Ömer Seyfettin Sevgisi

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        İlkokul dördüncü sınıfa geçtiğim senenin yaz ayında, babam kütüphanesinden iki kitabı bana vererek, bu kitapları yaz boyunca oku, anlayamadığın yerleri sor, sor ve öğren ki aklından hiç çıkmasın dedi. Kitaplardan biri siyah ciltli oldukça kalın bir kitaptı. Üzerinde “Bozkurtların Ölümü Dirilişi-Atsız’’ (1946) yazıyordu. Diğer kitabın adı “Türk Klasikleri-Ömer Seyfettin” (1952). Bu iki vatansever insanla tanışmam on yaşında bir ilkokul öğrencisiyken oldu. Atsız’ın eserinin ruhumdaki izlerini bu yaşımda dahi hissedebiliyorum. Bu hislerin dünyadan göç edene kadar devam edeceği de görünen bir gerçektir.

        
Ömer Seyfettin, kısacık ömrünü; parçalanmış bir toprak parçasının vatan, karmakarışık bir ümmetin millet ve mefkûresi kaybolmuş bir topluluğun mefkûresi olmasına harcamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu aşamasında Ziya Gökalp ile birlikte fikri temellerin oluşumunda önemli rol oynadığı inkâr edilemez bir hakikattir. Ömer Seyfettin’i önceleri birer hikâye olarak okuyup geçtim. Bir gün babam bana “Kaşağı” adlı hikâyeyi anlattı. Ömer Seyfettin’in niçin kardeşine bu kötülüğü yaptığını anlayamadım… Yanda oturan komşumuzun at arabası vardı. Geçimlerini bu araba ile sağlıyorlardı. Ertesi gün gittim ve kaşağının ne olduğunu gördüm. Fakat hikâye beni çok üzmüş ve ağabeyinin Hasan’a böyle davranmasına da bir mana verememiştim. Daha sonraki yıllarda her yaz birkaç Ömer Seyfettin kitabı okumayı âdet hâline getirdim. Yıllar sonra 1962 senesinin Eylül ayında lise hayatına başlayacaktım. Lisemin ana binasından içeri girerken annem bana Ömer Seyfettin’in büstünü gösterdi. Çok sevinmiştim. İşte yine karşılaşmıştık. Sonra öğrendim ki, 1914 senesinde o, bu okulda edebiyat öğretmenliği yapmış (Lise o yıllarda Kabataş’ta Esma Hatun Konağı’nda öğretim yapıyormuş). Lise çağlarımdan itibaren Ömer Seyfettin’in kim olduğu ve neler yaptığını çok daha iyi öğrenmeye ve anlamaya başladım. Hasan’a yaptıklarından dolayı kızdığım kişiye karşı sevgi ve saygı ile dolup taşıyor, hayranlık duyuyordum.

        
Osmanlı dünyasından Türk Devleti’ne geçiş aşamasındaki karmaşık ortamda Ömer Seyfettin geleceğin inşası konusundaki fikirleriyle ülkeyi yönetenlere sağduyu içinde hareket etme yollarını göstermiş, makaleleri devletin ideolojisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. 1922 yılında ilk sayısı çıkan Küçük Mecmua’da Z. Gökalp, Ömer Seyfettin için: “Ömer Seyfettin, bildiğine kuvvetle inanan, inandığını derhal icraya teşebbüs eden basit ruhlu insanlardandı. Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçik’leri gibi gurur, tefahür, menfaat hislerinden uzaktı. Büyük bir teceddüdün ilk mücahit ve müçtehidi olduğu hâlde, başkalarının pişvâ, kendisini peyrev göstermeğe çalışırdı. Mefkûresini yükselmeğe ikdam edenlere, şahsını beyenmeseler de kul kurban olmaktan çekinmezdi.’’ diyor. Y. K. Karaosmanoğlu’nun yazdıkları Ömer Seyfettin’in abidevi bir şahsiyet olduğunu bize açıkça göstermektedir: “Evet, Ömer Seyfettin, edebiyatta ve dilde, o zamana göre, en ileri cereyanların önünde yürüyordu. Fakat hiçbir vakit, bu çeşit avant-gardistlerin nasibi olan taassuba ve softalığa düşmedi. Kendi inandığı şekiller dışındaki güzelliklerde de bir eklektik zevk bulmakta devam etti. Zira Ömer Seyfettin, bütün ömrünce bir vecdli sanatkâr olarak kalmıştır ve sanatı, daima her şeyin üstünde tutmuştur.” R. N. Güntekin’in Ömer Seyfettin’in dil meselesi ile ilgili görüşlerindeki ifadeleri çok anlamlıdır: “Meselâ dil hakkındaki fikirlerini alalım. Ömer milliyetperverdi, Türkçüydü. O zaman Sıratı Müstakim’de yazı yazan şeriatçı muharririn nasıl gediksiz bir bütün teşkil eden bir sistemi varsa onunda bir başka şeriata aid tam bir anlayışı vardı ve onun güzel Türkçe dediğimiz dil ideali bundan doğardı. Sonra Ömer bu ideali “Arapça bilirim ama söylemeğe dilim dönmez.” diyen Arnavud Hoca gibi, nazariye halinde başkasına tavsiye eden dil ulemasından değil kendi tatbik eden ve bütün tortular ve firelerden sıyrılmış en temiz Türkçeyi gevelemeden yazan adamdı.’’

        
Ömer Seyfettin’in dil konusundaki düşünceleri o kadar açıktır ki, günümüzde eski Türkçe ile eğitim ve öğrenime dönüş sevdasında olanlara adeta bir tokat niteliğindedir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı aydınları arasında dahi dil meselesi ciddi manada tartışılır olmuştu. 23 Aralık 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’nin 18. maddesinde Osmanlı tebaasının devlette çalışabilmesi için Türkçeyi bilmesi gerektiği yazılıdır. 68. maddenin 3. fıkrasında ise aynen şu ifadeler yer almıştır: “Dört sene sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.” 13 Kasım 1870’de Şemsettin Sami, Hafta dergisinin 12. sayısında “Lisan-ı Türkî” adlı makalesinde “Bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi Türk ve söyledikleri lisanın ismi dahi lisân-ı Türkî’’dir.” ifadesine yer vermiştir. Ömer Seyfettin, Osmanlı’nın tebaasına Türkçeyi öğretmediğini ve bu sebepten ötürü de Türkçeden uzaklaşıldığını, bunun tabii neticesi olarak da imparatorluğun çöktüğü kanaatindedir. Zira devletlerin yok olmasındaki en önemli sebeplerden birinin dil olduğunu biliyordu. Tanzimat’tan beri süre gelen dil meselesinin aydınları ve hatta giderek toplumu da rahatsız ettiğini ve bu konunun artık çözülmesi gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Dil meselesiyle ilgili olarak 28 Ocak 1910’da Yakorit’ten (Bulgaristan sınırları içindeki Razlık Kasabasına ait bir köy) Ali Canip Bey’e yazdığı mektupla birlikte “Yeni Lisan” hareketinin başladığını söyleyebiliriz. Mektup aynen şöyledir:

        
“Sevgili Cânip Bey,
Cevabınızı almadan işte ben yazıyorum. Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanırım. Bakınız ne? Biraz izah edeyim: Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç ve tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisânadır. Bizim lisânımız -her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne, mantığa muhâlif bir lisândır. Garp edebiyatını biraz tanıyan mümkün değil bu nefretten kurtulamaz. Bu lisânı hükümet kuvveti, meselâ Maarif Nezâreti yahut câhillerden teşekkül edecek olan bir encümen tasfiye edemez. Zaman ve vâkıfane bir sây tasfiye eder. Ben, işte, edebiyattan vazgeçtikten sonra tetebbu edeceğim fenlere, ilimlere çalışırken bu tasfiyeye de yardım edeceğim… ve… gibi, nura, hakikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeğe çalışmayacağım. Sâyimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teshir edecek fikri yoksa onları çok kullanır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnızca başaramam. Geliniz Cânip Bey, edebiyatta, lisânda bir ihtilâl vücûda getirelim. Ah, büyük fikir, sây, sebât ister.”

        
Ömer Seyfettin’in 11 Nisan 1911’de Genç Kalemler dergisinin ikinci cildinin 1. sayısındaki “Yeni Lisan” makalesi ile millî edebiyat için millî bir dilin mevcudiyeti konusunu çok sarih bir şekilde ifade etmiştir. Makalesinden bazı kısımları kısaca aktaralım: “… Biz Asya’dan garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyatı bize Arabî ve Farisî öğretmiş. Hattâ bir zamanlar resmi lisanımız Farisî olduğu gibi, padişahımız Arapça’yı bize umumî, millî bir lisan olmak üzere kabul ettirmeğe kalkmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabî ve Farisî birçok kelimeler lisanımıza girmiş. Bunun katiyen zararı yok. Lâkin edebiyat, sanat ve dolayısıyla tezeyyün fikri ve Farisî kaideler de getirmiş. Türkçe muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhâlif ve son derece sun’î bir hâl kesbetmiş. Fakat nasılsa, yine aslını esası olan fiiller ve sigaların istiklâlini muhafaza etmiştir. İşte bu istiklâldir ki, bugün bize Türkçe’yi tekrar eski safiyet ve tabiîliğiniircâ etmek ümitleri veriyor. Bu pek küçük olacak, fakat maddeleri az kanunlar nasıl kuvvetli ve mükemmelen riayete elverişli ise bu da öyle sâde ve kat’î… Arabî ve Farisî terkipler atılacak. Hangileri müstesnâ olacak? Evvelâ şunu söyleyelim ki, ilmî, fennî ve edebî ıstılahlara şimdilik dokunamayız. “Mûhitü’l- maarif” heyeti teşekkül etti. Bütün ıstılahlara kat’î bir şekil verecek. Biz onları bir kelime gibi kabul edeceğiz. Terkip nazarıyla bakmayacağız. Bakınız, sonra nasıl:

        
1. Arabî ve Farisî kaideleriyle yapılan bütün terkipler terk olunacak. Tekrar edelim: Fevkalâde, hıfzü’s-sıhha, darb-ı mesel, sevk-i tabiî gibi klişe olmuş şeyler müstesnâ…
2. Türkçe cem’ edatından başka katiyen ecnebi cem’ edatları kullanılmayacak: İhtimalât, mekâtib, memurîn, hastagân yazacak yerde ihtimaller, mektepler, memurlar, hastalar yazacaksınız. Tabiî kâinat, inşaât, ahlâk, Müslüman gibi klişe hâline gelmişler müstesnâ…
3. Diğer Arabî ve Farisî edatları da atacaksınız! Eya, ezmen, an, ender, bâ, berây, bî, na, ter, çi, çent, zihî, âlâ, fi, kâin, gâh, gin, âsâ, veş, ver, nâk, yâr… gibi edatlar terk olunacak; ancak tekellüme girmiş, tamamıyla Türkçeleşmiş olan ama, şayet, şey, keşki, lâkin, nâşi, hemen, hem, henüz, bari, yani… gibileri kullanılacak. Unutmayalım ki, terk olunmasını arzu ettiğimiz bu edatlar kullanılsa bile terkip kaideleri gibi lisanın tekellümüne giren “sanatkâr” gibi kelimeleri serbestçe söyler ve yazabiliriz.”

        
1968 yılında Avrupa’daki öğrenci olayları Türkiye’ye de sıçrıyor ve masum istekler şeklinde başlayan hareketler Türk Devleti’ni sarsıyor, teröristler gemi azıya alıyor ve devlet adeta yıkılma noktasına doğru sürükleniyordu. Hedef Marksist-Leninist bir devletin kurulmasıydı. Ne var ki, Türk Devleti’nin töresine bağlı olan gençliği hemen teşkilatlanıyor, güçleniyor ve komünizm karşısına bir ülkü devi olarak dikiliyordu. Türk töresini ve Türk milliyetçiliğini savunan fikir adamlarının meydana getirdiği fikrî yapıdan yola çıkarak meydana getirilen hareketin temelinde bulunan ve bu hareketi siyasi bir aksiyon hâline getiren şahsiyetler, tarih sayfalarına unutulmaz harflerle yazılmıştır. İşte o yıllarda 1971’de, “Yarınki Turan Devleti” isimli küçücük bir kitap, beni Ömer Seyfettin ile yeniden buluşturdu. Fikri yapımızı güçlendirmek için sürekli okuyorduk. Ülkücü gençliğin elinden bırakmadığı bu kitaptan bugünkü yöneticilere yol göstermesi düşüncesiyle önemli olan bazı hususları aktarmak uygun olur düşüncesindeyim. “Bu günkü muharebelerin sebebi iki yüz seneden beri Avrupa muhitinin büyümek yayılmak seciyesi İslâm dünyasına teveccüh etmişti. Çünkü karadan ve denizden hudutları hep bu dünya iledir. ‘İtilaf-ı Müselles’ İslâm memleketlerini zapt ve istila ederken karşısında bütün Müslümanlar namına kılıç sallayan Türklüğü gördü. Kendi büyümek ve yayılmak seciyesini tatmin etmek için Türklerin namını tarihten silmeğe kalktı… Bir insanın ruhu, hissi ve vicdanı varsa milletlerin de içtimai ruhları, hisleri ve vicdanları vardır. Ve mefkûreler milletlerin bu vicdanlarından doğar. Asla birkaç kişinin eseri değildir. Her milletin kendi varlığını mukaddes bir hâle içinde duyması âteşin bir idraktır ki buna mefkûre derler. Mefkûresi olmayan bir millet ölmüş demektir… Türklerin mefkûresi milliyet gayesini ihmal eden kör ve aç, akur ve zâlim bir emperyalizm bir cihangirlik değildir… O hâlde biz de ‘Türk’ ırk ve kan cihetlerini derin derin araştırmamalıyız. Bir ferdin Türk olmak için Türkçe konuşması, Müslüman olması, Türk terbiye ve örfinin içinde yaşaması kâfidir ve Anadolu’da Türkçe konuşan on dört on beş milyon Müslüman vardır ki hepsi Türk’tür.”

        
Bugünkü nesir dili, Ömer Seyfettin dilidir dense yeridir, diyen babam, “Ömer Seyfettin-Bütün Yönleriyle-” adlı bir eser yazmak istediğini bana söylediğinde (1975), onu tekrar hatırlamak ve sürekli elimin altında bir kitabının bulunacağını hissetmek benim için bir gurur kaynağı oldu. O eserden birkaç alıntı ile onun dil meselesine verdiği önemi daha da pekiştirelim: “… O, milliyetçiliğe bir bütün hâlinde ulaşabilmenin tek yolu olarak dilde sadeleşmeyi görmüştü. Zira milleti meydana getiren âmillerin başında dil vardı. Dilini unutan milliyetini de unutuyordu. Milletleri ayakta tutabilmenin biricik çaresi dili sadeleştirerek herkesin anlayabileceği bir ortam yaratabilmekti. Yani dilde birliği sağlamaktı. Yukarıdaki mektubunda da üzerinde durduğu, önemle parmak bastığı mesele bu idi… En gerçeği de her hâlde budur. Esasen Ömer Seyfettin yalnız hars birliği ile yetinmez. Siyasi bir birlik taraftarıdır aynı zamanda. Gerçi, müşterek edebi bir lisanın meydana getirilmesini Turan’ın bütün yazarları için en kutlu bir görev sayar; fakat siyasi bir birliğin de çok elzem olduğunu söylemekten çekinmez.”

        
Ömer Seyfettin, imparatorluğun karışıklıklar içinde bulunduğu ve yıkılacağını anladığı andan itibaren Türk milliyetçiliği şuuruna sarılmış ve toplumun ancak bu ülkü ile ayakta kalabileceğine inanmıştı. Bu sebepledir ki, Türk tarihinin kahramanlık dolu sayfalarından yola çıkarak hikâyeler yazmıştır. Bu hikâyelerin savaş sırasında askerler arasında sürekli konuşulduğu ve birbirlerine anlatıldığı söylenir. Millî uyanış ve gururu, devletin vakar ve gücünü ve de kahramanlıkları anlatan Kızıl Elma, Topuz, Başını Vermeyen Şehit, Forsa, Pembe İncili Kaftan gibi hikâyeler onun destansı bir ruhla dolu olduğunu gösteren ve de bugün dahi vatanseverlik hisleriyle okunan muhteşem hikâyeleridir. Ömer Seyfettin toplumun aksayan yönlerini hicveden, sosyal konuları ve çocukluk hatıralarını anlatan hikâyeler ile Anadolu efsanelerinden ve Türk folklorundan alınmış hikâyeler de yazmıştır. Ömer Seyfettin, Pamuk İpliği hikâyesinde kadın konusu hakkındaki düşüncelerini çok açık bir şekilde anlatmıştır. S. Erişen, Ömer Seyfettin’e Göre Kadın adlı eserinde onun kadına bakışını şu ifadelerle açıklamıştır: “… İşte Ömer Seyfettin, henüz İslâm ailesi geleneği içinde bulunan Türk ailesindeki kadının bir zevk aracı olarak kabul edilmesi anlayışına karşı çıkar. Kadınların ‘tutsak ve verimli bir zevk ve üreme aracı’ olarak kabul edilmesini ilkellik, yabanıllık ve sadizm olarak niteler. Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür adlı öyküsünde ise erkeklerin kadınları yalnız maddi varlıkları için bir zevk aracı olarak kabul etmelerini sevi değil, hayvanlık olarak niteler. Kadınları ‘nefis ve leziz’ olarak övme, onların vücutlarını değerlendirme hayvanlıktır. Bu, yalnız şehveti, yalnız hayvanlığı değerlendiren bir domuz ruhudur.”

        
Ömer Seyfettin’e göre şair, ruhunda ilahi bir ateş, bir ihtiras olandır. Şiir bizi zaptetmeli, ruhumuzda olmayan bir kuvveti, bir hassasiyeti bize ilka etmelidir, diyerek şairin ve şiirin önemini açıkça dile getirmiştir. 1914 yılında yazdığı “Milli Şiirler” adlı makalesinde şehit olan tayyarecilerimizden Fethi ve Sadık için Recâi-zâde Ekrem’in yazdığı Tayyarecilerimiz adlı şiiri halkın anlayamadığını, Aka Gündüz’ün yazdığı Yaşayan Ölüler isimli şiirin ise herkes tarafından anlaşılacağını ifade etmiştir. Ömer Seyfettin, “Millî şiirler millet için yazılır; bir zümre için yazılan şiirler millî addolunamaz.’’ düşüncesindedir.

        
Türk milliyetçiliği, vatanseverlik, ülkü birliği, sevgi ve saygı üzerine bina edilmiş muhteşem fikirlerin adamı olarak Türk edebiyat tarihinde yerini almış olan bu değerli insanın fikirlerine bugünün yöneticileri kısa bir göz atsalar, dünyanın hiç de şu anda düşündükleri gibi olmadığını görebilirler. Hiç olmazsa vatanseverlik ve mütevazılık hususunda az da olsa bir şeyler öğrenebilme imkânına sahip olabilirler. Ziya Gökalp Ömer Seyfettin’in fikirlerini Küçük Mecmua’da şöyle ifade etmektedir: “Yeni Lisan cereyanı dallanarak Türkçülük, halka doğruculuk, millî hars hareketlerinin doğmasına sebep oldu. İşte bütün bu fikri cereyanların başlangıcı; Ömer Seyfettin’in saf ve masum ruhunda feveran eden sarih, müstevli, bir iman sıtması idi…’’

        
Ömer Seyfettin, Türk milletinin kaybolan gücünü yeniden kazanmasını isteyen, dilin halkın anlayabileceği bir hâle gelmesini canı gönülden arzulayan, yabancılaşmaya karşı olan, kadına saygının her zaman ön planda tutulmasını dile getiren ve bu konuların topluma mal olması için her türlü tehlikeyi göze alan korkusuz, yenilikçi, gerçekçi, tertemiz bir dava adamıydı. Kabataş Erkek Lisesi öğretmenlerinden arkadaşı Süreyya Saltuğ’un anlattıkları onun sürekli yeniliklerle dolu bir fikri yapısı olduğunu göstermektedir: “… Arkadaşlar, ben bir kitap yazacağım. Ve kitabı şu paragraflara ayıracağım: İlmi kifâyetsizliğimiz – İktisâdi kifâyetsizliğimiz – Siyâsi kifâyetsizliğimiz – İçtimâi kifâyetsizliğimiz – Askeri kifâyetsizliğimiz – Ve nihayet dinî kifâyetsizliğimiz. Buraya kadar tatlı tatlı okunacak, ama son bölümden sonra da canıma okunacak.”

        
Tahir Alangu, Ömer Seyfeddin “Ülkücü Bir Yazarın Romanı” adlı eserindeki şu ifadeler ne kadar hazin değil mi? “Mezarını Nisan 1938’de ziyâret etmiştim. Kadıköyün’de Kuşdili’ne giden yol üzerindeki Mahmut Baba Mezarlığı’nda hemen yola yakın, duvara bitişikti. Taşları yosun tutmuş, yazılarının boyası silinmişti. Kendisi gibi basit ve yalın bir üstüvâni taştan ibaret olan yol kenarındaki mezarı, yerine tramvay garajı yapılacağından, 23 Ağustos tarihinde açıldığı zaman… Üsküdar İskelesine varmış, peşinden de eski âşinâlarından kalan birkaç kişi, yakın dostu Ali Cânip Yöntem, tâ Selânik günlerinden kalma arkadaşı Hakkı Süha Gezgin, çocukluk arkadaşı Aka Gündüz, eserlerini basan Kitapçı Ahmet Halit Yaşaroğlu, basın birliği başkanı ve İzmir günlerinden tanışı Hakkı Tarık Us, Ömer Seyfettin’in tâ Harbiye sıralarından kalma bazı arkadaşları, ikinci son yolculuğuna katılmağa gelmişlerdi. Aynı gün saat biri kırk beş geçe Ömer Seyfettin, ikinci defa olarak Ayazağa’daki yeni Asri Mezarlığa gömülüyordu. Cenâze dönüşü Kitapçı Ahmet Halid’in başkanı bulunduğu Şişli Halkevi’nde toplananlar, Ömer Seyfettin üzerine düzenlenen kısa anma gününe de katıldılar. Bu toplantıda Hakkı Suha, Aka Gündüz, Ali Cânip konuşmuşlardı. Hayatında ve ölümünden sonra Ömer Seyfettin’e olan bağlılığını sürdüren Ali Cânip, onun yeniden yaptırdığı mezarının düzenlenmesi ile de uğraştı. Baş taşı da yerine yerleştirildikten sonra, üzerindeki kısa ve yalın üç kelimelik cümle, hayatının ve sanatının en özlü bir ifadesi olarak yeni kuşaklar okusun, eseri ve hayatı üzerinde durup düşünsünler diye dim dik yükseldi: Ömer Seyfettin Burada Yatıyor.”

        
2012 yılında Abide-i Hürriyet Anıtı’nı ziyaret ettim. Bu ve buna benzer birçok anıta, mezara, camiye, külliyeye bakışımız Türk toplumunu idare edenlerin de zihniyetini, ilgisini ve kültürünü çok açık bir şekilde yansıtmaktadır. Koca anıt mezbelelik hâlindeydi. İçki şişelerinden geçilmiyor, koca koca adamlar öğle vakti bu anıt mezarın duvarlarının etrafında içiyorlardı. Üzülmemek elde mi? Zamanın İçişleri Bakanına bir mektup yazarak durumu anlattım. Eline geçip geçmediğini, kendisine iletildiğini bilemiyorum. Son durum nedir onu da bilmiyorum, zira üç yıldır Abide-i Hürriyet Anıtı’na gidemedim. Acaba Ömer Seyfettin’in mezarı nasıldır? İkinci istirahatgâhında A. C. Yöntem Bey’in ilk mezarındaki taşlarını da taşıtarak yapılan mezarında rahat uyumasını sağlamak Türk milliyetçilerine düşen en büyük görevdir. Ne var ki, toplumun ruhuna işlemiş bu insanların mezarlarını demokrasi çengeline sarılarak belki bir kalemde silmek mümkündür, ama onların fikirlerini, eylemlerini, milliyetçiliklerini, vatanseverliklerini, insanlıklarını unutturmak asla mümkün değildir. Hele ülkücü bir nesil varken…


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele