 Eylül gibi bir darbeye de asla tahammül edemeyeceği için örtülü darbelerle ancak modernize ediliyor. O bakımdan da gelinen belli noktalar var. Bazıları bazı şeyleri aynı şekilde yapamayacaklar. Fakat bazı düşüncelerin de aynı şekilde olduğunu görüyoruz maalesef.

         

                    Bu, halkımızda yer etmiş bir takım fikir hareketleri olsun düşünce hürriyeti önündeki engelleri kaldırmak isteyen hareketlerde olsun hepsinde var.

         

                    Bunu nasıl aşarız, eğitimle mi aşarız? Eğitimle falan aşılmaz, eğitilmiş insanların, görüyorsunuz üniversite rektörü olmuş adam ama alabildiğine faşist bazı şeyleri dayatmak için bazı mahfillerin kalemşorluğuna soyunuyor mesela. O bakımdan Türkiye'nin öncelikle tarihi süreci içinde ülkemizin yüzyıllarda oturmuş birikimleri var. Onu göz önüne almak lazım önce..

         

                    Bir milli sivil stratejik konsept geliştirmek lazım. Her şeyden önce; Başka konseptlere ram olmak durumundayken... Milli stratejik konsept! Çünkü eğer bu konsepti geliştiremezsek;yani ortak demokrasinin aslında esas güzel taraflarını harekete geçirecek 1. turda bahsettiğim ortak iyi fikrini bulmamız lazım, ortak iyi fikri... Bu toplumda kimin ortak iyi fikri var? Herkes herkese düşman, çünkü korkularının esiri.. Efendim Aleviler Sünnilerden korkuyorlar, çünkü RP gelirse herkes başını kapatacak, efendim laiklere zorla namaz kıldıracak; efendim öbürleri gelirse, Müslümanlar veya İslamcı diye kendilerini tarif edenler belli korkuların esiri, Türkiye önce bu korkulardan kurtulması lazım ve demokrasiyi halk etmemiz lazım. Uğruna mücadele edip hak etmediğimiz için dolayısıyla bu hoşgörü ortamının fikirlerinin karşı karşıya gelip de gerçekten fikir zemininde birbirlerini geliştiren bir çatışmayı bu masa etrafında yapamıyoruz da birbirimizin arkasından kuyu kazıyoruz... ve devleti de burada bir araç olarak kullanıyoruz.

         

                    Türkiye korkak; korkularının esiri, fakat korkularını aşarsa önü açık.

         

                    Hukuku da bir araç olarak kullanıyoruz. Türkiye'nin son geldiği gün hukuk devleti yerine hâkim devleti tartışması vardır. Şu anda Türkiye; hâkim devletidir. Yargının bağımsızlığını isterken bir de bu tehlikeye işaret etmem gerekiyor. Çünkü Türkiye şu anda hukuk devleti tartışması içerisinde iken birden bire efendim meseleyi hâkimlere havale eden, bazılarının beceremeyeceği işleri, asla da yapamayacağı işleri hâkimlerin üstüne atan hukukun üstünlüğü bakımından o mahfillerin bir takım senaryolarını harekete geçirmek isteyen bir durum ile karşı karşıya. Türkiye'de her şeyden önce gerçek siyasi temsil yok; önce bunu kurmak lazım.

         

                    Tepeden inme genel başkanlar var. Kongreyle o partinin geleneğine tasallut ederek genel başkan olanlar var. Gerçek bir siyasi temsil yok. Sivil toplum unsurları gerçek sivil kurumlar değil; halkın kendi kendine o siyasi katmanlara kültürel tabakalara, siyasetin uygulama alanlarına yani yürütmeye dönüştürme kabiliyeti yok, parlamentonun nasıl oluştuğu ortada.

         

                    Vatanlarını sevdiğini iddia edenlere söylemek istiyorum. Vatanlarını bizden daha fazla sevdiklerini sanan, işte birtakım çeteleri kuranlar, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na girmesini istemeyen ekonomik yapılanmalar, bazıları birbiriyle içli dışlı... Sadece Türkiye'de öyle vurun abalıya türünden Abdullah Çatlı çeteleri yok; ekonomik çeteler var. Bunlar Türkiye'nin Avrupa Topluluğu’na girmesini, Avrupa’yla rekabet yapmasını istemiyorlar. Siyasi yapılanma da bunlara ram oluyor. Efendim Türkiye'nin bir takım geleneksel müesseseleri de...

         

                    Özür dilerim süremi aştım ama onlara söyleyeceğim bir söz var.

         

        Korkularınızı yenin ve Türkiye'ye güvenin, halkın değerlerine güvenin; Teşekkür ederim.

         

        Süreyi aştınız.”

         

         

         

                    Gerisi Fasa Fiso

         

         

                    Kalın cümleler yargılanmam için gerekçe gösterilen cümleler. Örtülü darbe lafı ve korkak ama lafı…

         

                    Bektaşi gibi cümlenin gerisini almıyor, yani ama’dan sonrasını… Türkiye korkak dedi: bu Türk milletine hakaret… Örtülü darbe dedi bu orduya hakaret.

         

                    Şu yukarıdaki irticalen TV’de yaptığım konuşma bile düşünce özgürlüğünün içinde değildi. Peki, biz bugün neyi tartışıyoruz. Bugün yargı yüz binlerce Türk milletine hakaret ve orduyu zelil eden çok taraflı iş ve söylemlerden dolayı kimseye bir şey yapabiliyor mu?

         

                    Hangisi iyi ya da doğru?

         

                    Elbette ki ikisi de yanlış.

         

                    O halde?

         

                    Bugünkü kafa karışıklığından kurtulmak için Cumhurbaşkanı’nın 14 Temmuz 2010’da yaptığı açıklama galiba en doğrusu:

         

                    Evet yeni bir anayasa lazım.

         

                    Bu değil…. Bu kadar uzun Hâkim seçimi için madde olmaz. Böyle anayasa değişikliği olmaz. 2002’den beridir var olan konsensusu değerlendiremeyen bütün meclis suç işlemiştir. 12 Eylül anayasasından Türkiye’yi kurtaramamışlardır. Bugünkü düzenleme daha sonraki iyiler için iyi bir adım değildir. O yüzden her şey yapılan her şey Türkiye’yi yoran darbelerin yaptığı işi yapmıştır sadece…

         

        Yapılan her şey keenlemyekündür.

         

                    Sıfırdan başlanmalıdır. Referanduma gidilmemelidir. Madem salakça referanduma gidilmektedir. Millet salak olmadığını ve bu pornografinin içinde katılımcı olmayacağını göstermelidir. Bu değişiklik onu ilgilendirmemektedir. Mesela sandığı yüzde 50 nüfus gitmese ne güzel olur? 12 Eylül’den de 28 Şubat’tan da ancak böylece intikam alınır.

         

                    Gerisi fasa fiso…

         

         

                   

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele