12 Eylül 1980’e Gelirken Parlamento Dışı Solun Vaziyeti

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    Türk fikir hayatının en çorak ve seviyesiz günlerini yaşamaktayız. Bu değerlendirmeyi biraz daha genişleterek politik hayata da teşmil etmek mümkün olabilir. Belki bu tespit çok sert kabul edilebilir. Okuduklarımızı bir kenara bıraksak bile 1960’dan itibaren öğrencilik ve meslek hayatımızda izlediklerimiz, dinlediklerimiz bunu göstermektedir. Bilgiye ulaşmada önceleri tahayyül bile edilmeyen gelişmeler, yüksek öğretimin yurt sathına yayılması sosyal bilimlerde gelişmeyi ve buna paralel olarak fikir hayatımızda ümit edilen zenginliği ve seviyeyi artıramadı.

         

                    Bu gerileme düşünce hayatımızın bütün çizgilerinde görülmektedir. Geçmişte siyasi fikirlerinden dolayı çile çekenler küçük çıkarlar peşinde koşmayı akıllarına getirmemişlerdir. Fikirlerini tebliğ edebilmek için önlerine çıkan ilk fırsatı değerlendirmişler, kıt imkânlarla uzun ömürlü olmayan dergiler çıkarmışlar, dernekler kurmuşlardır. Bu çalışmalar tarihe intikal etmiştir.1961 yılında kabul edilen anayasanın sağladığı imkânlarla o zamana kadar genellikle illegal çalışmak mecburiyetinde kalan sol düşünce bu tarihten sonra çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Önce tartışma seviyesinde gelişen hareket hızla teşkilatlanmış bir grup sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin başına Mehmet Ali Aybar’ın geçmesinden sonra toplumun her kesiminde etkili olmuştur.

         

                    Mevcut kanunlar sebebiyle açık politika yapamayan eski tüfeklerin gençlik kesiminde etkisinin artması,1968 yılında biraz hürriyet isteyen Çekoslovak yönetimi üzerine Sovyet tanklarının gönderilmesini eleştiren Aybar’ın, Behice Boran-Sadun Aren ikilisinin şiddetli muhalefetiyle parti içinde etkinliğinin azalması, sola sempati besleyen gençlik kesiminin parti denetiminden çıkması, demokratik parlamenter mücadele yerine şehir ve kır gerillacılığı tartışmalarının revaç bulması ve peşinden 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ile kitle hareketlerinde 1974 yılına kadar mecburi bir sessizlik dönemi yaşanmıştır. Bu ara dönemde TİP kapatılmış, belli sayıda militan önder tutuklanıp yargılanmış, silahlı müsademede öldürülenler ve yargılanıp asılanlar olmuştur.1974 yılında çıkarılan af kanunuyla her şey eskisinden daha hızlı ve etkili olarak kaldığı yerden başlamış, giderek can kaybının görüldüğü kitle hareketleri çoğalmıştır.12 Eylül 1980’e gelindiğinde büyük şehirlerde kitleler anarşinin birden kesilmesiyle rahat nefes almışlardır. Yönetime gelen askerler yakın geçmişte yaşananları etkisiyle toplumu kaostan çıkarmak iddiasıyla günümüzde siyasi tartışma malzemesi haline gelen birçok icraat yapmışlardır. Çok sayıda tutuklama, işkence yapılmış ve yurt dışına kaçan olmuştur. Gerçek suçlunun aranması esnasında günahsız insanların da canı yanmıştır.

         

                    Bu yıldönümü vesilesiyle sol düşüncenin 12 Eylül’deki çerçevesini belirlemek istiyoruz. Bu belirlemede kaynaklarımız büyük ölçüde hareketin içinden gelenlerin sonradan yaptıkları değerlendirmeler, öz eleştiriler ve hatıra parçalarıdır. Düşünce evrenimizin bu kesiminde diğerlerine göre öz eleştiri yapabilme geleneği bulunmaktadır. Bu gelenek, aynı zamanda onların bütün budama ve tahribatlara, Sovyet sisteminin tasfiyesinin uyandırdığı hayal kırıklığı ve ümitsizliğine rağmen ayakta kalmalarını sağlamaktadır.12 Eylül, bu kesimden bazılarının keskin dönüşlerine de vesile olmuştur.

         

                    Cumhuriyet sonrasında Türk solu illegal faaliyeti sebebiyle sınırlı sayıda insana ulaşmıştır. TKP’nin ilk lider kadrosu Marksizm’i iyi biliyordu. Gerek gördükleri genel eğitim gerekse parti okullarındaki ideolojik eğitimlerle belirli bir seviyeye ulaşmışlardı. Tıp eğitimi gören Dr. Şefik Hüsnü Değmer, Manisa’da sürgünde öldüğü 7 Nisan 1959 tarihine kadar TKP’nin önderliğini yapmış ve komünizmi benimsediği gençlik dönemlerinde Kurtuluş dergisinde oldukça muhtevalı ideolojik yazılar neşretmiştir.[1] 1980 öncesinde Türk solu içinde Değmer’in mirası üzerinde keskin bir mücadele yürütülmüştür. TKP’nin sondan bir önceki lideri İsmail Bilen(Laz İsmail), onun TKP’nin kurucusu olmadığını ileri sürmüştür. Değmer’e Sovyetlerin dağılma sürecinde en fazla Maocu grup sahip çıkmıştır. Bu durumu TKP önderi İsmail Bilen, ‘Türk Solu’nda, Aydınlık’ta karanlık oyunlar oynayanlar.’ biçiminde değerlendirmiştir.[2] Eski nesil Marksistlerin ekserisi Türk tarihinin genel meselelerine yabancı kalmışlardı. Sadece parti şemsiyesi altında kendisine yer bulamayan ve nevi şahsına münhasır bir kişilik olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarihe yönelmiş ve kendine has bir üslupla kaleme aldığı muhtelif kitaplarla solun bu boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. Uluslararası devrimci değerleri Türkiye’de taklit edenleri, onların acenteliğini yapmak isteyenleri uyarmış, uluslararası değer olmak için önce ulusal bir değer olmak gerektiğini belirtmiştir.[3] Kıvılcımlı, bu farklığının cezasını 1971’den sonra yurtdışına kaçtığı zaman idrarından kan gelmesi ve ölümünün eşiğinde bulunmasına rağmen TKP önderi İsmail Bilen’in gayretiyle Doğu Almanya’ya sokulmamakla görmüş ve Belgrat’ta ölmüştür.[4] Doğan Avcıoğlu, İdris Küçükömer, Muzaffer Sencer, Sencer Divitçioğlu ile sol fraksiyon önderleri Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın tarihe ilgileri 1970 yılına kadar devam etmiştir. Sonraki yıllarda ideolojik mücadelenin yerini silaha bırakmasıyla teorik meselelere ilgi giderek azalmıştır. Bu ilgisizlik belli bir birikime ulaşmayı değil, yarıda bırakmayı ya da çözümsüzlüğü ifade etmektedir. Çözümsüzlük Osmanlılığın analizinde değil, esas çıkmaz program sorununda yaşanmıştır.[5]

         

                    12 Eylül 1980 hadisesinin gelişmesine zemin hazırlayan çok sayıda etkenin başında sol düşüncenin Türkiye için alternatif bir çıkış yolu gösterememesi gelmektedir. Son derece üretken ve dünyada farklı uygulamaları görülen bu akımın kısır döngü içine girerek adeta intihara sürüklenmesi, TİP’in öncülük vasfını kaybetmesi ve gençlik kesiminin çok farklı siyasi önderlerin etkisine açık hale gelmesidir. TİP’in öncülük vasfını kaybetmesinin başında bu partiye muhalefet eden eski tüfeklerin ekseriyetinin parlamenter demokrasiye inanmamaları gelmektedir. En keskin muhalefeti yürüten Mihri Belli, ‘İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen güçlerin Türkiye’ye dayattığı çok partili düzenin gerçek burjuva demokrasisi olmadığını ve proleter devrimci hareketin kaderini düzeni demokrasi saymak gibi gerçekçi olmayan bir varsayıma bağlamama yolunda çaba gösterdik. TİP parlamentarizmine karşı çıkışımızın arkasında bu yatar’ sözleriyle bu gerçeği ifade etmiştir.[6]

         

                    1974’ten sonra kapatılan TİP ve TSİP gibi partiler kurulmuştur. Bunlara ilave olarak Marksist ve Maoist çok sayıda tabela partisi kurulmuştur. 1971 yılına kadar gençlik üzerinde önemli bir etkiye sahip olan eski tüfek Mihri Belli 1975 yılında Emekçi Partisi’ni kurmuş, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın müritleri onun tarihi Vatan Partisi’ni ihya etmişlerdir. Komünist görüşlerini Milli Demokratik Devrim adıyla topluma takdim eden Belli ve eşi Dr. Sevim Belli ayrı ayrı hatıralarını neşrettiler. Sevim Belli ‘Boşuna mı Çiğnedik’ isimli hatıralarında geçmişin değerlendirmesini yapmıştır.[7] Mihri Belli, bütün olumsuzluklara, solun günümüzdeki bölünmüş durumuna rağmen, ‘yarınlar biz sosyalistlerin’ diyerek aşırı iyimserliğinin sebebini şöyle açıklıyor: ‘Türkiye her şeye rağmen yaşayacaktır. Ancak bizlerin halka gerçekleri anlatmamız şart. Sabırla Refah Partisi’nin Filistin halkının haklı davasını, İsrail’le ikili anlaşma imzalamasındaki ikiyüzlülüğünü, müsamerelerde ‘La İlahi İllallah’ deyip yerlere düşmekle şehit olunmayacağını anlatmalıyız. Filistin Kurtuluş Savaşı için Hristiyan Araplarda, Türkiye’den giden solcularda çarpışıp şehit vermiştir. O savaşlara tek dinci katılmamıştır. Bu gerçekleri halk öğrendikçe sosyalizmin tek kurtuluş yolu olduğunu anlayacaktır’[8]

         

                    TİP’in gençlik ve işçi kesiminde etkinliğini kaybetmesinden sonra bilhassa gençliğin yanlış yola gitmesi, sapmaların oluşmasında kışkırtıcı ajan rolü ve etkisinin varlığı zaman zaman tartışılmıştır. Zaten sol kesimde ajan yaftası sıkça kullanılmıştır. Bu kesimde Aziz Nesin, Sadun Aren ve Mihri Belli hakkında bu yönde iddialar bulunmaktadır. Yusuf Küpeli’ye göre Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim tezi komplocu bir harekettir. Bu gençlik önderine göre Belli, gençlikle başka cuntacılarla başka ilişkiler kurmuştur.[9] TİP lideri Mehmet Ali Aybar, Türkiye’de Marksist yayınların peynir ekmek gibi basılıp satıldığını, sergiler açıldığını, ne hikmetse 141-142 maddelere göre dava açılmadığını, gençler arasındaki provokatörlerin şehir gerillacılığını öven telkinleri sonucunda TİP’in burjuva muhalefeti yapan bir parti gibi gösterildiğini ve partiye karşı durmaya başladıklarını belirtmiştir.[10] Belli’nin topluma ve gençliğe açılmasının ilk merhalesi 1967 Aralık’ında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ‘Bugünün Türkiye’sinde Devrimci Eylem Nedir?’ konulu konferansı ile olmuştur. Bundan sonra Ankara ve İstanbul’da çeşitli konferanslar vermiştir.19 Mayıs 1969 gecesi Mihri Belli’nin daveti üzerine o dönemin gençlik hareketini etkileyen en önemli isimler Ankara’da Kızılay’da Çelikkale Sokak’taki annesinin dairesinde toplanmışlardır. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Doğu Perinçek, Yusuf Küpeli, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Gün Zileli, Ömer Özerturgut, Tarık Almaç, Mustafa Kemal Çamkıran, TİP’e karşı yürütülen muhalefetin, Milli Demokratik Devrim’in tüm temsilcileri olarak bir araya gelmişlerdir. Hepsi Belli’den yasal bir parti kurmasını beklemekteydi. Bunu o dönemde sadece bir tek onun yapabileceğine inanmakta idiler. Belli, beklentilerine uygun bir tutum göstermemiş, sonraki yıllarda bu önemli toplantının günahı onun üzerine yıkılmıştır.[11] Onun bu cesareti göstermemesinin sebebi nedir? Belli, 12 Mart müdahalesinden sonra legal parti kurma işinde gecikmenin Milli Demokratik Devrim’i savunmanın suç olmadığını belirten kararın 1969 yılının ikinci yarısında alındığını ileri sürmüştür.[12] Sonraki yıllarda kaleme aldığı hatıralarında bu hadisenin geniş bir açıklamasını yapmaktan kaçınmıştır. Bu toplantıdan çıkan Doğu Perinçek, Ömer Özerturgut, Gün Zileli. Cengiz Çandar[13] ve Oral Çalışlar, Kızılay Parkı’nda gelecekte Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi adını alan Proleter Devrimci Aydınlık hareketinin illegal çekirdeğinin kurulmasına karar vermişlerdir.[14] Belli, Dev-Genç liderlerinin ‘devrimci güç birliğinde proletaryanın öz örgütü hangisi‘ sorusu ile devrimin iki ana kuvvetinden biri olarak gördüğü milliyetçi subayların kendisinden kurulmasına öncülük etmesi beklenen ‘proleter devrimci parti’ ye gösterecekleri alerjik tutum öngörüsü arasında sıkışmış bir vaziyetteyken sadece etrafında oluşturduğu kümelerin her birini kendinden kaçırmakla kalmadı aynı zamanda Avcıoğlu’nun fikri önderliğini yaptığı cuntadan da dışlanmıştı.[15] Bir anda tabanında kimse kalmamıştı.

         

                    Belli, sağlık problemlerine rağmen gündemde durmaya gayret göstermektedir. 90 yaşına girmesi bir program dâhilinde kutlanmıştır. Onunla ilgili etkinlikleri takdim eden heyette eski mücadele arkadaşlarından kimsenin bulunmaması üzerinde ki şaibelerden midir?[16]

         

                    Sola gönül veren, mücadelesine fiilen iştirak eden 1980’den sonra dönüşerek liberal olan! küçümsenmeyecek bir kesim bulunmaktadır. Bunlar günlük değerlendirmelerinde sevmedikleri gruplara hoş görü göstermezler. Ama geçmişte yaşananları idealize etmekten de geri durmazlar.197I yılında banka soyarak kaçan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını evinde sakladığı için THKO davasında yargılanan ve iki yıl hapis yatan ressam Sevim Onursal, Ankara’nın en güzel kadınının devrimci hareket içinde TİP’ten THKO’ya nasıl geçtiğinin hikâyesi bu bakış açısıyla anlatılmıştır.[17]

         

                    Belli, Sovyetler ile Çin arasındaki çekişmeden dolayı TKP’nin Çin’e bayrak açması istendiğini, bunun kabul görmemesi üzerine Maoist, Stalinist gibi kendilerine aykırı izmlerle hiddet püskürüldüğünü belirterek Türkiye’deki reel siyasetin durumuna göre bir değerlendirme yapmıştır.1980 öncesinde çokta hayırhah yaklaşmadığı dine dayalı politikalar ve ekollerle ilgili değerlendirmelerinde bu tutumu görülebilir: ‘Ben laikim, dindar bir adam değilim ama samimi dindara da saygım var. Refah muhalefetteyken aleyhlerinde tek satır yazmadım. Çünkü samimi olabilirlerdi. Ama iktidar olduklarında ilk işleri İsrail’le anlaşma imzalamak oldu. Refah’tan başka kimse bu anlaşmayı imzalayamazdı’.[18] Belli, son namazını1940 yılında Japonya’da Kobe’de abdest almadan kıldığını, orada bulunan Müslümanları taklit ettiğini belirtiyor.[19] Son dönemde Aksiyon, Yeni Şafak, Milli Gazete gibi gazete ve dergilerin çok itibar ettiği Belli’nin dini hassasiyeti budur.

         

                    1980 yılına kadar Marksist sol, Türkiye’deki etnik azınlık iddialarını tartışmaya açmakla birlikte bir görüş üzerinde ittifak sağlayamamıştır. Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde ülkenin doğusunda çıkan ayaklanmalarda TKP umumiyetle devletin politikasını desteklemiştir.1980 öncesi yavaş yavaş sivrilmekte olan etnik bölücülüğün PKK eylemleriyle su yüzüne çıkmasıyla solun Türkiye’nin bütünlüğü ile ilgili düşünceleri netleşti.12 Mart öncesinde ülkenin yönetimini sivil-asker ittifakıyla ele geçirme tasavvurlarında birlikte hareket eden Mihri Belli ile İlhan Selçuk arasında bu konuda görüş ayrılığı çıktı. Belli, ‘Bir zamanlar Cumhuriyet’ten İlhan Selçuk’la yakın ahbaptık. Derken bu Kürt direnişi çıktı. O, aşağı yukarı resmi görüşü benimsedi. Benim tutumum doğrudan resmi görüşe tavır alır nitelikteydi. Böylelikle aramıza kara kedi girdi, zaten Cumhuriyet kapısı eskiden beri bize kapalıydı’.[20]

         

                    1980 öncesi sol hareketin özgün isimlerinden biri de Doğan Avcıoğlu’dur.1960 öncesinde CHP araştırma bürolarından görev yapmış, 1961 Anayasası’nın imkânları ile son düşünceye açılım sağlanmasından sonra neşrettiği haftalık Yön ve Devrim dergileri ile toplum önüne Türkiye’ye has bir kalkınma modeli sunmuştur. Bu modelde, sivil asker birlikteliği ile toplumda hızlı bir kalkınma döneminin başlatılması düşünülmüştür. Onun Türkiye’nin geleceği ile ilgili planlarında ‘Üretimin Emrinde Eğitim’ öngördüğü belirtilmiştir.[21] Avcıoğlu’nun fikirleri, cuntacılık tartışmalarının bütün hayatımızı işgal ettiği günümüzde irdelemek oldukça güç olacaktır. Ama onun, döneminde toplumun sivil ve asker kesiminde oldukça ilgi gördüğünü ve desteklendiğini belirtmek gerekir. Günümüz toplumunda milli gelirin aşırı dengesiz dağıtımı gibi önemli gerçeğe takılan pek fazla bulunmamaktadır. Gelir dağılımının dengesizliği, sendikal haklar gibi 1960 sonrası aydınların kafa yorduğu hususlar kesif propaganda sonucu soyut hak tartışmalarıyla gölgelenmiş bulunmaktadır. Bunları bayraklaştıran sendikalar da itibar kaybına uğradıkları için dikkate alınmamaktadır. Avcıoğlu’nun, arkasından yapılan değerlendirmelerde haklılığının ortaya çıktığı, eleştirdiği Süleyman Demirel’in Türk toplumu için 2000 yılında vaat ettiği fert başına düşen 5000 dolar milli gelirin 3 160 dolarda kaldığı belirtilmiştir.[22]

         

                    Avcıoğlu,12 Mart yargılamalarından sonra günlük siyasetle ilgisini en aza indirmiş, 4 Kasım 1983 tarihinde vefat ettiğinde inatla ve sabırla tarih çalışmalarına devam etmekte idi. Avcıoğlu, yaşasaydı yanında çalışan, Devrim’de imzasız çıkan yazıları hazırlayan, genellikle gericiliğe, irtica girişimlerine karşı çıkan Hasan Cemal’in farklı bir çizgiye ulaşmasından üzüntü duyardı. Gerçi Hasan Cemal, yazdığı kitaplarla ve verdiği mülakatlarla geçmişiyle yüzleşmekte ve hata yaptığını kabul etmektedir. Eski dostları yeri geldikçe onun dönüşümüne temas etmekten geri durmuyorlar.[23] Gerçi 12 Eylül döneği sadece Hasan Cemal değildir. Bu tarihte Tercüman gazetesinin Brüksel temsilcisi olan Hadi Uluengin’de kendini bu sıfatla tanımlamaktadır.12 Mart 1971 darbesiyle birlik de Maocu çatı altında profesyonel devrimci olduğunu, ‘kifayetsiz muhteris’ olarak nitelendirdiği aksak önderinin talimatıyla sağın kalesi Tercüman gazetesinde çalıştığını, donunu bile bağışlayıp çıkartmaya başladıkları ve kendisinin Avrupa temsilciliğini yürüttüğü Aydınlık gazetesinden ayrılarak, örgütle bağlantılarını kopartmış gözüküp, aynı işi büyük burjuva organı adına üstlenmesi talimatı aldığını itiraf ediyor. Çin Komünist Partisi ile ilişkileri kurduğunu, Paris’teki Çin elçiliğinde sekreter olarak görünen, ama aslında Avrupalı Maocularla bağlantı yürüten yoldaşın görüşme talebi olduğunda veya Türkiye’den iletilenleri oraya aktarmak için bu şehre gittiğini, 12 Eylül’den sonra Ankara ile bağlantı kurduğunda sorumlu yoldaşın ‘Müdahale anarşiye ve Rusya’ya karşı yapıldı, destekliyoruz.’ açıklaması üzerine o gün bugündür, yani 29 yıldır dönek olduğunu biraz da kasılarak ifade ediyor.[24]

         

                    1990 yılında Sovyetlerin dağılması Türkiye’de de birçok insanı derinden etkilemiştir. Bu tarihte ülke dışında TKP sekreteri olarak yaşamakta olan Nabi Yağcı’da TİP ve TKP birleşmelerinin netice vermemesi üzerine siyasi hayatını sonlandırmıştır. Ama gazete köşelerinden dünya gelişmeleriyle ilgili analizlerine devam ediyor. Onun analizine göre dünyada emperyalizm çağı bitmiştir, bir antiemperyalist mücadele olmadığı için de geriye kalan şey milliyetçiliktir. Ona göre Türkiye’nin sol kadrolarının beyinsel tembelliği bulunmaktadır. Filozof çıkaramayan bir toplum zaten beyinsel olarak tembel bir toplumdur. Yağcı, genel kabulün aksine bizde temel Marksist klasiklerin tercüme edilmemesi sebebiyle bu fikri hiçbir zaman öğrenemediklerini ileri sürüyor.[25]

         

                    Geçmişte bir taraftan birbirleriyle ölüme varan silahlı mücadeleyi yürüten, bir taraftan güya ideolojik tartışmayı süreli yayınlar veya küçük risaleler çerçevesinde sürdüren sol gruplardan belirli bir kesim 1980’den sonra kendisini liberal sol olarak nitelendirmektedir. Bu grup AB’yi desteklemekte AKP’ye ise hayırhah bakmaktadır. Onların bu desteğini Marksist bir kalem, ‘AKP destekçiliği, sol liberalizmin doğasından gelir. Çünkü bu ekol Türkiye tarihini bir Merkez/Çevre çelişkisi temelinde açıklar, zorba merkezin karşısında çevreyi demokrat görür, çevreyi temsil ettiği ileri sürülen sağ partileri CHP geleneğine karşı tercih edilir bulur ve destekler’ biçiminde açıklamaktadır.[26]

         

                    1980 öncesi sol çizgide kabul edilen gruplardan biride Doğu Perinçek’in önderliğini yaptığı, Marksizm’den yola çıkarak Maoculukta karar kılan akımdır. Bu çizgi Türkiye’de sol düşünce içinde en fazla bölünmeye (ki Gün Zileli bunu Yarılma olarak tanımlamakla birlikte Yanılma olarak ta yorumlanabileceğini ifade ediyor) uğramasına rağmen önderin strateji değiştirmesiyle zaman aşımına uğramadan varlığını sürdürmekte ve günümüzde çıkış noktasından oldukça farklı bir konumda bulunmaktadır.[27] Bu çizginin gelişimi ve geçirdiği dönüşümler Perinçek’in mücadele arkadaşı ve eniştesi Zileli’nin otobiyografisinde açık olarak izlenmektedir. Doğu Perinçek, siyasi hayata Yeni Türkiye Partisi milletvekili olan babası Sadık Perinçek’in etkisiyle bu partinin gençlik kolu başkanı olarak başlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde asistan iken Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı olarak sol hareketin içinde yer almıştır. Daha sonra Aydınlık Sosyalist Dergi içinde Milli Demokratik Devrim siyasetini desteklemiştir. İzlenecek politikalar üzerindeki tartışmalar sonucu Aydınlık Dergisi, Kırmızı Aydınlık ve Proleter Devrimci Aydınlık olarak ikiye ayrılmıştır. Perinçek, Proleter Devrimci Aydınlık grubunun önderi olmuş, diğer kesimde Mihri Belli ile Mahir Çayan-Yusuf Küpeli kalmıştır. 1970 yılı sonunda Mihri Belli tek kalmış ve diğerleri ayrı yola gitmişlerdir. Perinçek, Şahin Alpay, Halil Berktay, Cengiz Çandar Maoizmde karar kılarak illegal örgütlenmeye gitmişlerdir. Gün Zileli, otobiyografisinin birinci kitabı olan Yarılma’da bu gelişmeleri tafsilatlı olarak anlatmıştır. 12 Mart 1971’den sonra kırsal kesimde yürütülen parti çalışmalarının traji-komik yönleri kaleminden izlenmektedir. Güvenlik güçlerinin operasyonları sonunda devrimcilik oyunu sona ermiş ve hapishane dönemi başlamıştır. 1974 affı ile dışarı çıkanların bir kısmı özeleştiri yaparak hayatlarına yeni bir yön çizmiş, diğerleri bıraktıkları yerden faaliyetlerini sürdürmüştür. Aydınlık, günlük gazete olarak neşredildiği dönemde Emekli Sandığı’ndan elde edilen bilgilerle bazı MİT görevlilerini manşette deşifre ederek teşhir etmiş ve aralarından birkaçının öldürülmesine vesile olmuştur. Perinçek, Zileli’nin yazdıklarını tepkiyle karşılamıştır. Kimsenin onun durumuna düşmesini arzu etmediğini, ona vatanperverliği ve Atatürk’ü sevdirdiğini belirtmiştir.[28]

         

                    Zile’nin kaleminden günümüzün bazı liberal aydınlarının geçirdikleri dönüşümün merhalelerini izlemek mümkündür. 1980 öncesi kader birliği yaptığı dostları hakkında duygusal satırları esirgemeyen Oral Çalışlar ve eşi İpek Çalışlar’ın geçmişte sıkıca sarıldıkları muhafazakâr eğilimlerden fedakârlık göstermeleri dikkat çekmektedir. İpek Çalışlar’ın, Dr. Jivago gibi anti-komünist filmlerin sosyalist rejim altında yasaklanmasının zorunluluğu olduğunu savunması, dönüşümün boyutu açısından bir örnektir.[29] Dönüşümden sonra aldıkları bursla Almanya’ya giden Çalışlar ailesi hapishane günlerinin sıkıntılarını Büyükada’da dağıtmaktadır. Günümüz sinemacısı Ali Özgentürk’ten daha kıratlı, gördüğü ihanetler, döneklikler karşısında hayattan uzaklaşıp memleketinin sükûnetine dönen, İzmir’de SSK hastanesinin yoksulluk fışkıran koğuşunda son günlerini geçiren eski kader arkadaşları Veli Gürcan’ı ancak ölümünde hatırlayabilmişlerdir.[30] İpek Çalışlar, ihtida ettikten sonra da eski hesapların görülmesinde köprü görevi yapma gayretinden dolayı eski tüfek, sinemacı Vedat Türkali tarafından ağır biçimde eleştirilmiştir.[31]

         

                    Zileli’nin otobiyografisinde burjuva geleneklerine bağlı bir zengin çocuğu olan Nuri Çolakoğlu’nun katı parti ilkelerine uyum gösterirken çektiği sıkıntılardan örnekler bulunmaktadır. 1974’ten sonra da Maocu çizgiyi devam ettiren Çolakoğlu, 1978’de Çin’i ziyaret etmiş ve izlenimlerini günlük Aydınlık gazetesinde dizi halinde yayınlamıştır. 1980’den sonra eski siyaseti terk edip özüne dönmüş, kapitalizmin emrine girip[32] medyada önemli bir isim olarak 25 yıl sonra gittiği Çin’deki değişimi gözlemlemiştir.[33] Ama o eski arkadaşları gibi dönek olarak gösterilmekten rahatsız olmalı ki, ‘Açıkçası, o günkü düşüncelerimle bugünküler arasında temel bir fark yok’ açıklamasını yapmak ihtiyacını hissetmiştir.[34] 

         

                    Perinçek, toplumda milli duyguların artmasına paralel olarak bu yönde mesajlar vermeyi de ihmal etmemektedir.[35]

         

                    TKP son Genel sekreteri Nabi Yağcı, halefi Laz İsmail’in TKP’nin Stalin’i olduğunu, zeki, hırslı ve sinirli yapısı bulunduğunu beyan etmiştir.[36] TKP 1980 öncesinde Avrupa’da Türk işçilerinin artması üzerine Türkiye’den önce bu kıtadaki ülkelerde örgütlenmeye başlamıştır. Bu faaliyetlere katılan Metin Gür’ün önemli açıklamaları bulunmaktadır.[37] Parti kararı ile 1980 sonrası ülke dışına çıkan TKP’nin Merkez Komite üyesi ve Ege yöre komitesi sekreteri, Maden-İş’in de merkez temsilcisi Cemal Kıral’ın Yunanistan ve Fransa’daki günleriyle ilgili notları, bütün yöneticilerinin ülke dışında bulunduğu bir partinin durumunun anlaşılması açısından önemlidir.[38] 1980 öncesinde sadece denetimi altında tuttuğu İleri Gençlik Derneği ve İleri Kadınlar Derneği’nin legal faaliyetleri sebebiyle kamuoyuna çıkan TKP’nin illegal çalışmaları üyelerinden bazılarının hatıralarını neşretmeleriyle açığa çıkmıştır. TKP aynı zamanda DİSK içinde de önemli bir konuma gelmişti. Parti üyeleri DİSK ve Kemal Türkler’in Maden-İş’in de köşe başlarını tutmuşlardı. İşçi kesiminde TKP’nin yönlendirmesiyle ‘Toplumsal İlerleme’ adı verilen bir akım hızla gelişmişti. Bu akımın kaynağı ve muhtevası bilinmemesine rağmen taraftarı çoğalmıştı. Sovyetlerin desteğiyle Türkiye’deki illegal faaliyetini 1980 öncesi hızlandıran TKP, Anadolu’nun önemli merkezlerinde taban tutmaya özen göstermiştir. Belli bir çizgiye gelen üyelerini önce Avrupa’daki bir ülkeye oradan Rusya veya Doğu Almanya’ya götürerek ideolojik eğitimlerini düzenli biçimde geliştiren parti yine merkez komitesi üyeleriyle Rusya’da kongreler düzenlemiştir. Bu çalışmalara katılan mensuplarının notlarından yöneticilerin kıratları ortaya çıkmaktadır. 1980 öncesi öğrencilik döneminde sol harekete katılarak muhtelif fraksiyonlarda bulunan Lice doğumlu Ömer Ağın daha sonra kitlelere açılan TKP’ye girmiştir. Tarihinde ilk defa doğu Anadolu’da örgütlenen partiye katıldıktan sonra kendisi gibi parti üyesi olan 15 gün önce evlendiği eşi ile birlikte bir yıla yakın Moskova’daki parti okulunda eğitime gitmiştir. Dönüşünde Diyarbakır İl Sekreteri olmuş,12 Eylül’den sonra yurtdışına çıkmış ve partinin Merkez Komitesi’ne girmiştir. Ardından partiyi toparlamak için ülkeye döndükten sonra tutuklanarak Diyarbakır cezaevinde kalmıştır. Ağın, bütün bu süreci ‘Alev, Duvar ve TKP’ isimli kitabında anlatmıştır.[39] TKP’nin doğudaki teşkilatlanma çalışmalarına katılan Enver Sezgin, 1979 Mart ayında İstanbul’a çağrılarak yurtdışına eğitime gönderileceği talimatını almıştır. Taksi ile sahte pasaportunu kullanarak Bulgaristan’a geçip oradan uçakla Moskova’ya gitmiş ve Marksizm-Leninizm ve Toplumsal Bilimler Enstitüsü’nde eğitim görmüştür. Yurda dönüşünde kaçak olarak 10 yıl boyunca ülkeyi terk etmeden farklı şehirlerde yaşamıştır. O da anılarını Batman Bolşoy adıyla kitaplaştırmıştır.[40] 1982 yılında TKP üyeliği sebebiyle Batman’dan Diyarbakır’a götürülen Memet Çelik aynı zamanda çalıştığı işyerinde ki sendikanın yönetici olmuştur. Günümüzde İgdaş’ta işçi olarak hayatını sürdürmektedir. Yaşadıklarını Dünden Damlalar ismiyle neşretmiştir.[41]

         

                    Geçmişte aydınlar arasında etkili olan TKP günümüzde tabela partisi haline gelmiştir. Sosyalist İktidar Partisi, olağanüstü kongre düzenleyerek TKP adını almış, seçimlere katılmıştır. Eski TKP çizgisini izleyenler bu olayı, TKP’nin isminin gaspı olarak nitelendirmişlerdir.[42] TKP’nin bütün desteğe rağmen Türk siyasi hayatında belli bir çizgiye ulaşamamasında kadrolarının kifayetsizliği, öz eleştiri yapılamaması önemli rol oynamıştır. TKP’nin merkez komitesi üyesi olan Boz Mehmet(Bozışık) bu tespite örnektir. 1901-1998 yılları arasında yaşayan, hapse giren, yurtdışına kaçan Bozışık, topluma önemli, yetenekli bir önder olarak takdim edilmiştir. Partide önemli görevlerde bulunduğu zaman üyeleriyle ilgili notları evinde gelişigüzel yerlere tıkıştıran ve tutuklamalarda bunların açığa çıkmasıyla onlara güvenerek illegal çalışan çok sayıda partilinin hapse girmesine vesile olan Bozışık, ölümünde, ‘yaşama emek cephesinin barikatlarında başlamıştı ve yaşamı emek cephesinin barikatlarında bir delikanlı gibi sona erdi.’ sözleriyle uğurlanmıştır.[43]

         

                    TKP-Rusya özdeşliğini gösteren belgeler Sovyetlerin dağılmasının ilk yıllarında parti arşivlerin araştırmacılara açılmasıyla basında çıkmıştır. Bu bilgilerden Türkiye için harcanan paranın miktarı tam olarak belli olmamakla birlikte hangi kalemlerde masraf yapıldığı anlaşılmaktadır. Sovyet gizli servisi KGB’de 1988 yılında eğitim görecek 12 Türk için 30 bin dolarlık bir ödenek ayrıldığı anlaşılmıştır. Bunların gidiş geliş, Avrupa’daki bir ülkede 30 gün ikametleri, cep harçlıkları bu miktara dâhildir.[44] Aynı gazeteci daha sonraki bir dizi yazı ile Nazım Hikmet’in, Sovyet vatandaşlığına alınmasını rica eden mektuplar, vasiyeti, Türk komünistlerine yapılan yardımlar, İsmail Bilen’e verilen nişan, Moskova’dan Türk komünistlere talimatlar, Türk yöneticileri verilen armağanlar, SHP İstanbul il örgütünün Moskova’ya davet edilmeleri ile ilgili belgeleri neşretmiştir.[45] Neşredilen belgeler arasında günümüzün tanınmış romancısı Oya Baydar’ın eşi Aydın Engin’in 1980 öncesi gazeteci olarak Sovyet işgali altında bulunan Afganistan’a yapacağı seyahatin bedelinin Rusya tarafından karşılanması hakkındaki yazışmalardır.

         

                    1980 öncesi Türk solu o kadar bölünmüştür ki fraksiyonların isimlerini kendileri bile hatırlamakta güçlük çekeceklerdir. Hem kendi aralarında hem de muarız kabul ettikleri ülkücülerle kıyasıya kanlı bir kavga sürdüren halkın teferruatları günlük hayatı kan gölü haline getirmişler, bazı mahalle, şehir ve bölgeleri kurtarılmış yerler haline getirmişlerdir. Bu mücadelede günahsız çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Bazıları da bunun zaptını kayda geçirmişlerdir.[46]

         

         


        


        

        [1] Değmer’in ,TKP’nin kurucusu Türk Ocağı üyesi Mustafa Suphi’yi sevmediği belirtilmiştir.O, 28-29 Ocak 1921 tarihinde Trabzon’da öldürülen M.Suphi ve arkadaşları hakkında parti hücrelerinde anma günleri tertip etmemiştir.Onlar hakkında partide anma günlerinin tertip edilmesi parti sekreteri Zeki Baştımar’ın teşebbüsüdür.bk.Aclan Sayılgan,T.K.P.’nin Değişmez Gündemi:Şefik Hüsnü Meselesi-2-,Bayrak,3.6.1976,


        

        [2] S. Üstüngel, Güneşli Dünya, İstanbul 1977,s.9.S.Üstüngel’ İsmail Bilen’in müstearıdır.


        

        [3] Haşmet Atahan, Ölümsüz Bir Devrimci Aydın: Kıvılcımlı, Cumhuriyet,19.10.1999


        

        [4] Bilen’in ihanetinin ölçüsü hk. bk. TKP MK Genel Sekreteri İsmail Bilen Kısa Biyografi, İ stanbul 2004,Tüstav yayını. TKP’nin  az sayıdaki üyelerinin yurtdışında yaşadıkları, arada çekişmeler hakkında Dr. Hayk Açıkgöz, Gün Togay,Bilal Şen(

        Serdar Kızık: Hep Komünist Kaldı, Cumhuriyet,23.9.2000),Vartan İhmalyan’ın hatıra kitaplarında önemli bilgiler bulunmaktadır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Günlük Anılar isimli kitabı 25.4.1971 ile ölümüne yakın günler arasındaki günlüğünü ihtiva etmektedir.


        

        [5] Ergun Aydınoğlu, Türk Solu Eleştirel Bir Tarih Denemesi 1960-1971, İstanbul 1992,s.16


        

        [6] Mihri Belli’nin Mektubu, Cumhuriyet,31.8.1978


        

        [7] Sennur Sezer,Boşuna mı Çiğnedik ?,Cumhuriyet Kitap,sayı 265,18.3.1995,s.15,Mehmed Kemal, Bu yollar Boşa mı Çiğnendi?,Cumhuriyet,7.8.1995


        

        [8] Leyla Umar, Eski Tüfeklerle Geçmişe Yolculuk, Sabah, 30.12.1997,s.24


        

        [9] Belli, 12 Mart sonrası ülkeyi terk etmiş 1972’de bir süre için dönmüştür. Ankara ve İstanbul’da gizlilik içinde görüşmelerde bulunduğu kişilerin ekseriyeti 15-20 içinde yakalanıp yargılanmışlardır. Görüştüğü kişiler arasında bulunan Vahap Erdoğdu’ya randevu verdiği ev polisin bildiği bir adres çıkmıştır. Tesadüfen yakalanmayan Erdoğdu’nun, neden döndüğünü sorusuna;’bütün bu yanlış olaylara dur diyebilmeye’  cevabını vermiştir. Erdoğdu,’şartlar müsait iken dur diyememişsin, bugünün şartlarında hiç diyemezsin’ sözleriyle tepkisini göstermiştir. bk. M. Emin Değer, Uğur Mumcu ve 12 Mart. Geriye Dönüşün İlk Adımı, Ankara 1996,s.269


        

        [10] Uğur Mumcu, Sosyalizm ve Bağımsızlık, Ankara 1997,s.24


        

        [11] Oral Çalışlar,58.5 Yıl Yatan 5 Devrimci, Cumhuriyet,15.4.2008.Bu toplantıya katılan Gün Zileli tarihi 21 Mayıs olarak vermiştir. Yarılma, İstanbul 2000,s.308


        

        [12] Mihri Belli, Devrimci Hareketimizin Eleştirisi 1961-1971,İstanbul 1977,s.76-77


        

        [13] İllegal parti çalışmaları döneminde kod adı ‘Osman öğretmen’ olan Çandar, siyasi tercihlerindeki dalgalanmalar ve ilişkileri açısından tartışılan bir isimdir. Buna rağmen kendisiyle yapılan bir mülakatın,’Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması ile yer altına inan, Filistin’le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü’ anonsuyla verilmesi dikkat çekicidir. bk. Aksiyon,2/8 Aralık 2000,s.28-32


        

        [14] Gülden Aydın, Mitingden Sonra İzmir Genelevine Gittik, Hürriyet,2.12.2000,s.18.Gün Zileli’nin Yarılma isimli otobiyografisinin neşrini tanıtan bu yazının müellifi de Perinçek’in çok sıkı eski mürididir.


        

        [15] Gökhan Atılgan, Mihri Belli, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Sol, cilt 8,İstanbul 2007,s.565


        

        [16] Mihri Belli 90 Yaşında, Cumhuriyet,18.02.2006


        

        [17] Perihan Özcan Tüzüner, Denizler’i 1 Gün Sakladı 35 Yıl Sustu,Yeni Aktüel, 2006,s.74-76,-Belma Akçura, Deniz’i Evine, Anılarını Kendine Sakladı,Milliyet Pazar,26.4.2009,s.11


        

        [18] Eski Tüfek Mihri Belli, Solcular 9 Martta Makam Bekliyorlardı, Aksiyon, 21/27.3.1998,s.21


        

        [19] Yalçın Çetinkaya, Eski Tüfek Mihri Belli Türkiye Solunu Konuştuk, Yeni Şafak,2.1.2000


        

        [20] Filiz Aygündüz, ’Siyasi Eylem Yazarlığı Dışlamaz’,Milliyet,12.12.1999


        

        [21] Müşerref Hekimoğlu, Bahara Yolculuk, Cumhuriyet Dergi, sayı 867,3.11.2002


        

        [22] Işık Kansu, Avcıoğlu Sanki Bugünü Anlatıyor, Cumhuriyet, 8.11.1998,Refik Durbaş, Umuduna Küskün bir Jöntürk, Sabah,2.4.2000,Gökhan Atılgan, Sen Haklıymışsın Doğan Hoca, Cumhuriyet Dergi, sayı 763,3.11.2000,s.4-5


        

        [23] Özdemir İnce, Hasan Cemal’in Taksitle Hidayete Ermesine Dair, Hürriyet,30.1.2007,Oktay Akbal, Bir Ağabey olarak, Cumhuriyet,26.5.2009


        

        [24] Hadi Uluengin, Bir 12 Eylül Döneği, Hürriyet,12.9.2009.40 yıldır Brüksel’de yaşayan Türkiye’nin gündemini işgal eden önemli meselelerle ilgili olarak köşeli yorumlar yapan Uluengin, kendisiyle yapılan bir mülakatta özel hayatıyla ilgili önemli açıklamalar yapmıştır: Ayşe Arman,’3 Kadın,4 çocuk yapmak için beni seçti’,Hürriyet Cumartesi,15.9.2007,s.8


        

        [25] Neşe Düzel, Karl Marx Bugün Haklı Çıktı, Radikal,6.11.2000


        

        [26] Sungur Savran, Solun Çıpası Sınıf Mücadelesidir, Radikal İki,15.06.2008, s.7


        

        [27] Perinçek, samimiyet derecesi bilinmemekle birlikte cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmakta ve ülkenin bütünlüğü hususunda gayret göstermektedir. Bu sonuç, sol düşüncenin tamamına yakın bir bölümünün temelde milliyetçi olduğunu ileri süren bazı araştırmacıları doğrulamakta mıdır? Solun tarihini iyi bilen Rasih Nuri İleri’ye göre TKP’yi kuranların ileri gelenleri Turancıydılar.(Aksiyon,6/12 Aralık 1997,s.14-16) Avni Özgüler, değerlendirmeye Türk milliyetçiliğini etkiyen Rusya Türklerini de dahil etmiştir: Kızıl Elma’da geçmişin izleri ilk Türkçüler solcuydu, Radikal,31.8.2003,s.9


        

        [28] Gülden Aydın, Ben Doğmadan Yunanistan’a verilmiş 12 Ada’yı Bana Verdirtti, Hürriyet Pazar,5.5.2002,s.13


        

        [29] Gün Zileli, Sapak, İstanbul 2003,s.28


        

        [30] Aydın Engin, Birçok Acı-Bir Küçük Sevinç, Cumhuriyet, 31.1.2001,Oral Çalışlar, Ayşenur, Veli, Hayk, Cumhuriyet, 30.1.2001.1980 öncesi Partizan grubunun önderlerinden Veysi  Sarısözen’in kardeşi olan

        Ayşenur Zarakolu hakkındaki başka bir yazıda onun Belge Yayınları’ndan önceki işi olan profesyonel devrimcilik dönemi pek dikkate alınmamıştır: Sennur Sezer, Ayşenur Zarakolu, Varlık, sayı 1134,Mart 2002,s.72-73


        

        [31] Vedat Türkali, Yanıtlar, İstanbul 1992,s.7-22


        

        [32] Onun bu dönüşümü radikal bir gazetede ‘Eski Maocu, Şimdi Bilderbergçi!’ başlığıyla haber yapılmıştır: Akit,22.1.2001


        

        [33] Hürriyet Cumartesi,21.12.2002,s.13


        

        [34] Ahmet Tulgar, ‘35 Yıldır Aynıyım’ ,Milliyet,14.10.2001,s.7


        

        [35] Buket Aşçı, Perinçek De Yenilikçi Çıktı, Pazar Sabah,23.12.2001,s.8


        

        [36] Hürriyet,28.1.2002.İsmail bilen öldüğünde Türk komünistler,’81 yıllık on


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele