La Fontaine Kemal’i Okudu mu?

Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

         “La Fontaine’i biliyoruz da…” diyorsunuz, “Kemal kim?”

         

        Gerçekten Kemal bizim olduğu halde La Fontaine daha tanıdık geliyor. Çünkü La Fontaine’den –ilköğretim dâhil- her seviyedeki ders kitaplarında mutlaka bir şeyler öğreniyoruz. Fakat “Kemal” ismi Namık Kemal’i çağrıştırsa da onu ancak lise yıllarında ya Hürriyet Kasidesi ya Vatan Yahut Silistre’sinden bir parçayla tanıyıp kısa zamanda unutuyoruz. Zaten adını andığımız Kemal, bir başkası…

         

        La Fontaine, 17. yy Fransasının efsane şairi bir taşra çocuğu olarak 1621’de doğmuş, karşısına çıkan her şeyi “aradığı şey” sanmış. Papaz olmak istemiş, orman memuru olmuş. Maliye Nazırı Foge, üç ayda bir piyes yazması isteğiyle ona ayda bin franklık bir maaş bağlamış. O, mühim bir servet sayılabilecek bu geliri Racine ve Boileau ile birlikte sefahat âlemlerinde harcamış! En son çocukluğundaki hevesi nüksetmiş, dindarlığa yönelmiş…[1]

         

        La Fontaine’nin edebiyat alanındaki macerası da hayatı gibi. Açık saçık hikâyelerden acıklı vakalar işleyen piyeslere, şiirden, mitolojiye kadar başlamadığı yol yok! Ama bu sebatsızlıkla sonuna kadar gittiği yol da yok. Nihayet çocuk ruhuna dönmüş, olgun bir insan olarak çocuk çevreyi ve olayları nasıl algılarsa öyle yazmaya başlamış.

         

        La Fontaine’in de yaptığı bu. İnsanoğlu dil öğrendikten sonra, iyiye, güzele dair duygu ve düşüncelerini hayvanlar veya olağanüstü varlıklar üzerinden gelecek nesillere aktarmayı denedi. Böylece insanlığın çocukluk çağı, olgunlaşmayı kalıcı bir süreç haline getirmek istedi.

         

        La Fontaine de bu çocukluk algısından hayatın pratiğine ilişkin mesaj bir sonuç çıkarmayı da amaçlamış. İşte bu cinsten edebî/manzum metinlere “fabl” diyoruz. Fabl yazan pek çok edip bulunmasına rağmen bugün dünya edebiyatında bu tür, La Fontaine adıyla özdeşleşmiş durumdadır.

         

        Kemal’e gelince:

         

        Onun adı ve sanı ancak birkaç akademisyen tarafından biliniyor. Üstelik Sarıca Kemal adlı bir başkasıyla da karıştırılabiliyor. Sözünü ettiğimiz Kemal, 1490’da kaleme aldığı Selahattinnâme adlı eserini Sultan II. Bayezıd’a sunmuş. Şair, esasen, bir Osmanlı tarihi olan bu eserini daha okunabilir ve daha istifadeli kılmak maksadıyla çeşitli manzum hikâyelerle süslemiş.[2]  

         

        Bu metinlerden biri hayli tanıdık geliyor. Adeta La Fontaine’nin adıyla özdeşleşmiş olan “Ağustos Böceği ile Karınca” fablı, sanki iki asır önce “Cırlayık ile Karınca” adıyla yazılmış gibi karşımıza çıkıyor.

         

        Kemal’in bu manzum hayvan hikâyesindeki “cırlayık” malum, bugün ağustos böceği diye bildiğimiz böcektir.

         

        15. yüzyıldan seslenen Kemal’imizin Türkçesi birkaç kelime dışında, hiç de bize yabancı değil.

         

         

        Var imiş cırlayık bir beli ince

        Onunla kardeş olmuş karınca

         

        Edermiş cırlayık her geçene saz

        Geçenden kesmez imiş hergiz [aslı] avaz

         

        Geçene saz ile aheng edermiş

        Avazıyla cihanı teng [dar] edermiş

         

        Kış erişti görür keser avazın

        Nedendir halka çalmaz oldu sazın

         

        Kanat büzülüp ağaca yapışır

        Kalır ağaç budağında apışır

         

        Gelip ol kardeşi karıncaya der

        Kerem et bana öldüm bir gıda ver

         

        Begayet [çok] hâlim olmuştur mükedder [kederli]

        Bana rahm eyle beni koma ebter [kötü durumda]

         

        Elim tut yoksa uş [işte] gitti hayatım

        Neye dönmüş durur bir göre zâtım

         

        Alır karınca bundan bu cevabı

        Dönüp cırlayıka etti hitabı

         

        Dedi yaz olıcak çekersin avaz

        Edersin her kişiye gökçek saz

         

        Dolar avazın ile işbu âlem

        Avazından geçemez değme âdem

         

        Kılarsın her kişiye türlü sazı

        Olursun her biriyle dil-nüvazî [gönül okşayıcı]

         

        Avazından senin kimse duramaz

        O rahat gölge bulup oturamaz

         

        Geçene eyleyince saz ü sözü

        Görürsün kış kalsa kâr-ı rûzî [günlük iş]

         

        Be hey biçare kış erdi ölürsün

        Uzaktır kış ki nice dirilirsin

         

        Bu sazından sana uş erdi nâle

        Bu kıllet [yoksunluk] üstüne oldu havale

         

        Bu sözü cırlayık karıncadan gûş

        Edüben [işitip] bu arada oldu hâmûş [sustu]

         

        Senin hâlin o cırlayıka benzer

        Kuru sözü kılarsın sâfi ezber

         

         

        Bu metni okuyunca insan sormadan edemiyor:

         

        - Acaba La Fontaine, kendinden iki asır önce yazılmış bu manzumeyi okumuş muydu?

         

        Öyle ya bu kadar benzerlik “Pes doğrusu!” dedirtecek cinsten… Kemal, kendisinden iki asır sonraki La Fontaine’i okumuş olamayacağına göre, bu benzerliği ifade edecek olan şey La Fontaine’nin Kemal’i okumuş olması mıdır?

         

        İnsanoğlunun aklına gelebilen hiçbir şey ihtimal dışı değildir. La Fontaine’nin Kemal’i okuması da bu prensip gereği ihtimal dâhilinde ise de çok zayıf bir ihtimal olduğu muhakkak. Konuyla yakında ilgilenmiş bir akademisyenimiz Tacettin Şimşek, Kemal’in 15. asırda yazdığı bu fablın 17. asırda La Fontaine’nin kaleminden okumamızı, diğer Hint kaynaklı hikâyeler gibi Kelile ve Dimne’nin batıya yolculuğu ile açıklıyor.[3]

         

        Ayrıca unutmamalı ki insanoğlu, farklı devirlerde ve farklı coğrafyalarda aynı kalıcı duyguları algılayabiliyor, dile getirebiliyor. 

         

        Zavallı cırlayık/cırcır böceği veya ağustos böceği, yumurtalarından yeni çıkmış yavrularını ısıtabilmek için kanatlarını öylesine hızlı çırparmış ve kendini yakarmış ki biz o sırada çıkan sesleri onun tembelce saz çalıp eğlenmesi olarak düşünürmüşüz. Saz çalmak dünyanın her yerinde eğlenceyi akla getirir. Kendi hacminden daha fazlasını taşıyan karıncanın da çalışkanlığın timsali olarak algılanması, her devir ve her coğrafya için sıradan bir durumdur.

         

        İnsanoğlu çalışkanlığa övgüsünü, sadece cırlayık gibi eğlenmek için söyleyip durma, çalış, yap, tıpkı karınca gibi… diyerek dile getirmiştir.

         

        Eğitimcilerimiz, bu övgüyü, çocuklarımıza bir kazanım olarak veriyorlar/vermelidirler. Ama bence çocuğun/gencin milletine ve diline karşı özgüven duyması için öncelikle Kemal’in Cırlayık ile Karınca manzumesiyle (gerektiğinde dili güncelleştirilerek) verilmelidir.

         

         


        


        

        [1] İsmail Habib [Sevük]: Avrupa Edebiyatı ve Biz, C.2, İstanbul 1941, s. 23-24


        

        [2] Fahir İz - Günay Kut, Başlangıcından Günümüze Büyük Türk Klasikleri -Tarih, Antoloji, Ansiklopedi, 2. C., Ötüken-Söğüt Yay., İstanbul 1985, s.176-179


        

        [3] Tacettin Şimşek, Çocuk Edebiyatı, Suna Yayınları, Erzurum, 2004, s. 203-204


Türk Yurdu Temmuz 2010
Türk Yurdu Temmuz 2010
Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele