Yolum İran’a Doğru

Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

                    Tahran

         

                    21 Mayıs 2003, Çarşamba.

         

                    Tahran, Selçukluların başşehri olan Rey’in kuzeyinde. Elbruz dağlarının eteklerinde. Bişkek’te, Almatı’da gördüğümüz gibi etrafı karlı dağlarla çevrili. Tahran adının taht-ı Reyyen, yani Rey’in altı anlamına geldiği, zamanla halk dilinde bugünkü şeklini aldığı söyleniyor. Şehri Şah Abbas 1589’da kurmuş. Kaçar hükümdarı Ağa Mehmet 1787’de başkent yapmış.

         

        Tahran'ın nüfusu yaklaşık 12 milyon. Yarısının Türk olduğu sanılıyor. İranlıların yarısı Türkçe konuşur, diğer yarısı konuşamasa da anlar diyorlar. Tahran’da bindiğimiz taksinin şoförü Türkçe bilmiyormuş, anlaşamadık. Arkadaşlardan birisi “Mavi mavi masmavi…” diye bir türküye başladı. Baktık taksici de bizimle birlikte söylemeye başladı. Meğerse burada Türk televizyonları çok yakından izleniyormuş. Diziler, müzik ve magazin programları Türkçe öğretmede çok etkili oluyormuş. Tebriz’de ayakkabı satan bir esnaf,  "Bir müşterim var, tıpkı Sibel Can’a benziyor. Görseniz siz de şaşarsınız.” demişti.

         

                    Kahvaltıdan sonra Terbiyet-i Müderris Üniversitesi’ne gittik. Burası, üniversitelere öğretim üyesi yetiştiren, sadece yüksek lisans ve doktora eğitimi veren bir kurum. Üniversite yetkilileri bazı bilgiler verdikten sonra bir sine-vizyon gösterisi izlettiler.

         

                   Üniversiteyi gezerken çok güzel Türkçe konuşan bir kız öğrenciyle tanıştık. Fars imiş. Ailesinde Türkçe bilen kimse yokmuş. Televizyondan izlediği Türkçeyi çok sevmiş, kendi kendine öğrenmiş. Hiç aksan yoktu. Hayret ettik.

         

                   Arkadaşlar alanlarıyla ilgili bölümleri ziyaret etti. Biz bir grup, üniversitenin merkez kütüphanesini gezdik. Kapıda bir görevli nereden geldiğimizi sordu. Türkiye'den geldiğimizi öğrenince, burada sizin dilinizi bilen bir memur var diye beni bir odaya götürdü. Beni ona tanıtınca, o kişi, "Bütün Türkler yek kişver (tek ülke)!.." benzeri cümlelerle hamasi bir şekilde konuşmaya başladı. Ben oralı olmadım. Bunların modası geçti dedim. Herkes yerinde sağ olsun. Siz burada sağ olun, biz orada. Bir birimize gidip gelelim, ticaret yapalım dedim. Bunun üzerine tavrını yüzde yüz değiştirerek, siz zaten Amerikan uşağısınız falan gibi laflar etmeye başladı. Türkiye büyük bir devlettir. Serbest ekonomi ile bütün dünyada rekabet etmektedir. Büyük devletlerle işbirliği yapmakta, işine gelirse yapmakta, işine gelmezse yapmamaktadır. 1 Mart tezkiresinde olduğu gibi, gerekirse Amerika'nın taleplerini reddedebilmektedir, dedim. Ayrıldım.

         

                   Bazılarını daha önce anlattığım olaylar, İran'da Azeriler arasında bir ayrılıkçı hareket olduğu kuşkusu uyandırıyor. Böyle olmasa, bir kütüphane memuru bile, hiç tanımadığı Türkiyeli bir misafire bu şekilde "zarf atmaya" kalkar mı?

         

                   Tahran Büyükelçimiz Selahattin Alpar heyetimize elçilikte bir öğle yemeği verdi. Tahran Büyükelçiliği şehrin en güzel yerinde, yeşillik ve ağaçlıklar içinde geniş bir alan içinde.

         

                   Öğleden sonra Şehit Behişti Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Rektör bizi, evinize hoş geldiniz diyerek, karşıladı. İkamda bulunuldu. Öğretim üyeleri alanlarıyla ilgili bölümlerde görüşmelerde bulundu.

         

                   Saat 17.00’de İslâmî Kültür Araştırma ve İlişkiler Merkezi’ni ziyaret ettik.

         

        Merkezin Başkanı Molla Hüccetülislam Doç. Dr. Mahmud Muhammed-i Iraki, merkezin faaliyetleri hakkında bilgi verdikten sonra, Türkiye ile İran arasındaki bilimsel, kültürel ve ticari ilişkilerin önemine dair bir konuşma yaptı. Merkez 10 000 yabancı uyruklu öğrenciyi okutuyor. Yüzde 52’si kız. TTK ile müşterek bir bildiri kitabı yayımlamışlar. Geçen yıl Behişti Üniversitesi’nden bir grubu üniversiteleri ziyaret için Türkiye’ye göndermişler.

         

                   Mahmut Muhammed Iraki, aramızda niçin Fars Dili Edebiyatı öğretim üyesi bulunmadığını sordu. Bizim heyetten Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu, üniversitemizde Fars Dili Edebiyatı bölümü bulunmadığını, fakat Türkiye’de altı üniversitede Fars Dili Edebiyatı bölümü olduğunu; buna karşılık İran’da tek bir Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nün olmadığını söyledi. Iraki bunun üzerine söz alarak, gelecek öğretim yılında Tahran Üniversitesi’nde Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nün açılacağını söyledi. Iraki, anneannesi Türk olmasına rağmen, Türkçeyi öğrenmemiş olmaktan üzüntü duyduğunu; ülkesinde çok sayıda insanın Türkçe konuştuklarını söyledi.

         

                   Tahran başı karlı Elbruz dağlarıyla çevrili. Modern binaların yükseldiği büyük ve kalabalık bir şehir. Özellikle trafik yoğunluğu dikkati çekiyor. Trafik işaretleri yok. Buna rağmen trafik akıyor. Ufak tefek çarpmalara aldırmıyorlar. İnsanlar hoşgörülü. Bizde olsa kavga çıkar.

         

                   22 Mayıs 2003, Perşembe. Kahvaltı sonrası Şah Rıza Pehlevi’nin yazlık sarayına gittik. Tahran’ın dağlara yakın bir yerinde. Orman gibi sık ve yüksek ağaçların arasında gösterişli bir köşk. Yatak odası, çalışma odası ve yemek odasındaki avizeler, koltuk takımları ve halılar genellikle yurt dışından getirilmiş. İran cam işçiliğinin seçkin örnekleri var. Aynı bahçe içinde biraz aşağıda bir bina içinde resim sergisini gezdik.

         

                   Daha sonra Humeyni'nin yurt dışından dönüşte kaldığı evini gördük. Küçücük bir yer. Müze haline getirmişler. Resimleri, notları ve eşyaları sergileniyor. Devrimden sonra devlet başkanlığı sarayına buradan gitmiş. Şah'ın muhteşem sarayından sonra, Humeyni'nin mütevazı evi. Ziyaretçilere sanki bir mesaj vermek ister gibi peş peşe gezdiriliyor.

         

                   Akşam yemeğini Tahran’da bir lokantada yedik. Yemekte, öncekilerden farklı olarak Türk usulü sıcak pideler ve tatlı vardı. Lokantanın sahibi aynı zamanda Tahran’daki bir üniversitede öğretim üyeliği yapmaktaymış. Bu yemek onun ikramı imiş. Yemek masalarını dolaşarak bir isteğimizin olup olmadığını sordu.

         

                   Tahran’ın sıkışık trafiğinde misafirhaneye varmamız bir saati buldu.

         

         

         

                   Tebriz, Ah Tebriz

         

                   23 Mayıs 2003, Cuma. Sabah 6.00 uçağıyla bir saatlik bir yolculuktan sonra Tahran’dan Tebriz’e geldik. Meşhet'ten, Isfahan'dan, Tahran'dan sonra Tebriz ihmal edilmiş, bakımsız göründü. Nedense içime bir hüzün çöktü. Yol kenarına oturdum. Dalıp gittim. Bir arkadaşım bu halde fotoğrafımı çekmiş, daha sonra getirip verdi. Hâlâ baktıkça, Tebriz ah Tebriz diye iç çekerim.

         

                   Biz Tebriz'i görmeden, kulaktan sevmişiz. Âşık Garip'ten dinlemişiz. Bu konuda önyargılı olduğumu itiraf etmeliyim. Onun Tebriz vasfında söylediği şiiri şöyle:

         

               Dinleyin ağalar tarif edeyim
               Açılır baharda gülü Tebriz'in
               Düğünde bayramda atlas giyerler
               Bozulmaz yeşili alı Tebriz'in
 
               Tebriz'in etrafı dağdır meşedir
               İçinde oturan beydir paşadır
               Sekiz bin mahalle yüz bin köşedir
               Çarşısı pazarı yolu Tebriz'in
 
               Pehlivanlar kispet giyer yağlanır
               Cümle bezirgânlar anda eğlenir
               Üç yüz altmış yükü birden bağlanır
               Elden ele gezer malı Tebriz'in
 
               Erenler dolusun içip gelmişsin
               Aşkın deryasını geçip gelmişsin
               Âşık Garip vatan methin etmişsin
               Benim imdi Rüstem Zal'ı Tebriz'in

         

                   Tebriz'e inince Tıp Fakültesi misafirhanesine yerleştik. Kahvaltı yaptık. Yeni yapılmış güzel bir yer. Kapıları elektronik kartlarla açıyoruz. Her yer halıfleks kaplı. Ayakkabıyı çıkarıp giriyoruz. Seccade olmaksızın namaz kılmak mümkün.

         

                   Şiiler, namaz kılarken Kerbela toprağından yapılmış küçük taşlara secde ediyor. Bu aynı zamanda alınlarında bir iz bırakıyor. Mahşer gününde bu izlerinden tanınacaklarmış. Misafirhanelerin girişinde, camilerin girişinde bu taşlar var.

         

                   Şehrin içinde Bustan-ı Hakani’ye geldik. Bir bahçe içinde şair Hakani'nin güzel bir heykeli yer almakta. Hemen bitişiğinde Karakoyunlular döneminde yapılmış olan Gök Mescit var. Halk böyle diyormuş. İçeride Mescid-i Kebûd yazıyor. Depremde hasar görmüş. Çinileri tahrip olmuş. Restore ediliyor. Sol tarafta 1336’da yapılmış Azerbaycan Müzesi.

         

                   Sürhap Mahallesi’ndeki Şairler Mezarlığını görmek için sabırsızlanıyoruz. Eskiden şehrin dışında olan bu mahalle, Çaldıran Zaferi sonrasında Yavuz Selim’in karşılandığı yer imiş.

         

                   Türk ve Fars şairlerinin mezarlarının toplandığı Makberetü’ş-şuarâ (Şairler Mezarlığı) ziyaretçilerle dolup taşıyor. Çok canlı. Cıvıl cıvıl… Esed-i Tûsi, Katran-ı Tebrizi, Mucirüddin Belkani, Hakan-ı Şirvani, Zahirüddin Faryabi, Şahpur Nişaburi, Şemsüddin Sücaşi, Zülfikar Şirvani, Humam Tebrizi, Mağrib-i Tebrizi, Mani Şirazi, Lisan-ı Şirazi, Şekib-i Tebrizi gibi şairler adına güzel bir anıt dikilmiş. Asıl büyük mezar Azeri şairi Seyyid Mehemmet Hüseyin Şehriyar’a yapılmış. Kitapları, cdleri satılıyor. Gençler hem burayı ziyaret ediyorlar, hem de öğretmenlerinin verdiği ödevi yerine getirmek için döne döne şiir ezberliyorlar.

         

                   Şehriyar yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden. “Türkî bir çeşme ise men onu deryâ eledim”  diyen aziz şair, “Ümmîdim var ki bu deryâ hele okyanus ola” diyecek kadar gelecekten ümitlidir. Çünkü o, Şahlık Dönemi’nde yasaklanan Türkçeyi yeniden canlandırmıştır: “Ben hayat aldım ona Hak için ihyâ eledim

         

                   Haydar Baba’ya Selam şiiri, bilenlerin ezberinde.

         

                   Gözyaşına bakan olsa kan akmaz

                   İnsan olan hançer beline takmaz

                   Amma hayf kör tuttuğun bırakmaz

                   Zilhiccemiz muharrem olmaktadır

                   Behiştimiz cehennem olmaktadır

         

         

                   Daha sonra Cuma namazına gittik. Kapıda herkes, askerler ve sivil görevliler tarafından tek tek aranıyor. Bizi mollaların bulunduğu bölüme aldılar. Onlar ön safta, biz onların hemen ardında.

         

                   Burası, Tebriz’in Cuma namazı kılınan tek camisi. Fabrika hangarı gibi büyük bir yer. Minber, mihrabın üstüne doğru, küçük bir balkona benziyor. Mihrap biraz çukurda. İmam namaz kıldırmak için buraya iniyor.

         

                   Duvarlarda dini liderlerin büyük boy resimleri sallanıyor. Sağlı sollu Humeyni, Ali Hameney ve Tebriz Ayetullahı’ın resimleri. Hutbeyi okuyan kişinin bu resmin sahibi olan Ayetullah olduğunu söylediler. Miting konuşması gibi, heyecanlı ve kışkırtıcı. Arada cemaatin, “Amerika’ya ölüm, İngiltere’ye ölüm, İsrail’e ölüm” diye bağırmasına izin veriliyor; belki de isteniyor. Hutbe bir saat kadar sürdü. Namaz sırasında resimlerin üzeri perdelerle kapatıldı.

         

        Şiiler rükudan sonra ayakta ellerini açıp dua ediyorlar, sonra secdeye varıyor. Kıyamda iken ellerini bağlamayıp iki yana serbest bırakıyorlar. Namaz bittiğinde ise selâm vermiyorlar. Şiiler öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek 3 vakit namaz kılıyorlar.

         

                   Tebriz’in ardındaki yüksek dağın tepesine beyaz yazıyla uzaktan görünecek şekilde “Ya Ali” yazmışlar. Bizdeki askeriyenin yazılarını hatırlatıyor. Farslarla Türklerin ortak paydası “Ali”.

         

                   Cumadan sonra öğle yemeğini yiyeceğimiz yere geldik. Burası halkın rağbet ettiği bir piknik yeri. Lokanta, göl büyüklüğünde bir havuzun kenarında. Eskiden Şah Gölü iken bugünkü adı El (Halk) Gölü olmuş. Halk, çevresinde kurulan çadırları kiralayarak dinlenmekteymiş.

         

                   Akşam yemeğine Tebriz Türk Konsolosluğunda yedik. Başkonsolos Nafi Cemal Tosyalı hepimizle tek tek ilgilendi.

         

                   İranlı kadınların sosyal hayattaki rahat hali hepimizin dikkatini çekti. Kapalı mekânlarda başörtüsü takmanın zorunlu olduğunu belirten yazılar asılmış. Örtüye hicap diyorlar. Bu aynı zamanda utanma anlamına gelen Arapça bir kelime. Ama biz İran'da mahçup bir kadın görmedik desek yeridir. Olağanüstü bir rahatlık dikkati çekiyor. Bunun sebebini sorduğumuz başkonsolosumuz, İran ailesinin anaerkil bir aile olduğunu, kadının tarihten getirdiği hakları bulunduğunu, ailede kadının sözünün geçtiğini, miras hakkına, soyadını taşıma hakkına sahip olduğunu söyledi. Hiçbir rejim bunu değiştiremez dedi.

         

                   Kadınlar hayatın her alanında görünüyor. Her mesleği yapabiliyorlar. Son iki yılda üniversitelerde kızların oranı yüzde 52'ye ulaşmış.

         

                   Siyah başörtüsü takmak zorunlu. Bazısı çarşaflı. Çoğunun kafasındaki örtü eğreti duruyor. Bizdeki mini etek gibi. Nerdeyse düştü düşecek. Önden saçların bir kısmını açmaya tolerans gösterilmiş; bu sonuna kadar gitmiş. Her yerde hicaba girmenin zorunluluğu olduğu ihtar eden yazılar var.

         

                   Örtünün en çok yakıştığı kadınları İran'da gördüm diyebilirim. Yabancıların da takması zorunlu olduğundan, top model gibi boylu poslu turistlerin başındaki örtü, onları konu mankeni gibi gösteriyor.

         

                   Türkiye'de tanıştığım İranlı bir arkadaş, kadın erkek ilişkilerinin İran'da Türkiye'den daha rahat olduğunu; ilk kez gördüğünüz bir genç kız veya bayana arkadaşlık teklif ettiğinizde bunun çok normal karşılandığını; Türkiye'de ise bunun tepki yarattığını söyledi. Türk kadınları daha mahçup ve müeddep.

         

                   24 Mayıs 2003,Cumartesi. Kahvaltıdan sonra alış verişe çıktık. Oğlum Hayreddin'e bir oyuncak beğendim. Türkiye'den geldiğimizi öğrenen mağaza sahibi para almak istemedi.

         

                   Saat 10.30’da Tebriz Üniversitesi’ne gittik. Öğretim üyeleri kendi alanları bölümleri ziyaret etti. Rektör bize çay ve meyve ikram etti. Karşılıklı konuşmalar yapıldı.

         

                   Bahçeye çıktığımızda öğrenciler çevremizi aldı. Bizimle konuşmaya can atıyorlardı. Bir öğrenci, bize siz Türk değilsiniz, Azer'in soyundansınız; diliniz de Türkçe değil, Azer'in konuştuğu Azerice'dir diyorlar; siz buna ne dersiniz diye sordu. Ben de, "Bu derin bir konu. Ama ilk kez karşılaşmamıza rağmen biz birbirimizi anlıyoruz, anlaşıyoruz." dedim. Erkek öğrencilerden birisi, Azeri kızlarının kendilerine yüz vermediğini, Fars erkekleriyle arkadaşlık yapıp evlenmek istediklerini söyledi. Yüzüne bakıp, "Ben ne yapabilirim ki dedim… Siz yine de onların gönüllerine girmeye bakın." O sırada bir kız öğrenci geldi. Ona, gönül işine karışılmaz, Farslarla da evlenebilirsiniz, ama çocuklarınıza mutlaka Türkçe'yi öğretmelisiniz dedim. Tam otobüsümüze bineceğimiz sırada, bir erkek öğrenci çantamın içine bir kâğıt bıraktı. "Sen Osan Men de Buyam" başlıklı bir şiirdi bu.

         

         

        SEN OSAN, MEN DE BUYAM

         

        Su deyipdir mene evvelde anam âb ki yoh

        Yuhu öğretti uşaklıkta mene hâb ki yoh

         

        İlk defe ki çörek verdi mene nân demedi

        Ezelinden mene tuzdana nemekdân demedi

         

        Su donanda, demeyip yah di bala, buz deyip o

        Anam ahter demeyipdir mene, ulduz deyip o

         

        Kar deyip, berf demeyip; dest demeyip, el deyip o

        Mene heç vakt biyâ söylemeyip, gel deyip o

         

        Yahşı hatırlayıram yaz günü ahşamçağılar

        Bahçanın gün çıhanındaki ılık gün yayılar

         

        Gel derdi darayım başıvı ey nazlı balam

        Gelmesen ger bacıvın astaca zülfün tararam

         

        O demezdir ki biyâ şâne-zenem ber ser-i to

        Ger neyâyi be-zenem şâne ser-i hâher-i to

         

        Beli, taş yağsa da göyden, sen osan men de buyam

        Var senin başka anan, vardı menim başka anam

         

        Özüme mahsus olan başka ilim vardı menim

        İlime mahsus olan başka dilim vardı menim

         

        İstesen kardaş olak, bir yaşayak, birlik edek

        Veriben kol kola bundan sora bir yolda gedek

         

        Evvelen, özge küleklerle gerek ahmayasan

        Sâniyen, varlığıma, halkıma hor bahmayasan

         

        Yohsa ger zor deyesen, milletimi hâr edesen

        Gün geler, safha çöner mecbur olarsan gedesen

         

        Pr. Dr. M. T. Zehtabi (Kirişçi)

        Tebriz 22 Azer 1325

         

         

                   Bir gün, Azeri asıllı mihmandarımıza, -Ay Aga, bizde Marksistler Samet Behrengi’yi çok seviyorlar, sen buna ne diyorsun, dedim. -Bizde onu Pantürkistler çok sever, dedi. -Canım dünyada Pantürkist mi kaldı, dedim. -Bizdeki Azerilerin çoğu öyledir, diye cevap verdi.

         

                   Yukarıda anlattığım başka olaylarla birlikte, yukarıdaki şiiri okuyunca, İran'da bizdeki Kürt korkusu gibi bir korkunun yaşandığını anladım. Halkımız, "Şeytan adamın düşünü azdırır da, suyunu kızdırmaz" der. İnşallah, başkalarının kışkırtmaları sonucu acılar çekilmez.

         

                   Öğle yemeğini Tebriz Üniversitesi sosyal tesislerinde yedik. Artık ayrılmak zamanı gelmişti. Rehberlerimize veda ettik. Gelirken olduğu gibi Gürbulak sınır kapısından girdik. Saat 24.00 sularında yol üzerinde küçük bir lokantada yemek yedik. Sabah kahvaltısını saat 8.00'de Sivas'ın Yıldızeli ilçesinde bir tesiste yaptık. Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Cemal Çevik ev sahipliği yaptı. Belediye Başkanı’nı ziyaret edip çayını içtik. 1650'lerde yapılmış olan Yeni Han Camisi’ni gördük. Dışı taş, içi ahşap bir yapı.

         

                   Tebriz'den itibaren yaklaşık 25 saat süren yolculuğumuz saat 16.00'da üniversite girişinde sona erdi.

         

         

        BUSTAN-I HAKANİ

         

        

        ŞEHRİYAR'IN BÜSTÜ ÖNÜNDE

         

        

        TEBRİZ'DE AZERBAYCAN MÜZESİ

         

        

        TEBRİZ'DE MELUL MAHZUN


Türk Yurdu Ağustos  2010
Türk Yurdu Ağustos 2010
Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele