Likidite Bolluğu ve Türkiye’de Krize Maruz İktisadi Yapı

Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

        Mali küreselleşme ülkeleri birbirine bağlı ve birbirini krize iten bir finansal ortam oluşturdu. Artık ülkeler isteseler de birbirlerinden kopamaz ve bağımsız iktisadi politika üretemez durumdadır. Ülkelerdeki iktisadi bağımsızlık finansal piyasalara bağımlığın artmasıyla birlikte artık tartışmalı haldedir.

         

        Türk ekonomisinde dış borç stokunun milli gelirdeki payı yaklaşık yüzde 40, dış ticaret hacminin milli gelirdeki payı yüzde 50’den fazla ve ödemeler dengesi bilânçosundaki sermaye akımlarının payı yaklaşık yüzde 11 seviyesindedir.[1] Yani Türk ekonomisinin uluslararası piyasalara ticaret ve finans yönünden bağımlı olduğu ve bu bağımlılıktan vazgeçilemez noktalara ulaştığı da gerçektir. Türkiye’nin küresel finans piyasalara bağlı mali yapısının oluşumunda, son olarak “güçlü ekonomiye geçiş” programının bütün Türkiye’deki iktisadi yapının dış borçlanmaya ve spekülasyona açık bir şekilde dizayn edilmesinin etkisi büyüktür.[2]

         

        Ekonomik politika araçlarının kullanımındaki esneklikler ekonomi yönetiminde zenginliktir. Fakat finansal bütünleşme ülkelerin politik tercihlerini sınırlandırmaktadır. Ülkelerde finansal bütünleşmenin getirdiği likidite bolluğu her zaman istenen özeliklere sahip olmayabilir. Yapılan analizler göstermiştir ki, mali serbestleşmenin artması sonucunda oluşan dış kaynaklı krize maruz iktisadi yapının büyüme fırsatları ile kriz arasındaki çatışmaya dikkat etmesi gerekir. Ayrıca küresel likidite sağlamaya yönelik politikalar istenen seviyede sermaye çekmeye yeterli değildir. Bilinenin aksine, sermaye akımı zengin ülkelerden fakir ülkelere doğru değil, fakir ülkelerden zengin ülkelere doğrudur.[3] Ülkelerde dıştan gelen likiditeyle sağlanan refah, kırılgan bir mali yapıyı bünyesinde taşımaktadır. Son dönemdeki gözlemler, küresel likiditenin getirdiği refahın ve finansal bütünleşmenin iç dinamiklerle kontrol edilemeyeceğini göstermektedir.[4]

         

         

Küresel Likidite ve Krize Maruz İktisadi Yapı

         

        Mali küreselleşme ülkelerin mali politikalarını ulusal olmaktan çıkararak, uluslararası merkezler tarafından düzenlenir duruma getirmiştir.  Dünyada ticareti yapılan finansal ürünlerin büyük çoğunlukla bu merkezlerde yapılması sebebiyle finansal etkinlikleri yüksektir. Özelikle ABD, Japonya ve İngiltere’nin finans piyasalarındaki hacmi çok büyüktür. Günümüz finansal piyasalarının özelliklerini ifade etmekte üç kavram kullanılır. Bunlar, seyyarortaklılık (demutualisation), çeşitlendirme (diversification) ve küreselleşme(globalisation) kavramlarıdır.[5]

         

        Seyyarortaklılık kavramı[6], yerleşik ve ayrıcalıklı ortaklıkların sonunu gösteren bir kavramdır. Yatırımcıların çok değişik yerlerden haklarının korunması halinde sermaye piyasalarına ilgi gösterdikleri ortaklıklardır. Çeşitlendirme, sınırlar arasındaki değişikliklere rağmen işlem maliyetlerinin mali küreselleşme ile birlikte sabit kalması, portföy tercihlerinin değişik piyasalarda anında yapılabilme imkanı sağladığı için ülkeden ülkeye fon akımı rahat bir şekilde yapılmakta ve getiriler artmaktadır. Küreselleşme kavramı, sınır ötesi sermaye sahipliği, yabancı hisselere ortaklık, borsadaki değişim bilgilerinin rahatça edinilmesi, küresel ittifak ve birleşmelerin artmasını içermektedir. Finans merkezlerinin gücünü ifade etmek için kullanılan üç kavram artık ulusal finansal piyasaların kendiliğinden hareket edemeyeceğinin delilidir.

         

        Ekonomik gelişme açısından aslında doğrudan etkili olmasa da ülkenin sermaye girişi olduğu dönemlerde finansal bolluk yaşayacağı bir gerçektir. Özellikle finansal bütünleşme seviyesinin artığı durumlarda sermaye akımının artacağı varsayımı ile hareket edilirse ekonomik büyüme hızı göreli yüksek olan ülkeler, diğer ülkelere göre sermaye akımını daha fazla çeken ülkeler olacaktır. OECD ülkeleri arasında sermaye akımından en çok yararlanan, İrlanda, Kore ve Türkiye’nin ekonomik büyüme hızlarının da yüksek olduğu gözükmektedir. 1995–2005 döneminde İrlanda yüzde 6.2, Kore yüzde 4.7 ve Türkiye yüzde 3.7 seviyesinde büyümüştür. Bu durum sermaye akımının ülkelerin gelişmesinde etkili olduğunu göstermektedir.[7] Fakat sermaye akımının kesilmesi durumunda ülkenin krize girebileceği de gözden kaçırılmaması gerekir. 1994 ve 2001’de Türkiye’de, 1994’de Latin Amerika ülkelerinde ve 1997’de Güneydoğu Asya’da yaşanan mali krizler en iyi örneklerdir.

         

        Mali küreselleşme ve sermaye akımlarının getirdiği mali yapı ülkelerin mali krizlere hassasiyetlerini ve kırılganlıklarını artırmaktadır. Gelişen ülke ekonomilerinin ve küreselleşme sürecindeki tüm ülkelerin iktisadi yapılarının krize maruz duruma gelmesi bu şekilde gerçekleşmektedir. Krize maruz iktisadi yapı, mali küreselleşmenin şekillendirdiği, küresel likiditeyle beslenen, sermayenin bol olduğu dönemlerde refah üreten, sermayenin daraldığı dönemlerde krize neden olan uluslararası finansal piyasaların risk algılamasına göre şekillenen durumu ifade etmektedir. Özellikle küresel sermaye akımlarının neden olduğu krizler, küresel sermaye unsurlarında doğrudan yatırımlarının, portföy yatırımlarının ve dış borçlarının sürekli artığını göstermektedir. 2000 yılında gelişen ekonomilere giren sermaye yatırımlarının toplamı, 193 milyar dolar seviyesindeyken, 2007 yılında 1.524 milyar dolar seviyesine yükselmiştir. 2008 yılında 720 milyar dolara ve 2009 yılında 423 milyar dolar seviyesine kadar düşmüştür. [8] Ülkelerin dış finansmana bu kadar bağımlı hale gelmesi ve kriz dönemlerindeki düşüşlerle birlikte gelişen ekonomiler olumsuz iktisadi etkiler meydana getirebilmektedir.

         

         Mali küreselleşme ile artan likiditeye bağımlılığı kolaylaştıran sebepler de bulunmaktadır. Ülkeler ve firmalar, düşük maliyetli fonları sağlayabildiklerinden dolayı avantaj sağlamaktadır.[9] Türkiye’de son beş yılda mali küreselleşmenin getirdiği bolluktan yararlanarak borçlanan firmalar, TL’nin değerlenmesi sebebiyle dövizle borçlanarak avantaj sağladılar. Bu mali yönden bir avantaj sağlamakla birlikte, küresel likiditeye bağımlılığı artıran bir unsurdur. Ayrıca yüksek oranda kur riski taşıdığından yerli firmalarda iflas ve mülkiyet değişimi risklerini taşımaktadır.[10]

         

        Özellikle küresel finans piyasalarında sürekli hareket eden ve spekülatif kazançlar elde eden yatırımlar portföy yatırımlarıdır. Portföy yatırımları yapan yatırımcılar ağırlıklı olarak gelişmiş ülkelerdedir. Bu ülkelerdeki finans sermayesi sahipleri spekülatif yatırımlarını diğer ülkelere aktararak elde ettiği kazançlarla, gelişen ülkelerin mali kaynaklarını transfer etmektedir. 2008 yılında dünyadaki portföy yatırımları sahipliğinin yüzde 75’i ağırlıklı olarak gelişmiş batı ülkeleridir. Göstergelere göre gelişen ülkeler mali küreselleşme sürecine katıldıkça, spekülatif portföy yatırımlarına daha fazla bağımlı hale gelecektir ve kaynak transfer hareketleri artacaktır.

         

        Tablo 1. Gelişen Ülkelerdeki Portföy Yatırımlarının Sahipliği(yüzde)

         

        ÜLKELER

2006

2008

        ABD

36,0

30,4

        İngiltere

10,7

10,7

        Lüksemburg

9,5

9,1

        Hong Kong

5,4

8,6

        Singapur

3,0

3,6

        Almanya

1,9

3,6

        Japonya

2,7

3,3

        Hollanda

2,3

2,5

        Fransa

1,6

2,0

        İtalya

0,9

0,9

        İsviçre

0,7

0,7

        Diğerleri

22,8

24,6

        Dünya Toplam

100,0

100,0

        Kaynak:IFSL, (http://www.ifsl.org.uk/output/ReportItem.aspx?NewsID=98)

         

        Mali küreselleşme ile gelen bolluğun en önemli korkularının başında krizlerin bulaşma (contagion) etkisi gelmektedir. Yatırımcılar, istikrarlı dönemlerde sınır ötesi işlemlerinin artmasında bir tehlike görmezler.[11] Örneğin Japon ev hanımları Türkiye’den spekülatif kazanç elde edebilmektedir. İstikrarlı dönemlerde kazanç için geçerli olan süreç, kriz dönemlerinde tersine işler. Spekülatif fonların bütün yükselen piyasalarda birden çekilmesi nedeniyle Asya’daki krizden veya Rusya’daki krizden Türkiye’nin etkilenmesi muhtemeldir. Bunun için spekülatif fon hareketlerinin aniden ülkelerden çıkışını önlemek ve mali krizlerin etkisini azaltmak için “Tobin Vergisi”[12] önerisi bile, artık yerli iktisadi politikaların ürettiği çözümlerin yeterli olmadığını, bunun yerine uluslararası nitelikte bir kararla gerekli düzenlemelerin yapılabileceği ortaya çıkmaktadır. Yani oluşan çözümsüzlükler, milli devletleri uluslararası düzenlemelere muhtaç duruma düşürmektedir. Sıklıkla IMF gibi küresel mali kurumlar ülkelere baskı ve etki oluşturacak sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

         

        Küresel likiditeden gelen darlık unsurlarından birisi de, dövizli borçların uyum sorunudur. 2002’den bu yana geçen sürede bankacılık kesiminin dövizli borçlarının azalmasına rağmen, reel kesimin sürekli dövizle borçlanması nedeniyle kur riskine açıklık devam etmektedir. 2001 yılına göre Türkiye’nin döviz uyumsuzluğu sorununun azalmasına rağmen, Kore gibi ülkelerin yakaladığı başarı yakalanamamıştır.

         

        Aslında ekonomik politikanın bağımsız uygulanması sadece gelişen ülkeler açısından değil, gelişmiş ülkeler açısından da mümkün değildir. Ağustos 2007’de Amerika ipoteğe bağlı ev kredileri piyasasındaki sorunlar nedeniyle yaşanan gelişmeler, Japonya’da Nikkei-225 index’in bir haftada yüzde 9 değer kaybetmesine neden olmuştur.[13]Aynı kriz döneminde İMKB’da değer düşüşü daha fazla ve dolar/TL kuru 1,2900’dan 1,4500 seviyesine kadar yükselmiştir. Bu dalgalanma sırasında Merkez Bankası dâhil tüm kesimler ABD’den gelen faiz indirim haberinden sonra bir rahat nefes alabilmiş; fakat 2008 Mart dönemine kadar, FED ve diğer merkez bankalarının çabaları finansal krizin ekonomik bunalıma dönüşmeyeceği güvencesini sağlayamamıştır. 2009 yılı boyunca dünyada finans kurumların iflası ve finansal krizin iktisadi krize dönüştüğü bir süreç yaşanmıştır. Ülkeler mali kurumları kurtarma yarışına girmiştir. AB ülkelerinde finans piyasalarındaki sorunlar zamanla çözümlenemez dış borç krizine doğru bir gidiş yaşanmıştır. 750 milyar avro büyüklüğünde kurtarma paketi açıklamasına rağmen krizin hafiflediğine dair bir gelişme yoktur.[14]

         

        Mali küreselleşmenin getirdiği finansal bolluk küresel likidite kaynaklı olması sebebiyle yaşanan ekonomik gelişmeler, dış finans piyasalarına bağımlıdır. Türkiye’nin cari açık, dış borçlanma ve spekülatif finansman yapısının zayıflattığı mali bünye dışarıdaki likidite ile çevrilmektedir. Bu durum ekonomik politika araçlarının sosyal hedeflere yönlendirilmesini ve ülkenin bağımsız iktisat politikası üretme yeteneğini olumsuz etkilemektedir.[15]

         

         

Türkiye’de Küresel Likiditeye Bağımlılık

         

        Türkiye açısından küresel ekonomik sistemle bütünleşme, liberalleşme dönemini ifade eden 80’li yıllardan sonraki süreci ifade etmektedir. Türk ekonomisi, kötü yönetim, borç sorunu, cari açık ve büyüme sorunu gibi sorunlarının çaresi olarak liberal akıma katılmıştır. 90’lı yıllardaki yaşanan ülke içi ve dışındaki mali krizler ekonominin gelişmesini engellemiştir. Aynı dönemde dünyada yaşanan finansal bollukta sadece spekülatif ve geçici finansman şartlarından yararlanabilmiştir. Bu durum krizlerin ülke içi faktörler kadar küresel sermaye hareketlerine bağımlı olması durumunu getirmiştir. 2000 yılının başında ve 2001 yılında iki farklı ekonomik modelle tamamen politika üretme yeteneğini kaybedip uluslararası mali kurumların yönlendirmesiyle küresel sermaye sistemiyle bütünleşmiştir. Bu durum ülke ekonomisinin ülkenin iç dinamikleriyle yönetilme dönemini bitirerek, uluslararası likiditeye bağımlı bir finansal yapının oluşumuna neden olmuştur. Finansal kaynaklar reel faizle ülke içerisinde tutulmaya çalışıldığı için, spekülatif ve dış borçlanma ağırlıklıdır. Kamu sektörü dışında mali küreselleşmenin getirdiği imkânlarla kendilerinin borçlanmasının yolu açıldığı için, özel sektör borçları sürekli artmıştır. Ülkedeki mali piyasalarda yabancı payı sürekli artmış ve büyük sanayi işletmeleri yabancıların kontrolüne geçmiştir.

         

        Finansal akımlar incelendiğinde, Türk ekonomisi içindeki yabancı sermaye akımlarının ağırlığının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. En önemli dış kaynak unsuru olan dış borçların milli gelire oranı sürekli azalmasına rağmen, dış borç akımı yüzde 5 seviyesinde seyretmektedir. Bu durum borç sağlamada küresel likiditeye bağımlılığın en önemli göstergesidir. Ekonomik dalgalanmalardan ve AB ülkelerindeki dış borç krizinden dolayı dış borç bulmanın güçleşeceği gerçeğinden hareketle, dış borç akımındaki artıştan kaygı duymak gerekir(Tablo 2).

         

        Tablo 2. Uluslararası Sermaye Bolluğunu Bağlı Unsurların GSMH’ye Oranları

         

 

        DEĞİŞKENLER 

2002

2003

2004

2005

2006

2007

2008

        Toplam Dış Borç Stoku/ GSMH(yüzde)

56,17

48,16

40,72

34,85

39,03

38,4

37,7

        Kısa V.Dış Borç Stoku/ GSMH(yüzde)

7,06

7,55

8,12

7,66

7,98

6,45

6,90

        Dış Borç Akımı/ GSMH(yüzde)

5,68

2,32

3,45

3,52

6,51

5,22

4,73

        Portföy Yatırımları/GSMH(yüzde)

-0,01

        0,30

0,36

1,17

0,37

0,79

0,10

        Doğrudan Yatırımlar(Akım)/GSMH(yüzde)

0,49

0,57

0,71

2,07

3,81

3,40

2,49

        Uluslararası rezervler/GSMH(yüzde)

12,18

11,67

09,49

10,84

11,93

11,80

10,03

         

        Kaynak: IMF, OECD, Hazine

         

        Sermaye akımları içerisinde ülkelerin en çok tercih ettiği unsur olan, doğrudan yatırımlar açısından gelişmeler olumludur. Küresel sermayedeki bolluk Türkiye’de dış yatırımların artmasında etkilidir (Tablo 2). Dış yatırımlardaki bu gelişme cari açığın finanse edilmesini kolaylaştırdığı için önemlidir. Eğer Türkiye dış yatırım çekmeye devam edemezse, cari açığın finanse edilmesi güçleşebilir.

         

        Spekülasyona açık fonların etkisi açısından Türk ekonomisinin 2001 krizinden sonra uygulanan dış finansmana bağlı mali politikalar nedeniyle, kriz riskinin devam ettiğini söylemek mümkündür. 2001 krizinde Türkiye’deki portföy yatırımlarının tamamen gitmesine rağmen, bu yıldan sonra portföy yatırımlarının milli gelire oranı yaklaşık yüzde 1.0 seviyesinin altındadır (Tablo 2).  Kriz anında bir güvence olarak görülen uluslararası rezervlerin durumu 2002 yılına göre yüzde 2 seviyesinde azalmıştır. Bu durumda ekonomide döviz bağımlılığının çaresi olarak görülen rezervlerin kullanılması dış finansman ihtiyacını körükleyebilir. Ayrıca dövizin değer kaybettiği son yıllarda rezerv tutmak, alternatif maliyet açısından sorundur. Çünkü yüksek borçlu devletin değeri düşen bir varlığa uzun dönemli yatırım yapması tutarsız bir ekonomi uygulamasıdır.[16]

         

        Sonuçta hem kamu hem de özel sektör bağımsız ekonomik politika üretme gücünü kaybederek, küresel sermayenin istediği gibi yönlendirdiği finansal sisteme sahiptir. Artık finansal bolluk kaynaklı likidite genişlediği zaman ekonomik büyüme olacak, likidite krizi çıktığında ise mali kriz sürecine girilecektir.  Son krizde de Türk ekonomisi 2009 yılında yüzde 5’den fazla küçülmüştür. Ayrıca üretim gücünün düşüşü ve ithalata bağımlılığın getirdiği işsizlik sorunu şiddetlenmiştir. Türk ekonomisinin küresel likiditeye bağımlı krize maruz iktisadi yapının kendi dinamiklerine göre hareket edebilmesi için mali küreselleşme sürecinin sorgulanması zorunluluktur. Küreselleşmeye çabalayan ülkeler arasında görülen Türkiye, yeniden kapı kapı dolaşarak finansal kaynak arayışına giren bir ülke konumuna gelmemesi için ekonomik politikalarını küresel finans piyasalarının kontrolünden, ülke menfaatlerini koruyan bir yapıya çevirmelidir. Son küresel finans piyasalarından çıkan kriz, mali piyasalarda bağımsız politika oluşturma zeminini sağlamıştır. Bu zeminde Türkiye’nin kendi tarzını oluşturduğu yeni bir iktisadi modeli geliştirme imkânı vardır.

         

         


        


        

        [1] OECD, İMF, 2008 istatistikleri.


        

        [2] Yıldıran, M, “Bolluğun Getirdiği Darlık: Türkiye’de Krize Maruz İktisadi Yapının Finansal Kritiği”, Küresel Sermayede Likiditasyon ve Türkiye Ekonomisine Etkileri, Hesap Uzmanları Vakfı, 2007 Ekonomik ve Mali Araştırma Yarışması Birincisi, HUV Yayın no:23Ankara, 2008,1-93


        

        [3] Son yıllarda uluslarrası rezervleri yüksek ve yabancı tahvillerle sürekli yatırım yapan Çin gibi gelişen ülkeler de bulunmaktadır.


        

        [4] Andersan, P., Moreno, R., “Financial Integration:an overview”, BIS Paper no:23,(www.bis.org/pub/bppdf/bispop23_overview.pdf)


        

        [5] The economist, Marketplaces on the move”Sep 13th 2007


        

        [6] Seyyarortaklılık kavramı, dünyada dolaşan fonların(mutual funds) hisse senedi alarak herhangi bir şirkete ortak olması sonucunda kazanç elde etmesi durumunu anlatmaktadır. ‘demutualisation’ kavramının Türkçe’de karşılığı olmaması sebebiyle seyyarortaklılık kavramı kullanılmıştır.


        

        [7] OECD veritabanlarından alınan verilerdir.


        

        [8] IFSL, Emerging for External Finance Report-2010(www.ifsl.uk.org)


        

        [9] Mishkin, F. S., “Is Financial Globalization Benefical?” Journal of Money, Credit and Banking, vol.39, no.2-3(March-April 2007)


        

        [10] Yıldıran,M., Kur riski, enflasyon ve rekabet kıskacında yeniden yapılanma sorunu” Dünya Gazetesi, 14.08.2006


        

        [11] Mishkin, F. S., “Is Financial Globalization Benefical?” Journal of Money, Credit and Banking, vol.39, no.2-3(March-April 2007)

        IFSL, External Finance for Emerging Markets 2008-2010(http://www.ifsl.org.uk/output/ReportItem.aspx?NewsID=98)


        

        [12] Tobin, J., “Financial Re-Globalization”, Options Politiques, Juillet-Août 1999, 18-22


        

        [13] The  economist, “so unfair”, sep 6th 2007


        

        [14] The  economist, “Europe's 750 billion euro bazooka” May 10th 2010


        

        [15] Yeldan, E., “Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler”, Rethinking development economics: active growth and social policies under Globalization, II.Dünya Sosyal forumu 31 Ocak-5 Şubat 2002, Port Allegra, Brezilya


        

        [16] Yıldıran, M.,(2008),1-93


Türk Yurdu Temmuz 2010
Türk Yurdu Temmuz 2010
Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele